Merhaba ay ışıklarım! Yeni bir bölümle nihayet buluştuk, seveceğinizi düşünüyorum ❤️
Yeni bölüm 600 yorum tamamlandığında gelecek. Satır arası yorumlar yapmayı unutmayın ❤️
Instagram: @ezgivani
Twitter: @vanililate
Diğer kitabım: KASIRGA
Keyifli okumalar!
🎧 Dedüblüman - Yetemedim
🎧 Melike Şahin - Hepsi Geçti
🎧 Anıl Emre Daldal - S.
🎧 Black Atlass - Permanent Smile
🌙
Ben çocukken mahallemizde bir kız vardı. Pasaklı Sena, derdi mahallenin zorba çocukları ona. Her gün giydiği kıyafeti hep kir ve leke içinde olurdu, saçları yıkanmadığı ve taranmadığı için tiftik tiftikti. Yüzü hep toz toprak içinde olurdu, burnunda her daim sümükler olurdu.
Mahalleye taşındığımızda yedi yaşındaydım. Annem konu komşuyla tanışıp kaynaşmış, böylelikle dışarı çıkıp mahallenin çocuklarıyla oynamama da izin vermişti. Çok sosyal bir çocuktum, kimseden çekinmezdim. Arkadaş bulmak benim için hep çok kolaydı. Çocuklar beni hemencecik aralarına alırlardı. Gittiğim her yerde bu böyleydi.
En sevdiğim elbisemi giymiş, anneme saçlarımı ördürmüştüm büyük bir hevesle. Kırmızı kurdeleli ayakkabılarımı da giyip sokağa koşmuştum. Kapıdan dışarı çıkarken annemin her zamanki gibi, "Kimseye kötü davranma, sana öyle davranılmasına da izin verme!" diye bağırdığını hatırlıyorum. Maya'yı emziriyordu hep oturduğu koltukta. İki yaşındaydı Maya, bir türlü bıraktıramıyorduk memeyi. Zorlu bir süreçti, hatırlıyorum.
Bulunduğumuz sokağın sonundaki parkta oynardı çocuklar hep. Duyardım seslerini, üst katın koridorundaki cam görürdü o parkı. Annem izin verene kadar, onlar evi yerleştirirken onları pencereden izlemiştim.
Seke seke parka ulaştığımda altı tane çocuğun tahterevallinin orada toplandığını görmüştüm. Başka bir çocuk daha vardı parkta, yalnızdı. Gözlerim önce kalabalığa, sonra ona çevrilmişti. Büyük yeşil gözleri vardı, mahzun bakıyordu diğer çocuklara. İmrenir gibi... Kısa saçları kirliydi, kıyafetleri de öyle. Çocukken de temizlik konusunda takıntılıydım, bu yüzden ondan iğrenmiştim. Bir süre iğrenerek ona baktıktan sonra temiz kıyafetleri olan çocuklara doğru ilerledim. Kirli kız bana bakıyordu, bense onun yanına bile yaklaşmak istemiyordum.
Normal(!) çocuklarla tanıştıktan sonra hemencecik kaynaşıp oyun oynamaya başlamıştık. Beni hemen aralarına almışlardı, çok mutluydum. Benim gibi elbiseli, temiz ve özenli kızlarla arkadaş olduğum için çok mutluydum. Erkekler biraz kabaydı, onlardan pek haz etmemiştim ama daha çok yeniydim. Onlara daha sonra günlerini gösterecektim.
Oyunun ortasında bir anlığına bakışlarım, salıncakta usul usul sallanarak bizi izleyen kirli kıza çevrildi. Hâlâ aynı mahzun bakışlarla bizi, oynadığımız oyunu, kıyafetlerimizi ve saçlarımızı izliyordu. Mahallenin en zengin ailesinin tek çocuğu olan arkadaşıma, İpek'e dönüp, "Bu kız kim?" diye sordum. İpek kimden bahsettiğimi hemen anlamış, iğrenerek önce kıza bakmıştı sonra da, "Sena," demişti tiksintiyle. "Pasaklı Sena. Annesi yok onun, o yüzden böyle pis."
Gözlerimin irileştiğini hatırlıyorum. "Nasıl yani?" diye sordum. "Annesi mi yok?"
Bir insanın nasıl annesi olmazdı?
"Hı-hı," demişti İpek umursamaz bir tavırla. Çocuklar bazen çok acımasız olabiliyordu. "Ölmüş."
O an küçük kalbimin sıkıştığını hissetmiştim. Ölümü duymuştum, ölmenin tam olarak ne demek olduğunu bilmiyordum ama anneannem için 'öldü' denildiğini işitmiştim. Ölmek sanırım gitmekti. Gittiğin yerden dönmesi de zordu galiba. Dönen yoktu. Anneannem dönmemişti. Üstelik annem çok ağlamıştı annesi öldüğünde. Sena da ağlıyor muydu?
Gözlerim Sena'ya çevrilirken yeşil gözleriyle buluştum. Aynı mahzun bakışlarıyla gözlerimin içine bakıyordu. Çok yalnızım, benimle oynar mısın? der gibi bakıyordu. Dudaklarının kenarı aşağı doğru kıvrılmış, seyrek kaşları üzüntüyle çatılmıştı.
Bir yetişkin gibi merhamet duymuştum ona. Düşünmeden yanına gitmiştim. "Merhaba," demiştim gülümseyerek. Diğer çocuklar arkamdan, "Ne yapıyorsun? Çok pis o! Bitleneceksin!" diye bağırıyordu. Onlara dönüp sadece kaşlarımı çatmıştım.
"Merhaba," demişti Sena mahçup ve utançla.
İçten içe tereddüt etsem de elimi uzatmıştım. "Tanışalım mı? Benim adım Âlâ. Buraya yeni taşındık."
Sena'nın, bir kedinin gözlerini andıran zeytin yeşili gözleri şaşkınlıkla elime kaymıştı. "Elimi mi tutacaksın?"
"Evet," demiştim gülümseyerek. "Sonra da bize gidelim mi? Annem ve kardeşimle tanış. Hem annem seni temizler. Sonra da bize çikolatalı süt yapar ve çizgi film izler, oyuncaklarımla oynarız!"
Sena hevesle gülümserken bakışları tedirgindi. Yeniden gözlerime baktığında, "Ama annen beni sevmez ki," dedi. "Kimsenin annesi sevmiyor beni. Oynatmıyorlar benimle çocuklarını."
Uzattığım elimi tutmadığı için eğilip kucağındaki elini tuttum ve minik parmaklarım minik parmaklarını öyle sıkı tuttu ki Sena şaşkınlıkla ellerimize baktı. "Benim annem öyle biri değil. Sana çok iyi davranır."
Diğer çocuklar şaşkınlık ve hayretle hatta biraz da tiksintiyle bize bakarken biz el ele eve doğru ilerlemiştik. Annem Sena'ya verdiğim sözü tutmamı sağlamıştı. Ne bakışıyla ne sözüyle ne de tek bir mimiğiyle onu getirmemden rahatsız olduğunu gösterecek bir şey görememiştik. Tam tersi, Sena sanki hiç bu denli kirli değilmiş gibi davranmıştı. Hatta benim gibi temizlik hastası olduğu halde koltuğa oturmasına izin vermişti.
Sena mahçuptu, kımıldamaya çekiniyordu. Annemin çok üzüldüğünü görüyordum. "Otursana kızım rahat rahat," demişti gülümseyerek.
"Şey," demişti Sena elleri kucağında, koltuğun ucunda otururken. "Üstüm pis de..."
"Sorun değil ama rahatsızsan sana temiz bir şeyler getireyim? Hatta..." Kocaman gülümseyerek bize baktı. "Küveti dolduralım? Köpük de yaparım ben size. Âlâ da çok kirlendi zaten. Birlikte ördek yüzdürürsünüz siz, ben de sizi yıkarım."
Annem Sena'nın annesi olmadığını komşulardan duymuştu. Onu eve getireceğimi tabii ki hiç tahmin etmiyordu ama bunu yaptığım için benimle gurur duyuyordu.
Küveti doldurmuş, köpüklemiştik. Sena öyle mutluydu ki o mahzun bakışlarından eser kalmamıştı. Birlikte kahkahalar atarak ördeklerle oynamış, su savaşı yapmıştık. Annemin ikimizi de sırayla liflerken Sena'ya, "Bunu bir başkasının yapmasına izin verme kızım, tamam mı?" demişti şefkatle. "Ne zaman istersen buraya gelip köpük banyosu yapabilirsin Âlâ ile ama ailenden başka kimsenin kıyafetlerini çıkarmasına izin verme."
O zaman bu söylediğine bir anlam verememiştim ama büyüdüğümde anlamıştım ne yapmaya çalıştığını. Annem çocukken birkaç kez tacize uğradığı için bu konuda çok hassastı. Bizi de bu bilinçle yetiştirmişti. Ne ben ne Maya kimsenin bize dokunmasına izin vermezdik. Şimdi de bir başkasının çocuğuna banyo yaptırmanın yanlış olduğunu biliyordu içten içe ve önlem almaya çalışıyordu.
Banyodan sonra annem benim de Sena'nın da saçlarını tarayıp kurutmuş, bir güzel de örmüştü. Sena öyle mutlu olmuştu ve öyle güzelleşmişti ki annem de ben de onun mutluluğuyla huzur dolmuştuk. Yemyeşil gözleri, açık kahverengi saçlarıyla çok güzel bir kız olacaktı. Nitekim oldu da. Güzeller güzeli bir genç kız oldu birlikte büyüdükçe.
O gün akşama kadar birlikte oynamıştık. Akşam hep birlikte yemek yemiş, annemin yaptığı pudingi ayıla bayıla mideye indirmiştik. Dolabımdan seçtiği elbiseyi de ona hediye etmiştim. Çok mutluyduk, en yakın arkadaşım olmuştu. Akşam olduğunda, Sena evine döndükten yarım saat sonra babası çalmıştı kapımızı. Mahçuptu, anneme teşekkürler edip durmuştu. Çok çalıştığı için Sena ile pek ilgilenemediğini, annem böyle bir şey yapmadan önce onun ne kadar bakımsız kaldığını fark edemediğini söylemişti. Annem babasından izin almış, Sena'nın kişisel bakımıyla ilgilenebileceğini söylemişti. Bir ayın sonunda Sena artık temiz, diğer çocuklar tarafından dışlanmayan ve anneme 'anne' demeye başlayan bir çocuktu.
16 Şubat 2022 tarihinde görmüştüm onu en son. Annemin cenazesinde. İkimiz de üniversite için şehir dışına çıktığımızdan beri görüşmüyorduk. Arada bir birbirimizi arasak da iletişimimiz gün geçtikçe azalmış, en sonunda da kopmuştu. Fakat annemi duyduğunda otobüse atladığı gibi gelmiş, cenazeye kadar yanımızdan bir an bile ayrılmamıştı. İkinci kez annesini kaybetmişti çünkü. Bizim kadar üzgündü, bizim kadar acı içindeydi. Bizi de kendini de teselli edemiyordu. Üçümüz sarılıp saatlerce ağlamıştık mezar başında.
O iğrenerek baktığım annesiz kız çocuğu, yıllar sonra annesiz kaldığım ilk gün bana sımsıkı sarılmıştı.
"Âlâ."
Biri beni sıkıca sarmış, kollarının arasında nazikçe sarsıp duruyordu.
"Hım?"
"Uyan." Sesin sahibi dudaklarını saçlarımın arasında gezdiriyordu.
"Gitti mi Sena?" Rüyamda çocuktum, annem vardı, Sena'yla oynuyorduk.
"Ne?" dediğinde saçlarıma ufak bir rüzgar değdi geçti.
"Sena Sena," dedim direterek. Gördüğüm rüyanın içinden çıkamamış olmalıydım. Bilincim henüz tam açılmamıştı, allak bullaktım. "Gitti mi?"
"Sanırım gitti," dedi sessiz bir gülüşün ardından. "Sena kim?"
"Arkadaşım benim," dedim derin bir nefes alarak. Kollarının arasında uyuduğum bedene biraz daha sokuldum ve uykuma devam ettim. "Niye gitti ki? Daha doktorculuk oynayacaktık." Cıkcıkladım.
"Doktorculuk mu?" diye mırıldandı sesin sahibi. Çok güzel kokuyordu.
"Sus be," dedim huysuzlanarak. Odamdaydım, yerde oturuyordum ama Sena yoktu. Annem bir köşede oturmuş beni izliyordu fakat bu erkek sesi kimindi? "Çağır Sena'yı gelsin. Daha akşam ezanı okunmadı!"
"Olur, çağırırım ama nasıl oynayacaksın? Uyuyorsun sen."
"Uyumuyorum!"
Kaşlarımı çatarak gözlerimi açtığımda her şeyin bir rüya olduğunu anladım ve allak bullak bir ifadeyle yüzümü göğsünden kaldırıp Karan'a bakmaya çalıştım. Sesin sahibi de kokunun kaynağı da beni sarıp sarmalayan kolların haizi de oydu. "Rüya mıydı Sena?" diye mırıldandım hayal kırıklığıyla. Annem de rüyaydı.
"Rüyaydı," dedi Karan başını eğip yüzüme bakarken. Bir gözümü açabilmiştim fakat diğerini açamıyordum. Odanın loş ışığı bile rahatsız ediyordu ağrıyan gözlerimi. Çok ağlamıştım, çok ağlıyordum, hep ağlıyordum. Bugün ağlamayacaktım. "Sena kim? Sayıklayıp durdun."
"Çocukluk arkadaşım," dedim açık tutmaya çalıştığım sağ gözümü de kapatarak. "Çocukluğumuzu gördüm. Birlikte oyun oynuyorduk. Çok gerçekçiydi. Annemin getirdiği çikolatalı süt bile, tadını aldım resmen."
Karan hafifçe gülümsedi ama bir yorum yapmadı, bunun yerine, "Bana gösterebileceğin bir çocukluk fotoğrafın var mı?" diye sordu mırıltıyla. Sesi uykulu gelmiyordu, sanırım bir süre önce uyanmıştı ve uykusu açılmıştı. Bense uykunun ağırlığını tüm bedenimde ve beynimin üstünde hissediyordum.
"Var tabii," dedim ve kaşlarımı çatıp tekrar başımı kaldırarak gözlerimi aralamaya çalıştım. "Niye ki?"
"Merak ettim."
"Çocukluğumu mu?"
"Hım," dedi Karan onaylarcasına. Uyanmıştık ama beni kollarının arasında tutmaya devam ediyordu. Çenesi alnıma yaslıydı, yüzünü göremiyordum artık. "Nasıl bir çocuktun?"
Özlemle güldüm. "Sosyal, özgüvenli ve dürüst. Çok dürüst ama... hatta resmen patavatsız bir çocuktum. Aklıma geleni pat diye söylerdim karşımdakine. Çok ortalık karıştırmışlığım var." Sesim hâlâ pürüzlüydü.
"Pek geride kalmış gibi görünmüyor," dedi Karan, pis pis güldüğünü alnıma dayanan dudaklarından hissediyordum. "Ne yapardın mesela?"
Düşündüm ve aklıma gelen anıyla beraber uykulu uykulu kıkırdadım. "İki tane komşumuz vardı, birbirlerini hiç sevmezlerdi. İkisi de günün başka saatlerinde anneme gelir, diğeri hakkında konuşup dururdu. Annem çok gençti o zaman. Yirmilerinin ortasında bile değildi, diğerlerinin arasında fazla pasif kalıyordu. Bir gün herkesin bizde toplandığı bir komşu toplantısında biri diğerine 'geçen yaptığın kurabiyenin tarifini bana yazsana kağıda, çok lezzetli olmuştu,' tarzında bir şey dedi. Diğeri cevap veremeden oturduğum yerden pat diye, 'yoo kötü dedin sen o gün, beğenmedim; eli hiç lezzetli değil dedin anneme' demiştim. Kavga çıkmıştı."
Karan da burnundan nefes vererek güldü ve, "Ceylin de yapıyor bunu," dedi.
Güldüm ve hafifçe geri çekilip başımı geriye attım. Gülüşlerimiz karşılaşırken de düşünmeden, "Biliyorum, bana 'çocuk gibi' dediğini hemen yetiş-" diye hızlıca konuştum ama Karan'ın gülüşü silinip kaşları çatılınca aceleyle sustum. Aferin, kapı dinlediğini kendi ağzınla itiraf etmen de tam sana yakışan bir hareket.
"Duydun mu sen onu?" diye sordu Karan gözlerini kısarak.
Uykum bir anda açılırken dudağımı dişleyip, "Evet," dedim ve battı balık yan gider diyerek, "Hatta tam o esnada telefonumu unuttum bahanesiyle beni salona yollamıştın," diye devam ettim.
Kapı dinlememe kızacağını düşünüyordum ama bir süre yüzüme aynı bakışlarla baktıktan sonra muzip bir ifadeyle gülümsemesi bana sürpriz oldu. "Tüh," dedi. "Yakalanmışım."
Kıkırdadım ve utançla ona biraz daha sokuldum. Ne yapıyorsun Âlâ? Yatak keyfi mi? Bilmiyordum ne yaptığımı, içimden gelmişti.
Ona sıkıca sarılıp tam anlamıyla kollarına sığındığımda Karan nefes almıyordu. Nefesini mi tutmuştu?
Birkaç saniye nefes almasını bekledim belki de bana öyle gelmiştir diyerek ama hayır, almıyordu. En sonunda dayanamayarak, "Karan?" dediğimde nefesini üfledi ve, "Hım?" dedi.
"İyi misin?" dedim kaşlarımı çatarak.
Sanki bir anda kendine gelmiş gibi kollarını çözdü ve ben anlamaya fırsat bile bulamazken doğrulup yataktan çıktı. "İyiyim iyiyim. Hadi," dedi boğazını temizleyerek. "Hazırlan da çıkalım."
"Saat kaç?" diye sordum, bir anda kalkıp gitmesinin afallamasıyla gözlerimi kırpıştırırken.
"Altı."
"Ama çok erken." Mızmızlanıyordum. "Biraz daha uyuyabilseydim keşke..."
"Bütün işlerimi yarına, çok önemli bir toplantıyı da bu akşama erteledim," dedi kuru bir sesle. Odanın içindeki ahşap dolaba doğru yürüdü, yine bir anda uzaklaşmıştı. "Öğleden sonra dönmem gerek. Yolda uyursun olur mu?"
"Anladım," diye mırıldandım ve doğrulup ayaklarımı sarkıttım. Bir lavaboya gitsem iyi olacaktı, ne durumda olduğumu hiç bilmiyordum. "Olur."
Karan sürgülü dolap kapağını kaydırdı ve asılı siyah takım elbiselerinden birini alarak odadan çıkmak üzere kapıya yürüdü. "Hazırlan da aşağı gel," dedi ifadesiz bir sesle. "Bir şeyler atıştırıp çıkarız."
🔥
Hazırlanıp aşağı indiğimde adının Gülşen olduğunu öğrendiğim orta yaşlı bir kadın mutfak masasına bizim için kahvaltı hazırlıyordu. Karan benden sonra gelmişti. Üstelik sandığımın aksine burada da yalnız değildik. Mustafa abi ve Mehmet abi de dahil olmak üzere adamları her yerdeydi.
Sükunet içinde geçen yarım saatin sonunda kahvaltı masasından kalkıp dağ evinin geniş verandasında birer fincan Türk kahvesi içmiştik. Güneş henüz doğmamıştı, dağ evini çevreleyen orman korkunç görünüyordu bu sebepten. Ağaçların olduğu tarafa bakamıyordum çünkü sanki vahşi bir hayvan koşup gelecek ve bize saldıracaktı. Yarı yolda avlanır Âlâ, rahat ol. Doğruydu, etrafımızda bu kadar adam varken yanımıza yaklaşabilecek bir hayvan türü dünya üzerinde bulunmuyordu.
Soğumaya başlayan kahvemden bir yudum daha alırken Karan'a baktım. Bir süredir telefonunda bir şeyler yapıyordu. Yüzündeki ciddiyete bakılırsa işiyle ilgili bir şeyler olmalıydı. Bu yüzden konuşamıyordum fakat sessizlik sinir bozucuydu. Üstelik bir dağın tepesinde, ıssız bir ormanın ortasında olduğumuz düşünülürse ürkütücüydü de. Kelimeler dilimin üstüne yığılmıştı fakat susmaya gayret ediyordum.
Sıkılgan bir şekilde iç çekip bir sigara daha yaktım. Sigaramdan ilk nefesi çekip üflerken Karan bana bakmadan, "Çok içiyorsun," dedi. "Daha yeni söndürdün diğerini."
"Sıkıldım," dedim dürüst davranarak.
Bakışları beni bulduğunda bir an tersleyecekmiş gibi hissederek dürüstlüğüme pişman oldum ama beni terslemedi. Bunun yerine telefonunun ekranını kapatıp ortamızdaki yuvarlak masanın üzerine koydu. "Söndür şimdi o sigarayı," dedi elimdeki sigarayı işaret ederek. "Bıraktım telefonu bak."
Tereddüt içinde parmaklarımın arasında duran sigaraya baksam da itiraz etmeden dediğini yaptım.
"Doktorlar sigara içmemeli," dedi arkasına yaslanarak. "Hastalarınıza sigarayı bırakmasını söyleyip kendiniz içiyorsunuz."
Omuz silktim. "Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma."
Başını iki yana sallayıp hayret içinde güldü. "Her şeye de bir cevabın var."
Gözlerim yanağında, sakallarının arasında beliren derin çizgiye kayarken gülümsedim. "Her zaman."
Karan bakışlarını karşıya, ormanın karanlığına dikti ve bir süre düşüncelere daldı. Bense sessizliğin bir sel gibi zihnime sürüklediği düşüncelere, korkulara kapılarak ona ayak uydurdum. Bugün annemin kabrini ziyaret edecektim cenazeden sonra ilk defa. Hazır mıydım bilmiyordum aslında hazır da hissetmiyordum ama içimde Karan'ın yanımda olmasının verdiği bir cesaret vardı. Korkuyordum ama korkmaktan korkmuyordum. Çünkü biliyordum ki orada ne hissedersem hissedeyim ne hale gelirsem geleyim o olacaktı. Bana verdiği güven beni hâlâ şaşırtıyordu ama kabullenmiştim. Karan'ın beni bir şekilde iyileştirdiğini kabullenmiştim. Sebebini bilmesem de bana iyi geliyordu varlığı, bunu biliyordum.
"Göstermedin?"
Bakışlarım ona çevrildiğinde beklentiyle bakan gözleriyle buluştum. "Neyi?"
"Çocukluk fotoğrafını," dedi masanın üzerinde duran telefonumu işaret ederek.
"Haa," dedim aceleyle telefonu elime alırken. "Instagram hesabımda vardı. Bir saniye..." Panik ve heyecanla telefonun ekranını açtım, hızlıca Instagram'a girdim ve profilimdeki fotoğrafları hızlı hızlı geçerek çocukluk fotoğrafımın üstünde durdum.
Utanarak ekranı ona çevirdiğimde sabırla beni bekliyordu. Masanın üzerine eğildi hafifçe, ekrana kaşlarını çatarak bir süre baktı. Gösterdiğim fotoğrafta dört yaşındaydım. Nostaljik mobilyaların bulunduğu evimizin salonunda, üçlü koltuğun üzerinde ayakta duruyordum. Ellerimi iki yana açmış, kocaman gülüyordum. Amcamın aldığı sarı çiçekleri olan siyah elbiseyi giymiştim. Öyle mutlu ve heyecanlıydım ki yüzümde kocaman, otuz iki dişimin göründüğü bir sırıtış vardı. Gözlerim kısılmıştı, koyu kahve saçlarım dalgalar halinde omzularıma dökülüyordu. Sanki koltuğun üzerinde zıplıyormuşum da o an çekmişler gibi görünüyordu. O elbiseyi hatırlıyordum, çok mutlu olduğumu da hatırlıyordum fakat bu fotoğrafın çekildiği anı hatırlamıyordum.
Karan'ın çatık kaşları adım adım gevşerken yüzüne yayılan tebessümü izledim, bakışlarını bana çevirmeden evvel birkaç saniye daha inceledi çocukluğumu. Gözlerimiz buluştuğunda bir şey söylemesini bekledim ama yapmadı, bu sefer yüzümü inceledi ve gülümsemesi muzip bir hal alırken de önüne döndü. Bir sigara yaktığında gözlerimi kırpıştırarak ona bakmaya devam ediyordum.
"Ne?" dedim saniyeler sonra. Bir şey söylemesi gerekmiyor muydu? Tatlı mı bulmamıştı? Çirkin bir çocuk olduğumu mu düşünmüştü? En azından yarım ağız da olsa, 'Hımm çok tatlıymışsın,' gibi bir şeyler zırvalayabilirdi.
"Hım?" dedi o da ciğerlerine uğrayan dumanı dışarı üflerken.
"Bir şey söylemedin de." Yerimde kıpırdandım. "Sevimsiz mi buldun?"
"Evet," dedi düz bir ifadeyle. Sonra bana döndü ve ona şaşkın şaşkın baktığımı gördü. "Neye şaşırdın?"
Cevap veremedim. Tabii ki de şaşırmıştım çünkü ben çok tatlı, çok şirin ve bütün mahallenin gözdesi olan bir çocuktum küçükken.
Yüzündeki ciddiyet, şok içinde; dili tutulmuş bir halde ona bakan halimi izledikçe usul usul söndü ve en sonunda samimi bir kahkaha attı. "Şaka yaptım. Çok güzel bir çocukmuşsun Âlâ. Üstelik hiç değişmemişsin."
"Haa," dedim rahatlayarak. Ardından duraksayıp gözlerimi kırpıştırdım ve, "Hiç değişmemiş miyim? Nasıl yani?" diye sordum salak gibi.
Sigarasından bir nefes daha çekti ve dumanı burnundan dışarı verirken önüne döndü. "Hâlâ aynı gülüyorsun."
"Hadi ya?" Elimi saçlarıma götürdüm ve istemsizce havaya girerek, "Prenses gibi mi?" diye sordum.
Karan'ın kaşları kalkarken engel olamadığı sessiz bir kahkahayla birlikte bana döndü. "Ne?"
Elim saçlarımda donup kaldığında yüzümdeki ifade de donmuştu. "Şey," dedim kısa bir anlık duraksamadan sonra. Utanmıştım. "Hani Ceylin öyle demişti ya, o geldi de aklıma..." Gözlerimi kaçırıp önüme döndüm. "Şaka işte."
Göz ucuyla bir süre bana baktığını gördüm. "Haklıydı," dedi ifadesiz bir sesle. Bakışlarım hızla ona çevrilirken başını önüne eğip rahatsız bir şekilde pantolonunu silkeledi. "Benim kızım yanılmaz."
Âlâ? Senin gözlerin mi yanlış görüyor yoksa bu adam utandı mı şu an? Benim gözlerim mi yanlış görüyordu yoksa bu adam cidden utanmış mıydı bilmiyordum fakat sıkıntıdaymış gibi görünüyordu. Sanki alışık olmadığı bir durumun içine girmişti. Hatta tam şu anda bana bakmamak için ağaçları saydığında yemin edebilirdim.
Üstelik ben de utanmıştım. Tüm bedenimi üşüten, karnımın ağrısını kamçılayan bu sabah soğuğuna rağmen yanaklarım yanıyordu. Boğazımı temizleyip kazağımın kollarını montun içinden çıkararak parmaklarımın ucuna kadar çektim ve kahvemin kalan son birkaç yudumunu tek seferde içtim. "Gitsek mi artık?" dedim gölgeli bir panikle. "Güneş doğacak. Gerçi daha var doğmasına ama ben şey... Tam o saatte orada olsam iyi mi olur diye düşünüyordum." Karan'ın gözleri beni bulurken ara vermeden devam ettim. "Tam o saat derken dokuzu yirmi üç geçe demek istedim. Şey işte, annemin..." Boğazıma bir yumru oturdu, kalbimin üstüne bir ağırlık çöktü. "Annemin şey saati. Ölüm saati." Derin bir nefes aldım. "Garip mi olur? Ya da kötü mü sence? Bilemedim ki... Ama sanki o saatte orada olursam..."
"Kendini artık geç kalmış hissetmeyeceksin," diyerek tamamladı beni.
Sustum ve yutkunmaya çalıştım ama başaramadım. Başımı hafifçe salladığımda Karan sessizce gözlerime bakmaya devam ediyordu. Verandanın sarı ışığının yüzüne düşürdüğü gölgelere sığınmak istiyordum. Korkuyordum ama gözlerinde bana güven veren bir ifade vardı. Bu güvenden daha çok korkuyordum gerçi...
Saniyeler geçti ama ben çaresiz bakışlarımı gözlerinden çekemedim. Tam bu anın sonsuza dek süreceğini düşünmeye başlamıştım ki Karan iç geçirerek ayaklandı ve kenarıda dikilen adamlarına başıyla işaret verdi. "Hadi," dedi adamları koşar adımlarla arabalara ilerlerken. "Çıkalım."
Ayağa kalkıp çantamı omzuma astığımda, "Çok uzak mı?" diye sordum yetişememekten korkarak. "Yetişebilir miyiz? Saat yediyi geçiyor."
"Uzak değil, yetişeceğiz," dedi önden ilerlemeye başladığında. Takım elbisesinin üstüne giydiği siyah, kaşe kaban dizlerine kadar geliyordu. Siyah, deri botları oldukça pahalı görünüyordu. "Ankara'ya iki saatlik bir mesafedeyiz."
Birkaç dakika sonra araba kenarları karlı çam ağaçlarıyla çevrili yolda ilerliyordu. Mustafa abilerin dışında bir araba daha vardı bize eskortluk eden. Karan, diğer adamlarını anlamadığım bir sebepten İstanbul'a geri göndermişti. Güneşin doğmasına henüz bir saatten fazla vardı.
Uykum vardı fakat gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştığımda da kaygım ve korkum yüzünden başarısız oluyordum. Oturduğum koltukta huzursuz bir şekilde kıpırdanıyor, bir o yana bir bu yana dönüp duruyordum.
"Ne oldu?" diye sordu Karan ben oflayarak doğrulup tekrar geriye yaslanınca.
"Bir şey yok," diye mırıldandım.
"Emin misin?" dedi Karan gözlerini yoldan ayırmadan. Benim can çekiştiğim dakikalar boyunca dalgın dalgın araba sürmekten başka bir şey yapmamıştı. Üstelik dün gece birlikte uyuduğumuz gerçeği bana henüz hayal gibi geliyordu ve onun ne düşündüğüyle ilgili hiçbir fikrim yoktu. Dün gece beni kıramamıştı, evet ama bunu yapmaktan hoşlanmadığını düşünüyordum. Neyse ki bunu düşünemeyecek kadar kaygılıydım.
"Eminim eminim."
Alt dudağımı dişlerimin arasına alıp yolmaya başladığımda cebimden telefonumu çıkardım ve bir süre zihnimdeki her şeyin üzerini örterek randevuya hazırlama oyununu oynadım. Ancak o da telefonumun düşük pil seviyesi uyarısı vermesiyle son buldu. Telefonumu cebime sokup biraz daha kıpırdandığımda Karan düşüncelerinden sıyrılarak bana döndü ve, "İyi misin Âlâ?" diye sordu.
"İyiyim," dedim gülümsemeye çalışarak.
Bakışları kısa bir an yüzümü taradıktan sonra yola çevrildi. Sol eliyle direksiyonu kontrol etmeye devam ederken bacağına koyduğu sağ elini kaldırıp bana doğru uzattı ve teninin sıcaklığını parmaklarımın üzerinde hissettim. Başımı eğip kucağımdaki elime baktığımda parmaklarının tersiyle elimi okşuyordu.
Nefes borumun tıkandığını hissederek derin bir nefes almaya çalıştım, olmayınca da başımı geriye atıp gözlerimi kapattım. Dokunuşu yakıyordu. Dokunuşu yıkıyordu. Bildiklerimi, alıştıklarımı, sakındıklarımı yıkıyordu. Sanki benliğimi siliyordu, yeni bir ben yaratıyordu.
"Maya da evi hiç temizlememiştir kesin," dedim aceleyle elimi çekip cebime soktuğumda. Neden bir anda kaçtığımı bilmiyordum.
Karan elimi çekmeme takılmayarak sağ elini vites koluna gevşek bir tutuşla yerleştirdi. "Senden çekeceği var o halde."
"Var var," dedim paniğimi gizlemeye çalışırken. "Şu gün bir geçsin de..."
Sessiz kaldı.
Kıpırdanarak ona baktım ve bir anda, "Takip edilmiyoruzdur inşallah?" dedim.
İfadesizliği çatılan kaşlarıyla gölgelenirken, "Edilmiyoruz," dedi düz bir sesle. "Senlik bir mesele yok, düşünme."
"Senlik ne var?" diye sordum merakla. "Ne yaşadık biz dün akşam?"
Karan sol dikiz aynasını kontrol edip tekrar yola odaklandığında, "Kardeş kavgası," dedi rahat bir tavırla. "Sen kavga etmiyor musun kardeşinle hiç?"
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. "Ediyorum ama kardeşim peşime adam takıp silahlı saldırı düzenlemiyor bana!" Hayret içindeydim. "Seni öldürmeye çalıştı!"
Dudaklarının buz gibi bir gülümsemeyle iki yana kıvrıldığını gördüm. Bir şey söylemedi, bunun yerine tek eliyle aramızdaki bölmeden sigara paketini aldı ve içinden bir dal sigara çıkarıp dudaklarına yerleştirdi. Kendi tarafındaki camı yarıya kadar açtığında içeri dolan soğuk rüzgar üzerimdeki monta sokulmama sebep olmuştu.
"Karan," dedim kendime engel olamayarak. "Bana anlatacak mısın? Dün o arabada ölebilirdim. Bilmeye hakkım var."
"Uzatmasan mı?" diye sordu sigarasını rüzgar çakmağıyla yaktıktan hemen sonra. Parmaklarının arasına sigarasını sıkıştırdığı eliyle direksiyonu tutmaya devam ediyordu. Bu konuyu kesinlikle konuşmak istemiyordu ama ben de ölesiye merak ediyordum.
Kaşlarımı çattım. "Merak ediyorum."
"Etme Âlâ," dedi bana dönüp düz düz baktığında. "Etme bunu merak."
Öfkeyle önüme dönüp kollarımı göğsümde bağlarken, "Hiçbir şey anlatmıyorsun bana," diye mızmızlandım. "Mira'yla neden evlenmediğini soruyorum cevap yok, kardeşini soruyorum cevap yok! Sana neyi sorsam cevap vermek yerine susuyorsun! Yazık değil mi bana? Merak ediyorum işte. Ne olacak sanki anlatsan? Kimseye söylemem ki ben!"
Sabırla derin bir nefes aldığını duydum ama bana yine bir cevap vermedi.
"Bak," diye söylendim somurtarak. "Yine sustun."
"Mira'yla evlenmedim çünkü..." diyerek cümleye başladığında ona döndüm. "Evlilik benim yapabileceğim bir şey değil." Nefesini üflediğinde kaşlarım daha derin çatılmıştı.
"Nasıl yani? E ama ortada bir çocuk var! Deneyemez miydin onun için?" dedim düşünmeden. Bazen burnunu her şeye sokmasaydın nasıl bir hayatımız olurdu düşünmüyor değilim.
"Deneyemezdim," dedi ifadesiz bir sesle. "Mira'yla aramızdaki şey farklıydı." Derin bir nefes alıp sıkıntıyla ensesini ovuşturdu. "Mira ve ben babalarımızın isteğiyle nişanlandık. Nişanlanmak, sözlenmek... Bunlar ikimize de tersti. Ciddiyetten, geleneklerden uzaktık. İsteklerimiz ve arzularımız daha önemliydi. İkimizin de derdi evlenip yuva kurmak değildi."
"Anlamıyorum," dedim gözlerim kısılırken. "Nasıl yani?"
Karan başını yana eğerek derin bir nefes daha aldı. "Âlâ," dedi uyarı dolu bir sesle. "Zorlama beni."
"Ama neden bahsettiğini anlamıyorum ki!" dedim kaşlarımı çatarak.
"Takılıyorduk diyorum," dedi bana yandan bir bakış atarak. "Eğleniyorduk, geziyorduk, yiyorduk, içiyorduk. Birlikte keyif aldığımız ne varsa yapmaktı odağımız..." Sigarasından bir nefes çekip dumanı burnundan dışarı verdi. "Bir ilişkimiz vardı, evet birlikte zaman geçirmeyi de seviyorduk ama asla evlenmeyecektik."
"Niye çocuk yaptınız o zaman?" dedim gözlerimi kırpıştırarak. Sana ne Âlâ?
Karan'ın yüzü ifadesizleşirken, "Planlamadığımız bir şeydi," dedi.
"Aldırmayı düşünmediniz mi?"
"Sorguda mıyım ben?" dedi bana dik dik bakarak.
"Merak ediyorum!" dedim arsızca. "Kafam dağılsın işte, anlat!"
"Allah Allah!" diye feveran edince sabrının taştığını anladım fakat bana eskisi gibi öfkelenemiyor, kızamıyordu. Öyle ki eskiden olsa öfkesinden korkup susardım, şimdiyse hoşuma gidiyordu. Bunu fark ettiğimde kıkırdadım.
"Ne gülüyorsun?" dedi gözleri kısılırken. Bana dönmüştü.
"Hiç," dedim omuz silkerek. "Komiğime gitti."
Başını iki yana sallarken, "Bazen seni yakalayamıyorum," diye bir itirafta bulundu ve sigarasından bir nefes daha çekti.
Kaçmıyordum ki. Beni o sahilde öptüğünden beri ondan kaçmıyordum ben. Dengesizliklerine ayak uyduramadığından bahsediyor Âlâ. Anlamıştım fakat ben kendi kendime durum değerlendirmesi yapıyordum. Alelâde bazen benim iç sesim olduğunu ve onun anladığı şeyi muhakkak benim de anlamış olduğumu unutuyordu.
"Boş ver," dedim iç geçirip arkama yaslanırken. "Kaçarken yakalayamazsın zaten."
Bana döndüğünü gördüm ama ben ona dönmedim. "Kaçmıyorum," dedi savunmaya geçer gibi.
"Öyle mi?" dedim soğuk bir gülümsemeyle. "Dün akşam sahilde yaptığın tam olarak kaçmaktı ama?"
"Her şeyi işine geldiği gibi yorumlamaya devam edecek misin sen?" diye sordu ifadesiz bir sesle. "Kaçmak bu değil."
"Neymiş kaçmak?" dedim gözlerim ona çevrilirken. Yüzümde alaycı bir ifade vardı.
Karan bana bakmadan sigarasının son nefesini içine çekti ve izmariti camdan dışarı fırlatıp, "Karşındakine bok gibi davranarak bir şeyleri gizlemek mesela, tıpkı senin yaptığın gibi," dedi. Gri duman dudaklarından ve burun deliklerinden süzülerek dışarıdaki soğuk havaya karışırken camı kapattı.
Alaycı bir şekilde güldüm. "Topu bana atamazsın."
"Ortada bir top yok."
"Neden geldin?" dedim bir anda. "Neden geldin Karan?"
Çenesini sıkıyordu. Yüzü gerilmişti. Onu zorladığımın farkındaydım ve bunu neden yaptığımı da bilmiyordum. "Elçin odaya gelmiş, seni bulamamış," dedi kuru bir sesle. "Aramış taramış ama hiçbir yerde olmadığın için önce diğer arkadaşlarına sonra da Mustafa'ya haber vermiş."
"O da sana haber verdi," diyerek tahmin ettim devamını. "Eee? Bu gelmen için bir sebep mi?"
"Neden olmasın?" dedi düz bir sesle.
"Neden olsun?" Kaşlarımı kaldırdım. "Neden gecenin bir vakti sıcak yatağından çıkıp yanıma gelesin?"
"Âlâ," dedi uyarı dolu bir sesle. Onu zorladığımı ve sorularıma bir son vermemi anlatmaya çalışıyordu fakat pes etmedim.
"Neden?" dedim ısrarla. "Neden beni aldın götürdün? Neden Ediz'i tehdit ettin? Neden umurunda? Neden geldin? Neden ban-"
Dişlerini sıktı ama ben sorular yağdırmaya devam edince bana dönüp, "Merak ettim!" diye bağırdı ve susmama sebep oldu. "Tamam mı? Merak ettim!"
"Neden?" dedim bir kez daha. "Neden merak ediyorsun beni?"
"Çünkü başına bir şey gelmesini istemiyorum! Anladın mı? Sana bir şey olmasını istemiyorum!"
"Bu bir cevap değil," dedim onun aksine sakin bir şekilde.
Sakinleşmeye çalışarak önüne dönüp eliyle alnını ovuşturdu ve, "Beni zorlama Âlâ," dedi.
"Sen de kaçma o zaman benden!"
"Kaçmıyorum senden!"
"Kaçıyorsun!"
"Kaçmıyorum! Ben..." Sustu. Nefesini üfledi ve devam etti: "Ben senin gözlerinde gördüğüm o saf korkudan kaçıyorum, senden değil."
Bir şey söylemedim. Söyleyecek bir şey bulamadım.
"Evet, seni öptüm!" dedi öfkeyle. "Evet yaptım! Karşı koyamadım. Allah kahretsin ki hayatımda ilk defa irademi koruyamadım, mantığımla hareket etmedim."
Donuk bir ifadeyle arabanın altından kayıp giden yola baktım. "Kırıcısın."
"Kırılma bana. Kırılma artık."
Güldüm. "Siktir et ya sen şu öpüşmeyi! Dün geceye gelelim! Beni koynunda ninni söyleyerek uyuttun!"
"Yapma şunu." Bana döndüğünü gördüm. "Kendime hakim olmama izin vermiyorsun ki Âlâ. Senden uzak durmak için çok çabalıyorum ama sen bana o fırsatı vermiyorsun. Bana her geldiğinde içimde bir savaş veriyorum ve en sonunda da lanet olsun ki sana kıyamıyorum." İç geçirdi. "Kafanı karıştırdığımı biliyorum, görüyorum ama yapma. Odaklanman gereken bir hayatın var senin, yapma. Gelme peşimden."
Hayretle güldüm. "Korkaksın." Gözlerim onu bulurken öfkem arttı. "Korkaksın sen. Siz erkekler hep korkarsınız!"
Alt dudağını dişlerinin arasına alıp öfkeyle güldü ardından bana döndü. "Şu bir hafta içinde yaşadıklarından korkmadığını mı iddia ediyorsun?" dedi kaşlarını kaldırarak.
Sustum. Evet, korkmuştum.
Suskunluğumu kabulleniş olarak algılamış olacak ki başını salladı. "Yaşadıkların ve şahit oldukların buz dağının sadece görünen kısmıydı. Senin bir haftada gördüklerin benim tüm hayatımın gerçeği." Gözleri netti. "Korkaksam korkağım. Dün akşam o arabadan indiğinde yaprak gibi titriyordun ulan sen! Ne yapmamı bekliyorsun? İstediğini düşünmekte özgürsün ama ben seni ateşe atmayacağım."
Kırgın bir şekilde gülümsedim ve araba Ankara'ya ulaşana kadar sustum. Karan da üzerime gelmek istememiş olacak ki başka bir şey söylemedi.
Bu konuşmayı yapacak cesareti kendimde nasıl bulduğumu bilmiyordum. Onu benimle bir yola girmesi için zorlayabileceğimi nasıl düşünmüştüm, kurduğum cümleleri nasıl bir kuvvetle sarf etmiştim bilmiyordum. Karan'ın söylediklerine bir anlam yüklemeli miydim, bundan bile emin olamıyordum. Hayatına girmemin felaketim olacağını ima ediyordu fakat hayatına girmemi isteyip istemediğini söylemiyordu. Az önce Mira ile ilgili konuşurken de evliliğin ona ters olduğunu söylemişti. Bundan ne çıkarmalıydım bilmiyordum. Bana duygusal yaklaşmadığını mı anlamalıydım bu söylediklerinden? Beni öpmesi, benimle birlikte uyuması ve yaptığı tüm her şeyin sebebi sadece bir istek miydi? Ona benden kaçtığını söylerken kaçmazsa neler olacağıyla ilgili ne kast ettiğimi ben bile bilmiyordum gerçi. Onunla duygusal bir şeyler mi yaşamak istiyordum? O da mı böyle anlıyordu?
Ne hissettiğimi bilmediğim gibi bir de kendimi rezil edip duruyordum. Benimle olabileceğine inanıp onu buna zorlamam çok acizceydi. Ne düşünüyordu acaba? Beni ve kadınlık gururumu kırmamak için mi bunları söylüyordu yoksa?
Aslında onu bir daha göremeyecek olmamın verdiği bir panik dalgası da sarsıyordu beni böyle. Tüm bu saçmalıklarımın sebebi beni Ankara'da bırakıp geri döndüğünde hayatımdan tamamen çıkmayı planladığını bilmemdendi. Sen önce kendin ne istediğine karar ver Âlâ. Daha sonra Karan'ın isteklerini düşünürüz.
Araba Batıkent'e doğru ilerlerken güneş çoktan doğmuş, hava gri bir örtüyle örtülerek aydınlanmıştı. İstanbul'un giydiği o beyaz kefen usul usul eriyordu fakat Ankara'da kar yağışının düzenli aralıklarla devam ettiğini anlamıştım. Zira yağan kara henüz ayak basılmamıştı. Yol kenarları, evlerin çatıları, ağaçlar ve arabalar bembeyaz ve pürüzsüz bir tabakayla örtülüydü.
Şehirdeki her şey beni o güne götürmeye ant içmiş gibiydi. Şehir tıpkı o günki gibi soğuk, kasvetli ve ıssızdı. Ankara'ya girdiğimizden beri sanki o günü yaşıyordum. O gün bindiğim metro boşken bugünse yollar ıssızdı. O gün de hava böyle boğucuydu. Şehir kar tanelerine hapsolmuştu. Bir kız vardı, annesini kaybettiğinden haberi yoktu. Heyecanlıydı, çekme helva satın almıştı annesi çok sevdiği için. Ankara ıssız ve soğuktu o gün ancak kız bunun bir ölü soğuğu olduğundan habersizdi. Yaşayacaklarından habersizdi. Bir yıl sonra bir kez daha İstanbul'dan Ankara'ya annesi için geleceğinden fakat bu sefer annesinin toprağın altında olacağından habersizdi.
Bugün de tıpkı bir yıl öncesi kadar soğuktu. Yalnızca bu sefer ölü soğuğu değil, matem soğuğu sarmıştı Ankara'yı.
Hayat çok garipti. Sol tarafımda düşüncelerimden habersiz, gergin bakışlarla aştığı yollara bakan adam hiç beklemediğim bir anda girmişti hayatıma. Bir hafta önce gözümde korkunç bir adamken şimdi elimi sıkıca tutmuş, kaçtığım ne varsa yüzleşmemi sağlıyordu. Yas tutacaktım. En çok korktuğum şeydi, yas tutmak kabullenmekti ve ben annemin ölümünü kabullenmeyi reddederek unutmaya çalışmıştım.
Artık farklı hissediyordum. Onun elimi tutması mıydı bunun sebebi bilmiyordum fakat yas tutmak bir güçtü ve ben o güce sahiptim. Kanayan yaramı bugün saracağıma emindim. Annemi unutmadan bu acıyla baş edebileceğime inanmıştım.
Araba kabristanın dışındaki ıssız sokakta yavaşlayıp durduğunda boş gözlerle önce saate sonra etrafa baktım. Saat dokuzu çeyrek geçiyordu. Sekiz dakika vardı. Nefes almaya çalışarak yavaşça kemerimi çözdüm ve arabanın kapısını açıp bir ayağımı aşağı sarkıttım.
"Âlâ," dedi Karan kuru bir sesle. Omzumun üzerinden ona baktığımda bakışlarının durgun olduğunu gördüm. "Burada bekliyorum."
Kaşlarım çatılırken, "Gel," dedim ve sesim titredi. "Gel lütfen. Yalnız yapamam bunu."
Kısa bir an gözlerime baktığında o kızıl kahve gözlerin ardında duran suçluluğu gördüm. "Yanında beni istediğinden emin misin?" diye sordu tereddütle.
Hâlâ suçlu hissediyordu o gece için. Bunu aştığımızı sanıyordum ancak belli ki Karan'ın, bilmeden bana bugünü hatırlatmış olması onu da sarsmıştı. Kendine kızgındı ve sanırım yanımda olmayı hak etmediğini düşünüyordu.
Gülümsemeye çalıştım ama dudaklarım cılız bir kıvrılmadan fazlasını yapamadı. "Annem bizi izliyor ve senin beni ve Maya'yı okutacağını biliyor," dedim. "Minnettar olmalı ve eminim hayatta olsaydı teşekkür etmek için sana kendi elleriyle çok güzel bir tatlı yapardı."
"Âlâ," dedi Karan susmamı ister gibi. "Yapma. Ben burada beklesem daha i-"
"Gel," dedim ve yüzümde acı dolu bir ifade belirdi . "Lütfen."
Karan birkaç saniye gözlerimin içine baktı ve gözlerini kısa bir an kapatıp hafifçe başını salladı. "Tamam," dedi emniyet kemerini çözdüğünde. "Tamam, geleyim."
🌙
Hiç tanımadığım onlarca hayat hikayesinin yanından geçip giderken ne hissedeceğimi bilmiyordum. Ayakları geri geri gidiyordu. Botlarımın altında ezilen kar ve çıkardığı ses çektiğim acının melodileri gibiydi. Yumruklarımı sıkmıştım, üşüyen parmaklarım uyuşmuştu. Karan hemen arkamdan ilerliyordu, durgun ve sessizdi. Onu, bunu yapmaya zorladığım için kötü hissediyordum ama o olmadan asla yapamazdım. Acizceydi bu yaptığım lakin o varken güçlü kalabilecektim. Onun gözlerine baktığımda hissettiğim o güven duygusu buradan yürüyerek çıkmamı sağlayacaktı sanki.
Önce üstünde karlar birikmiş mermer mezar taşını gördüm annemin. Birkaç adım daha attım, siyah harflerle kazınmış ismini okudum.
FERİDE KARACA
D. 05.09.1983
Ö. 10.02.2022
RUHUNA FATİHA
Burnumun direğini sızlatan acı, gözlerimde biriken yaşlar ve boğazıma oturan yumru adımlarımın kesilmesine sebep oldu. Bir metre uzaklıkta dikilirken yaşlarla dolmuş gözlerimi annemin karla kaplı mezarından çekemedim. Dudaklarım kenetlenmişti ve tuttuğum hıçkırıklarım yüzünden titriyordu. Ağlamayacaktım, söz vermiştim kendime. Ağlamamalıydım.
Gözlerimi kapatıp gücümü toplamaya çalıştım. Olmadı. Omzumun üzerinden Karan'a baktım. Birkaç adım gerimde durmuş, gür kirpiklerinin arasından annemin mezarına bakıyordu. Gözleri puslanmıştı. Bana bakmasını, güç vermesini istedim; gözleri bana çevrildi.
Dudaklarım ağlamak üzere bükülürken gözlerinin içine baktım. Yutkundu, yapabilirsin der gibi baktı gözlerime. Yumruklarımı sıkıp tekrar önüme döndüğümde anneme doğru ilerlemeye başladım.
Kulaklarımda kahkahası yankılanıyordu, gözlerimin önünde pamuk yüzü canlanıyordu. Mezar taşına bakarken annemin gülüşlerini seyrediyordum. Onu güldürmeyi çok severdim, kahkahalarla gülerdi ama sonrasında yüzünde bir hüzün belirirdi. Gülüşleri hüzünlü bir iç çekişle sonlanırdı.
Saate baktım.
09.22
Gözümden bir damla yaş yanağıma devrildi, yavaşça annemin mezarının kenarına oturdum.
"Anne," dedim. Sesim çıkmıyordu. "Geldim."
Hoş geldin.
Titreyen, soğuktan kızarmış elimi uzatıp toprağına serilen kara dokundum.
"Özür dilerim. Hiç gelmediğim için."
Canın sağ olsun kızım.
Ağlamaya başladım. Zihnimin içinde annem benimle konuşuyordu. "Anne ben... ben seni unutmaya çalıştım özür dilerim! Seni kurtaramadım! Anlamadım! Gitmek istediğini anlamadım!"
Sana kırgın değilim. Kızgın değilim.
Saate baktım.
09.23
Hıçkırıklarım şiddetlenirken avcumu sıktım ve annemin üzerine yağan karları avuçladım. "Anne neden? Neden gittin?"
Dayanamadım, tükendim.
"Bana neden söylemedin? Neden gitmek istediğini söylemedin?"
Yapamadım.
Öyle şiddetli ağlıyordum ki gözlerim kapanmış, kirpiklerim ıslanmıştı. Başımı iki yana sallayıp duruyordum. "Ben seni çok özledim! Çok özledim anneciğim! Dön n'olur!"
Mezar taşına sarıldım, öptüm, kokladım.
"Anne n'olur gel. Dayanamıyorum ben!"
Saat 09.24
Annem sustu. Bana cevap vermedi. Annemin sesi gitti. Annem gitti.
Başımı mezar taşına yaslayıp gözlerimi sıkıca yumdum ve dakikalarca bağıra bağıra ağladım. Feryatlarım ıssız mezarlıkta yankılandı, Karan sessizce sakinleşmemi bekledi.
Hıçkırıklarım dindi, yerini sessiz iç çekmelere bıraktı. Şişmiş gözlerimi aralayıp ıslak kirpiklerimin arasından annemin mezar taşına baktım. Öptüm bir kez daha soğuk mermeri sonra geri çekildim.
"Benim annemin gözleri çok güzeldi." Bakışlarım Karan'a çevrildi. Hâlâ aynı yerde duruyor, kederli bakışlarla beni izliyordu. "Nehir gözlüydü annem."
Gözleri, yaşlı gözlerime bakarken devam ettim: "İnşallah bir kızım olur ve annem gibi nehir gözleri olur onun da." Başımı çevirip anneme baktım. "Annem gibi iyi kalpli, merhametli ve sevgi dolu olur. Belki onun gibi güler? Her baktığımda onu hatırlatır bana? Annemi özlediğimde kızımı öper koklarım?"
Islanmış ellerimle gözlerimi silmeye çalıştığım sırada sağ tarafımda bir karartı belirdi. Başımı çevirip baktığımda Karan'ın yavaşça annemin yanındaki mezarın kenarına oturduğunu gördüm. İki parmağının arasında tuttuğu mendili bana doğru uzattığında parmaklarının arasından sarkan beyaz kumaşa baktım. "Teşekkür ederim," dedim boğuk bir sesle. Mendili alıp gözlerimi sildim ve cılız bir gülümsemeyle yüzüne baktım. "Her şey için."
Karan bir kez gözlerini kırptı ardından gülümsemeye çalıştı. "Etme."
Anneme döndüm. "Okula geri dönüyorum, biliyor musun? Karan sayesinde." Gülümsedim. "Kimseye belli edemiyorum ama çok mutluyum anne."
Annemden artık bir cevap gelmiyordu. Annemin sesi dokuzu yirmi üç geçe sonsuza dek susmuştu.
Derin bir nefes aldım. "Sen hep doktor olmamı istedin, hep bunun için uğraştın. Olacağım, söz veriyorum." Buruk bir gülümsemeyle mezar taşını okşadım. "Çok şikayet ediyordum sana. 'Bırakacağım tıpı' diyordum, 'bıktım artık dayanamıyorum çok zor' diyordum da hep üzülüyordun. Korkuyordun pes etmemden." Gözlerim boşluğa daldı. "Aslında etmiştim de. Pes etmiştim. Maya'ya söyleyemesem de hayallerimden tamamen vazgeçmiştim." Elimi geriye doğru uzattım ve başımı çevirip Karan'a bakarken dizinin üzerinde duran elini sıkıca tuttum. Anneme döndüğümde gülümsüyordum. "Beni ayağa kaldırdı Karan. Yapabileceğimi bana o gösterdi, güç verdi bana. Yoluma ışık tuttu."
"Âlâ," dedi Karan kuru bir sesle. "Sen zaten güçlüydün."
"Rol yapıyordum," dedim iç geçirerek. Elini daha sıkı tuttum, ona bakamıyordum. "Sen kendini suçlu hissediyorsun ya bana karşı, hissetme. Çünkü ben hayatım boyunca sana minnettar kalacağım. Seni hep güzel hatırlayacağım, güzel anacağım. Benden uzak dursan da seni bir daha göremesem de hep aklımda kalacaksın. Unutmayacağım."
Gözlerim annemin mezar taşına bakarken önce Karan'ın saçları yanağıma dokundu sonra dudaklarını omzumda hissettim. Kokumu içine çekerek omzumu öptü.
"Ben de seni hiç unutmayacağım, ay ışığı," dedi. "Başardığın her şeyi bir köşeden gururla izleyeceğim."
🔥
Ağır adımlarla kabristanın çıkışına ilerlerken kendimi hafiflemiş hissediyordum. Sanki aylardır sırtımda biriken yüklerden nihayet silkelenmiştim ve güçlükle ayakta duran bedenim artık sağlamdı.
Yüzleşmek bir tür ilaç gibiydi. Ne olursa olsun, hangi durumla karşı karşıya kalırsan kal üzerine yürüdüğünde ve yüzleştiğinde kaçtığın zamanki kadar korkmuyor, kaçtığın zamanki kadar yanmıyordun. Acılarla yüzleşmek lazımdı. Acıların, gözlerini dikip onlara baktığında kendini hatırlatma ihtiyacı duymadığından daha az sızlardı. Ancak arkanı döndüğünde, acılarını unutmaya çalıştığında yaraların unutulmak istemezdi ve kendini hatırlattığı o anlarda çok acırdı canın. Yüzleşmeliydi insanoğlu, kaçmamalıydı.
Arabaya doğru ilerlerken Karan'ın telefonu çaldığında omzumun üzerinden kısa bir an ona baktım. Adımlarını kesmeden telefonu ceketinin iç cebinden çıkardı ve kimin aradığına baktıktan sonra aramayı yanıtladı. "Evet?"
Önüme dönüp iç geçirerek ilerlemeye devam ettim. Arabaya ulaştığımda binmeden evvel Karan'a döndüm. Çatılan kaşlarıyla karşı tarafı dinliyordu. Arabanın kapılarını açarken gözleri kısıldı. "Şehir dışındayım," dedi ifadesiz bir sesle. "Acil mi?"
Karşı taraf her ne söylediyse Karan gözlerini kapattı ve sabır çeker gibi nefesini üfledi. "Geliyorum Mira," dedi ve benim kalbimin üzerine bir ağırlık çöktü. "Sana geç ve beni orada bekle."
Mira'ya mı gidecekti? Araları düzelmiş miydi? Biz böyle sevişiyoruz. Yutkundum. Sanırım Mira gerçekten haklıydı. Aralarında ne tarz bir ilişki vardı tam olarak bilmiyordum ama Mira'nın kurduğu bu cümle her şeyi açıklıyordu.
Telefonu kapattığında acelesiz adımlarla yanıma ulaştı ve, "Gitmem gerek," dedi kuru bir sesle. "Sen iyi misin?"
Gülümsemeye çalıştım. Biraz daha yanımda kalacağını düşünmüştüm. Bu ani ve gerçek vedaya hazırlıksız yakalandığım için yüreğim ağırlaşmıştı. "İyiyim," dedim. "Bir sorun mu var?"
"Yok," dedi gözleri yüzümde gezinirken.
"Sevindim," diye mırıldandım.
Elini kaldırıp yanağıma götürdü ve parmaklarının tersi tenimi okşarken, "Mustafa ilgilenecek seninle," dedi. "Bir süre yanında kalsın."
"Aslında gerek yok, bir şey olmaz." Mira'nın benimle bir derdi olduğunu sanmıyordum. Karan kendince önlem almaya çalışıyordu fakat zaten Mira onu aradığında benim yanımdan gidiyorsa bu, ortada bir sorun yok demekti.
"Bir süre," dedi sakince. "İtiraz etme."
"Peki," diye mırıldandım.
Karan iç geçirdi. "Asistanım bugün seninle iletişime geçer. Öğleden sonra okulunla görüşeceğim. Halledeceğim her şeyi. Eda gelişmeleri sana aktarır."
Benimle asistanı mı muhatap olacaktı? Canım yanıyordu ama gülümsedim. "Tamam."
"Kendine iyi bak Âlâ," dedi kuru bir sesle. Yüzümde gezinen gözleri durgun bakıyordu. "Sadece okuluna odaklanmanı istiyorum."
"Tamam," dedim bir kez daha.
Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Eğer beni çağırırsan mezuniyetine geleceğim ve sonra seninle güzel bir yemek yiyeceğiz." Gülümsemeye çalıştım ama pek başarılı değildim. Gözlerimin içine bakıyor, gitmesi gerektiği halde gönlümü hoş tutmak için konuşmak zorundaymış gibi hissediyordu. "İyi ol, tamam mı?" dedi saniyeler sonra tekrar konuştuğunda.
"Tamam." Hafifçe başımı salladım ve gözlerimi kaçırdım.
"Görüşürüz," dedi eli önce omzuma indi sonra beni bıraktı. Ona sarılmak istedim ama yapamadım.
"Görüşürüz," dedim kısık bir sesle.
Karan son bir kez gözlerime baktı, eğilip saçlarımı öptü ve sonra bana bir kez daha bakmadan yanımdan geçip gitti. "Mustafa! Âlâ'yı evine götürün."
Ve ben, hayatımın bir bölümünü daha böylelikle kapattım.
OY VE YORUMLARINIZI BEKLİYORUM. YENİ BÖLÜMÜN NE KADAR HIZLI GELECEĞİ GELECEK ETKİLEŞİME BAĞLI ❤️
Instagram: @ezgivani
Twitter: @vanililate