Instagram: @ezgivani
Twitter: @vanililate
Twitter'da #SiyahAteş'e yazdıklarınızı okuyor olacağım.
Diğer kitabım: KASIRGA
🎧Canozan - Ağlama Ben Ağlarım
🎧Sena Şener - Kaybettiklerimi Geri Ver
Keyifli Okumalar!
Başını yana eğerek beni öpüşüyle mühürlemeye devam ederken belimdeki eli montuma gömüldü ve bedenlerimiz bir bütün haline geldi. Elimi ensesine götürüp parmaklarımı tenine hançerledim. Göz kapaklarımın üstünde şimşekler çakıyordu yeniden. Bırakmak istemiyordum. Bir ömür beklemişim gibi öptüğüm bu dudakları hiç bırakmak istemiyordum.
"Âlâ?!"
Fakat adımı seslenen şok olmuş o sesi duyduğumda açlıkla öptüğüm dudakların bana haram olduğunu bir kez daha anladım.
Karan'ın öpüşü beni kendi gücümle çıkamayacağım kadar yükseklere çıkarmışken bu ses ise yere çakılmama sebep olmuştu. Gücümü aşıyordu, kendi gücümle çıkamadığım gibi kendi çabamla burada kalamazdım da. Yere çakılmam kaçınılmazdı.
Dudaklarımı Karan'ın dudaklarından ayırıp titreyen nefesimi dışarı üflediğimde gözlerimi hâlâ açamamıştım. Kollarım boynuna dolanmış bir şekilde duruyordu, ona ulaşabilmek için parmak uçlarımda yükselmiştim. Karan da beni öpebilmek için eğilmiş vaziyetteydi. Donup kalmıştık.
Belimdeki elinin sıkılaştığını hissettim."Yakalandık," diye fısıldadı.
Yutkundum. Kalbim ağzımda atıyordu, yüzüm utançtan cayır cayır yanıyordu. Gözlerimi açtım ve kollarımı yavaşça çözerken ondan uzaklaşmak için geriye doğru bir adım attım ama belimdeki eli buna izin vermedi. "Bırak," diye fısıldadım ben de. "Yanlış anlayacak."
Dudaklarını ıslattı. İfadesiz bakan gözleri, şok içinde arkamızda dikilen kişideydi. "Anlayabilir."
"Karan bırak," diye fısıldadım dişlerimin arasından.
"Âlâ?" dedi sesin sahibi bir kez daha. Şaşkınlığını atmaya çalışıyordu. "Ne oluyor... burada?"
Karan'ı hafifçe ittiğimde pes ederek belimdeki ellerini çekti. Islak yanaklarımı silip hızla arkamı döndüm. "Sakın!" dedim panikle, işaret parmağımı doğrultup tehditkâr bir ifadeyle yüzüne baktığımda. "Bunu birine bile söylersen seni öldürürüm Tolga!"
Tolga irileşmiş gözlerini kırpıştırarak önce bana sonra Karan'a baktı. "Siz..."
"SUS!" dedim hızla. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım ve sakinleşmeye çalıştım. "Anlatacağım... tamam mı? Ama bunu kimseye söyleyemezsin."
Karan tek kelime etmeden Tolga'ya bakmaya devam ediyordu.
"Tolga," dedim temkinli adımlarla ona doğru ilerlemeye başladığımda. Telaşla parlayan gözlerimi Tolga'ya kenetlemiştim. "Duydun mu beni?" Yüzüm yanıyor, kalbim güm güm atıyordu.
Tolga'nın irileşmiş gözleri bu sefer şaşkınlıkla kısılırken derin bir nefes daha aldım ve omzumun üzerinden Karan'a baktım. "Hoşça kalın Karan Bey. Biz artık gidelim."
Karan hafifçe başını sallarken hâlâ aynı şaşkın ifadeyle ona bakan Tolga'nın koluna girdim ve aceleyle çeşmeye doğru ilerletmeye çalıştım.
"Adamı vakumlayıp sonrasında bey mi diyorsun?" diye fısıldadı başını eğerek.
"Tolga kes sesini," dedim dişlerimin arasından.
"Ne?" dedi bana doğru eğilerek. "Patronunu öpüyordun! Ne var aranızda? Flört mü? Birlikte misiniz?"
"Sus!" dedim panikle ona sokulduğumda. "Bir anda oldu işte. Bir şey yok aramızda. Olamaz da zaten." Nefesimi üfledim. "Bir ona bak bir bana..."
"Ha öyle anlık bir yükselme durumu yani..." dedi hafifçe gülerek. Şaşkınlığı usul usul onu terk ediyordu.
"Bak çok ciddiyim, bunu kimseye söylemeyeceksin!"
"Tamam," dedi kısa bir an arkamızda duran Karan'a baktıktan sonra. "Senin patron da zaten birine söylersem beni öldürecekmiş gibi bakıyor." Kıkırdadı. Karan'ın bunu gerçekten yapabileceğinden hiç haberi yoktu. "Vay anasını, bizim rahibe Âlâ'ya bak sen... ne yere bakan yürek yakanmış benim kardeşim de hiç haberim yokmuş..." Pis pis sırıtıyordu.
Tuttuğum koluna var gücümle bir cimdik attığımda kahkahayla karışık bir inleme döküldü ağzından. "O çeneni kırmamı istemiyorsan hemen sus!" Tolga kolunu elimden kurtarıp ovalarken öfkeyle soluyordum. "Hem sen niye geldin ki peşimden?"
"Öf ne geleceğim ben senin peşinden ya! Ediz söylenip duruyordu 'nerede kaldı bu kız' di-" Durdu ve endişeyle boşluğa baktı. "Hassiktir! Ediz..."
Gözlerimi kırpıştırarak onunla birlikte yürümeye son verdiğimde, "Ne oldu?" diye sordum. Kaşlarım çatılmıştı.
Tolga gözlerinin düz bir çizgi halinde kısılmasına sebep olacak kadar yüzünü buruşturarak, "Sıçtık," diye mırıldandı ağzının içinde.
"Ne sıçtık?" dedim kafam karışmış bir ifadeyle yüzüne bakarak. "Ne oldu Tolga?"
"Ediz'e hatırlatmam gereken bir şey vardı da," dedi Tolga saniyeler sonra aceleyle konuştuğunda. Kolumdan tutup yürümeye devam ederken allak bullak olmuş bir halde ona ayak uydurdum. "Onu unuttum... neyse o da unuttu zaten hâlâ ağzıma sıçmadığına göre. Sorun yok." Kelimeleri süratle sarf ediyordu. Derin bir nefes alıp hızla üfledi. "Hadi gidelim de sinirlenmesin. Bana sarıyor sonra."
Şu anda en büyük derdim Tolga'nın dangalaklıkları olmadığı için ilerlemeye devam ederken, "Tolga bak... bu ikimizin arasında bir sır. Tamam mı? Bir kişiden bile duyarsam seninle bir daha asla konuşmam," dedim bastıra bastıra.
"Ya kimseye söyleyemem zaten, kafayı yemedim o kadar," dedi kaşlarını çatarak. "Söylersem sonra ben uğraşacağım derbede-" Gözlerini devirip sustu. "Ağzımın yayını da sikeceğim şimdi."
"Ne?" dedim yüzümü buruşturarak. "Anlamıyorum Tolga, ne diyorsun Allah aşkına kendi kendine?"
"Ne dediğimi bilmiyorum, şoktayım sanırım," diye sıkıntıyla mırıldandığında malikanenin demir kapılarından geçiyorduk.
Kapıyı bizim için açan adamlara başımla teşekkür edip ilerlemeye devam ettim. Araba yol kenarında park halindeydi, Ediz direksiyon koltuğuna oturmuş; gözlerini demir kapılara dikmişti. Bizi gördüğünde dik dik bakarak beklediği için ne kadar sinirlendiğini rahatça anlamamı sağladı. Titreyen ellerimi yanaklarıma götürdüm ve sanki üşümüşüm de elimin tersini bastırıyormuşum gibi gözyaşlarımı tamamen sildim.
"Bana bak yoksa aşık mı oldun sen?" diye sordu Tolga ağzını oynatmadan konuşmaya çalışarak. Ediz hâlâ bize bakıyordu. "Ağlamışsın bir de? Hayırdır?"
"Saçmalama," dedim ben de aynı şekilde. Ediz'e gülümsedim, karşılık vermeden aynı huysuz bakışlarla bakmaya devam etti.
Elçin ve Tunahan arka koltukta bir konuda inatlaştıklarını anlayabileceğim yüz ifadeleriyle sohbet ediyorlardı. Elçin'in küçümser bakışlarına bakılırsa konu kadın-erkek eşitliğiydi. Yine.
"Yeme beni," dedi Tolga güldüğünde. Ağzımdan laf almaya çalışır gibi bir hali vardı.
Ona dönüp ters ters baktım. "Her öpüştüğümüze aşık olsaydık..."
Kaşlarını kaldırdı. "Sen daha önce öpüşmüş müydün Yamyam?" Alay ediyordu.
"Evet," dedim dan diye. Yalan senin bir yerlerine apartman dikti Âlâ.
Tolga donup kaldı, ardından bakışlarını Ediz'e çevirdi. "Hay ben böyle işin ta ebesini..."
"Sen ne sövüp duruyorsun ya?" dedim arabanın önünde durduğumda. Ediz'in arkasına park edilmiş siyah minibüsün önünde duran Mustafa abi bize doğru aceleci adımlarla ilerlemeye başlamıştı, durmamın sebebi buydu.
"Şaşırdım," dedi Tolga derin bir nefes eşliğinde yüzüme baktığında.
"Arabaya bin," dedim hızla.
"Ne?" dedi kaşlarını çatarak.
"Bin," dedim ve bize yaklaşan Mustafa abiye sıkıntılı bakışlarla baktım. Mustafa abi bakışlarıma mahçup bir gülümsemeyle bakarken, emir kuluyum dercesine başını eğdi. Adam ne yapsın Âlâ...
Tolga homurdanarak ön koltuğun kapısını açtığında Ediz net bir sesle, "Arkaya," dedi.
"Ya hayır ben arka kol-"
"Tolga arkaya bin yoksa döve döve ben bindiririm."
Tolga açtığı ağzını kapattı, küçük bir çocuk gibi surat astı ve kapıyı çarpıp omuzlarını düşürerek arka koltuğa yöneldi. Mustafa abiye döndüm.
"Takipteyiz," dedi Mustafa abi kısık bir sesle. "Ben Ediz Bey'e bir şeyler uydurdum ama..."
"Ne söyledin abi?" diye sordum ona doğru yaklaşarak. Ediz'in gözleri üzerimdeydi.
"Kardeşinle yalnız yaşadığın için Karan Bey'in içinin el vermediğini, daha öncesinde yaşadığın şu taciz olayları yüzünden böyle bir şey yaptığını söyledim..."
Mantıklıydı fakat Ediz'in buna vereceği cevabı bal gibi biliyordum.
"O da, 'Karan Bey'e neymiş bundan? Her çalışanına koruma mı tahsis ediyor?' diye sordu," dedi Mustafa abi fakat ben zaten bunu bildiğim için şaşırmadım.
"Sen ne dedin?" diye fısıldadım gülümseyerek. Elimi Mustafa abinin omzuna koydum ve başka bir şey konuşuyormuşuz havası yaratmak için güldüm.
"Karan Bey'in sana bir can borcunun olduğunu söyledim," dedi Mustafa abi tavrımı garipsemeden ve ben kaşlarımı çatmamak için zor tuttum kendimi.
"O ne demek?" diye sordum çaktırmadan.
"Uydurdum bir şeyler işte... 'Ceylin oyun oynarken havuza düştü, Âlâ kurtardı' dedim... bozuntuya vermezsin..."
"Allah korusun." Gülümsedim "Neyse... ııı... sağ ol abi... görüşürüz o zaman... otele geçeriz zaten önce."
"Tamamdır," dedi ve başını hafifçe eğerek beni selamladıktan sonra geri geri minibüse ilerledi. Nefesimi üfleyip ön koltuğun kapısını açtım ve soğuk havanın şerrinden ısıtıcılarla ısınmış arabaya sığındım.
Rahat görünmeye çalışarak, "Oy! Çok soğuk ya!" deyip ellerimi kollarıma sürttüğüm sırada Ediz bana döndü.
"Bunlar hep dibinde mi dolaşacak senin böyle?"
"Bu değil, Mustafa abi ve Mehmet abi." Mehmet'i tanıyorsun da sanki Âlâ. Ne çabuk sahiplendin? "Ve hayır... bir süreliğine..."
Ediz başını iki yana sallayıp iç geçirirken el frenini indirdi ve vites değiştirerek gaza bastı. Sessizce kemerimi taktım ve suç işlemiş bir çocuk gibi koltuğa sindim.
🔥
"Otele geçelim ben kıyafet getirdim Âlâ'ya!" diye bağırdı Elçin. Açtığı hareketli müzik arabanın hoparlörlerini patlatmak üzereydi.
"Ne?" diye bağırdı Ediz yüzünü ekşiterek.
"Otele!" diye bağırdı Elçin bize doğru eğilip başını ortamıza soktuğunda. Sonra öfkeyle solunda duran Tunahan'a döndü. "Kaysana biraz ya!" Cümlesinin yarısında Ediz ses düğmesini çevirip müziği kıstığı için Elçin'in tiz sesiyle yüzümü buruşturmuştum.
"Ne diyorsun Elçin?" diye sordu Ediz agresif bir şekilde.
"Otele gidelim diyorum önce."
"Tamam."
"Adam akıllı bir şeyler aç," dedim Elçin'e bakmadan. "Başım şişti. Sakin bir şarkı aç."
"Geldi bizim yaşlı nene!" diye homurdandı Elçin. "Ne açayım mesela?"
"Kafana göre," dedim omuz silkerek. "Sakin olsun."
"Dur..." dedi Elçin ve birkaç saniye süren sessizlik sonrasında, "Ediz ses ver!" diye bağırdı. Ediz gözlerini yoldan ayırmadan ses düğmesine uzandı ve sonuna kadar çevirdi.
Başımı geriye atıp derin bir nefes aldım ve Elçin'in açtığı şarkının giriş melodisi, az önce yaşadığım endişeyi süpürüp geriye hüznümü bırakırken gözlerimi karanlığa diktim. Yol kenarındaki sıralı ağaçlar tıpkı zaman gibi akıp gidiyordu. Ben de gidiyordum. Onu bir daha ne zaman göreceğimi bilmeden, ait olduğum yerden adım adım uzaklaşıyormuş gibi hissederek gidiyordum.
Kaçtım kederimden, aynalarda yüzüme bakmam,
Bir sigara sardım seni düşünmeden yakmam.
Gözlerimi kapattım.
Ayrıldıkça yollar.
Yollar...
Her gece dualarım,
Bitmedi rüyalarım,
Mutlu sonla,
Ağlama ben ağlarım,
Can bulur mu toprağım gözyaşında?
Şarkının melodisi yeniden arabanın içini doldururken engel olmak için kenetlediğim gözlerimin arasından bir damla gözyaşı yanağıma doğru süzüldü. Başımı sağa çevirip gizlice sildim.
Kim anlar derdimi?
Biz olduk hem dost hem düşman
Hep kal düşlerimde kabuslarımda benimle yan.
Ayrıldıkça yollar.
Yollar...
Her gece dualarım,
Bitmedi rüyalarım,
Mutlu sonla,
Ağlama ben ağlarım,
Can bulur mu toprağım gözyaşında?
Hıçkırıklarım kenetlediğim dudaklarıma dayandı. Sertçe yutkundum, dişlerimi sıktım, vücudumu kastım ama olmuyordu. Kendimi böyle hissetmekten alıkoyamıyordum. Babası tarafından annesinden koparılmış bir çocuk gibi hissediyordum. Geri dönmek için cayır cayır yanıyordum ama babamın korkusundan ses çıkaramıyordum sanki. Babam görmesin, bana kızmasın diye annemden ayrılışıma ağlayamıyordum, kendimi sıkıyordum sanki.
Bu hissi en son annem Maya'ya hamileyken evi terk ettiğinde yaşamıştım. Babamın anneme savurduğu hakaretlerine dayanamamış, ufak bir el çantasıyla birlikte evi terk etmiştik. Bir otobüse binip Ayten teyzeye gitmiştik. İki gün sonra kapıya dayanmıştı babam. Bahçede kendi başıma oyun oynarken kolumdan tutup götürmüştü anneme haber bile vermeden. O saatlerce süren araba yolculuğu boyunca ağaçları izleyip böyle ağlamıştım gizli gizli. Annemi bir daha asla göremeyeceğimi sanmıştım. Annem de bunu düşünmüş olacak ki peşimden gelmiş, eve geri dönmek zorunda kalmıştı.
Ağlama ben ağlarım,
Sen benim diğer yarım, artık anla...
İç geçirdim ve dudaklarımdan dökülen sessiz hıçkırığa mani olamadım. Burnumu çektiğimde sessizce ağlıyordum, beş yaşındaki Âlâ gibi ağlıyordum. Annesinden koparılmış o çocuk gibi ağlıyordum. Karan'dan koparılmış gibi hissediyorsun Âlâ, Karan için ağlıyorsun.
"Âlâ?" Ediz aceleyle müziğin sesini kısıp parmaklarıyla çenemi tutarak başımı ona çevirmemi sağladı. "Sen... sen ağlıyor musun?" Şok olmuştu.
Burnumu çekip gözyaşlarımı telaşla silmeye çalışırken çenemi elimden kurtardım ve Ediz'in bir yola bir bana bakan mavi gözlerinden kaçarak önüme döndüm. "Öyle... şarkı biraz içime dokundu da..."
"Âlâ? Sen gerçekten ağlıyorsun!" dedi Elçin resmen ayaklanıp bana sarılmaya çalışırken. O kadar uzun süredir beni ağlarken görmüyorlardı ki hepsi şaşırmıştı. "Kıyamam sana..." Elçin elini koluma koyarken iç çekti. "Ağlama n'olur..."
Hepsinin aklında aynı şey vardı. Yarın. Yarına ağlıyorum sanıyorlardı. Bense geride bırakmak zorunda kaldığım dünlere ağlıyordum aslında. Bir yıl içinde ilk kez yaşıyor gibi hissettiğim o dünlere.
"İyiyim," dedim ve tekrar ağlamaya başladım. Değildim.
"Âlâ..." dedi Ediz sitemle. Ne diyeceğini bilemeyerek arabayı sağa çekti ve bana döndü. "Ağlaman, sonunda ağlayabilmen sanırım iyi bir şey ama... bak biz senin yanındayız. Senin için geldik. Yalnız değilsin."
Hafifçe başımı sallayıp susmaya çalıştım ama olmuyordu. Sanki bütün hücrelerim benimle birlikte gözyaşı döküyordu. "Benim biraz si-sinirlerim bozuldu. Siz bakmayın bana," dedim boğuk bir sesle.
Tolga sağ camın yanından, koltuğun arasından elini uzattı ve omzumu sıktı. "Ben biliyorum ilacını," dedi kederli bir neşeyle. "İçesi gelmiş bunun... bu gece dağıtalım."
"Vu-hu!" diye bağırdı Elçin ve akabinde hareketli bir müzik açtı. Ediz yeniden arabayı çalıştırırken sesi yükseltti ve müziğin ritmine kapılarak beni rahat bıraktılar.
🌙
"Aslında hiç gelesim yok ama," diye mırıldandım Elçin'in verdiği kürklü kabanı giymeye çalışırken. Bileğimdeki artık sarı ve yeşile dönmüş morlukları görmemesi için kırk takla atmıştım. Sen iyi alıştın başkasının kıyafetlerini giymeye Âlâ. Takıntılarından kurtuluyor musun yoksa nihayet? "Senin hatırın için..."
"Kızım otelin dibinde olacağız... sıkılırsan çıkarsın odaya," dedi Elçin saçlarını düzeltirken. Giydiğim ince topuklu botlar yüzünden sendeleyerek yürüyordum, Elçin'e tutundum.
Lobiye indiğimizde Ediz, Tolga ve Tunahan ayaklanmıştı. Tunahan baştan aşağı dalgalar hâlinde omuzlarıma dökülen saçlarımı, makyajımı; giydiğim dar, boğazlı mini elbiseyi, bacaklarımı ve botlarımı inceledikten sonra sesli bir ıslık çaldı.
Rahatsız hissederek Ediz'e baktım. Kıyafetimi ve beni incelemeyi kesip Tunahan'a döndü. "Hayırdır?"
"Hayır hayır," dedi Tunahan gülerek. Yürek yemişti.
Ediz sabır çeker gibi bakışlarını yüzüme çevirdiğinde ağzının içinde bir küfür mırıldanıp bana doğru ilerlemeye başladı. "Gir koluma," dedi kısık bir sesle. "Sikeceğim şimdi belasını şu yavşağın."
"Şşşh," dedim ve itiraz etmeden koluna girip kazağına sıkıca tutundum. Botların topukları o kadar inceydi ki adım atamıyordum. "Başlama Ediz yine abim gibi..."
Başını çevirip bana ters bir bakış attı. "Keşke bir abin olsaydı da şu giydiğin elbisenin hesabını benim aksime sorabilseydi."
"Ay sus lütfen!" dedim bıkkın bir ifadeyle. "Çekemem şu an!"
Otelin otomatik kapısından çıkıp sola döndüğümüzde park halindeki minibüsün önünde duran Mustafa abi ve Mehmet abi de harekete geçerek arkamızdan ilerlemeye başladılar.
"Şunlar da ayrı sinirimi bozuyor," dedi Ediz. Koluna astığı montunu giymesini söylemek istiyordum ama onunla laf dalaşına giremeyecek kadar bıkkın hâldeydim.
"Ediz, böyle huysuzlanacaksan ben odaya dönüyorum!" dedim kaşlarımı çatarak. "Zaten bok gibiyim bir de senin söylenmelerini çekemem!"
"Tamam tamam," dedi iç geçirerek. "Sustum."
🔥
Gittiğimiz gece kulübü otelin yanında, tuhaf görünümlü insanların bulunduğu bir mekandı. Giriş kapısını geçtiğimizde, rengarenk neon ışıkları ve düşük baslı müziğin ritmi tarafından karşılanmıştık. Duvarlardaki büyük hoparlörlerden yayılan müzik, herkesin kalbinin ritmi haline geliyordu. Müziğin ritmiyle uyum içinde parlayan renkli lazer ışıkları ve stroboskoplar, geceyi tam anlamıyla canlandırıyordu. Dans pistinin ortasında, insanlar enerjilerini açığa çıkarıyor ve gecenin tadını çıkarıyorlardı.
Bir masaya oturduğumuzda huzursuz bakışlarla etrafa bakınıp duruyordum. Herkes tuhaf ve garipti. Ankara'da da defalarca gece kulübüne gitmiştik fakat hiçbirinin ortamı bu denli rahatsız edici değildi. Arkama yaslanıp montumu bile çıkarmadan etrafı izlemeye başladım.
"Ne içersin?" diye sordu Ediz kulağıma eğilerek.
"Bira," dedim ona dönerek. "Fıçı!"
Elçin çoktan ayaklanmış Tolga'yı çekiştirerek dans etmeye zorluyordu. Tolga mırın kırın etse de bu ortamda Elçin'i yalnız bırakmaması gerektiğini bildiğinden pes ederek ayaklandı ve Elçin'i kalabalıktan uzak tutmaya çalışarak dans etmeye başladı.
"Çok durmayız Sincap," dedi Ediz birkaç dakika sonra bira bardağını önüme bırakırken. Başımı kaldırıp ona baktım. Gülümsedi. "Sıkıldığın an gideriz."
"Ben iki bira içip odaya çıkarım," dedim. "Uykum var. Siz takılın."
Ediz bana düz düz baksa da bir şey söyleme gereği duymadan viskisini yudumlamaya başladı.
"Eee Âlâ?" dedi Tunahan bana dönerek. Bir kolunu oturduğumuz koltuğun gövdesine uzatmıştı. "Nasıl gidiyor? Bayağıdır görüşmüyoruz."
"İyi," dedim kısaca. Müziğin sesi çok yüksekti, beni duyması için bağırmam gerekiyordu ama sessiz konuşmuştum.
"Ne?" dedi bana doğru gereğinden fazla eğilerek.
"İYİ!" diye bağırdım sabırla. Ediz'in bize baktığını gördüğümde bira bardağının kulpunu sıkıca kavradım ve birkaç büyük yudumu art arda içtim.
Başını sallayıp gülerek geri çekildi. "İşi ne yapacaksın?"
"Halledilir," dedim kısaca. Kabalık ediyordum ama umurumda değildi. Sırf Ediz burada diye mesafesini koruduğunu biliyordum. Ediz arkasını bir saniyeliğine dönse tuhaf tuhaf yakınlaşma çabalarına girecekti ve varlığından bile rahatsız olduğum için bu şekilde davranıyordum. Başka türlüsü içimden gelmiyordu.
"Zor olacak şimdi," dedi Tunahan konuşmayı devam ettirme çabasıyla. "Maaşın bayağı iyiymiş burada. Öyle dedi Tolga..."
"Yapacak bir şey yok," diye mırıldandım ve biramı hızlı hızlı yudumlamaya devam ettim. Mekanda çalan şarkılar inanılmaz kötüydü, şimdiden başım şişmişti. Üstelik dün çok fazla içtiğim için midem hâlâ hassastı ve birayı içmek için kendimi resmen zorluyordum. Alkolle aram çok iyi değildi. Eğlenmek, kafa dağıtmak için içerdim ama bir türlü tadını sevemiyordum. Zevk alarak içebildiğim tek şey meyveli kokteyllerdi fakat onlar da mekanlarda çok pahalı oluyordu.
Bakışlarım dans pistinde çıldırmış gibi dans eden insanların arasında dolaşırken iç geçirdim. Midem bulanıyordu, karnımda da huzursuz bir ağrı vardı. Vücudum her an patlayacakmış gibi hassastı. Göğüslerim de ağrıyordu. Regl olacaksın. Olacaktım, biliyordum fakat beni hazırlıksız yakalamamasını umuyordum. Umarım bu karnımdaki ağrının sebebi kanamamın başlamış olması değildi.
Ediz viskisinden büyük bir yudum daha alıp elini omzuma attı ve beni kendine doğru çekip başımı omzuna yasladı. "Neyin var senin Sincap?"
"Bir şeyim yok," dedim gergin bir şekilde. Çok şey vardı. O kadar çok şey vardı ki nasıl geçeceğini bilmiyordum. Yarın tam bir yıl oluyordu annem gideli. O günü tekrar yaşamaktan çok korkuyordum. Üstelik henüz annemin mezarına, onu unutmakta kararlı oluşumdan hiç gidememiştim. Bir yıl boyunca bunu ertelemiştim ve şimdi gitmem gerekiyormuş gibi hissediyordum. Buna cesaretim var mıydı, bilmiyordum hatta yapabileceğimi hiç sanmıyordum fakat yapmam gerekiyordu.
"Peki," dedi Ediz üstelemeden. "Gitmek istediğinde söyle, kalkalım."
Cevap vermedim. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Mekandaki renkli ışıklar göz kapaklarımın üzerinde yanıp sönüyordu. Yüksek sesli müziğin yarattığı titreşim oturduğum koltuk dahil tüm bedenimde hissediliyordu.
Karan ne yapıyordu acaba? İşi olduğunu söylemişti Ceylin'e. Sanırım işim dediği öz kardeşine onu neden öldürmeye çalıştığıyla alakalı hesap sormaktı. Düşünme Âlâ. Karan'ı artık düşünme. Elimde değildi. Yanından ayrıldığım an korkunç bir gerçekle baş başa kalmıştım. Ona çok alışmıştım ve bundan sonraki hayatıma onu hiç görmeden nasıl devam edeceğimi bilmiyordum. Bu gerçek beni çok korkutuyordu. Sadece altı günde birine bu kadar alışabilmem çok korkunçtu. Sadece altı günüme ait bir adamı hayatımın sonuna kadar yanımda istiyor oluşum beni dehşete düşürüyordu. Bu akşam şahit olduklarımdan sonra nasıl böyle hissedebiliyordum, anlayamıyordum. Aşık olmuş olamazdım. Kesinlikle olamazdım. İyi değildim, evet. Belki de duygusal bir boşluktu bu hislerimin yatağı. Bende bir sorun olmalıydı. Bende kesinlikle bir sorun olmalıydı. Sen uzun zamandır sorunlusun zaten Âlâ.
Düşüncelere dalmışken Ediz ayağa kalkınca irkilerek arkasından baktım. Bara doğru ilerleyerek gözden kayboldu. Tunahan ile baş başa kaldığım için gerilerek telefonuma sarıldım ve fütursuzca sosyal medyada gezmeye başladım. Ne kadar süre telefona baktığımı bilmiyordum fakat Ediz bir süre sonra geri geldiğinde gergin bir şekilde yanıma oturmuştu. Bakışlarım onu bulurken telefonunu ekranını kapatıp montun cebine koydum ve, "İyi misin?" diye sordum.
Bana dönüp sorumun sebebini anlamaya çalışır gibi yüzüme baktığında, "İyiyim," dedi. Kaşlarını çatarak gülmüştü.
Gülümsemesine tembel bir tebessümle yanıt verirken yeniden önüme döndüm.
"Gidelim istersen?" dedi Ediz yüzümdeki bıkmış ifadeyi okuyarak. "Sıkıldın sanki?"
Peşime takılacağını ve baş başa kaldığımız ilk anda da beni sorguya çekeceğini bildiğim için, "Biraz daha kalalım," dedim.
Ediz hafifçe başını salladı ve viskisini yudumlarken etraftaki kızlara bakınmaya devam etti.
🌙
Biram yarıya bile inmemişti karnıma ve belime saplanan ağrı yüzünden yüzümü buruşturduğumda. Derin bir nefes alıp sakin kalmaya çalışıyordum ama olmuyordu. Regl olmuş olmalıydım, bir ıslaklık hissediyordum. Elimi karnıma götürdüm ve dudaklarımı ısırdım. Kesinlikle regl olmuştum ve bu ay çok fazla soğuk yediğim için epey ağrılı geçecekti.
Bir süre dayanmaya çalışsam da en sonunda dayanamayarak ayağa kalktığımda Ediz bana baktı.
"Lavaboya gideceğim," dedim ona doğru hafifçe eğilerek.
Ediz de ayaklanırken, "Seninle geleyim," dedi.
"Gerek yok Ediz," dedim kaşlarımı çatarak. "Çocuk muyum?"
"Etrafa bir bak Sincap," dedi düz bir ifadeyle yüzüme bakarken. "Burada yalnız başına tuvalete gitmen güvenli mi sence?"
Gözlerimi devirip nefesimi burnumdan dışarı verdim ve Ediz'i de peşime katarak lavaboların olduğu tarafa doğru ilerlemeye başladım. Yürümek çok rahatsız ediciydi. Üstelik rahmime ve belime saplanan sancılar yüzünden dik durmak da çok zordu. Ve ayrıca pedim de yoktu. Nereden bulacağımı bilmiyordum. Bu saatte açık bir market asla bulamazdım. Buradaki kadınlardan istemeye kalksam dakikalarca dolaşmam gerekecekti ve bunun için fazla sancılıydım. Gerçi tuvaletleri ya da herhangi birinden bulduğum pedi kullanabileceğimi de sanmıyordum.
Tuvaletlerin önünde durduğumuzda bir süre Ediz'e baktım ve bu kısacık süre zarfında ondan yardım istemeyi düşündüm ama bana hiçbir yardımının dokunmayacağını bildiğimden en sonunda vazgeçip içeri daldım.
"Burada bekliyorum," dedi Ediz ben ayağımla açtığım kapıyı arkamdan kapatmadan hemen önce. Herkes sinirimi bozuyordu şu anda. Bu leş gibi kokan tuvalet de dahil.
Etrafa tiksinerek bakarken içimi yakan bir sinir dalgasının karnıma saplanan ağrıyla beraber daha da büyüdüğünü hissettim. Üç tane tuvalet kabininin olduğu lavabo boştu, benden başka kimse yoktu. Karnımı tutup derin bir nefes aldım ve hafif aralıklı kapıları tekme darbelerimle açarak içeri baktım. Karşılaştığım manzara tam bir felaketti. Klozetin içindeki dışkı kalıntıları, kusmuk kalıntıları, yerdeki kullanılmış peçeteler ve oturma yerlerindeki idrar damlaları öğüre öğüre kendimi dışarı atmama sebep olmuştu.
Kapıyı ayağımla açıp kendimi dışarı attığımda öfkeden gözlerim dolmuştu. Nefesimi dışarı üfleyip sakin kalmaya çalışıyordum ama o kadar çok ağrım vardı ki sakinleşemiyordum.
"Ne oldu?" diye sordu Ediz gözlerini kısarak yüzümü incelerken. Dikkatli bakınca gözlerimin yaşlarla dolduğunu ve muhtemelen kızardığımı gördüğünde kaşları çatıldı. "İyi misin sen Âlâ?"
Aceleyle başımı sallayıp, "İyiyim, otele döneceğim," dedim ve ilerlemeye başladım.
Ediz koşar adımlarla peşimden gelirken, "Bekle, montumu alayım da birlikte gi-"
"İstemiyorum Ediz!" Durdum ve ona dönüp öfkeyle yüzüne baktım. "Rahat bırak beni. Yalnız kalmak istiyorum, biraz saygı duyamaz mısın? Kuyruğum gibi her yere benimle gelmen gerekmiyor!" Ediz gözlerini kırpıştırarak şaşkınlıkla yüzüme bakakaldığında derin bir nefes alıp verdim ve daha sakin bir sesle, "Dinlenmem lazım. Her anlamda," diye açıkladım kendimi.
"Peki," dedi boğazını temizledikten sonra. Mavi gözleri kırgın bakıyordu. "Git o zaman. Nasıl olsa korumaların var ve bana gerek yok, haklısın."
Ona ciddi olup olmadığını sorgular gibi bir süre baksam da bu durumda bile hâlâ laf sokabilmesine hayret ederek başımı iki yana salladım ve öfkeli adımlarla koridordan çıktım.
🔥
Bardan çıkıp otele doğru ilerlemeye başladığımda karnım öyle çok ağrıyordu ki dişlerimi sıkıyordum ve kırılmak üzereydiler. Mustafa abi ve Mehmet abi çıktığımı gördükleri an arkamdan koşturmaya başlamışlardı.
"Âlâ?" diye seslendi arkamdan ben hızlı adımlarla kaldırımda yürürken. "İyi misin?"
"İyiyim abi," diye yanıtladım bir an bile durmadan. Sesim işkence çekiyormuşum gibi çıkmıştı. "Odaya çıkacağım. Siz de odalarınıza geçin bence. Uyurum ben."
Bu halde nasıl uyuyacağımı bilmiyordum. Şu anlık tek planım otelin klozetini temizletip güneş doğana ve marketler açılana kadar ağlayarak üzerinde oturmaktı. Bu halde uyuyamazdım. Bu halde yerimden bile kıpırdayamazdım. Elçin'e sana ped bulmasını söyleyebilirsin Âlâ. Başkasının pedini kullanabileceğimden emin değildim. Bana jelatininden çıkmamış bir tane lazımdı.
Odaya çıkmadan evvel lobideki görevliye lavaboyu temizleyip temizlemeyeceklerini sormuştum ve bu saatte temizlik yapılamayacağına dair bir cevap alınca derbeder olmuştum. Odaya çıkıp kapıyı arkamdan kapattığımda karnımı tutarak ağlamaya başlamış, yarım saat boyunca yere çömelmiş bir vaziyette öylece durmuştum. Odanın lavabosu temiz Âlâ, kes artık şu saçmalığı. Temiz olup olmadığını bilemezdim. Gözümün önünde çamaşır suyu dökülmediği sürece temiz olduğuna inanmayacaktım. Yine de şu an burada bu şekilde durman mantıklı mı? Az önceki klozetlerin halini düşün ve kalk şuradan!
Alelâde sanırım haklıydı. Belki de temizdi? Hem başka çarem de yoktu. Temiz olmasa bile temiz görünüyordu. Belki odayı temizleyen kişi benim gibi titiz biriydi ve bütün mikroplar ölene kadar uğraşıyordu? Git artık şu lanet olası tuvalete!
Pes ederek doğruldum ve eşyalarımın içinden çıkardığım temiz bir iç çamaşırını alıp lavaboya girdim. İçeri girerken birkaç derin nefesle lavaboyu kokladığımda güzel kokuyordu fakat bunun sebebi klozete asılmış kötü koku gidericiydi. Bu temiz olduğu anlamına gelir miydi? Gelebilirdi. Tamam, nazlanmaya gerek yoktu. Malikânede günlerdir tuvalete hiç düşünmeden giriyordum. Şimdi de yapabilirdim. Tuvaleti çamaşır suyuyla yıkadıktan sonra giriyordun Âlâ. Alelâde'nin tek görevi bana muhalif olmaktı elbette. Yardımcı olmak gibi bir derdi hiç yoktu, böyle düşünmek benim aptallığımdı.
Burnumu çekip kenarıda duran tuvalet kağıdından birkaç yaprak kopardım ve oturacağım yere serdim. Doğru tahmin etmiştim, kanamam çok yoğun olmasa da başlamıştı. Üstelik tuvalete girdiğimde de ağrım bir anda birkaç kat şiddetlenmişti. Ağlayarak bir süre klozetin üzerinde otursam da bir süre sonra bacaklarım uyuşunca peçeteyi ped işleviyle kullanıp tuvaletten çıktım. İç çamaşırımı ve üzerimdeki elbiseyi değiştirdiğimde bir miktar temizlenmiş hissediyordum fakat bu yeterli değildi. Üstelik odada öyle içim bunalmıştı ki yatağa bile oturmadan tekrar dışarı çıktım. Yatakta tuhaf tuhaf lekeler vardı, yastıklar da tozluydu. Bu odada değil uyumak, oturmak bile istemiyordum.
Sığamıyordum hiçbir yere. Karnım bu kadar ağrırken ihtiyacım olan tek şey sıcak bir yatakta kıvrılıp uyumaktı aslında ama istemiyordum. Yerimde duramıyordum. İçimde sıkıntı ve sinirin yanında tuhaf bir his vardı. Özlem gibi, değil mi?
Odadan çıkıp aşağı indiğimde Mustafa abi de Mehmet abi de ortalıkta yoktu. Uyuyacağımı söylediğim için odalarına geçmiş olmalıydılar. Bundan memnundum çünkü gerçekten yalnız kalmak istiyordum.
Otelden çıkıp cadde boyu yürüdüm ve bir parka gelene kadar durmadım. Ne kadar uzaklaştığımı bilmiyordum, zaten umurumda da değildi.
Parkın bankına oturup bir sigara yaktığımda ellerim soğuktan sızlamaya başlamıştı. Bir süre öylece oturdum. Çok fazla şey düşündüm, geride bıraktığım altı günde yaşadığım her şeyi baştan sonra canlandırdım zihnimde. Bakışlarım hemen karşımda, kendini temizleyen sarman kediye kilitlenmişti. Ne kadar süredir ona baktığımı bilmiyordum fakat gözlerim onunla ilk buluştuğunda belediyenin onun için yaptığı tahta evin içinde uyuyordu.
Karnımın ağrısı bazen hafifliyor, bazense şiddetleniyordu; aniden saplanan sancılar yüzünden irkilerek yüzümü buruşturuyor, acıyla inlememek için dudaklarımı ısırıyordum. En azından bir ağrı kesici bulabilirdim fakat hiç halim yoktu. Üstelik kalın giyinmeme rağmen üşüyordum ve bu halde burada oturmam aptallıktı. Umurumda mıydı? Değildi. Aylar sonra ilk defa soğuktan kaçmıyordum. Soğuk havanın yüzümü ve ellerimi uyuşturmasına, karnımdaki ağrıyı şiddetlendirmesine izin veriyordum. Kendini cezalandırıyorsun Âlâ.
Kaç saat orada öyle oturduğumu bilmiyordum fakat bir süredir annemin nehir gözlerini düşünerek sessizce ağlıyordum. Kedi kendini temizlemeyi bırakmıştı, yeniden olduğu yere kıvrılmıştı ve bana annemi hatırlatan nehir gözlerini yüzüme dikmişti. Bir süredir bakışıyorduk, ona bakarak ağlıyordum.
"Anne? Neden bu kadar geç açtın?" Kulağımın ve omzumun arasına sıkıştırdığım telefonu diğer elime alıp notlarımı karıştırmaya devam ettim. Yanıma alacağım notları ayıklamaya çalışıyordum bir süredir. Öyle çok kağıt vardı ki önümde, valizime henüz kıyafet bile koyamamıştım. Otobüsüm dört saat sonra kalkacaktı ve yetişebilmeyi umuyordum. Daha duşa girecektim.
"Mutfaktaydım," dedi annem. Sesi durgun geliyordu. "Telefonum salonda şarjdaydı, son anda yetiştim."
"Hımm," diye mırıldandım spirallettirdiğim notları üstü üste koyup tek elimle valizin en altına yerleştirirken. "Yemek mi yapıyorsun?"
"Yok," dedi annem, ardından iç geçirdi. "Bu saatte ne yemeği kızım? Maya'ya magnolia yapıyorum. Ders çalışıyor da içeride."
Gülümsedim. "Ödül maması yani..."
"Evet, sen nasılsın?" diye sordu annem ama sesi öyle keyifsiz geliyordu ki kaşlarım çatıldı.
"Anne sen iyi misin?"
"İyiyim annem, neden ki?" dedi annem, sesi bir anda normale dönmüştü.
"Sesin bir garip geliyor... moralin bozuk gibi sanki?"
"Yok," dedi annem güler gibi bir sesle. "Yoruldum biraz. İşe gittim, geldim... Bir de musluk bozuldu şansıma, onu tamir ettim. Sonra baktım Maya bugün çok güzel çalıştı, ona magnolia yapayım dedim... Öyle yorgunluk çöktü her yerime."
"Yorma kendini!" dedim sitemle. "Musluğu niye sen tamir ettin anne ayrıca? Yapacak adam mı yok?"
"Baban yok," dedi annem, sesi ifadesizdi. "Birini çağırsam laf söz olacak... Baban duyacak sonra, o yokken eve adam aldığımı sanacak... Uğraş dur sonra."
Cık cıklayarak başımı iki yana salladım. "İnsanlar ne kadar iğrenç ya. Hele şu mahalledeki teyzeler... ağızlarını yırtıveresim geliyor anne!"
"Aman kızım boş ver. Onların da tek eğlencesi bu işte, ne yapalım?"
İç geçirdim. "Çok mu yorgunsun?"
Annem bir süre sustu, ardından, "Çok," dedi ama sesinin tınısı, yorgunluğunun sadece fiziksel olmadığını söyler gibiydi.
"Dinlen," dedim ve gülümsedim. Yarın sabah ona sürpriz yaptığımda tüm yorgunluğunu alacaktım. O pamuk tenine uzun uzun masaj yapacak, annemi bir güzel şımartacaktım.
"Sen beni merak etme," dedi annem saniyeler sonra. "Ben şu tatlıyı bitireyim, bir yorgunluk kahvesi içerim sonra bir şeyciğim kalmaz."
"Tamam anneciğim," dedim ve katladığım kazakları tek elimle valize yerleştirdim. "Neyse, kapatıyorum ben. Ders çalışacağım."
"Tamam zeytin gözlüm, dikkatli ol e mi? Çıkma o koca İstanbul'da akşamları dışarı. Erkeklerden de uzak dur, kimseye güvenme."
Gözlerimi devirdim. "Tamam anne!"
Telefonu kapatmak için kulağımdan çektim ama tam o anda annemin aceleyle, "Âlâ," dediğini duydum.
"Efendim?"
"Seni çok seviyorum."
"Güzel annem benim," dedim gülümseyerek. "Ben de seni çok seviyorum."
"Dikkat et."
Bazen en başından beri aslında gözümüzün önünde duran ve hiç üzerinde durmadığımız o ayrıntıları her şey mahvolduktan sonra, geriye dönüp resmin tamamına baktığımızda görürdük.
Bir yıl önce bu saatlerde yapmıştık bu konuşmayı. Tam bir yıl önce annemin sesini son kez duyduğumdan habersizdim. Heyecanlıydım, otobüse binip felakete doğru yol alacağımdan haberim yoktu. Annemin bizi terk etmeyi kafasına koyduğunu bilmiyordum. Bizden ve kendinden vazgeçtiğini bilmiyordum. Maya'ya son kez magnolia yaptığını bilmiyordum. Annemin bana, beni sevdiğini son kez söylediğini bilmiyordum.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum, kaç tane sigara içtiğimi saymamıştım. Ciğerlerim hem soğuktan hem de sigaradan dolayı sızım sızım sızlıyordu. Kedi uyumuştu. Artık nehir gözlerini göremiyordum.
Zaman akıp gidiyordu. Annem gideli bir yıl olacaktı yarın. Ölüm saati 09:23 olarak kayıtlara geçmişti. Bir yıl önce bu saatlerde annem yaşıyordu, güneş doğduğunda yok olacaktı. Hiç var olmamış gibi, hiç annem olmamış gibi gidecekti.
Sanırım en zoru da anneme hiç kızamıyor oluşumdu. Neden yaptığını bilsem de bizi nasıl bırakabildiğini hiç düşünmüyordum. Düşünemiyordum. Çektiği acılar onu bu sonra sürüklemişti ve biz annemi koruyamamıştık. Biz annemi kendinden bile koruyamamıştık.
Ben kime kızabiliyordum ki? Annemi bu hale getiren kimden hesap sormuştum sanki? Kimi suçlayabilmiştim? Kime yaptıklarının bedelini ödetebilmiştim? Hiç kimseye. Öfkem de acım gibi beni usul usul yakarak küle dönüştürecekti.
Kafamın içi öyle sessizdi ki düşüncelerimi keskin bir bıçak gibi ruhumu kesiyordu. Ruhum kanıyordu. Bir yıl önce bu ana dönmek, anneme güneş doğduğunda yapacağı şeyi yapmaması için yalvarmak istiyordum.
Sürpriz yapmak yerine yanına gittiğimi söyleseydim bunu yapar mıydı? Onu o halde bulmama izin verir miydi? Hayır. Annem bana bunu asla yapmazdı. O an vazgeçmese de ertelerdi ve ben yanına gittiğimde onu iyileştirebilirdim. Annemi kaybetmeyebilirdim.
Sürpriz yapmamalıydım. Bir yıl önce bugün Ankara'ya gideceğimi anneme söylemeliydim. Aptaldım. Gerçek bir aptaldım. Sesi kötü geliyordu, iyi değildi ve yanına gideceğimi söyleyerek neşelendirebilirdim onu. Neden yapmamıştım? Neden sürpriz yapacağım diye tutturmuştum. Annem benim yüzümden mi ölmüştü? Ona engel olamadığım için mi kaybetmiştim onu? Düşünme Âlâ, düşündükçe ruhunu hastalandırıyorsun. Senin yapabileceğin bir şey yoktu.
Vardı. Annemin yanında olabilirdim. Onu yalnız bırakmamalıydım. Ders notlarına gömülüp onu unutmak yerine sürekli arayabilirdim. Onunla ilgilenebilirdim. Gitmek istediğini anlayabilirdim.
Gözlerimden süzülen yaşlar zaten buz tutan yanaklarımın daha çok üşümesine sebep olurken kazağımın kollarını parmak uçlarıma kadar çekip bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Karnımın ağrısı ruhumdaki acının yanında sönük kalmıştı; soğuk hava içimdeki yangının yanında bir hiçti.
Özür dilerim anne. Yanında olamadım ve sanırım iyi bir evlat olamadım.
Ne kadar daha süre geçtiğini bilmiyordum. Tamamen uyuşmuştum. Soğuk istiyordum. Belki de aylar sonra ilk defa soğuğu hissetmek bana iyi geliyordu.
Oturduğum bankta kaykılmıştım, ensemi bankın gövdesine yaslamıştım ve gözlerimi karanlık gökyüzüne sabitlemiştim. Donmuş, uyuşmuş ellerim montumun cebindeydi. Saçlarım gözyaşlarımla ıslanıp yanaklarıma yapışmıştı. Hâlâ ağlıyordum, saatlerdir ağlıyordum ve gözlerimin şiştiğini hissediyordum. Sanki aylarca ağlamayışımın cezasını çekiyordum. Gözyaşlarım ruhumda bir sel yaratmıştı sanki, her şeyi önüne katarak yıkıyordu her yeri.
Karnımın ağrısı ya geçmişti ya da soğuktan uyuştuğum için hissetmiyordum.
Gözlerimi kapatmak istiyordum ama bunu her yaptığımda annemin cesedi göz kapaklarımda beliriyor, kalbimin kor ateşlerde yanmasına sebep oluyordu. Kulaklarım donmuştu fakat bir yıl önce yarın sabah atacağım çığlıkları duyabiliyordum. Tıpkı bir yıl önce yarın sabah hissedeceğim o çaresizliği iliklerimde hissettiğim gibi.
Her intihar geride kalanlara kocaman bir 'neden?' hediye ederdi.
"Donmak üzeresin."
Bakışlarım sesin sahibine çevrilirken şaşırmıştım fakat bunu boş bakan gözlerime ulaştıramadım. Neden gelmişti? Benden uzak duracağını söyledikten sonra neden karşımdaydı? Acaba hayal mi görüyordum? Hipotermi geçiriyor olabilirdim, halüsinasyon görmem olasıydı.
Gözlerimiz buluştuğu anda yüzündeki o tanıdık gerginliğin bana evime dönmüşüm gibi hissettirmesinden nefret ederek kurumuş dudaklarımı araladım ama tek kelime edemedim. Belki de hayaldi. Hayalle konuşulur muydu? Yüzü sertti fakat gözleri bir süredir olduğu gibi yumuşak bakıyordu bana. Endişeliydi de. Endişesini kızıl kahve gözlerinde görüyordum.
Yüreğimdeki ateşin usul usul söndüğünü hissettim.
Bir an nerede olduğumu idrak edemeyince bakışlarım cevap bulmak için etrafta dolaştı. Parktaydım. Ne kadar süredir buradaydım? Yalnız mıydım? Halüsinasyon mu görüyordum? Yanımda mıydı gerçekten yoksa sadece yanımda olmasını mı istiyordum?
Hayal olmalıydı, beni nasıl bulacaktı ki yoksa beni? Neden gelecekti yanıma?
"Neden sürekli sana gelmek zorunda kalıyorum?" diye mırıldandı eğilip belime sarılırken. Beni yavaşça ayağa diktiğinde bez bebek gibiydim, ona karşı koymadan başımı omzuna yasladım ve beni yürütmesine izin verdim. "Neden sürekli bana ihtiyacın olduğunu düşünüyorum?"
Kaşlarımı çatıp ona itiraz etmek istedim ama tek bir mimik yapamadım, tek bir söz söyleyemedim. Tükenmiş gibiydim. Ben tükenmiştim fakat gözyaşlarım tükenmiyordu. Ne zaman gelmişti ki bana ayrıca? Benden kaçıyordu, beni kovuyordu, bana hiç gelmiyordu.
"Donmuşsun. Neden yapıyorsun kendine bunu?" dedi sıkıntıyla. "Karnın ağrıyor, neden soğukta oturuyorsun? Kendine işkence mi ediyorsun? Derdinin bu olduğunu biliyorum ama sence bu iyileşmek için yeterli mi?"
"Canım yanıyor," dedi benim sesim benden bağımsız. Saatlerdir konuşmadığım için sesim pürüzlüydü. Gözlerimi açamıyordum, ıslak kirpiklerim buna izin vermiyordu.
Karan iç geçirip tek hamlede beni kucağına aldığında dudaklarımdan kesik bir nefes kaçtı.
"Ah benim aptal ay ışığım," diye mırıldandı şefkatle. "Hayatındaki herkese karşı çok fedakârsın ama kendine karşı o kadar acımasızsın ki..." Nefesini üfleyip başını çevirdiğinde sıcak dudaklarını soğuk saçlarımın arasında hissettim. Nefesi saçıma vuruyordu, saçlarımı ısıtıyordu. "Çok kızıyorum. Çok kızıyorum sana Âlâ."
"Kızma," diye mırıldandım kısık bir sesle. Kendimde değildim. Çok üşümüştüm, uykum vardı, kirli hissediyordum, karnım ağrıyordu ve canım yanıyordu; ruhum acıyordu.
Karan derin bir nefes aldı. Hâlâ yürüyorduk, attığı büyük adımlar kucağında sarsılmama sebep oluyordu. Ben ona tutunamayacak kadar uyuşmuştum fakat zaten buna gerek yoktu, beni sıkıca sarmalamıştı.
"Annem yaşıyordu," dedim sayıklar gibi. Karan durdu. "Geçen sene tam bu anda... annem yaşıyordu ve..." Yutkundum, damağım kuruyordu. Saatlerdir ağladığım için burnum tıkanmıştı ve ağzımdan nefes almak zorunda kalıyordum. "Annem yaşıyordu ve ben onun yanına gitmek için yola çıkmıştım. Benim annem aptal bir sürpriz uğruna öldü biliyor musun? Gideceğimi söylemediğim için öldü. Eğer... eğer gideceğimi söyleseydim yapmayacaktı! O sabah kendini öldürmeyecekti!
"Âlâ, sus," dedi Karan. Saçlarımı öptü, yürümeye devam etti. "Artık kendinle savaşmayı, kendini suçlamayı ve kendini düşman olarak görmeyi kes. Her şeyin suçlusu, her şeyin sorumlusu sen olamazsın. Herkesi sen taşıyamazsın, insanlar için sürekli bir şeyler yapmak zorunda değilsin." Kısa bir an sustu, ardından dudaklarını şakağımda hissettim. "Gerçekleşmemiş olasılıkları düşünerek, seçimlerinle kendine savaş açarak bir yere varamazsın. Tam tersi iyileşeceğine daha çok hastalanırsın. Bazı şeyler yaşanır ve sen ne yaparsan yap buna engel olamazsın. Hiçbir zaman olamayacaksın da. Böyle düşünmeyi bırak. Etrafındaki herkese ışık saçarken, onların yolunu aydınlatırken kendini karanlıklara gömmeyi kes. Âlâ Karaca ne kimsenin ne de aynada gördüğü kadının ona böyle davranmasını hak etmiyor çünkü."
Kapalı gözlerimin arasından bir damla yaş süzülürken, "Ne yapacağımı bilmiyorum ama," dedim ve sesim öyle çaresiz çıktı ki Karan'ın şakağımdaki dudakları tenime gömüldü.
"Konuşacağız," dedi ninni gibi gelen bir sesle. "Ama önce ısınman gerekiyor."
Bedenim tamamen uyuştuğunda dakikalardır yürüyorduk. Bilincim kapanmak üzereyken tanıdık bir sesin endişeyle, "Âlâ!" dediğini duydum. Adım sesleri hızla yanımıza yaklaşırken aynı ses, "Ne oluyor burada?" diye devam etti.
"Onu neden yalnız bıraktın?" diye sordu Karan. Hesap sorar gibi sert çıkmıştı sesi.
Ediz kısa bir an sustu, ardından, "Odaya çıkmak ve yalnız kalmak istediğini söyledi," dedi şaşkınlıkla. "Sen neden buradasın? Adamların mı haber verdi? Bir şey mi oldu? Âlâ? Âlâ iyi misin?" Ediz'in soğuk elini yanağımda hissettiğimde Karan'a biraz daha sokuldum. Gözlerimi açıp da tek kelime edemiyordum.
"Onu bulduğumda donmak üzereydi!" dedi Karan öfkeyle. "Kendinde değil."
"Neredeydi?" diye sordu Ediz ve endişesini aldığı nefesten hissettim. "Ne yapıyordu?"
"Donarak ölmeyi bekliyordu," dedi Karan suçlarcasına. Ediz'in bir suçu yoktu, bunu ona söylemek istedim ama yapamadım.
"Yalnız kalmak istediğini söyledi," dedi Ediz savunmaya geçer gibi. Kelimeleri bastıra bastıra söylemişti. "Ben de saygı duydum. Odaya çıkıp uyuyacağını sanıyordum."
"Arkadaşını birazcık tanısaydın yeterince temiz olmadığını bildiği bir odada asla uyuyamayacağını bilirdin," dedi Karan ve tekrar yürümeye başladı. Öfkesini Ediz'e kusuyordu, bunu yapamazdı.
"Sen mi tanıyorsun onu?" diye sordu Ediz kısa bir an sustuktan sonra. Sesi hemen arkamızdan geliyordu ve öfkelendiğini anlayabiliyordum.
"Tanıdığımı söylemedim." Karan'ın elleri beni daha sıkı sardı. Sanırım merdiven çıkıyorduk. "Senin yeterince tanımadığını ima ettim."
"Bu nasıl bir saçmalık?" diye soludu Ediz. Yüzünü buruşturduğunu görmesem de biliyordum. "Her çalışanınla böyle yakından ilgilenir misin sen?"
"Âlâ benim çalışanım değil." Karan'ın sesi netti.
Geçip giden araba sesleri ve insan uğultuları caddeye ulaştığımızı gösteriyordu.
"Evet tabii," dedi Ediz alay edercesine. "Kızını boğulmaktan kurtardığı için ona minnettarsın, anlıyorum fakat buna gerek yok. Teşekkür ederim onu bulduğun için, şimdi onu bana ver ve daha fazla zahmet etme. Seni işinden gücünden alıkoymak istemeyiz."
"Ne yapacağımı sana sormayacağım," dedi Karan bir an bile durmadan.
"Otel bu tarafta!" dedi Ediz seslenir gibi. "Nereye götürüyorsun?"
"Rahat edeceği bir yere. İşine bak sen. Kıza ayıp oluyor, bekletme daha fazla." Ne kızından bahsediyordu? Belli ki Ediz yine işinde gücünde Âlâ.
"Ne kızı?" dedi Ediz bir anlığına duraksadıktan sonra.
"Odandaki kıza," dedi Karan. Ardından arabanın kapısının açıldığını duydum.
"Onu götüremezsin!" dedi Ediz çaresiz bir şekilde. Öfkeliydi fakat Karan'a engel olamayacağını görüyormuş gibi çaresizdi de.
Karan istifini bozmadan beni dikkatlice ön koltuğa oturttu, ardından başımı yavaşça geriye yasladı. "Öyle mi? Kim engel olacakmış?"
"Ben," dedi Ediz ama sesi kendinden emin çıkmıyordu. "Sen onun hayatında bir yabancısın. Bense onun..."
"Onun onu anlamayan, dinlemeyen, görmeyen ve tanımayan arkadaşı," dedi Karan düz bir sesle. Ağır konuşuyordu. Bunu yapamazdı. Öfkeliydi ve öfkesini Ediz'den çıkarıyordu.
Ediz'in histerik bir kahkaha attığını duydum. "Buna sen mi karar veriyorsun? Patronu olarak?" diye sordu.
Karan emniyet kemerini takıp önüme gelen saçları nazikçe geriye itti. "Uzatma."
Ediz'in öfkeyle derin bir nefes aldığını duydum. Çaresiz bir öfkeyle çıldırıyordu, biliyordum. Söz konusu ben olduğumda hep ilk sırada olmayı, ilk ona muhtaç kalmamı isterdi. Hep o koşmalıydı yardımıma, başkasına tahammülü yoktu. "Götüremezsin Âlâ'yı," dedi son çare. "Kendinde değil. Resmen adam kaçırıyorsun."
Karan güldü. Bu öyle duygusuz bir gülüştü ki vücut ısımın biraz daha düştüğünü hissettim. "Ara polisi öyleyse," dedi ve kapımı kapattı.
Soğuktan uyuşan ellerimi cebime sokarken gözlerimi açmaya çalıştım ama başaramadım. Dişlerim sıcak bir yere sığınmanın etkisiyle birbirine çarpıyor, deli gibi takırdıyordu. Karnımın ağrısı yeniden varlığını hatırlatırken sessizce inledim.
Sürücü koltuğunun kapısı açıldığında Karan'ın ağzının içinde, "Amına koyduğumun Ankaralı züppesi," diye homurdandığını duydum ve donmuş bedenim öfkeyle yandı.
Zorlanarak, "Onun hakkında böyle konuşamazsın," dediğimde dişlerim hâlâ birbirine çarpıyordu.
Karan onu duymama şaşırmış olsa da anında, "Sen bunca saat soğuktan donarken beyefendi karı kız peşindeydi," dedi sertçe. Ardından sakinleşmeye çalışır gibi derin bir nefes aldı ve ısıtıcıları açtığını anladığım sesler duydum.
"Onun bir suçu yok," dedim kendimi kasarak. Konuşmak çok zordu.
"Zorlama kendini," dedi Karan arabayı çalıştırırken. "Birazdan ısınacaksın, merak etme."
Gözlerimi açmaya çalışarak başımı ona çevirdim. "Neden geldin?"
Araladığım gözlerimin arasından yan profilini, kasılmış çenesini ve çatık kaşlarını seçebiliyordum. Kirpiklerim onu görmemi engellemeye çalışır gibi görüş açımı esir alıyordu.
Karan bana cevap vermedi. Beni nereye götürdüğünü bilmiyordum ama sormaya da mecalim yoktu. Merak da etmiyordum.
Araba ısındıkça bedenim gevşedi. Koltuğa iyice yayılırken elimi karnıma götürdüm ve avcumun içiyle rahmime masaj yapmaya başladım. Ağrım biraz olsun hafiflese de uyuşan bedenim gevşedikçe varlığı yoğunlaşmıştı. Üstelik kanamamın dışarı çıkıp çıkmadığını da bilmiyordum. Umarım Karan'ın pahalı arabasının pahalı deri koltuklarını kana bulamamıştım.
Gözlerim yeniden kapanırken, "Bu dünyada bana kıyamayan tek insan annemdi," dedim kısık bir sesle. Isıtıcıların ve arabanın motorunun sesi dışında hiçbir ses yoktu. "Ben fedakâr olmayı annemden öğrendim. O bizim için her şeyi yaptı, her şeye katlandı. Onun bir hayatı yoktu. Hayallerini bizimle yaşattı." Gülümsedim. Yol kenarlarındaki sokak lambalarının sarı ışıkları göz kapaklarımın üzerinden geçip gidiyordu. "Doktor olmak istermiş çocukken." Sesim kısıldı. "Doktor olmamı çok istedi ama göremedi, göremeyecek de."
"Annenin aksine senin bir hayatın var, annenin aksine kimse senin hayatını elinden almayacak. Alamaz Âlâ. Buna sen izin versen dahi şu saatten sonra ben vermem," dedi Karan saniyeler sonra konuştuğunda. Sesi beni kendime getirmeye çalışır gibiydi. Gözlerimi açıp ona baktım. Kaşlarını çatmış, yola odaklanmıştı. "Ve senin bundan sonraki önceliğin kendi hayatını inşa etmek olacak. Sen iyi olacaksın ki herkes iyi olsun." İç geçirdi. "Her zaman önce kendin için çabalayacaksın. Bencillikse bencillik. Önce kendini düşüneceksin. Unutma, herkesi elinden tutar ayağa kaldırırsın ama sen bir kere düşersen kimseyi bulamazsın yanında. Çünkü ayağa kaldırdığın herkes çoktan kendi yoluna gitmiş olur."
"O benim kardeşim," dedim kuru bir sesle. "Önce onu düşünmek zorundayım."
"Kardeşini okutmak için her şeyden vazgeçmen gerekmiyordu," dedi başını iki yana sallayarak. "Her şeyin yükünü sırtlanmak gibi bir huyun olmasa kardeşine ve kendine birden fazla burs bağlatabileceğini bilirdin."
Kaşlarım çatıldı. "Burs mu?"
"Burs Âlâ," dedi kısa bir an bana bakıp tekrar önüne döndüğünde. "Zenginler genel olarak boktan insanlardır ama kendilerini kusursuz göstermek için de iyilik yapmaya can atarlar."
Zorlukla yutkunup önüme döndüğümde bunu nasıl akıl edemediğimi düşünerek kendime lanet ettim. Aslında okulunu dondurmak istediğinde Gülşah Hocan sana bu fikri sunmuştu ama sen bilirsin Âlâ. Hatırlamıyordum. O günlerde aklım hiç yerinde değildi, mantıklı düşünmem imkansızdı. Nefesimi sesli bir şekilde dışarı üflediğimde Karan yeniden bana döndü.
"Düşünme," dedi aklımdan geçenleri okur gibi. "Geçti. Artık bir önemi yok. Yarın okulunla görüşeceğim..."Duraksadı. "Sen kaydını bahar döneminde dondurmuştun değil mi?"
Ona dönüp hafifçe başımı salladığımda yola çevrilen gözleri yeniden beni buldu. Artık itiraz etmeyecektim, haklıydı. Hayatım yeterince mahvolmuştu ve ben geleceğimi pamuk ipliğine bağlıyordum. Kardeşim de ben de okuyabilecektik, bundan başka ne isteyebilirdim ki?
"Güzel," dedi önüne dönerek. "Üniversiteler şu anda ara tatilde ve kaydını bahar dönemi için yenileyeceklerdir."
"Nasıl yani?" dedim zar zor açık tuttuğum gözlerim ona çevrilirken. "Hemen başlayacak mıyım?"
Dondururken nasıl geri dönebileceğimle ilgili hiçbir araştırma yapmamış, kimseye bir şey sormamıştım. Geri dönmeyeceğime emindim çünkü.
"Dua et de kayıt yenileme başvuruları kapanmamış olsun."
Derin bir nefes aldım ve istemsizce gülümsedim. Okula geri dönecektim. Hem de bir aydan kısa bir süre içerisinde!
Bakışları beni buldu ve yüzümdeki gülümsemeyi gördü. Gözleri gülüşümü izlerken dudakları şefkatle kıvrıldı ve, "'Hayır Karan bunu asla kabul edemem' faslını geçtik sanırım?" dedi.
Keyifsiz bir şekilde güldüm. "Geçtik," dedim. "Ha başkasından burs almışız ha senden. Ne fark eder?"
"Aferin," dedi Karan hoşnut bir şekilde. "Kaydını yenilediğimizde kalacak yer konusunu da hallederiz. Maya için de aynı şekilde. Keçiören'de mahalle arası bir evde yalnız kalmasını istemiyorum. Güvenlikli bir sitede apart tutulacak."
Şaşkınlıkla ona dönüp itiraz etmek üzere ağzımı açtığımda, "Sakın," dedi bana bakmadan. "İki yılımı bana ödemek zorundasın, Karaca. Unuttun mu?"
"Bu kadarı fazla ama," diye mırıldandım mahçup bir şekilde. Konuşmakta zorlanıyor, kelime aralarında sessizce inliyordum.
"Sen boş ver bunları düşünmeyi," dedi Karan ciddiyetle. "Kedinin velayeti kimde kalacak otur da onu düşün."
Kaşlarımı çattım. "Tabii ki bende! Maya kendine zor bakıyor."
Karan kısık bir sesle güldü ama başka bir şey söylemedi. Vücudum ısındıkça açık tutmakta zorlandığım gözlerim kapandı ve kısa süre içerisinde bilincim yokluğa sürüklendi.
🌙
Sırtım yumuşak bir yere gömüldüğünde gözlerimi açıp karşımda gördüğüm ilk şeye allak bullak bir ifadeyle baktım. Gördüğüm ilk şey çatık kaşlarının altından bana şefkatle bakan kızıl kahve gözlerdi. "Karan?" dedim gözlerimi kırpıştırarak. Gözlerim odanın ışığı yüzünden kısılmış, kaşlarım çatılmıştı. "Neresi burası?" Sesim çıkmıyordu, boğazım çatallaşmıştı.
Beni yatağa yatırıp hemen yanıma oturdu ve elini alnıma götürürken, "Temiz bir oda," diyerek cevapladı sorumu.
"Temiz mi?" diye sordum kaşlarımı çatarak. Ardından karnımdan aşağı yayılan ağrıyla yüzüm buruştu ve elim rahmime gitti. Ne haldeydim kim bilir? Peçeteyi koyalı saatler olmuştu. Her yerim kan revan içinde olmalıydı. Üzerinde yattığım yatak temizse bile artık değildi.
"Evet," dedi sakin bir ifadeyle.
"Neresi burası?" Bakışlarım etrafta gezinirken şaşkınlıkla yutkundum. Sanırım bir dağ evindeydik. Yatağın karşısındaki, boydan boya camdan oluşan duvarın dışı karla kaplı çam ağaçlarıyla doluydu. Büyük ahşap bir kapısı vardı odanın. Zemin de ahşaptı. Odanın her köşesinde ahşabın sıcak rengi hüküm sürüyordu.
Yatağın etrafında yükselen ahşap bir çerçeve vardı. Köşede rustik bir taş şömine vardı. Şöminenin üstünde birkaç resim çerçevesi duruyordu, fotoğrafları seçemiyordum. Duvarlar, tablolarla süslenmişti. Odada taze bir çam kokusu hakimdi. Camdan duvarın hemen önünde sallanan bir sandalye ve ahşap, yuvarlak bir masa vardı. Komodinler de ahşaptandı.
İçim bir anda huzur dolmuştu. Eski bir zamanda yolculuk yapıyormuşum hissi uyandırmıştı bu oda. Bakışlarım Karan'ı bulduğunda beni izlediğini gördüm ve dudaklarımı ıslattım. "Neden buraya geldik?"
"Kendimi kötü hissettiğimde buraya gelir, huzur bulurum ben," dedi ve ayağa kalktı. Kazağının kollarını dirseklerine kadar sıvadı. "Belki sana da iyi gelir diye düşündüm."
"Çok güzelmiş," diye mırıldandım ne diyeceğimi bilemeyerek. Ağrıyan karnımı tutarak yavaşça doğruldum ve, "Tuvalete gidebilir miyim?" diye sordum.
Başıyla odanın içindeki başka bir kapıyı işaret ederek, "Yeni temizlendi ve hiç kullanılmadı," dedi. Gülümsemek istedim ama yapamadım. Minik adımlarım gösterdiği kapıya doğru ilerlerken omzumun üzerinden yatağa baktım ve herhangi bir leke göremedim. Rahat bir nefes alıp önüme döndüğümde Karan, "Tezgahın üzerine bıraktığım poşette ihtiyacın olan her şey var," dedi. "Sıcak bir duş almak istersen temiz havlular rafta katlı."
Kaşlarım çatılırken kapıyı açtım ve içeri girdim. Banyoya girdiğimde, ahşap zeminlerin sıcaklığı ve taş duvarların sağlamlığı tarafından selamlandım. Kapının yanında bulunan ince, rustik bir raf vardı. Raflarda söylediği gibi temiz havlular ve doğal sabunlar bulunuyordu.
Banyoda en dikkatimi çeken şey, büyük bir pencereye sahip olmasıydı. Pencerenin ardında esen rüzgarla sallanan çam ağaçları bir tablo gibiydi. Burada duş alırken dışarıdaki manzaranın tadı çıkarılabilirdi.
Duş kabini, modern tasarım ve taş döşemelerle çevrelenmişti. Dağ evi eski bir hava verse de aynı zamanda moderndi de. Duş sistemi öyle karışık görünüyordu ki her yerden su fışkırabilirmiş gibi duruyordu. Temizlik ürünleri ve tuvalet malzemeleri, ahşap rafın üzerinde düzenli bir şekilde sıralanmıştı. Üstelik burası buram buram temizlik kokuyordu. Doğruydu, yeni temizlenmişti. Banyo tezgahı, eski ahşaptandı ve lavabo üstünde bulunan antika musluk, yerel el işçiliği olmalıydı. Aynanın etrafı ahşap çerçeveliydi ve aydınlatma sıcak ve doğal bir atmosfer yaratıyordu. Bakışlarım etrafta gezinirken parıl parıl parlayan klozete baktım ve gülümsedim. Daha yeni temizlendiği çok belliydi, suyu hâlâ köpüklüydü.
Ahşap tezgahın üzerinde duran karton poşete uzandım ve iki kulpunu tutup içine baktım. Şaka mı bu Âlâ?
Poşetin içi temiz kıyafetlerimle ve hijyenik ped paketleriyle doluydu. Hangi boyu kullandığımı bilmediği için her boyunu almıştı. Üstelik hep kullandığım ped markasıydı bu. Benim için hiç açılmamış bir lif bile almıştı. Şaşkınlıkla aralanan dudaklarımın arasından minik bir kahkaha dökülürken başımı çevirip kapıya baktım. Bunların hepsini neden yapıyordu? Regl olduğumu nereden biliyordu, nasıl anlamıştı? Bunca şeyi nasıl ayarlamıştı? Otelden kıyafetlerimi nasıl aldırmıştı ve burası biz gelmeden nasıl temizlenmişti?
Şaşkınlığımı atmadan klozete oturdum ve temizlenmek için acele ederek durumumu kontrol ettim. Karnım hâlâ ağrıyordu fakat neyse ki kanamam henüz azdı ve dışarı taşmamıştı.
İşimi halledip sıcak bir duş aldım ve poşetin içindeki eşofman takımını giyip saçımı havluyla sararak banyodan çıktım. Karan odada yoktu. Şömine yanıyordu ve içerisi ısınmıştı. Ne yapacağımı bilemeyerek yatağa ilerledim ve yavaşça oturup telefonumun ekranını açtım. Karan, Ediz, Elçin, Tolga, Mustafa abi ve hatta Tunahan bile defalarca aramıştı beni. Sessizde olduğu için hiç duymamıştım.
Saat gece yarısını geçmiş, ikiye geliyordu. O parkta kaç saat oturmuştum? Bana yalnızca bir saat geçmiş gibi gelmişti oysa ki. Gerçekten donmak üzere olduğum konusu Karan'ın abartısı değildi.
Karnımı ovalarken Ediz'in bir yığın mesaj attığını gördüm ve kaşlarım çatılırken bildirim panelinden hızlıca göz attım.
Âlâ.
Kendine geldiğinde beni hemen ara, hemen!
Gelip seni alacağım.
Ara beni.
Bu adam normal değil, resmen seni kaçırdı yanımızdan.
Senden haber bekliyorum, uyumayacağım. Haber verdiğin an gelirim.
O adamın yanında olduğunu düşündükçe delirecek gibi oluyorum. Normal bir adam değil. Kesinlikle değil. Beni tehdit etti.
Tehdit mi etti?
Kaşlarım çatılırken alt dudağımı dişleyerek Ediz'i aradım. Sanki aramamı bekliyormuş gibi ilk çalışta açtı.
"Âlâ?! Neredesin? İyi misin?"
Nefesimi üflerken, "İyiyim," dedim. "Merak etme Ediz. Bir şey yok."
"Âlâ, bak o adam hiç sağlam pabuç değil! Sen kendinde değildin ve resmen kaçırdı seni yanımdan. Engel olmaya çalıştım ama beni tehdit etti."
Derin bir nefes aldım. "Ediz sorun yok. Karan Bey sadece endişelenmiş. Mustafa abi arayıp beni bulamadıklarını söyleyince..."
"Ona ne Âlâ?" dedi Ediz öfkeyle. "Onu ilgilendirmez! Beni ilgilendirir. Ona ne? Nasıl seni alıp götürebilir benim yanımdan böyle?"
"Sorun yok," dedim tekrar. Ediz'e karşı kendimi kötü hissediyordum. Bu duruma düşmesi benim suçumdu. "Ben Ankara'ya döneceğim yarın sabah zaten. Orada görüşürüz."
"Ne?" dedi Ediz şok içinde. "Âlâ hani beraber dönecektik? Sana söyledim, birlikte gideriz dedim..."
"Annemi ziyaret etmeyi düşünüyorum," dedim bomboş bir sesle. "Siz daha sonra gelirsiniz."
Ediz öfkeyle soludu. "Bu mu yani? Gelip seni almamı istemiyor musun?"
"Hayır," dedim ve gözlerimi kapattım. "Ben sadece rahat bir uyku uyumak istiyorum. Otel... otel çok pisti Ediz. Yatağın üzerinde tuhaf tuhaf lekeler vardı ve Allah bilir neydi onlar... Yastıklar tozluydu..."
Ediz kulaklarına inanamıyormuş gibi güldü ve ardından, "Siktiğimin İstanbul'unda otel fiyatları ne halde haberin var mı?" diye bağırdı. "Param buna yetti amına koyayım! Özür dilerim seni beş yıldızlı otellerde konaklatamadığım için."
"Odanın parasını sana ödeyecektim Ediz," dedim şaşkınlıkla. "Bunu nasıl söylersin?"
Ediz güler gibi bir ses daha çıkardı. "Siktir et Âlâ, gerçekten siktir et."
Bip, bip, bip!
Kulağımdan çektiğim telefona şok içinde bakarken kalbimin kırıldığını hissettim. "Onun onu anlamayan, dinlemeyen, görmeyen ve tanımayan arkadaşı." Karan'ın sesi zihnimde yankılanırken bakışlarımı şöminenin içinde dans eden bir kadın bedeni gibi usul usul yanan ateşe çevirdim. Ediz'in çerçevesinden baksam belki haklı olabilirdi fakat ben olsaydım o bu durumdayken ona asla böyle yapmazdım. Ben olsaydım... Her neyse.
Kapı tıklatıldığında bakışlarım ahşap kapıya çevrildi. "Âlâ?" dedi Karan. "Müsait misin?"
"Evet evet," dedim oturduğum yerde kıpırdanarak. "Gel."
Kapı usulca açıldığında önce iyi olup olmadığımı kontrol eder gibi bakan kızıl kahve gözleri gördüm, ardından elinde tuttuğu ahşap tepsiye ve kolunun altına sıkıştırdığı sıcak su torbasına baktım. Buharı tüten bir fincan, bir bardak su ve bir ilaç kutusu vardı tepside.
"Bunlar ne?"
"Karnın ağrıyor," dedi yanıma ulaştığında. Tepsiyi dikkatle aramıza koyup yatağa oturdu. "Pek anlamam bu işlerden açıkçası. İnternette neyin iyi gelebileceğine baktım, papatya çayı yazıyordu." Başını eğip tepsiye baktı. "Bu da ağrı kesici. İçmek istersen diye..." Bir şey hatırlamış gibi gözlerini bana çevirirken, "Ha, bu da sıcak su torbası, karnına koyman gerekiyormuş. Su kaynar değil, rahat rahat koyabilirsin." Kolunun altındaki sıcak su torbasını bana uzatırken nefesini üfleyip bir eliyle sakallarını kaşıdı, sıkıntılı görünüyordu. Tek kelime etmeden yüzüne bakmaya devam ettiğim için en sonunda dayanamayarak, "Bir şey mi oldu?" diye sordu.
Yutkunup gözlerimi kırpıştırdım ve elinde tuttuğu sıcak su torbasını alırken, "Teşekkür ederim," dedim. Fakat bunu o kadar içten söylemiştim ki kendim bile şaşırmıştım. Bakışlarım buharı tüten papatya çayından gözlerine çevrildiğinde beni izliyordu. "Ben..." Gözlerim doldu. "Teşekkür ederim."
"Çayı iç hadi," dedi ağlayacağımı anlayınca. "Soğutma."
Hafifçe başımı sallayıp burnumu çektim ve fincana uzanıp kulpunu tuttum. Fakat fincanı dudaklarıma götürdüğümde gözümden düşen gözyaşım çayın içine düşünce duraksadım ve komiğime gittiği için kıkırdayarak Karan'a baktım. "Gördün mü ne olduğunu?"
"Gördüm," dedi dudakları belli belirsiz bir gülümsemeyle titrerken. Gözlerine yeniden şefkatin örtüsü serilmişti.
Bir kez daha kıkırdadım ve çayımdan ürkek bir yudum alıp fincanı tepsiye koydum. "Çok güzel olmuş, ellerine sağlık."
"Afiyet olsun," dedi ve ayağa kalktı. "Banyoda, çekmecede saç kurutma makinesi var. İlacını iç, saçlarını kurut sonra da istersen uyu." Duraksadı. "Aç mısın?"
Başımı iki yana salladım. "Yok," dedim. "Değilim."
"Tamam," dedi ve iç geçirip odadan çıkmak üzere kapıya yöneldi.
Sırtına bakarken kısa bir an kendimle savaştım ama saniyeler sonra, "Karan," dedim aceleyle.
Durdu ve omzunun üzerinden bana baktı.
"Konuşacaktık?" dedim masum bir ifadeyle. "Uykum yok da benim... Konuşacağız demiştin?"
"Konuştuk ya," dedi düz bir ifadeyle. "Okuluna başlayacaksın işte bahar döneminde."
"Ha," dedim yüzümün düşmesine engel olamayarak. "Anladım. Onu yani... şey yapacaktık... konuşacaktık sadece..."
"Sen ne sandın?" diye sordu tamamen bana dönerek.
"Hiç," dedim derin bir nefes alarak. "Öyle... genel şey yaparız diye şey ettim..."
Karan gözlerini kısarak bir süre yüzüme baktı, ardından bana doğru ilerlemeye başladı. "Önce şu saçlarını kurutalım da sonra şey ederiz."
Gözlerimi kırpıştırarak ona baktığımda, "Hasta mı olmak istersin yoksa?" diye sordu.
"Yok," dedim utanarak. "Tamam, kurutup geleyim..."
"Karnın ağrıyor senin, ben hallederim. Düş önüme."
Minik adımlarla banyoya ulaştığımda Karan da arkamdan içeri girdi. Ben aynanın önünde durup duşta çıkarmaya çalışıp pek başaramadığım dağılmış makyajıma bakarken uzanıp çekmeceden kurutma makinesini çıkardı ve fişe taktı. Makineyi çalıştırmadan önce de çekmeceden çıkardığı tarağı suyun altına tutup sabunla iyice yıkadı. Bu adam şaka mı Âlâ?
Tarağı kuruladıktan sonra saçımdaki havluyu nazikçe çözüp tezgaha koydu ve saçlarımı taramaya başladı. O sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi saçlarımı tararken ben aynadan onu izliyordum. Canımı yakmıyordu, öyle dikkatliydi ki tek bir saç telim bile acımamıştı. Kalbimin ritmi hızlanmıştı fakat o kadar sakinleşmiş hissediyordum ki gözlerimi kapatıp bu anda hapsolmayı diledim.
Saçlarımı açtığında tarağı elinden bırakmadan makineyi çalıştırdı ve nazikçe, ıslak tek bir saç telim kalmayana kadar taramaya devam etti. Makinenin sesi ve saçlarıma üflediği ılık hava kesildiğinde gözlerimi açıp aynadan Karan'a baktım. "Teşekkür ederim."
"Daha iyi misin?" diye sordu teşekkürümü duymazdan gelerek. Makinenin kablosunu toparlayıp yeniden çekmeceye koydu.
"İyiyim," dedim başımı sallayarak. "Daha iyiyim."
Birkaç dakika sonra Karan'ın şöminenin önüne attığı minderlerin üzerinde oturuyorduk. Dizlerimi kendime çekip sıcak su torbasını karnıma yaslamıştım ve ağır ağır çayımı yudumluyordum. Karan da kendine kahve yapmıştı, yavaş yavaş içiyordu. Işıkları kapatmasını istemiştim, şöminenin yaydığı loş ışık yeterliydi.
Bir süre sadece sustuk, şöminenin ateşinden çıkan çıtırtıları ve minik patlama seslerini dinledik. Huzurluydum, hiç olmadığı kadar huzurluydum. Üstelik karnımın ağrısı geçti diyebileceğim kadar hafiflemişti.
"Ceylin'e söz vermiştin," diye mırıldandım parmaklarımın arasında duran fincana bakarken. "Onunla uyuyacağına dair."
Karan ağır ağır başını sallarken gözlerini gözlerimle buluşturdu. Yanan ateşin yansımasını gözlerinde görüyordum. "Belki de ilk defa ona verdiğim bir sözü tutamadım," dedi kuru bir sesle.
"Benim yüzümden," dedim kötü hissederek. Bakışlarımı kaçırıp şömineye çevirdim. "Çok ağlar mı seni yanında bulamazsa?"
Karan iç geçirdi. "Ağlar. Ama hallederim, birkaç gün boyunca onunla uyuyacağım. Telafi ettiğim için güveni sarsılmayacaktır."
Gülümsedim. "Çok ince düşünüyorsun, kimse çocuğunun ne hissedeceğini böyle ince ince hesaplamıyor."
Karan'ın bakışları durgunlaşırken, "Ceylin mükemmel bir çocukluk geçirmiyor Âlâ," diye mırıldandı.
"Biliyorum," dedim iç geçirerek. "Ama mükemmel bir babayla büyüyor."
Dudakları cılız bir gülümsemeyle titrediğinde konuyu değiştirmek ister gibi, "Geçti mi karnın?" diye sordu.
Hafifçe başımı sallayıp gülümsedim. "Geçti. Sayende."
"Bir daha kendini o hale getirmeni istemiyorum." Çatık kaşlarının altından bana baktı. "Her zaman iyi hissetmek zorunda değilsin ama kötü hissettiğinde de kendini bırakamazsın."
"Orada o kadar saat oturduğumun farkında değildim," dedim yaramazlık yapmış bir çocuk gibi. "Sadece biraz yalnız kalıp düşünmek istedim. Son günlerde aklım çok karışık."
"Annenin mezarına hiç gitmedin, değil mi?" diye sordu bir anda.
Gözlerim onda takılı kalırken yutkundum ve başımı hafifçe iki yana salladım.
Karan kahvesini yere bırakıp bana doğru kaydı ve parmaklarımın arasında duran fincanı dikkatlice elimden alıp kenarı koydu. Elleri ellerimi sıkıca tutarken, "Konuşmayı, dertleşmeyi pek sevmem," dedi, kaşlarını şefkatle kaldırmıştı. "Teselli etmeyi de hiç beceremem. Ama annenin ölümünü görmezden gelmeye devam edersen bocalamaya devam edeceksin. Acıyı kabullenmeden hayatına devam edemezsin."
"Ben sadece..." Sustum, nefesimi üfledim ve gözlerine baktım. "Sadece aksi olamaz mıydı diye düşünüyorum," dedim. "Acaba farklı davransaydım annem ölmez miydi?"
Karan başını iki yana salladı. "Geçmişe dair düşündüğün her 'acaba' senden yarınlarını çalacak," dedi. "Yas tutman gerek. Yapman gereken tek şey bu. Geçmişle kavga etmek değil, hiç yaşanmamış gibi unutmaya çalışmak hiç değil."
Bakışlarımı yere indirdim, söylediklerini düşündüm ve o konuştukça içimdeki ateşin usul usul söndüğünü hissettim. Gözlerim yeniden gözleriyle buluştuğunda, "Sabah Ankara'ya gitmek üzere yola çıkacağım," dedim ve hafifçe gülümsedim. "Mezarlığa gideceğim."
Karan gülümsememi izledi ve dudakları yukarı doğru kıvrıldı. "Götürürüm seni."
İtiraz etmedim, yanımda olmasını istiyordum. Yanımda olduğu her saniye elmas değerindeydi sanki. İyileşmek için bir adım atmam gerekiyordu, elimi tutmasını istiyordum. Beni tutmasını istiyordum, düşmeme izin vermesin istiyordum. Rüyadan uyan Âlâ, bu belki de onu son görüşün.
Biliyordum. Şu an yanımda olması da bana böylesine iyi bakması da hiçbir anlam ifade etmiyordu. Gidecekti. Sadece gitmeden önce beni ayağa kaldırmaya, bana yürüyecek bir yol çizmeye çalışıyordu. Bir anda gelen, sihirli değneğiyle her şeyi yoluna sokup sonra ortadan kaybolan bir peri gibi.
Durgun bakışlarım şömineye çevrildiğinde Karan eski yerine geçip kahvesine uzandı.
"Mira'yla neden evlenmedin?" diye sordum pat diye, bir anda.
Dudaklarına götürdüğü fincanla birlikte duraksarken bakışları beni buldu, "Ne?"
Omuz silktim. "Çocuğunuz var... Yani evlenebilirdiniz? Hamileyken ayrılmadınız herhalde?"
Karan fincanı dudaklarından çekerken yüzü gerilmişti. "Nereden çıktı şimdi bu?"
"Şey, pardon," dedim gözlerimi kaçırarak. "Merak ettim öyle... bir anda çıkıverdi ağzımdan."
Cevap vermedi, kahvesinden büyük bir yudum alıp ayağa kalktı. "Hadi," dedi elini uzatırken. "Uyu artık. Sabah yola çıkacağız, uyanamayacaksın yoksa."
Elini tutup ayağa kalkarken, "Burada mı uyuyacağım?" diye sordum.
"Evet," dedi düz bir sesle. "Rahat değil mi? Nevresimler yeni değişti. Temiz her şey."
"Biliyorum... Yumuşatıcı kokuyor zaten de..." Nefesimi üfledim. "Şey..."
"Ne?" dedi gözlerini kısarak. "Başka bir şey mi var?"
Dudağımı dişleyip cesaretimi toplamaya çalıştım ama bir türlü yapamayınca, "Yanımda uyusan olur mu?" deyiverdim dan diye.
Karan şaşkınlıkla yüzüme bakakaldığında ben de kendime inanamıyordum. Adamı bir daha göremeyeceğim diye diye yapmadığın şey kalmadı Âlâ.
"Nasıl?" dedi Karan kaşlarını çatarak. Sorumu algılamış ama yanlış anlayıp anlamadığını teyit etmeye çalışıyormuş gibi bir hali vardı.
Elimi enseme atıp omzumun üzerinden yatağa baktım. "Kocaman yatak," dedim aptal gibi. "Sığarız bence."
"Anlamadım Âlâ, korkuyor musun?" diye sordu.
"Yok," dedim ve bakışlarımı ona çevirdim. "Sadece..." Bir anda öyle bir utandım ki kalbim içeride taklalar attı ve hızla gözlerimi kapattım. "Ay çok özür dilerim. Ben... biraz abarttım sanırım! Unut lütfen." Ellerimi kısa bir an yüzüme kapattım ve geri açtığımda yüzüne acınası bir ifadeyle bakıp, "Hiç söylemedim say, tamam mı?" dedim. Arkamı dönüp yatağa ilerlemeye başladığımda da panikle, "Neyse, iyi geceler. Sabah şey yaparız, görüşürüz," diyerek sıvadım ve kaçar gibi yorganın altına girdim.
"İyi ört üstünü," dedi Karan allak bullak olmuş bir sesle. Ardından kapının önce açıldığını, sonra kapandığını duydum.
Yatağın içinde debelenip utancımı atmaya çalışırken, "Aptal! Aptalsın kızım sen! Niye uyusun adam seninle, niye? Niye? Niye? Mal mısın? Mal! Kimsin sen? Sen kimsin be? Sen kim oluyorsun da Karan Ateş Soykamer'in yanında uyuyacaksın? Beyinsiz! Beyinsiz Âlâ!" diye kendi kendime saydırdım. Rahatlamaya çalıştım ama olmayınca ağzımı iyice bozdum: "Beynine sıçayım senin, mal! Yine kendini rezil etmeyi başardın. Göt kafalı! Salak! Salak sıfatsız! Tipine bakmıyor, gidip adama yanımda uyu diyor! Muşmula suratlı! Ağzına sıçtığımın andava-"
"Ağzını topla."
Çığlık atarak koluma bacağıma dolanmış yorganla birlikte doğrulduğumda şok içinde, "Karan?!" diye bağırdım.
Dudaklarını birbirine bastırarak muzip gözlerle bana bakıyordu. Kollarını göğsünde bağlamıştı.
"Sen gitmedin mi?" diye sordum yerin yedi kat dibine değil direkt magmaya kadar inmeyi dilerken.
"Gitmekten vazgeçtim," dedi ve kahkaha atmamak için öksürme numarası yaptı.
En başından beri buradaydı yani! Söylediğim her şeyi, yatakta debelenirken yaptığım o tuhaf hareketlerin hepsini görmüştü! An be an izlemişti. Ölmek istiyordum. Kalk rezilliğimize rezillik kattık kalk!
Gözlerimi kapatıp elimi alnıma götürdüğümde, "Deli olduğumu düşünme lütfen," dedim alçak bir sesle. Utançtan sesim çıkmıyordu. Ayrıca yüzüm alev alev yanıyordu.
"Estağfurullah."
"Uyuyayım en iyisi ben artık," dedim utançla.
Karan muzip bir ifadeyle yatağa doğru ilerlemeye başladı. Gözlerimi kırpıştırarak ona baktığımda, "Kural bir, yatağın sol tarafı benim," dedi. Şaşkınlıkla yutkundum ve sorgulamadan sağ tarafa kaydım. "Kural iki, gözlerimi açtığımda ilk on beş dakika kimseyle muhatap olmak istemem, afyonum patlayana kadar sessizliğini korusan iyi edersin." Top haline getirdiğim yorganı düzeltip yanıma oturdu ve bana döndü. "Kural üç, ben uyanmadan beni sakın uyandırma. Kabus görüyor olsam bile."
"Ta-" dedim ama heyecandan sesim bir tuhaf çıktı. Boğazımı temizleyip, "Tamam," dediğimde Karan yatağa uzandı ve uzun kirpiklerinin arasından yüzüme düz düz baktı.
"Yat," dedi 'e hadi' der gibi. "Yatsana Âlâ."
"Hı-hı," dedim panikle. Yorganın altına girip yavaşça yanına uzandım ve aramızdaki mesafeyi koruyarak ona döndüm. Ellerimi yanağımın altında birleştirmiştim.
Karan sırt üstü uzanıyordu, bir kolunu bükerek başının altına koymuştu ve tavana bakıyordu. Çok heyecanlanmıştım. İlk defa biriyle beraber uyumanın yanı sıra onun yanında uyuyacağıma inanamıyordum. Altı günde konu ne ara buraya gelmişti? Kalbim öyle hızlı atıyordu ki duymasından çok korkuyordum. Yeterince rezil olmuştum zaten, bir de bu kadar heyecanlandığımı bilmemeliydi.
"Karan?" dedim pat diye.
"Hım?" dedi bakışlarını tavandan çekmeden.
"Issız bir adaya düşsen yanına alacağın üç kişi kim olurdu?"
Karan bana yandan bir bakış atarken, "Ne?" dedi, ne saçmaladığımı anlamaya çalışırcasına. Heyecanı çenesine vurdu Karan'cığım, geçmiş olsun.
"Issız bir ada," dedim derin bir nefes alarak. "Üç kişi."
"Ne diyorsun Âlâ?"
"Soru işte," dedim kaşlarımı çatarak. "Cevap versen ölür müsün?"
"Nereden çıktı şimdi? Uyusana."
"Ceylin'i alırdın kesin," dedim onu umursamadan. "Lale ablayı alırdın bir de... Yemek yapardı, sizinle ilgilenirdi..." Merakla gülümsedim. "Üçüncü?"
"Yavuz," dedi düz bir sesle.
"Ne?" dedim kaşlarımı çatarak. "Yavuz mu?"
"Aynen."
"Nasıl?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Canım sıkıldıkça işkence ederdim." Başını bana çevirip tatlı tatlı gülümsedi. "Detay duymak ister misin?"
Şaşkın şaşkın yüzüne bakmaya devam edince yeniden önüne döndü ve gözlerini tavana dikti.
Bir süre gözlerimi kapatıp sessiz kaldım ama uyuyamadım. Uyuyamıyordum, içim kıpır kıpırdı. Konuşasım geliyordu sürekli.
"Karan?"
"Hım?" dedi bıkkınlıkla.
"Ya hepimiz renkleri aslında farklı görüyorsak?"
"Ne saçmalıyorsun Âlâ?" diye sordu nefesini üfleyip bana döndüğünde. Benim yaptığım gibi ellerini yanağının altına sokuşturmuştu.
"Ya mesela benim yeşilim senin pembense ve ben yeşile yeşil derken sen aslında benim pembeme yeşil diyorsan?"
"Harika bir soru, zekanı takdir ediyorum ama bu sorunun cevabını asla bilemeyeceksin. Uyu hadi."
"Sence simülasyonda mıyız biz? Biliyor musun bu bazen bana çok mantıklı geliyor ama sonra çok kötü hissediyorum, hemen tövbe ediyorum."
Burnundan nefes vererek güldü. "Neden tövbe ediyorsun?"
"Allah kızar diye," dedim gülüşüne bakarken.
"Anladım," dedi bakışları yüzümde gezinirken. "Sana dünyanın bir simülasyon olmadığına dair felsefi ve mantıksal pek çok argüman sunmak isterdim ama uykum var Âlâ, uyumama izin verir misin?"
"Son bir şey söyleyebilir miyim?" dedim masum masum bakarak.
Karan sabırla derin bir nefes aldı. "Söyle."
"Kardeşine bir şey yaptın mı?"
Karan sanki bu soruyu eninde sonunda duyacağını biliyormuş gibi, "Öldürüp öldürmediğimi mi soruyorsun?" dedi. Bakışları buz kesmişti. Korksam da başımı salladım. "Yapmadım bir şey," dedi.
"Ediz'i tehdit ettin mi?" diye sordum pat diye.
Gözleri kısılırken, "Anlamadım?" diye sordu duyamamış gibi.
"Onu tehdit ettiğini söyledi," dedim korkarak. Bunu neden sorduğumu bilmiyordum ama içimde tutamamıştım.
"Ettim," dedi, sesi de yüzü de ifadesizdi.
Yutkunup gözlerine baktım. Sormaya korkuyordum çünkü sinirlenmek üzereydi.
Karan bakışlarımdan ne düşündüğümü, sormaya korktuğumu ama bir cevap beklediğimi anlamış gibi, "Ettim işte," dedi sıkıntıyla. "'İşime karışırsan seni buraya gömerim,' dedim."
"Anladım," dedim dehşete düşmemişim gibi hafifçe başımı sallayıp gözlerimi kaçırdığımda.
"İyi," dedi Karan nefesini üfleyerek. Bir süre sustuk. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım. Kaç dakika geçti bilmiyorum ama Karan sessizliği, "Korkma Âlâ. Ediz'i bir yere gömmeyeceğim. Sinirliydim," diyerek bozduğunda gözlerimi açıp yüzüne baktım.
"Korkmuyorum ki," dedim alçak bir sesle.
"Öyle mi? Neden sustun o zaman? Tuhaf sorularının ardı arkası kesilmeyecek gibi duruyordu?"
Yatakta sırt üstü dönüp tavana baktığımda, "Aklıma soru gelmiyor," diye mırıldandım. "Ama uyuyamıyorum da."
"Uyumalısın," dedi Karan. "Çünkü tam olarak üç saat iki dakika sonra uyanacağız."
"Uyuyabilsem uyurum," dedim kaşlarım çatılırken. "Ama uyuyamıyorum!"
"Gel," dedi.
Başımı çevirip ona baktım. "Ne?"
"Gel," dedi bir kez daha. "Ceylin'i uyuttuğum gibi uyutayım seni."
"Nasıl?" dedim şaşırarak.
"Yaklaşırsan göstereceğim," dedi ve kolumu tutup beni yavaşça kendine doğru çekti. "Sakıncası var mı?"
"Yok da," dedim ve tam o anda bedenlerimiz birleşince kesik bir nefes alıp heyecanla irkildim. Beni kendine çekti, yüzümü göğsüne gömdü ve bir elini belime sardı. İki elim göğüs kaslarına her an itecekmişim gibi yaslanmıştı. Diğer eli saçlarıma gitti ve parmak uçları saç tellerimin arasında dolaşmaya başladı.
Kalbimin ritmini sakinleştirmeye ve kokusunu içime çekmeye çalışırken Karan kısık bir sesle ninni mırıldanmaya başlayınca şok içinde kaskatı kesildim. Bu adam hani ninni bilmiyordu Âlâ?
"Yağmur yağar, sere serpe.
Kulağında elmas küpe.
Uyuturum kızımı koka öpe,
Ee, ninni,
Ninni benim nazlı kızım sana ninni,
Ninni benim nazlı kızım sana ninni."
Sesi öyle huzur doluydu ki gözlerimi kapattım ve o ninniyi kulağıma tekrar tekrar mırıldanırken çok geçmeden annesinin kucağında uykuya dalan bir bebek gibi kokusuyla uyuyakaldım.
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum. Yeni bölümün ne kadar hızlı geleceğini gelen etkileşim belirleyecek. Sizleri seviyorum, görüşmek üzere...
-Ezgi
Instagram: @ezgivani
Twitter: @vanililate