İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 19 · 59 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 19

SÖNÜK VEDA

Selamlar! Nihayet upuzun bir bölümle buluştuk. Beklettiğim için kusura bakmayın, Kasırga'ya sezon finali vermem gerekiyordu; biraz ona yoğunlaştım.

Lütfen bol bol yorum yapmayı unutmayın. Bu sınır koyma işlerinden hiç hoşlanmıyorum fakat birkaç okurum bana sınır koymamı önerdiğinde bie düşünmedim değil. Özellikle Kasırga'nın etkileşimlerine bakınca yapasım geliyor. Neyse, şu anlık bu düşünceyi rafa kaldırıyorum.

Diğer Kitabım: KASIRGA

INSTAGRAM: @ezgivani

TİKTOK: @vanililatee

TWİTTER: @vanililate

🎧Paptircem - Sandım ki

🎧AYLİVA - Kal Yanımda

🎧AYLİVA - Lass mich gehen

🎧Egemen Akkol, Rana Türkyılmaz - Bana Bi Yolunu Bul

🎧Doja Cat - Paint The Town Red

🎧Skylar Grey - Everything I Need

🎧Mabel Matiz, Evgeny Grinko - Vals

"O Köse'ye ulaş, onun amına koyacağımı bildir!" dedi sertçe. Telefonla konuşuyordu. Nefesimi tuttum. Karşı tarafı dinledi, ardından öfkeyle güldü. "Evet, oymuş. Başıma bela amına koyayım," dedi. Tükürür gibi konuşuyordu.

Sakinleşmeye çalışıyordum ama sesindeki demirden daha sert duran öfke buna hiç yardımcı olmuyordu. Ona bakamıyordum ama yüzünün de bir bıçak kadar keskinleştiğini tahmin edebiliyordum.

"Ben göstereceğim ama ona," dedi Karan başını sallayarak. "Tolerans gösterdikçe götü kalktı. Bundan sonra imtiyaz yok Toprak. Dediklerimi aynen ilet. Ona de ki; 'Abin seni sikecekmiş Kartal.'"

Gözlerim hızla onu bulurken dudaklarım aralandı. Kardeşi... kardeşi mi yaptırmıştı bunu? Bize bu saldırıyı düzenleyen kişi bizzat öz kardeşi miydi? Bakışlarım ön camdan dışarı çevrilirken şaşkınlık ve dehşetin tadı damağıma yayılıyordu. Sertçe yutkundum ve büyümüş gözlerimi jipin farlarıyla aydınlanan taşlı yola diktim.

Kardeşiyle olan ilişkisi hakkında hiçbir fikrim yoktu ve ona ne zaman bunu sorsam beni yanıtsız bırakmıştı. Lakin şimdi neden yanıtsız bıraktığını anlayabiliyordum. Görünüşe bakılırsa kardeşi ona düşmandı. Kardeşi, adam tutup abisini öldürtmek isteyecek kadar düşmandı ona. Ama neden? Gerçekten Karan'ın hayatı hakkında hiçbir fikrim yoktu ve bunu şu an daha net görüyordum.

"Bul onu bana," dedi demir gibi bir sesle. "Bu gece hesaplaşacağız. Bu gece o piç kurusu benim karşımda olacak Toprak. Ne cehennemdeyse yakasından tutup getireceksin. Aksi taktirde onun hesabını da sana keserim."

Sonra telefonu kapatıp aramızdaki bölmeye attı ve tek eliyle alnını ovuşturarak sakinleşmeye çalıştı. Tek kelime edemiyor, ona attığım kaçamak bakışlar dışında yerimden bile kıpırdamaya korkuyordum.

Karan hızlı hızlı soluklanıyordu ve bir türlü sakinleşemiyordu. Öyle öfkeliydi ki alıp verdiği nefesleri titriyordu. Ellerimi kucağımda birleştirerek söyleyecek bir şeyler aradım ama bulamadım, korkmuştum. Sakinleşmesi gereken diğer taraf da bendim. O sinirliydi, ben korkmuştum. Dehşet içindeydim.

Az önceki olaylar hiç yaşanmamış, üç can almamış kadar temizdi. Üzerinde tek bir kan damlası dahi yoktu fakat cama sıçrayan o kan damlaları benim zihnimin duvarlarındaydı. Silmem gerekiyordu. Bir bez alıp o kan lekelerinden kurtulmam gerekiyordu.

Karan avucunun içini sertçe direksiyona geçirdiğinde irkildim ve bakışlarımı kaçırıp yan camdan dışarı baktım. Bu öfkesi kardeşine miydi yoksa az önce cinayet işlediği için miydi bilmiyordum fakat korkuyordum. Karan'ın öfkesi yakardı, biliyordum. Diri diri yakardı. Yıkardı, onu da biliyordum. Taş taş üstünde kalmazdı. Parçalardı; tuz buz ederdi. Karan'ın öfkesi odağı olmak istemeyeceğiniz kadar ölümcüldü.

Çünkü o sakin bir adamdı. Sabırlıydı. Sinirlense de sakinliğini korurdu. Susardı, sakin kalırdı fakat en sonunda taşmasına sebep olacak o damlayı damlatırsanız öyle bir patlardı ki kaçacak yer arardınız. Allah Kartal Ata Soykamer'e dayanma gücü versin o zaman Âlâ...

🌙

"Ben çok gerildim, çok gerildim Ediz. Çok gerildim!"

Yastığı yüzüme doğru kaldırdığım an Ediz hızlı bir hareketle tutup elimden çekti ve kaşlarını çattı. "İzle Âlâ," dedi beni delirten ısrarcı tavrıyla.

"Çok gerildim!" diye çıkıştığımda Ediz filmi durdurup bana döndü. "Sus da izleyelim şu filmi!"

Oturduğum koltukta çırpınmayı bıraktım ve oflayarak Elçin'e döndüm. "Bu çocuk niye böyle ya?"

Elçin ağzına tıkıştırdığı cipsi katır kutur yerken omuz silkti. "Ruh hastası da ondan."

"Filmi izleyecekseniz pür dikkat izleyeceksiniz," dedi Ediz ciddiyetle. "Âlâ benim dikkatimi dağıtıyor sürekli dır dır konuşarak."

"Oğlum lan..." dedi Tolga gözlerini donmuş sahneden çekmeden. "Gerçekten şöyle bir arınma gecesi olsaydı..." Heyecanla bize döndü. "N'apardık lan? Adam öldürür müydük, yoksa güvenlik önlemi alıp geceyi evde mi geçirirdik?"

"Öldürürdüm ben," dedi Ediz alaycı bir şekilde gülümseyerek. "Yıl boyunca liste hazırlardım hatta."

Ona yandan bir bakış attım. "Haa," dedim kinayeli bir şekilde. "Kolaydı sanki öyle. Böcek mi öldürüyorsun?"

Ediz arkasına yaslanıp kolunu omzuma attı. "Hapse atılmayacağımı bilsem öldürmek istediğim çok insan var..."

"Hadi oradan be," diye homurdandım. "Sen bir karıncayı bile incitemezsin."

Omuz silkti. "Bazı insanların karınca kadar bile yaşamaya hakkı yok."

"Haklı," dedi Elçin. "Ben tacizcilerin tecavüzcülerin peşine düşerdim."

Hayret içinde Elçin'e baktım. "Oldu! Herkes birbirini öldürsün... Hukuk? Anayasa?"

Elçin bana küçümser bir bakış attı. "Salınan tecavüzcüleri saymamı ister misin?"

"Sus Sincap," dedi Ediz başını başıma yaslayarak. "Bu tartışmayı kazanamazsın."

"Evet, bazı insanlar ölmeyi hak ediyor ama bunun önünü alamazsınız!" dedim inatla. Ediz'den uzaklaşıp yüzüne baktım. "Kaos çıkar! Ayrıca tecavüzcülere ölüm bir hediye olur! Hayatlarının sonuna kadar bir hücrede çürümeleri daha ağır bir ceza."

Tolga başını salladı. "Haklı. Öldürmeyeceksin, süründüreceksin."

"Hücreye mi atılıyorlar peki?" diye sordu Ediz alaycı bir tavırla. Bilmiyordum. Ediz'in suratına ifadesiz bir şekilde bakmaya devam ettim. Ediz güldü ve beni yeniden kolunun altına aldı. "Tecavüzün cezası minimum on iki yıl Sincap. Onun da infazla sekiz yılını yatıp çıkıyorlar. Tabii ceza nitelikli hale göre değişir... Daha fazla ceza da alabilirler fakat bunun için iyi bir avukat tutabilmen ve kanıtlayabilmen lazım..." dedi. "Hücreye atılman için ceza kanununa göre çok daha ağır suçlar işlemiş olman lazım. Yani anlayacağın tecavüzcüler cezaevinde bir yaramazlık yapmadıkları sürece hücrede kalmıyorlar."

"Atılmalılar ama!" dedim inatla. "Hücreye atılmalılar!"

Ediz yeniden başını başıma yaslayıp bir kez daha güldü. "Olur, söyleriz atarlar."

"Tamam," dedim kaşlarımı çatarak. "Haklı olabilirsiniz ama öldürmek değil bunun çözümü!"

"Benim elime verseler işkence ede ede öldürürüm valla," dedi Elçin sarı saçlarını bileğindeki tokayla topuz yapmaya çalışırken.

"Öf susun ya!" dedi Tolga sehpaya bıraktığı kumandaya uzanarak. "Siz kurtaracaksınız dünyayı sanki. İzleyin şunu hadi."

Filmi tekrar açtığında başımı Ediz'in omzuna yaslayıp düşünceli bir şekilde izlemeye devam ettim. İnsan öldürmek kolay olmamalıydı. Arkadaşlarım bunu yapabilecek insanlar değillerdi, söylemesi kolaydı ama kimseyi öldüremezlerdi. Ben de yapamazdım. Birinin canını almak bir çiçek koparmaya benzemezdi. Birkaç kez rüyamda birilerini öldürdüğümü ve cesetini saklamaya çalıştığımı görmüştüm. O kadar gerçekçiydi ki kan ter içinde uyanmıştım.

Elime bir silah verseler, hapse girmeyeceğimi söyleseler ve karşıma birini getirip 'öldür' deseler... Yapamazdım. Yapamazdım, mümkün değildi.

"Ben kimseyi öldüremem," diye mırıldandım bakışlarımı ekrandan çekmeden. "Ne olursa olsun."

"Onu biliyorum," diye mırıldandı Ediz de. "Fakat dünya sandığın kadar adaletli değil Sincap."

"Âlâ."

Karan'ın sesi beni bulunduğum ana sürüklerken gözlerimi kırpıştırarak ona döndüm. "Geldik," dedi alçak bir sesle. Sakinleşmişti. Bakışları temkinliydi.

Donuk bakışlarım güzel yüzünde birkaç saniye oyalandı. Ardından başımı çevirip ön camdan dışarı baktım. Malikânenin garaja giden yolunda durmuştuk. Derin bir nefes alıp kendime toparlanmak için komut verdim, çantamı ve Ceylin'in hediyesini alıp arabadan indim.

Karan'ı beklemeden çeşmeye doğru ilerlemeye başladığımda. "Bekle," diye seslendi arkamdan. Durmadım. Duramıyordum. Zihnimde şimşekler çakıyordu. Ne düşüneceğimi bilmiyordum ve dehşet içindeydim. "Âlâ!" dedi sabırla. "Dur orada!"

Yol boyunca tek kelime etmemiştim. Sadece donuk bir şekilde geçip giden yolları izleyerek susmuştum, Karan'a dönüp bakamamıştım. Ruhum buz tutmuş gibi hissediyordum.

Dişlerimi sıktım, gözlerimi kapattım ve durdum. "Ne?" dediğimde sesim de kara gözlerim gibi donuktu.

"Konuşalım," dedi ifadesiz bir sesle.

"İstemiyorum," dedim. Ona dönmemiştim. Hava biraz daha soğumuştu ayrıca. Üşüyordum. Dudaklarımdan süzülen nefes buhar olup havada süzülüyordu.

"İsteyip istememenle ilgilenmiyorum," dedi Karan da soğuk bir sesle. Ruhsuz bir şekilde gülümsedim ama arkam dönük olduğu için görmedi.

"Buradan bir an önce gitmek istiyorum," dedim ve gitmek üzere birkaç adım daha attım ama o çoktan yanıma ulaştığı için kolumu tutup beni durdurdu. "Bırak," dedim sakin bir sesle.

"Bak," dedi beni kendine çevirirken. "Ne hissettiğini anlayabiliyorum. Korktun, onu da biliyorum ama sorun yok. Görmediler seni. Tamam mı? Rahat ol. Kimse görmedi."

Bu benim umurumda bile değildi. Söylediği o gurur kırıcı sözlerden sonra adamların beni görüp görmediğinden endişelendiğimi mi sanıyordu?

Kaşlarımı kaldırdım. "Sen o sahilde beni öptüğünde de bizi görmediklerinin garantisini verebilir misin?" Hafifçe başımı salladım. "Beni senin yanında görüp görmedikleri umurumda değil. Neden biliyor musun? Çünkü bahane! Madem beni görmelerinden, hayatımı mahvetmekten korkuyorsun... O zaman neden öptün beni sahilde? Bunu düşünemeyecek kadar aptal bir adam değilsin sen."

"Aptalımdır belki," dedi ifadesiz gözleri yüzümdeki öfkeyi izlerken.

"Değilsin," dedim alaycı bir gülümsemeyle.

"Bilemezsin," dedi.

"Bırak Allah aşkına ya!" dedim kolumu elinden çekmeye çalışırken. Bana dokunmasını istemiyordum, sanırım kırgındım. Üstelik az önce üç kişiyi öldürdüğü gerçeğini somut bir şekilde bilirken ondan nasıl korkmadığımı da anlayamıyordum. Sana zarar vermeyeceğini biliyorsun Âlâ.

"Derdin ne?" dedi sakince. "Ne bekliyorsun benden?"

"Hiçbir bok beklemiyorum!" dedim hayret içinde bir öfkeyle. "Beni karın yap mı dedim sana? Ne bu tripler ya? Ben seni istiyor muyum acaba da hiç sormadan karşıma geçip 'olmaz Âlâ' diyorsun. Ne bu ego ya? İki öptük seni diye çocuklarımın babası olmanı hayal ettiğimi falan mı sandın? Sinirlendim, evet çünkü senin bu yaptığına öküzlük denir!"

Kaşları havalandı.

"Ne?" dedim öfkeyle. "Ne kaldırıyorsun kaşlarını? Sadece susmalıydın! İlkti ya ilkti! Bana ne hissettirdiğinin farkında mısın o söylediklerinle? Beni öpüp sonra da karşıma geçip 'benden bir şey bekleme' diyorsun! Ne bekleyeceğim ya senden ben?"

"Adam öldürdüm," dedi Karan bomboş bir sesle.

Duyamadım.

"Senden ne bekleyeceğim ben? Ne bekleyeceğim ne? Beni öptün diye hadi evlenelim diyeceğimi mi sandın?"

"Adam öldürdüm az önce," dedi.

"Bir öpücük... evet, senin için sadece bir öpücüktü ama benim için özeldi! İlkti! O sözleri söylemek zorunda mıydın bana? Beni önce göklere çıkarıp sonra yere çakmak zorunda mıy-"

"BEN AZ ÖNCE O ADAMLARI ÖLDÜRDÜM!"

Beni hafifçe sarsarak bağırdığında sustum ve kalbime yumruk yemişim gibi hissederek yüzüne donuk bir ifadeyle baktım. "Sus."

Karan burnundan soluyarak gözlerini kapattı ve kendine birkaç saniyelik bir zaman tanıdı. "Öldürdüm Âlâ," dedi gözlerini açtığında sakin bir sesle. "Arabadaki adamların hepsini öldürdüm."

Yutkundum, dudaklarımı ıslattım ve yüzüne baktım. "Sus Karan."

"Neden yaptım?" diye sorduğunda verecek bir cevabım yoktu. Bir süre yüzüme baktı, ardından gözlerini kıstı. "Seni görmüş olma ihtimalleri yüzünden. Evet, arabada görmediler. Evet, gün boyu takip etmiyorlardı, yolun kenarında bekliyorlardı ve bizi takibe aldıkları ilk anı gördüm; pusuya yatmışlardı ama öncesinin olabileceği ihtimali bana bu akşam üç kişiyi öldürttü. Düşük bir ihtimaldi ama yaptım."

Burnumdan soluyordum. "Gördüm," dedim bir anda. "Onları öldürdüğünü." Gözlerimi kaçırdım.

"Biliyorum," dedi, yüzü ifadesizleşmişti. "Gördün ve bunu düşünüp benden kaçmak yerine hâlâ seni öptükten sonra söylediklerime öfkeleniyorsun. Neden Âlâ?"

Yutkundum, bir şeyler söylemek istedim ama ağzımdan tek kelime çıkmadı. Biliyor muydu? Onu izlediğimi görmüş müydü?

"Söyle," dedi kolumu bırakıp ellerini pantolonunun cebine sokarken. "Anlat. Nasıl normal karşılayabiliyorsun? Katilim ben lan katilim. Bunu normalleştiremezsin. Kaç git... ne bileyim... polisi ara, ihbar et beni..."

"Evet," dedim buz gibi bir ifadeyle. Soğukkanlılığıma inanamıyordum. "Katilsin." Fakat diğer söylediklerine verecek bir cevabım yoktu. Bir cinayete tanık olan birinin yapacağı ilk şey kaçmak ya da polisi aramak olurdu. Ben ne yapıyordum cidden? Karan'ın işlediği cinayeti umursamıyor, onun hayatına giremediğim için öfkeleniyordum.

"Neden duruyorsun?" dedi kuru bir sesle. "Oyun mu sandın gördüklerini? Kaçman gerekiyor senin. Ben git demeden gitmen gerekiyor. Neden kırılıyorsun bana?"

"Sivil değillerdi," dedim söylediklerine aldırmadan. "Sivil değillerdi. Sen yapmasaydın onlar yapacaktı. Nefsi müdafaa oluyor bu... bize ateş ettiler... bu yüzden..."

"Fark eder mi?" dedi Karan. "Fark eder mi sivil veya değil? İnsan olması yeterli değil mi senin için? Beni savunmayı, aklamayı kes Âlâ."

"Fark eder," dedim derin bir nefes alarak. "Senin normal bir hayatın yok... sen söyledin! Bunu seçme şansın yoktu."

"Kes şunu. Dramatize edilmeyecek suçlar işledim ben." Ağır ağır başını sallayıp kaşlarını kaldırarak ateş saçan gözleriyle gözlerimin içine baktı. "Gördün. Tereddüt etmedim. Bir saniye bile. Şimdi önce o kapıyı zorlamak yerine arkanı dönüp gitmen gerektiğini anlayacaksın," dedi sertçe. Sesinde beni kendime getirmeye çalıştığını anlatan bir tını vardı. "Sonra kendini önemsemeye ve hayatını inşa etmeye başlayacaksın. Seni özgür bırakıyorum diye sakın anlaşmamızın bittiğini sanma, hâlâ geçerli. Ne istersem yapmak zorundasın." Derin bir nefes aldı. "İki yıla okula dönmen," dedi. "Okuluna döneceksin."

"Hayır," dedim anında, sanki söylediklerine alerjim varmış gibi yüzümü buruşturdum. "Olmaz!"

"Seçme şansın yok. Çalış dedim, kabul etmedin. Orada burada çalışmak istiyorsan buyur, devam et. Ama önümüzdeki sene Maya'nın da senin de tüm masraflarını karşılayacağım ve sen iki yılımı bana bu şekilde ödeyeceksin. Çalışmayacaksın, sadece okuluna odaklanacaksın." Dudaklarını ıslattı. "Bu süreçte de senden uzak duracağım, benden uzak duracaksın."

"İstemiyorum," dedim fısıltı gibi çıkan bir sesle. Hangisine dediğimi bilmiyordum. Benden uzak durmasını mı istemiyordum yoksa diğer söylediğini mi?

"Seçme şansın yok," dedi ifadesiz bir sesle. "Anlaşma anlaşmadır."

"Benden uzak duracaksan... yardımını istemiyorum." Âlâ, sus.

Karan sabırla derin bir nefes alıp verdi, bakışlarını bahçede dolaştırdı, ardından bana dönüp gözlerimin tam içine baktı. "Sana arabadan inmemeni söyledim ama kapıları kilitlemedim. Neden? Bunu düşünemeyecek kadar aptal mıyım sence?"

Kısa bir an neden bahsettiğini anlamadım, ardından cümlesini içimden tekrarladım ve şaşkınlıkla yutkundum. Bilerek mi yapmıştı? Görmemi mi istemişti?

"Peşinden gelip izleyeceğimi biliyordun," dedim donuk bir şekilde. Başımı çevirip şimşirli yollara baktım. Peşinden gidip izleyeceğimi biliyordu. Ne düşüneceğimi bilemezken birkaç saniye sustum, zihnimdeki karmaşayı dinledim. Saniyeler sonra ona döndüğümde dudaklarımdan minik bir kahkaha kaçtı, ardından çıldırmış gibi gülmeye başladım.

Karan tepkisiz bir şekilde histerik kahkahalarımı izledi, sonra derin bir nefes alıp boşluğa baktı.

"Sen gerçekten..." Başımı iki yana salladım. Bana döndü. "Gerçekten bok gibi bir adamsın." Geriye doğru birkaç adım atıp ona öfkeyle baktım. "Yazık! Çok pişmanım. Keşke beni öpmene izin vermeseydim. Siktir git!"

Arkamı dönüp koşar adımlarla malikânenin giriş kapısına doğru ilerlerken Karan'ın söylediği tek şey, "Biliyorum," oldu.

🔥

"Bebekim çok acıkmış! Ona biras meme veriyim di mi Âlâ'm?"

"Âlâ'm? Veriyim mi?"

"Âlâ'm!"

İrkilerek Ceylin'e döndüğümde kaşlarını çattığını gördüm. Ona aldığım bebeğin hıçkırıkları kulaklarımda yankılanıyordu, göz pınarlarından süzülen damlaları izleyip başımı salladım. "Biberonunu istiyor," dedim hafifçe gülümseyerek. "Acıkmış, evet."

Ceylin yerdeki biberonu alıp bebeğin ağzına soktuğunda bebek saniyeler içinde sustu. Derin bir nefes alıp sırtımı duvara yasladım ve boş gözlerle Ceylin'i izledim.

"Çok acıkmışsın di mi annecim?" dedi Ceylin bebeği kucağında sallarken. Minik elleriyle biberonu da bebeği de sıkıca tutuyordu. Anne şefkatinin ne olduğunu bilmezken oyuncak bebeğe böyle yaklaşabilmesini durgun bir şekilde izliyordum. "Ben senin karnını doyuruyorum ama çünkü senin annenim."

Gülümsedim.

"Şimdi seni ayağımda salliyim sonra sen uyu," dedi bebeğine.

"Adını ne koydun?" diye sordum merakla.

"Âlâ," dedi bakışları beni bulurken. "Adını Âlâ koydum bebekimin."

Kalbimde bir sızı hissettiğimde başımı çevirip duvardaki çiçek desenlerine baktım. Bok gibi hissediyordum. İğrenç hissediyordum. Üstelik Ceylin de çok durgundu. Bana çaktırmıyordu ama üzgündü.

Oyun odasındaydık. Karan'ı bahçede bırakıp eve girdiğimde sakinleşmek için bir süre lavaboya kapanmış, ardından Ceylin'i alıp buraya gelmiştim. Nerede olduğunu bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum. Ağırdı. Yaşanılanlar çok ağırdı ve öfkeliydim. Ediz'i arayıp hızlı gelmesini söylememek için kendimi çok zor tutuyordum.

Ceylin kenarıda duran pembe, minik yastığı aldı ve minik bacaklarını uzatıp ayaklarının üzerine koydu. Bebeği dikkatle dizlerine yatırdığında ellerini de arkasına, halıya yasladı ve yavaş yavaş sallamaya başladı. "Dandini dandini dastana, danalar girmiş bostuna, kal bostuncu burada, yemesinler danayı..."

Kaşlarım çatılırken dudaklarımı birbirine bastırdım. Yanlış söylüyordu ama o kadar ciddiydi ki ruh halime rağmen gülesim gelmişti.

"Ee eee esine, laylondan bebesine, susun susun çocuklar, Âlâ'nın uykusu gelmiş..."

Güldüm, kapı tıklatıldı. Bakışlarım kapıya çevirilirken açılan kapının ardından Karan çıktı, gülümsemem yüzümde soldu. Gergin bir nefes aldım.

"Babacım?" dedi Ceylin durgun bir gülümsemeyle.

"N'apıyorsun güzelim?" dedi Karan gülümseyerek. Sahte bir gülümsemeydi bu. Hatta Ceylin'e olan bakışları utançla gölgelenmişti. Sanki ona bakamıyordu.

Duş alıp temizlenmişti. Kahverengi kalın bir sweatshirt, altına da siyah bir eşofman altı giymişti. Dalgalı saçları hâlâ nemliydi. Hasta olacaktı. Bu soğukta saçlarını kurutması gerektiğini bilmiyor muydu?

"Bebekimin karnını doyurdum, şimdi de uyutuyorum ninni söyleyip," dedi Ceylin.

"Aferin," dedi Karan kuru bir sesle. "Tamam o zaman," dedi ardından da. Bana bakmamıştı. Sıkıntılı bir ifadeyle geri çekilip kapıyı kapatmaya yeltendi ama Ceylin, "Gel baba," deyince durdu. "Yanımda dur."

Karan duraksayarak bir süre Ceylin'e baktı, akabinde hafifçe başını sallayıp belli belirsiz bir mahçubiyetle içeri girdi. Ne düşündüğünü merak ediyordum. Bence Ceylin'i hak etmediğini düşünüyor Âlâ. Tereddütsüz bir şekilde üç kişinin canını aldıktan hemen sonra kızıyla oyun oynamayı hak etmediğini düşünüyor.

Karan tam karşıma bağdaş kurarak yere oturduğunda Ceylin ortamızda kalmıştı. Kollarımı göğsümde bağlayıp başımı duvara yasladım ve Karan'ın arkasındaki duvarın üst kısımlarındaki çiçek desenlerini incelemeye başladım bu sefer. Lila renginde boyanan duvarlara çok yakışan beyaz çiçeklerdi bunlar. Sarmaşık gibiydi, tüm duvarlara yayılmıştı.

"Çok bir sürü yoruldum baba," dedi Ceylin. Bakışlarım ona çevrilirken bebeğini yavaşça kucağına aldı. "Uyumuyo bu çocuk. Al, sen salla."

Karan bir kez gözlerini kırptı, birkaç saniye düşünceli bir şekilde Ceylin'in yüzüne baktı, daha sonra bebeği alıp bağdaşını çözdü. "Ben ninni bilmiyorum," dedi kuru bir sesle.

"Ben söylerim, sen salla ama yüpfen," dedi Ceylin de. Karan hafifçe başını salladı, ardından bebeği yastıkla birlikte bacaklarının üzerine koydu. İnanılmaz bir görüntüydü. Az önce bir adamın başına silah dayayıp saniyelik bir tereddüte dahi kapılmadan o tetiğe basan Karan Ateş Soykamer, oyuncak bir bebeği ayağında sallayarak uyutmaya çalışıyordu.

"Söylenmedi hiiç sana layıküşler benden öncee, pussak yüreğim diliyorsun sen de ince ince! Yangın yeri hep buralar sayende yok şikamet... gel bi' solayım aşkın olayım!"

Karan kaşlarını çatıp yüzünü şaşkınlıkla kırıştırarak Ceylin'e baktı. "Babacığım bu ninni değil?" dediğinde ruh halime rağmen kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırdım.

"Ama güzel," dedi Ceylin yerde sürünerek Karan'ın yanına ulaşırken. Başını Karan'ın karnına yaslayıp ona sıkıca sarıldı.

"Nereden öğrendin sen bu şarkıyı?" diye sordu Karan şaşkınlıkla. Ceylin'i kolunun altına alarak sarıp sarmaladı. Hâlâ bebeği sallıyordu.

"Oya halam hep bunu dinliyo makyaj yaparken," dedi Ceylin gözleri baygın bakıyordu. Uyku saati yaklaşmıştı. "Ben onu izlemeyi çok seviyorum ya makyaj yaparken?"

"Anladım," diye mırıldandı Karan düşünceli bir şekilde. Başını geriye yaslayıp sol tarafımdaki pencerenin beyaz jaluzilerine dikti gözlerini. "Pussak yüreğin demek..." Keyifsiz bir şekilde gülümsedi.

"Hı-hı," dedi Ceylin. Gözleri gidiyordu ama direniyordu.

"Ceylin?" dedim gülümseyerek. "Uyumaya gidelim mi? Uykun geldi sanırım?"

Ceylin bana döndüğünde bakışlarında hiç görmediğim bir ifade gördüm. Kaşlarını çattı. "Hayır," dedi hırçın bir öfkeyle. "Ben uyuyunca gideceksin biliyorum!"

Gülümsemem yüzümden silinirken Karan'a baktım. Odaya geldiğimden beri ilk defa buluşmuştu gözlerimiz. İfadesiz bakıyordu, tek bir duygu yoktu yüzünde. Birkaç saniye yüzüme baktı, ardından başını eğip Ceylin'in saçlarını öptü ama bir şey söylemedi.

Ne diyeceğimi bilemeyerek omuzlarımı düşürdüm ve iç geçirdim. Önümde duran legoları birbirine geçirmeye başladığımda Ceylin doğruldu, Karan'ın ayağında sallamaya devam ettiği bebeği yavaşça kucağına aldı ve dizlerinin üzerinde ilerleyerek duvara yaslı duran oyuncak beşiğe ulaştı. "Uyudu," dedi fısıldayarak. "Sessiz olun tamam mı?"

İkimizden de bir ses çıkmıyordu. Birbirimize de bakmıyorduk. Ben legoları birbirine geçirip duruyordum. O ise başını duvara yaslamış, düşünceli bir şekilde jaluzileri seyrediyordu.

Ceylin bebeğini beşiğine yatırıp üstünü örttükten sonra tekrar babasının yanına gitti. "Saçımı örür müsün baba?"

Başımı kaldırıp onlara baktığımda Karan'ın şaşkınlıkla Ceylin'e baktığını gördüm. "Ben mi?" dedi.

"Evet babacım," dedi Ceylin. Sanki Karan'ın onun yanındayken kötü hissettiğini anlıyor, özellikle kendisiyle ilgilenmesini istiyordu. Çocuklar hisseder Âlâ. Belki de babasına dünyanın en iyi babası olduğunu hissettirmeye çalışıyordur. Karan'ın şu anda bunu sorguladığını biz anladık ve belki o da anlamıştır?

"Ben örgü örmeyi bilmem ki?" dedi Karan mahçup bir şekilde. "Saçların dolaşır, canın yanar."

"Bir şey olmas," dedi Ceylin. Karan'ın bacaklarına oturup saçlarını omuzlarından geriye attı. "Sen bildiğin gibi yap ben çok bir sürü beğenirim zaten sen yaptın diye. Ayrıca benim babam benim canımı yakmaz."

Karan kısa bir an donup kaldı ve Ceylin'e uzun uzun baktı, sonra saçlarını dokunmaya kıyamıyormuşcasına tutarak ikiye ayırdı. Ardından ayırdığı tutamları gözlerini kısarak büyük bir dikkatle birbirinin üzerine atmaya başladı. Çok ciddi görünüyordu fakat... örgü örmediğinin farkında mıydı?

Sessizce onları izlerken iki tutamı birbirinin üzerine atarak uçlara kadar geldi ve elini Ceylin'e uzattı. "Tokanı ver."

Ceylin gülümseyerek elinde tuttuğu tokayı babasının avcuna koyarken hevesle sonucu bekliyordu. Sonuç hüsrandı ama manzara güzeldi. Keşke benim babam da örgü örmeyi bilmediği hâlde sırf ben mutlu olayım diye saçlarımı birbirine dolasaydı.

Karan tokayı dikkatle Ceylin'in saçlarına bağladı, ardından eğilip başının arkasına uzun bir öpücük kondurdu. "Bak bakalım prenses aynandan, olmuş mu?"

Ceylin ayağa kalkıp sol köşede duran beyaz, oymalı boy aynasında koştuğunda Karan'la göz göze geldik tekrar. Ben gözlerine bakmaktan gocunmuyordum ama Karan bunu yapamıyordu. Gözlerini kaçırıp Ceylin'e baktı.

Bana bakmak mı istemiyordu, bakamıyor muydu?

"Elsa'nınki gibi olmuş babacım," dedi Ceylin gülümseyerek. Beğenmemişti ama Karan'ı üzmek istemiyordu. "Canım babam!" Babasına koşup kucağına atladığında Karan onu son anda tutmuştu. Minik elleriyle Karan'ın yanaklarını tuttu ve kıkırdayarak bütün yüzünü art arda öpmeye başladı. Yanaklarını öptü, çenesini öptü, burnunu öptü, alnını öptü, yüzünde öpülmedik nokta bırakmadı. Kocaman kocaman öpücüklerdi bunlar.

Karan öyle mutlu olmuştu ki yüzündeki ifade canımı yakıyordu. Ne düşündüğünü ne hissettiğini bilemiyordum ama biraz olsun gevşemişti. Mahçup bir şekilde gülümsüyordu şimdi. Bu mahcubiyeti yüzünden canım yanıyordu.

Ceylin'in büyüyünce, aklı erince Karan'ı olduğu kişi yüzünden kabul edemeyeceğinin ve ona baba demekten utanabileceğinin ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyordum, çok üzülüyordum. Karan'ın da bunu düşünüp üzüldüğünü görebiliyordum.

"Dudakını da öpcem!" dedi Ceylin. Ardından Karan'ın dudaklarına minik bir öpücük kondurdu. Sonra kıkırdadı. "Aşkım babam benim!" Başını babasının göğsüne yaslayıp ona sımsıkı sarıldığında Karan, Ceylin'i sıkıca sarıp çenesini başına yasladı ve o esnada yüzündeki gülümsemeyi acı içinde kıvranan bir adam sildi. Gözlerini yere dikmiş, yutkunmaya çalışıyordu ama yapamıyordu.

Kısa bir süre sustu, uzun uzun düşündü, ardından aklına bir şey gelmiş gibi başını kaldırdı. "Ceylin," dedi normal bir sesle. "Kimsenin dudağını öpmek yok, tamam mı?"

"Ama yeden?" dedi Ceylin kaşlarını kaldırarak. Minik eliyle Karan'ın kolundaki saati çevirip duruyordu.

Karan duraksadı ve bunu nasıl açıklayabileceğini düşünmeye başladı.

"Dudaktan öperek sevgini göstermeye çalıştığını biliyoruz," dedim gülümseyerek. Karan bana baktı, ben Ceylin'e bakıyordum. "Babanı öpebilirsin. Onu çok seviyor olduğun için bunu yapabilirsin ama başka insanların bunu yapmasına izin vermiyoruz. Tamam mı?"

"Pars'ı da mı öpmiyim?" dedi Ceylin kaşlarını çatarak. "Sevdim ama onu."

Dudağımı ısırıp cümlelerimi toparlamaya çalıştım. Pedagojik açıdan anlatmam gerekiyordu. Babasını dudağından öpmesi sorun değildi ama bunu normal görürse başka insanlar tarafından istismara uğrayabilirdi. Seneye okula başlayacaktı, etraf pedofili kaynıyordu.

"Kimseyi öpme babacığım," dedi Karan sakince. "Mikrop kapabilirsin."

"Evet," dedim başımı sallayarak.

"Ama senden mikrop gelmez!" dedi Ceylin, Karan'a sıkıca sarılarak. "Sen çok temizsin babacım!"

Karan derin bir nefes aldı. Pedagogların, anne ve babaların çocuklarını dudaklarından öpmemesi gerektiğini söylediğini; bunun, çocuğun cinsel istismara uğramasına sebep olabileceğini belirttiklerini okumuştum. Bu, çocukta mahremiyet duygusunun oluşmasını engelleyebiliyordu. Anne ve babanın bunu yapması çocukların gözünde öpüşmeyi normalleştirebiliyor, çocuklar bir yabancı buna yeltendiğinde itiraz etmeyebiliyordu. Karan da bunu biliyordu ama bunu ona nasıl açıklayacağını bilemiyordu. İstismara uğramamış bir çocuğa bunu açık açık anlatamazdık.

"Gelir güzel kızım," dedi yumuşak bir sesle. "Ben yetişkinim. Sigara içiyorum... bir sürü zararlı yemek yiyorum..."

"Ama sen sürekli dişlerini fırçalıyorsun!" dedi Ceylin inatla.

Karan sabırla iç çekti ve bana döndü. Yardım bekliyordu. Ceylin'e baktım. "Birinin seni dudağından öpmesi her zaman iyi niyetli olmayabilir," dedim açık açık. Bazı şeyler de dan diye söylenmeliydi işte. "O senin baban evet ama çocuklar dudaktan öpüşmemeli. Sen minik bir çocuk olduğun için savunma hücrelerin de daha bebek. Mikroplarla savaşamazlar. Bu yüzden sürekli hastalanabilirsin. Ayrıca yabancıların bize dokunmasına izin vermiyoruz. Öpmesine, dokunmasına, kucağına almasına asla izin vermiyoruz. Biri sana istemediğin hâlde dokunursa da bunu hemen babana söylemelisin. Tamam mı?" Nefesimi üfledim. Pedagojik açıdan ne kadar doğru konuştuğumu bilmiyordum ama bunları öğrenmesi gerekiyordu.

"Tamam," dedi Ceylin başını sallayarak. Şaşkınlıkla Karan'a baktım, o da başını eğmiş Ceylin'e bakıyordu. Bu ani kabullenişine ikimiz de şaşırmıştık. "Babamı yanakından öpebilir miyim?"

Gülümsedim. "O senin baban. Elbette öpebilirsin. O da seni öpebilir. Ama yabancı insanlar, özellikle baban yanında yokken sana dokunamaz. Tamam mı?"

"Tamam," dedi tekrar Ceylin. Rahat bir nefes aldım ve tam o esnada telefonum çalmaya başladı. Ediz arıyordu. Göğsüme bir ağırlık çökerken karnıma bir ağrı yayıldı. Zamanım dolmuştu.

Aramayı yanıtlayıp kulağıma götürdüğümde derin bir nefes daha aldım. "Efendim?"

"On dakikaya attığın konumdayız," dedi Ediz neşeli bir sesle. "Hazırlan."

"Tamam," dedim başımı sallayarak. "Bir tek çantam var zaten. Alıp aşağı ineceğim."

"Tamam, hadi görüşürüz," dedi Ediz.

"Ediz!" dedim aceleyle.

"Efendim?"

"Kapıdaki korumaların haberi var mı bilmiyorum geleceğinizden. Karan Bey'in haberi var ama... sorarlarsa söylersin. Gerçi her türlü teyit ederler ama... neyse işte... şaşırma diye dedim." Karan bana bakıyordu ama ben inatla legoları üst üste geçirip kule yapmaya çalışıyordum.

"Korumaları falan mı var adamın amına koyayım?" dedi Ediz hayret içinde. "Milletteki hayata bak ya!"

"Senin babanın da vardı," diyerek savunmaya geçtim anlamsızca.

"Evet, saldırıya uğradığı için polis koruması talep etmiştik... aynı şey mi? Milletvekili benim babam," dedi Ediz düz bir sesle.

"Aman neyse," dedim yüzümü buruşturarak. "Gelince ara işte..."

"Geldik sayılır zaten. Hazırda bekle sen."

"Tamam," diyerek telefonu kapattığımda yüzüm asılmıştı. Anlamsız şeyler yaşanıyordu zihnimin içinde. Hislerime ve tepkilerime yabancıydım. Ters köşe olmuştum. Gitmek istemiyordum. Şaka gibi geliyordu ama gitmek istemiyordum. Buradan koşarak kaçmam gerekiyordu, belki de sinir krizi geçirip ağlamam gerekiyordu, belki polise gitmem gerekiyordu ama ben hiçbir şey yapmıyordum. Çünkü normalleştirmiştim. Karan haklıydı, o arabada ben bunu normalleştirmiştim.

Öte yandan gerçekleri görmem için yaptığı şeyden dolayı ona çok kızgındım. O arabadan ineceğimi, işlediği cinayete tanık olacağımı bile bile o kapıyı kilitlememişti. Tamam, gidip bakmak benim seçimimdi ve bunun için onu suçlayamazdım ama yine de öfkeliydim. Bu öfkemin sebebi ise onun, bu yüzünü görmeme izin vermesiydi. Bana o adamı tüm gerçekliğiyle görmemi istemediğini söylemişti çünkü. Ne değişmişti? Beni öptüğü için mi yapmıştı bunu? Kaçmam için mi? Yoksa beni istemediği için ondan hiçbir şey beklemeyeyim diye mi?

"Ceylin," dedim gülümseyerek. "Benim gitmem gerekiyor artık."

Ceylin başını kaldırıp yüzüme baktı. "Beni uyut."

İç geçirdim. "Ama..."

"Yüpfen." Gözlerimin tam içine melül melül baktı.

Yutkundum. Hafifçe başımı salladım ve telefonu açıp Ediz'e hızlı bir mesaj yazdım.

Ceylin henüz uyumadı, onu son kez uyutmamı istiyor. Kıramam çocuğu. Siz arabada bekleyin beni.

"Hadi gel," dedim ayağa kalkarak. Elimi Ceylin'e uzatıp hafifçe gülümsedim. O esnada bakışlarım Karan'a kaydı; o önüne bakıyordu. Yüzündeki ifade bomboştu.

"Bana masal da anlat," dedi Ceylin yavaşça ayağa kalkarken. "Saçlarımı da sev. Tamam mı?"

"Tamam," dedim zorlanarak.

"Baba sen de gel," dedi ayağa kalkıp elimi tuttuktan sonra Karan'a bakarak. "Yüpfen."

Karan hafifçe başını salladı, ardından ayağa kalktı. "Yemek yedin mi sen?"

"Evet," dedi Ceylin, Karan'ın işaret parmağını sıkıca tuttuğunda. "Tabakımı bitirdim."

"Tamam," dedi Karan. Başka bir şey söylemedi, eğilip Ceylin'i yavaşça kucağına aldı ve odadan çıkmak üzere kapıyı açtı. Peşlerinden ilerlerken içimdeki burukluğu irsal etmeye çalışıyor fakat bir türlü başaramıyordum. Kollarımı bedenime sarıp Karan'ın şifreli kapıya ilerlemesini izledim.

"Kapıdakilere söyle," dedi kapıdaki iri yarı adamlardan birine. "İçeri alsın misafirleri. Kapıda bekletmesinler. Salona geçebilirler, sorun yok."

Adam başını salladı ve telsizini çıkarmadan evvel bizim için kapıyı açtı. Karan loş merdivenleri çıkmaya başladığında acelesiz adımlarla onları takip ediyordum.

"Âlâ bir daha hiç gelmeyecek mi?" diye sordu Ceylin mahmur bir sesle. "Geler mi sence?"

"Vakti olacağını sanmıyorum," dedi Karan dürüst davranarak. Buraya gelmeme izin vermeyeceğini biliyordum, değil gelmek onu bir daha göremeyeceğimi de biliyordum. Bence senin onu görmek istememen gerekiyor Âlâ ama sen bilirsin. Sessizce iç geçirdim.

"Ama yeden?" dedi Ceylin başını kaldırarak. "Bana söz verdi. Gelerim dedi."

"Elbette seni görmek isteyecektir fakat çok yoğun bir hayatı var Âlâ'nın. Ankara'ya gidiyor. Gelemez," dedi Karan.

Ceylin ağlamıyordu fakat yüzünde öyle büyük bir hüzün vardı ki ağlasa daha az üzülürdüm. Dudakları aşağı doğru kıvrılmış, kaşlarının başlangıç noktaları yukarı doğru kalkmıştı. Gözleri umutsuz bakıyordu. "Of," dedi ama başka bir tepki vermedi. Ağlarsa çok üzüleceğini söylemiştin sabah. Seni üzmek istemiyor Âlâ.

"Ceylin," dediğimde merdiveni aşmış, Ceylin'in odasına doğru ilerliyorduk. "İstediğin her an beni görüntülü arayabilirsin," dedim keyifsiz bir şekilde gülümseyerek. "Bana yeni aldığın oyuncakları gösterebilirsin ve hatta birlikte Barbie bebeklerini giydirebiliriz." Kaşlarımı kaldırıp yapay bir hevesle gülümsedim. "Hatta birlikte film de izleyebiliriz."

"Tamam," dedi ama sesi çok keyifsizdi. İç geçirdim ve Karan'ın tek kelime etmeden kapıyı açışını izledim.

Ceylin'in loş sarı ışıkla aydınlatılan odasına girdiğimizde ne yapacağımı bilemeyerek yatağın başucundaki sallanan sandalyeye doğru ilerledim ve usulca oturdum.

"Pijamalarını giydirelim," dedi Ceylin'i bırakmadan beyaz renkteki, tüm duvarı kaplayan giysi dolabına ilerlerken. "Hangisini giymek istersin bugün?"

"Sen seç," dedi Ceylin. Çok mutsuz çıkıyordu sesi. Başını Karan'ın omzuna yaslamış, kollarını boynuna sarmıştı, bacaklarını da beline dolamıştı.

Karan dolabın sürgülü kapısını açıp pijama takımlarının dizili olduğu rafa baktı, ardından gülümsedi. "Benim en sevdiğim bu... Bunu giyer misin?" dedi yumuşak bir sesle.

"Olur," dedi Ceylin. Karan kısa bir an durdu, ardından iç geçirip ayağıyla dolabın sürgüsünü çekip yatağa ilerledi. Kendimi kötü hissediyordum. Çok kötü hissediyordum ve ne yapacağımı bilemiyordum.

Ceylin'i yavaşça yatağa bıraktığında üzerindeki eşofman takımını dikkatle çıkardı ve terleyip terlemediğini kontrol etmek için atletinin altından sırtına dokundu. Ardından seçtiği kahverengi ayıcıklı yeşil pijama takımının üstünü aldı ve düzenleyip Ceylin'in başına geçirdi. "Kollarını geçir," dedi kuru bir sesle. Ceylin uysal bir şekilde kollarını kaldırıp pijama üstüne geçirdiğinde Karan eteklerini aşağı çekip pijama altına uzandı. "Kalk bakalım ayağa."

Ceylin ayağa kalkıp hafifçe yatakta zıplamaya başladı ama hâlâ keyifsizdi. "Bugün benimle uyu olur mu?" dedi.

"Neden?" dedi Karan, kaşları hafifçe çatılmıştı. Eşofman altını çıkarıp pijamayı giymesi için paçalarını açıyordu.

"Sarılarak uyuyalım olur mu?" dedi Ceylin. Sesi durgundu.

Karan'ın zorlukla yutkunduğunu gördüm. "Olur," dedi kuru bir sesle. "Olur bebeğim. Hadi kaldır ayağını."

Ceylin ayaklarını sırasıyla kaldırıp pijamanın paçalarına geçirdi. Pijama takımını giydiğinde Karan çıkardığı eşofman takımını eline alıp Ceylin'in banyosuna yöneldi. "Gel," dedi. "Dişlerini fırçalayalım, sonra da saçlarını tarayacağım."

Ceylin yataktan inip babasının peşinden ilerlerken iç geçirip sırtımı sandalyenin gövdesine yasladım. Kapıyı kapatmışlardı. Loş odada tek başıma kalmıştım ve çok yalnız hissediyordum. Arkadaşlarım geliyordu, onları özlemiştim ve yanımda olacaklarını biliyordum ama yine de kendimi çok yalnız hissediyordum.

"Âlâ da Mira gibi geler mi bazen?" diye sordu Ceylin durgun bir sesle. Kaşlarım çatıldı.

"Anneni mi özledin?" dedi Karan sorusuna yanıt vermek yerine. Alçak sesle konuşmuştu ve duymakta çok zorlanmıştım.

"Özleyorum ama gelince kavga ediyo hep," dedi Ceylin.

"Al," dedi Karan. İç geçirdiğini duydum, ardından şarjlı diş fırçasının sesi doldu kulaklarıma. "Özlediysen çağırırız gelir ve kavga etmeyiz söz veriyorum. Tamam mı? Özür dilerim o gün sinirlendiğim için. Korktuğunu biliyorum."

"Önemli değil babacım," dedi. Ardından dişlerini fırçalamaya başladığını anlayacağım sesler geldi.

Gözlerimi bir kez yavaşça kırptım ve bakışlarımı karşımdaki dolaba diktim. Derin bir nefes almak istiyordum ama akciğerlerim bunu yapamayacakmışım gibi hissettiriyordu. İçeride büzülmüşlerdi sanki. Ellerim buz tutmuştu. İyi değildim.

Bir süre sonra diş fırçasının sesi kesildi ve musluğun açıldığını duydum. Ardından kapı açıldı, Ceylin ve Karan banyodan çıktılar. Ceylin durgun bir şekilde yatağa ilerledi ve zorlansa da tırmanarak yukarı çıktı.

"Ben uyuyunca gidecek misin baba?" diye sordu.

Karan hafifçe başını salladı ve yatağa oturup Ceylin'i arkası dönük bir şekilde kendine çekti. "Gideceğim ama geri geleceğim," dedi. Ceylin'e karşı her zaman dürüst olmaya çalışıyordu. "Âlâ ablan gittikten sonra ufak bir işim var, onu hallettiğimde gelir yanına yatarım. Tamam mı?"

"Tamam," dedi.

Kendimi bu odada fazlalık gibi hissetmekten alıkoyamıyordum. Ceylin onu uyutmamı istemişti ama yüzüme bile bakmıyordu. Kırgın mıydı bana? Neden böyleydi?

Karan az önce örgü niyetiyle yaptığı modeli çözdükten sonra elindeki kolay tarama spreyini Ceylin'in koyu kahve saçlarına sıktı, ardından usul usul taramaya başladı. Gözlerimi yüzünde tutuyordum ama o kadar düşünceliydi ki ona baktığımı fark etmiyordu. Buradaki varlığımı bile unuttuklarını düşünmeye başlamıştım.

"Baba?" dedi Ceylin saniyeler sonra.

"Hım?" dedi Karan gözlerini kırptığında. Düşüncelerinden koptuğunu gördüm.

"Hani biz yarın tatile gitmiştik ya birlikte denize girmiştik... sen Mira'yı da çağırmıştın ama gelmemişti," dedi Ceylin, yatağının üzerinde duran peluş tavşanını eline almış, kulaklarıyla oynuyordu.

"Gelememişti," dedi Karan kuru bir sesle. "Çok önemli bir işi çıkmıştı. Yoksa gelirdi." Kızına karşı hep annesini aklamaya çalışıyordu.

Ceylin hafifçe başını salladı, ardından derin bir nefes aldı. "Yine gidecek miyiz?"

"Gideceğiz." Bir yandan usulca saçlarını tarıyordu kızının, bir yandan da parmak uçlarıyla saç tellerine sevgi tohumları ekiyordu.

"Mira geler mi?" dedi Ceylin merakla. Annesini çok özlüyordu.

"Bilmem," dedi Karan iç geçirerek. "Gelsin mi? İster misin?"

"Gelsin," dedi Ceylin. "Ama yüpfen havai pişşek patlatmasın bi de seninle kavga etmesin. Onunla denize girmek istiyorum."

"Tamam," dedi Karan bomboş bakıyordu, ses tonu da bomboştu. Derin bir nefes almaya çalıştım, yine olmadı. Boğulacak gibiydim.

"Âlâ geler mi?" diye sordu ve o esnada bana baktı. Ne yapacağımı bilemeyerek hafifçe gülümsedim.

"Hayır," dedi Karan, bana bakmamıştı. Bakışlarını kızının, usul usul taradığı yumuşak saçlarından çekmiyordu. Gülümsemem yüzümden silinirken kalbimin bıçakla oyulduğunu sandım. Ne sanıyordun Âlâ?

Ceylin bir şey söylemedi. Babasının saçlarını taramasını beklerken peluş oyuncağıyla oynamaya devam etti. "Bugün bebekimi yanıma almadım çünkü senle yatcam," dedi babasına. "Ama dün bebekimle yatcam tamam mı? Hep bebekimle yatcam."

"Tamam," dedi Karan, ardından ayağa kalkıp tarağı ve spreyi aynalı şifonyerin üzerine koydu. Bir sürü bebek, çocuk bakım ürünüyle doluydu şifonyerin üzeri. Benden çok bakım yapıyordu Ceylin. "Hadi güzelim. Gir yatağın içine."

Ceylin yorganın altına kaydığında Karan kısa bir an yüzüne baktı, ardından tekrar şifonyere ilerledi. "Dudak balmını da sürelim," dedi kendi kendine konuşur gibi. "Yine kurumuş dudakların, kanamasın..."

"Acıyo biras," dedi Ceylin yatağın içinde bana doğru kaydığında. "Âlâ elimi tut tamam mı?"

Bir an için şaşkınlıkla yüzüne baksam da toparlanıp gülümsedim ve hafifçe başımı salladım. "Tutayım," dedim yumuşak bir sesle. "Sana masal okumamı ister misin?"

"Hı-hı," dedi Ceylin uysal bir şekilde. Ardından sarıldığı tavşanı yere atıp elime uzandı ve minik eliyle parmaklarımı sıkıca tuttu. O esnada Karan elindeki dudak balmının kapağını açtı ve bana bakmadan eğilip Ceylin'in dudaklarına biraz sürdü. "Yalama sakın," dedi doğrulduğunda. "Sen uyurken kremin dudaklarını iyileştirmesine izin ver."

"Tamam," diye mırıldandı Ceylin. Gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu.

"Karan," dedim gergin bir şekilde. Dudak balmını şifonyerin üzerine koyup bana döndü. "Efendim?"

"Masal kitabını verebilir misin?" dedim derin bir nefes alarak. İfadesiz bakışları yüzümde fazla oyalanmadı, hafifçe başını salladı, ardından Ceylin'in minik kitaplığına doğru ilerleyip kalın kapaklı masal kitabını işaret parmağıyla çekerek eline aldı.

"Babacım yanıma yat, Âlâ bize masal okusun biz de dinleyelim," dedi Ceylin yattığı yerden Karan'a hafifçe gülümsediğinde.

Karan, Ceylin'in gülümsemesine tembel bir tebessümle karşılık verirken kitabı bana uzattı, ardından yatağın diğer tarafında ilerleyip Ceylin'in yanına yattı. Yorganın altına girip kızına sıkıca sarılırken burnunu saçlarına gömdü ve gür kirpiklerini gözaltlarına sererek gözlerini kapattı.

Sessizce iç geçirip tek elimle kitabın kapağını açmaya çalıştım ve bir süre masal seçmek için sayfaları karıştırdım. Nihayet birinde karar kıldığımda Ceylin koyu kahve gözleriyle beni seyrediyordu. Küçük parmakları elimi sıkıca tutmuştu. Yutkundum, derin bir nefes aldım ve içimde yankılanan feryatları görmezden gelmeye çalışarak seçtiğim masalı okumaya başladım.

"Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzeller güzeli bir prenses varmış." Derin bir nefes aldım. "Bu prenses öyle güzelmiş ki prensler onunla evlenmek için sıraya girermiş..."

"Saçları ne renkmiş?" dedi Ceylin uykulu ve meraklı bir sesle. Başımı çevirip ona gülümsedim. Gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu fakat merakından dolayı direniyordu.

"Kahverengi," dedim. "Gözleri de seninkiler gibi zeytin karasıymış."

Kıkırdayıp başparmağıyla elimin üstünü okşamaya başladı. İç geçirip okumaya devam ettim.

"Günlerden bir gün prensesin sarayda canı sıkılmış, annesinden ve babasından izin alıp tek başına ormanda yürüyüşe çıkmış. Annesi onu, 'sakın patika yoldan ayrılma,' diyerek tembihlemiş fakat nafile. Prensesimiz çok meraklı bir kızmış. Bir süre patika yolda ilerlese de ormanda bir ses duyunca dalmış ağaçların arasına..."

Ceylin heyecanla bir nefes aldı ve dinlemeye devam etti. Karan'ın, Ceylin'in saçlarına ufak bir öpücük kondurduğunu gördüm, gözleri hâlâ kapalıydı.

"Sesin kaynağını bulmak için ağaçların arasında ilerlerken herkesin korktuğu o kötü kalpli devle karşılaşmış. Çok kormuş, kaçmaya başlamış fakat başarılı olamamış. Devin tek bir adımı prensesin yanına ulaşmasına yetiyormuş. Prenses, kötü kalpli dev tarafından kaçırılmış."

"Eyvah," dedi Ceylin kıpırdanarak. Karan gözlerini açtı.

"Dev, prensesi mağarasına götürmüş ve günlerce yanında tutmuş. Prenses devden çok korkuyormuş fakat dev ona hiç zarar vermemiş. Prensesin güzelliği karşısında o bile şaşkına dönmüş ve onu yemekten vazgeçmiş." Derin bir nefes aldım. "Prensesin kaçırıldığını anlayan kral ve kraliçe her yere haber salmışlar... Prensesi devin mağarasından kurtaran olursa, kim olursa olsun onunla evlendireceklermiş. Bunu duyan bütün prensler prensesi kurtarmak için yola çıkmışlar fakat hiçbiri mağaraya yaklaşmayı bile başaramamış. Derken uzak ülkelerden gelen bir prens vaziyeti öğrenmiş ve düşmüş yola. Bu prens çok cesur ve korkusuzmuş. Devden hiç korkmuyormuş. Prensesi kurtarmak için diğer prenslerin korkup ulaşamadığı mağaraya kadar gitmiş."

"Adı neymiş?" dedi Ceylin mahmur bir sesle.

Bir ismi yoktu fakat sanırım uydurmam gerekiyordu. "Furkan," dedim dan diye, bir saniye bile düşünmeden. Akabinde de donup kaldım ve şaşkınlıkla yutkundum. Ne alaka Âlâ? Furkan diye prens mi olur? Ayrıca başlayacağım artık Furkan'a.

"Furkan yakışıklı mıymış?" diye sordu Ceylin merakla. Başımı kaldırıp bakışlarımı Ceylin'e çevirdiğimde Karan'ın dikkatle bana baktığını gördüm.

"Yani..." dedim bakışlarımı kaçırıp yeniden masal kitabına çevirdiğimde. "Çirkin değilmiş."

"Hımm," dedi Ceylin, ardından devam etmem için olsa gerek sustu.

"Prens mağaraya ulaştığında prensesin yalnız olduğunu görmüş. Dev, prensese yemek bulmak için ormanda arayışa çıkmış çünkü. Prensesi oradan çıkarmak için zamanı kısıtlıymış. Ona, 'Sizi kurtarmaya geldim prenses, gitmemiz lazım," demiş. Prenses ise bir süre susmuş, korkuyla mağaranın dışına bakmış ve, 'Gidersem dev çok sinirlenir,' demiş. Prens bunun üzerine çok öfkelenmiş. Prensesi kucaklamış ve oradan çıkarmak istemiş. Tam o esnada dev elinde çeşit çeşit meyvelerin bulunduğu bir sepetle geri dönmüş. Prensin prensesi götüreceğini anladığında ise çok sinirlenmiş. Prense saldırmış fakat cesur prens devle mücadele etmiş. Onu bir halatla büyük bir ağaca bağlamış ve prensesi de alarak saraya dönmüş." İç geçirdim. "Prens, prensesi kurtardığı için onunla evlenmeye hak kazanmış. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Bir bebekleri olmuş, sonsuza kadar mutlu mesut yaşamışlar..." Bu ne saçma bir masal Âlâ? Bir ana fikri bile yok.

"Deve ne olmuş?" diye sordu Ceylin gözleri yavaş yavaş kapanırken.

"Prensesin yokluğuna alışmaya çalışmış," dedi Karan bir anda. Sesi ifadesizdi. Bakışlarım ona çevrildiğinde gözlerinin kapalı olduğunu gördüm. "Çünkü yanında kaldığı o birkaç günde prensese çok alışmış."

"O zaman tekrar kaçırsaymış prensesi?" dedi Ceylin, gözlerini kapatıp başını oynattı ve uyumaya hazırlandı.

"Dev, prensese onu kendisinden bile koruyacak kadar çok değer vermiş," diye mırıldandı Karan. Gözlerimi bir kez kırptım. "Prens ve ailesiyle çok daha mutlu olacağını bildiği için aslında gitmesine göz yummuş. Çünkü dev, ormanın derinliklerinde yaşıyormuş ve yalnız değilmiş. Başka devler de varmış ve prensesi yemek isteyebilirlermiş. Dev buna asla izin vermeyecek olsa da bunu ona yaşatmak istememiş. Zaten ona zarar vermese de dev, devmiş işte. Başka hiçbir şey değil. Prenses ormandaki kötülüklere değil, her şeyin toz pembe olduğu o güvenli saraya aitmiş."

"Ama deve yazık," dedi Ceylin kaşlarını çatarak. Sesi, uyumak üzere olduğunu gösteriyordu. Gözlerini aralamaya çalıştı ama başaramadı. "Yalnız sıkılır."

"Değil," dedi Karan ifadesiz bir sesle. "Prensese kıyamasa da başka insanlara kıymış, kötü kalpliymiş," diye devam etti, ardından Ceylin'e biraz daha sıkı sarılıp saçlarını öptü. "Hadi uyu bebeğim, yarın seninle beraber oyun evine gideceğiz. Son halini merak ediyor musun?"

"Hı-hı," dedi Ceylin başını sallayarak.

"Tamam," dedi Karan. "Artık Zara ile birlikte orada oynayabileceksin."

"Yaşasın," diye mırıldandı, sonra sustu. Kısa bir süre sonra nefesleri düzene girdiğinde başımı geriye yaslayıp düşünceli bir şekilde elbise dolabını izledim. Kendisinin prensesi kaçıran kötü kalpli dev olduğunu mu düşünüyordu? Bense, bunu kendime bile itiraf edemesem de onun beni kurtarabilecek o prens olmasını istiyordum. Gülmek istedim, Karan asla benim prensim olamazdı. Aptal bir hayalden ileriye gidemezdi bu düşünce.

Bazen umulanlarla gerçekler yan yana bile gelemezdi. Gerçekler şimdi salt bir şekilde karşımda dikiliyordu, demirden örülmüş bir duvardı. Asla aşamazdım. Durmayı kesip ilerlemeyi denesem sert bir şekilde çarpmaktan başka bir şey elde edemeyecektim. Ki yaşnızca bir adım attığımda dahi çarpmıştım o duvara.

O demirden duvarın ilerisine asla geçemezdim. Bunun sebepleri vardı, nedenleri vardı ve sadece Karan'a ait değildi.

Karşımda bir ayna duruyordu şimdi, bana kendimi gösteren bir ayna. Tüm çıplaklığımla kendimi izliyordum. Aynanın hemen yanında Karan vardı. O ve hayatı, o ve güzelliği, o ve zenginliği, o ve sahip oldukları, o ve gerçekleri, o ve bu karanlık dünyası, o ve benim için ulaşılmaz pek çok şey.

Fakir kız zengin adam edebiyatı elbette yapmak istemiyordum fakat bu yalnızca filmlerde, dizilerde ve kitaplarda olurdu. Ülkenin en önemli adamlarından biriydi o. Ülkenin ekonomisine büyük katkı sağlayan bir holdingin en tepesinde oturan adamdı. Beni koluna takacağını düşünmem aptallık olurdu. Bana nasıl baktığını bilmiyordum fakat tüm bu tavırlarının geçici olduğuna emindim. Belki ufak bir heyecandım? Belki de bu yüzden öpmüştü beni? Belki de sadece canı öpmek istemişti ama içinde bir yerlerde nahif ruhlu bir adam yaşattığı için beni kırmamak adına bahaneler üretiyordu. Sorun değildi. Fazlası olamazdı, olamayacağını biliyordum ve kesinlikle umutlanmak gibi bir delilik yapmayacaktım.

İlk öpücüğümü Soy Holding'in sahibi Karan Ateş Soykamer'le deneyimlemiş bir kız olarak hayatıma devam edecektim. Belki de bir gün bununla övünürdüm, bilemiyordum.

"Hadi," dedi Karan birkaç dakika sonra. Yarım kalan düşüncelerimden sıyrılıp ona döndüğümde yataktan çıkmış, usulca Ceylin'in üzerini örtüyordu. "Arkadaşların bekliyor."

Hafifçe başımı sallayıp ayağa kalktım. Karan eğilip Ceylin'in alnına ufak bir öpücük kondurdu, sonra ifadesiz gözleri benimle buluştu. Bense tereddütle Ceylin'e bakıyordum. Vedalaşmamıştık ve uyumuştu. Belki de onu bir daha göremeyecektim. Veda etmek istiyordum.

Yutkundum, dudaklarımı birbirine bastırdım ve dayanamayıp baş ucuna oturdum. Karan ne yaptığımı anlamaya çalışırken de elimi yavaşça Ceylin'in saçlarına götürdüm. Parmaklarım ince telli saç tellerinde dolaşırken eğildim ve yanağına bir veda öpücüğü kondurdum. Sonra derin bir nefes aldım, Ceylin'e son bir kez baktım ve ayağa kalkıp bir kez daha arkamı dönmeden, Karan'ı beklemeden odadan çıktım.

🌙

Salondan içeri daldığımda yüzüm ne haldeydi bilmiyordum fakat beni görür görmez ayaklanan arkadaşlarım afallayarak yüzüme baktılar. Toparlanmam gerekiyordu. Derin bir nefes alıp gülümsedim. "Kimler gelmiş?"

Elçin tiz bir kahkaha atarak bana koştuğunda Tolga onu yarı yolda yakalayıp kucaklayarak geriye bıraktı ve bana ulaşmak için iki adım attı. Fakat o esnada Elçin tarafından kolunun tutulmasıyla sendeleyerek geriye doğru gitti ve başarısız oldu. Ediz de ikisinin savaşından yararlanarak yanıma ulaşıp kocaman bir sırıtışla beni kollarının arasına aldı. Tunahan ise olduğu yerde, koltuğun önünde dikilerek parıldayan gözlerle bana bakıyordu. Kahverengi saçlarını kestirmişti. O açık kahverengi gözleri her zamanki gibi fıldır fıldırdı.

"Sincap?" dedi beni sıkıca sardığında. "N'aber?"

"İyiyim," dedim kollarımı beline dolarken. "Senden?"

"Daha iyi olamazdım, özledim seni." Şakağıma minik bir öpücük kondurdu ve bana sıkıca sarıldı.

"Ben de özlemişim," dedim ve Ediz'den ayrılıp gülümseyerek Elçin ve Tolga'ya baktım. İkisi de savaşmayı bırakmış bize bakıyorlardı. Sırıttım, kollarımı iki yana açtım ve, "Kim gelcek, kim gelcek, kim gelcek?" diye bağırdım. İkisi de aynı anda bana doğru atıldı, irkilsem de geri çekilmedim. Salak bir sarılmayla kucaklaştığımızda biraz olsun iyi hissedebilmiştim.

"Âlâ bu ne?" dedi Elçin ayrıldığımızda. Hayranlıkla eve bakıyordu. "Sarayda yaşamışsın da haberimiz yokmuş?"

"Güzel ev," dedi Ediz hafifçe başını sallayarak etrafı incelediğinde. "Para bok, belli."

"Sen her gün para sıçsan da alamazsın bu evi yalnız," dedi Tolga alaycı bir şekilde. Açık kahverengi, kıvırcık saçlarını köpükle şekillendirdiğinden dolayı sanırım, rengi bir tık koyulaşmıştı. Islak görünüyordu.

"Alıp ne yapacağım?" dedi Ediz kolunu omzuma attığında. "At mı koşturacağım?"

"Aynen," dedim ben de Ediz'i tasdikleyerek. "Temizlenmez bu ev. O kadar temizliyorlar ama bir faydası yok. Yerlerde hep çamur lekesi kalıyor."

"Delinin takıldığı şeye bak," dedi Elçin gülerek. Omuz silktim.

"N'aber Âlâ?" dedi Tunahan orada dikilmeye bir son verip bana doğru gelmeye başladığında. Gerildim fakat nazik olmalıydım. Ediz'i kudurtmanın bir anlamı yoktu.

"İyilik," dedim gülümseyerek. "Senden n'aber?" Ardından bana sarılmasını istemediğim için yumruğumu havaya kaldırdım ve yüzüne 'lütfen benden uzak dur' bakışı attım. Yumruğunu yumruğuma tokuştururken gülümsüyordu fakat bozulduğunu da saklayamıyordu.

"Hoş geldiniz!" dedi Lale abla kapıda belirdiğinde. Kocaman gülümsüyordu.

"Tanıştırayım," dedim gülümseyerek. "Lale abla... Karan Bey'in... annesi."

Lale abla kısa bir an şaşkınlıkla bana baksa da çaktırmayıp gülümsemeye devam etti. Onu çalışan olarak görmüyordum. Benim gözümde Karan'ın mükkemmel yemekler yapan annesiydi.

"Çok memnun oldum," dedi Ediz de resmi bir gülümsemeyle. "Ediz."

"Elçin."

"Tolga."

"Tunahan."

Lale abla hafifçe başını salladı. Yeşil gözleri içten bir şekilde parlıyordu. "Çok memnun oldum çocuklar. Aç mısınız?"

"Hayır, sağ olun," dedi Ediz fakat aynı anda cevap veren Tolga ve Elçin, "Evet," demişti. Ediz onlara dönüp ölümcül bir bakış atsa da yemek yemek zorundaydılar artık. Lale abla bunun peşini bırakmazdı.

Bense gitmek istiyordum zira Karan'ın arkadaşlarımın hiçbiriyle tanışmasını istemiyordum. Gerek yoktu, ne gerek vardı. Zaten çok gergindim, şimdi daha çok gerilecektim. Sıkıntıyla nefesimi üfleyip saçlarımı tek omzumda topladım.

"Çoğunluk evet dediğine göre sizi yemek odasına alayım," dedi Lale abla samimiyetle.

Lale abla salondan çıktığında Ediz hızla diğerlerine döndü. "Dışarıda yerdik," dedi öfkeyle. Alçak sesle konuşuyordu. "Salak mısınız siz? Kalkın gidelim işte, ne yemeği şimdi?"

"Şşşh," dedi Elçin. "Karan Ateş Soykamer'in evindeyiz, kendine gel. Adamla samimiyet kurmamız lazım. Bu fırsatı bir daha elde edemeyiz."

Şok içinde Elçin'e baktım. "Nereden biliyorsun sen bunu?"

Omuz silkti. "Maya söyledi sabah. Şok oldum duyunca. Niye söylemiyorsun kızım koskoca Karan Ateş Soykamer'in yanında çalıştığını?"

Ah Maya, ah Maya!

"Neyini söyleyeyim ya? Sana ne adamın kim olduğundan?"

"Babaannenin köydeki sandığında kaç tane Trabzon burma olduğunu bile biliyorum ben Âlâ," dedi bana bön bön bakarak. Küçük, kahverengi gözleri teessüf ediyordu. "Her boku söylüyorsun da bunu nasıl söylemedin? Aklım almıyor gerçekten." İşin aslı çok başka da ondan Elçin'ciğim. Belki bir gün boş bir anımıza denk gelirsin de uzun uzun anlatırız sana.

Derin bir nefes alıp yüzüne yargıç gibi bakmaya başladım. "Ne planlıyorsun Elçin?"

"Aman dur, kızma hemen," dedi elini sinek kovalar gibi sallayarak. Hepimiz ona dönmüştük. Ediz ve Tolga gözlerini şüpheyle kısmışlardı. "Sadece belki kendimizi sevdiririz ve arkamızda sağlam bir isim olur diye dedim ben..." Kesin kesin.

"Torpil topluyorsun yani?" dedim kaşlarımı kaldırarak.

"Evet, ne var bunda? Torpilsiz garson bile olamazsın şu zamanda. Yakında yüksek lisansım bitecek, Soy Holding'te işe girsem fena mı olur? Umarım akıllı davranmışsındır da sevdirmişsindir kendini adama." Duraksadı. "Ayrıca ne bu sinir? Niye bu kadar atarlısın sen?"

"Ne siniri ya? Sinirli falan değilim." dedim inkar dolu bir ifadeyle. "Ayrıca beni adama karşı mahçup edecek bir harekette bulunma da ne bok yiyorsan ye!"

"Sen niye mahçup olasın pardon da?" dedi Elçin tek kaşını kaldırarak. "Ben senden bağımsız bir insanım sonuçta." Ona ciddi olup olmadığını sorgulayan bakışlarla bakınca duraksadı ve saklayamadığı bir şaşkınlıkla, "Ne oluyor sana Âlâ?" dedi.

"Canı sıkkın belli..." Ediz beni çevirip salonun çıkışına doğru ilerletti. "Konuşacağız bunu. Yürüyün hadi. Aç karnınızı doyurun da siktir olup gidelim artık."

Yemek odasının önünde kimse yoktu, şaşırtıcıydı fakat sebebini de anlayabilmiştim. Karan arkadaşlarımı şüphelendirmek istemiyor olmalıydı. Kapıyı açıp içeri girdiğimde arkadaşlarım da ördek yavrusu gibi peşimden geliyordu.

Karan yemek odasına bizden önce geçmiş, masanın baş köşesine kurulmuştu. Önündeki tabağa dokunmadan oturuyordu. Dirseklerini masaya, çenesini de birbirine kenetlediği ellerine yaslamıştı. Düşünceliydi fakat kapı açıldığı anda dikkati dağılmıştı. Bakışları bize çevrilirken oturduğu yerden yavaşça kalktı.

"Hoş geldiniz," dedi tok bir sesle. Yemek masasına ilerleyip sağ taraftaki sandalyeyi çektim ve yavaşça oturdum. Kimseyi kimseyle tanıştırmakla uğraşamayacaktım. Kendi kendilerine tanışabilirlerdi.

"Hoşbulduk," dedi Elçin şirin bir şekilde.

"Ediz," dedi Ediz resmi bir şekilde elini Karan'a uzattığında. Kendini kasmıştı; kendinden emin görünmeye ve dik durmaya çalışıyordu. "Memnun oldum."

Karan resmi, tembel bir gülümsemeyle Ediz'in elini sıktı. "Bilmukabele."

Ediz de gerçek olmayan bir gülümsemeyle Karan'a baktı, ardından elini çekip yanıma oturdu. Ediz'in tavrı klasikti. Kendisinden daha iyi konumda olan hiç kimseye tahammülü yoktu. Kendisini kıyaslamadığı haşa bir Allah kalmıştı. Her zaman ortamdaki en iyi, en yüksek, en zengin, en yakışıklı ve en başarılı o olmalıydı. Yoksa canı sıkılıyordu. Klasik aslan etkili bir koç erkeğiydi.

"Elçin," dedi Elçin hemen ardından değiştirdiği ses tonu ve diksiyonuyla. Hafifçe güldü. "Çok memnun oldum."

Gözlerimi devirdim ama kimse görmedi.

"Ben de," dedi Karan, Elçin'in elini sıktı ve kendisini tanıtan Tolga ile de tokalaştı.

Elçin saçlarını düzeltmeden hemen önce Karan'ın solundaki sandalyeye; benim tam karşıma otururken Tolga da onun yanına oturdu. O esnada burada asla olmaması gereken Tunahan'ın Karan'a el uzattığını gördüm. "Tunahan," dedi boğazını temizleyerek. Kasılmıştı. E haklıydı da. Her gün ülkenin en önemli adamlarından biriyle tanışmıyordu. Sen bugün o adamla resmen öpüştün Âlâ. Kapa çeneni Alelâde.

Karan kısa bir an bakışlarını Tunahan'ın yüzünde tutsa da düz bir ifadeyle elini sıktı. "Hoş geldin Tunahan."

"Hoş buldum." Tunahan, Elçin ve Tolga'nın yanındaki diğer sandalyeye ilerlerken Karan yerine oturdu ve o esnada göz göze geldik. Tunahan'ın kim olduğunu biliyor. Biliyorsa biliyordu. Ne olacaktı bilse?

Herkes nihayet masaya kurulduğunda gergin bakışlarla etrafa bakıyordum. Çok gerilmiştim, enseme sinir bozucu bir ağrı saplanmıştı bile şimdiden. Siktir olup gitmeliydik, Ediz haklıydı. Ayrıca arkadaşlarımın aynı masada oturdukları bu adamın aslında kim olduğundan hiç haberleri yoktu. Keşke onların yerinde olabilseydim. Dünyadan haberim olmasaydı keşke.

"Nasılsınız?" dedi Elçin şirin bir gülümsemeyle Karan'a dönerek. Sarı saçlarını alnından geriye savurmuştu. Yüzünün heyecanla kızardığını görebiliyordum. Karan'ı beğenmişti. Gerçi tanıyordu da benim aksime. Nereden tanıdığını tahmin edebiliyordum. Elçin kariyer yapmak için gecesini gündüzüne katardı. Ekonomi üzerine yüksek lisans yapıyordu ve daha okulunu bitirmeden çalışabileceği şirketleri her şeyiyle araştırdığını biliyordum.

"Gayet iyiyim," dedi Karan nazik bir sesle. "Bana sen diyebilirsin. Rahat ol lütfen."

Elçin kaşlarını kaldırdı, ardından şaşkınlıkla güldü. "Çok naziksin..." Bakışları beni bulduğunda aklından geçenleri bir kitap gibi okudum. Benden etkilendi! diye bağırıyordu.

Gözlerimi devirmek istedim ama yapmadım, tepkisiz bir şekilde anlamamış gibi bir süre yüzüne bakmakla yetindim. Gülümsemesi genişlerken rahatsız hissederek önümdeki kremalı mantarlı tavuk soteyi ve yanına konulmuş pilavı hunharca yemeye başladım.

Benden başka kimse tabağına dokunmamıştı, bu yüzden masada bir sessizlik oldu. Başımı kaldırıp sessizliğin sebebine baktığımda ağzım tıka basa doluydu. Üstelik hepsi durmuş beni izliyordu. "Hı?" dedim aptal gibi. "Ne?"

"Âlâ bayağı acıkmış," dedi Elçin kıkırdayarak. "Ye kuzum ye, afiyet olsun."

Lokmamı çiğnemeyi bırakıp boş gözlerle masadaki herkese baktım, ardından yavaşça yuttum. "Yesenize," dediğimde Ediz uyarı dolu bir gülümsemeyle elini sırtıma koydu. "Lale Hanım'ı bekliyoruz ya Âlâ."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Aaa!" dedim çatalımı tabağın üzerine koyarak. "Pardon ben... boş bulundum bir an..." Panikle suyuma uzandım ve birkaç yudum içtim.

"Sorun yok," dedi Karan. Başımı çevirip ona baktım. "Başlayabilirsiniz, o bize katılmayacak," diye devam etti. Bakışları mesafeliydi. "Buyurun, afiyet olsun."

Karan'a bakmaya devam ettim ama o bana bakamıyordu. Ona kızgın olduğumu biliyordu. Hatta bahçede yaptığımız konuşmadan beri inatla gözlerimin içine bakmıyordu. Yüzüme dokunan gözleri beni yalnızca kısa bir an ziyaret ediyor, ardından kaçıp gidiyordu.

Herkes usulca yemeklerini yemeye başladığında bir süre yemek odasındaki tek ses çatal bıçak sesleriydi. Bundan memnundum. Kimsenin tek kelime konuşmasını istemiyordum. Karnımızı doyurup bir an önce gitmeliydik. Günlerdir o kadar fazla şey yaşamıştım ki bünyem sakinlik ve dinginlik istiyordu. Evime dönüp yıpranmış koltuğuma kıvrılmak ve saatlerce saçma sapan gündüz kuşağı programları izlemek istiyordum. O programa çıkan tuhaf insanları hunharca yargılayıp hayatlarını eleştirerek çekirdek çitlemek istiyordum. Maya'yı, programda yaşanan her tartışmayı nefes bile almadan anlatarak bıktırmak istiyordum.

"Ufaklık uyudu sanırım?" dedi Elçin sessizliği bozarak. Karan'a dönmüş, ilgiyle gülümsüyordu. "Görseydik keşke..."

"Evet," dedi Karan hafifçe başını sallayarak. Lokmasını yuttu, bardağına uzandı ve beyaz şarabından bir yudum içti. "Uyku saatine denk geldiniz maalesef... Siz geldiğinizde uyumak üzereydi."

"Çok erken değil mi?" diye sordu Elçin kaşlarını kaldırarak. "Yani... saat daha dokuz..."

"Hayır, değil." Karan hafifçe gülümsemişti. "'Çocukluğunda 'uyumazsan büyüyemezsin' lafını hiç duymadın mı?"

Elçin güldü. "Duymaz mıyım? Duydum ama hep kandırıldığımı düşündüm..." Sarı saçlarını tek omzunda toplayıp çenesini eline yaslayarak Karan'a baktı.

"Büyüme hormonu on civarında en yüksek düzeylere ulaşır, bu yüzden ondan önce uyuması gerekiyor çocuğun," diye mırıldandım başımı tabağımdan kaldırmadan. "Yani kandırılmıyordun."

"Peki doktor hanım, not alayım bunu," dedi Elçin gülerek. Hafifçe gülümseyip yemeğime devam ettim.

Kısa bir sessizlik daha oldu, ardından Tolga başını kaldırıp bana göz kırptı. "Özledin mi Ankara'yı Yamyam?"

Kendimi bunu yapaya zorlayarak güldüm. "Sence?"

"Bendeki de soru," dedi Tolga alaycı bir gülümsemeyle. "Özledin tabii ki."

"Ne buluyorsun Ankara da anlamıyorum," dedi Elçin ekstra kibar bir diksiyonla.

Ona devrik gözlerle baktım. "Nesi varmış Ankara'nın?"

"Hiçbir şeyi yok," dedi omzu silkerek. "Onu diyorum işte. Hayır, kalktın geldin İstanbul'da okudun dört yıl, gördün burayı da... Hâlâ Ankara'm da Ankara'm..." Güldü.

"İstanbul'u da seviyorum," dedim derin bir nefes alarak. "Ama burada yaşanmaz. Çok kalabalık, kaotik..." Yüzümü buruşturdum.

"Valla şu yüksek lisansım bir bitsin ilk işim bir şirkette iş bulup İstanbul'a taşınmak benim," dedi Elçin çatalını tabağındaki pilava daldırdığında. Kısa bir an Karan'ı yokladı, ardından çatalındaki pilavı ağzına yerleştirdi.

"Ankara geceleri sensiz kalacak desene," diye mırıldandım, akabinde de donup kaldım. Tolga ve Tunahan kahkaha atarken Ediz gülmemek için öksürdü. Kızı zorbalama Âlâ.

Elçin bana dönüp gözlerini kısarak bir süre baktı, ardından ağzını eğerek, "Önkörö göcölörö sönsöz kölöcök," diyerek beni taklit etti. "Eğlenmeyi bilmemen benim suçum değil."

Alelâde haklıydı, arkadaşımı resmen zorbalamıştım. Elimde değildi, bir anda ağzımdan çıkıvermişti fakat yaptığım yanlıştı. Elçin'in her gece eğlenmesi, gece kulüplerinde takılması yargılanacak bir şey değildi. Durumu düzeltmek adına yapay bir kahkaha attım. "Kötü olacak yani," dedim rahat görünmeye çalışarak. "Benim açımdan... Kiminle çıkacağım eğlenmeye sen gidince?"

Elçin omuz silkti. "Bak başının çaresine."

Karan konuşulanları dinlerken tepkisiz bir şekilde yemeğini yemeye devam ediyordu. Onun da benim gibi bu yemeğin bir an önce sonlanmasını istediğini biliyordum. Hem buradan bir an önce gitmemi istiyordu hem de yapacak bir ton işi olmalıydı.

"Bu arada tebrik ederim," dedi Elçin kısa bir sessizlikten sonra. Başımı kaldırıp anlamayarak ona baktığımda Karan'a hayranlıkla gülümsediğini gördüm.

Karan da ona döndü ve soran bakışlarla baktı. "Nasıl?"

"Geçen ay aldığın ödül için." Gülümsemesi genişledi ve flörtöz bir hal aldı. "Bizzat takip ediyordum..."

Karan kısa bir an duraksadı, ardından boğazını temizleyip tembel bir gülümsemeyle Elçin'e baktı. "Teşekkür ederim."

Bakışlarım şaşkınlıkla ikisinin arasında mekik dokudu. Ödül mü almıştı? Haberim yoktu. Senin magazin dışında haber okuduğun mu var Âlâ?

"Rica ederim," dedi Elçin kadehine uzanarak. "Çok gurur duydum ben şahsen... Uluslararası bir ödül almış olman... ülkemiz için çok gurur verici."

Karan zoraki bir ifadeyle gülümsedi. "Abartmayalım." Rahatsız görünüyordu. Başarılarından konuşmayı pek sevmiyordu sanırım. Oysa Elçin onu göklere çıkarmaya hazırdı.

Elçin iç gıdıklayıcı bir kahkaha attı. "Çok mütevazısın. Ben olsam kabara kabara anlatırdım bilen bilmeyen herkese."

Karan yüzündeki gülümsemeyi koruyarak bir süre Elçin'e baktı ve aklından geçenleri okumak için yanıp tutuştuğumu fark ettim. Ne düşünüyordu? Elçin'in ondan etkilendiği kadar o da etkilenmiş miydi acaba? Sonuçta hiçbir erkek Elçin'in bu flörtöz tavırlarına hayır demezdi. Diyen hiç olmamıştı, daha anasının karnından doğmamıştı.

"Elçin de ekonomi alanında yüksek lisans yapıyor," dedim dan diye. Masadaki herkes bana döndüğünde Elçin bir türlü giremediği o konuya bodozlama daldığım için bana müteşekkir bakışlarla bakıyordu.

"Öyle mi?" dedi Karan. Elçin'e dönüp kaşlarını kaldırdı. İlgili görünüyordu.

"Evet," dedi Elçin saçını kulağının arkasına ittirerek. "Bitirmek üzereyim... Bir dönemim kaldı." Heyecanla bir nefes aldı. "Tezimde ufak tefek kaynak yetersizliği yaşıyorum ama halledeceğim."

"Güzel," dedi Karan tok bir sesle. Ardından tabağının yanındaki peçeteyi alıp hafifçe ağzının kenarını sildi. "Tez konun ne? Kaynak konusunda yardımcı olabilirim."

Elçin kendine engel olamayarak alt dudağını dişledi ve kocaman gülümsedi. Yüzündeki hevesli gülümsemeyi izlerken suyuma uzanıp bir yudum içtim, ardından derin bir nefes aldım ve Tolga'ya baktım. Karan ve Elçin'i dinliyordu. Başımı çevirip Ediz'e baktım; gözlerini kısmıştı ve Elçin'e umutsuz bir vakaymışçasına bakıyordu. Hiç hayıflanma Âlâ, Elçin senin aksine işini biliyor. Bak, ilgisini çekti bile Karan'ın. Götünü kurtarmak üzere ilk adımını attı, şimdi gelsin Soy Holding'te müthiş bir kariyer.

"En çok AR-GE harcaması yapan şirketlerin, harcamalarının büyüme ve kârlılıklarına etkisini araştırıyorum," dedi doğrudan Karan'a bakarak.

Karan hoşnut bir ifadeyle başını salladı. "Sınırlılığın ne?" Hafifçe güldü. "AR-GE harcaması yapan bütün şirketlerin faaliyetlerini incelemeye kalkmadın umarım?"

Elçin güldü ve elini flörtöz bir tavırla salladı. "Yok yok! Sadece beş şirket seçtim kendime..." Nefesini üfledi. "Ve hepsi Soy Holding'in bünyesinde..."

Gözlerimi kırpıştırdım. Bu detayı biliyordum ve tamamen aklımdan çıkmıştı. Seçtiği şirketleri araştırırken bizzat yanındaydım. Bende kalmıştı o gün. Üstelik şu an hatırlıyordum ki Elçin laptop kucağında uzanırken bana, "Bitiyorum şu Karan Ateş Soykamer'e ya," demişti. "Adam hem yakışıklı hem seksi hem başarılı. Dünyada cenneti yaşatır insana vallahi."

O sırada tek tatil günümü değerlendirerek nefes nefese ve ter içinde kalmış bir şekilde temizlik yapıyordum. "Öf Elçin kalk oradan dedim sana!" diye çığırmıştım söylediğinin üzerinde durmadan. "Kalk, koltuğu sileceğim!"

Karan, "Güzel," dedi hafifçe başını sallayarak. "Ulaşamadığın raporların sana iletilmesini sağlayabilirim," diye devam etti ve ben bir an için Elçin'in, Karan'ın boynuna atlayacağını sandım.

Neyse ki sevinç içinde, "Harikasın... çok teşekkür ederim," demekle sınırlı kaldı ve bana dönüp sırıttı. Sırıtışına gülümsedim ve elimle başparmak işareti yaptım.

Daha sonra Elçin ve Karan ne anlama geldiğini bile bilmediğim AR-GE harcamaları hakkında uzun bir sohbete girdiler. Elçin'in birkaç saat önce ilk öpücüğümü sunduğum adamla flörtleşmesine kızmamaya çalışarak yemeğimi yiyor, bir yandan da herkes gibi onları dinliyordum. Kızamazdım, hiçbir şeyden haberi yoktu ve Elçin bildiğimiz Elçin'di işte.

Daha sonra konuya Ediz de dahil olmuş, uzun uzun ne halta yaradığını bilmediğim AR-GE zımbırtısı hakkında konuşmaya devam etmişlerdi.

Bir süre sonra düşüncelerimin arasına karıştığımda Elçin, Ediz ve Karan'ın ne konuştuğuyla ilgilenemedim. En son Elçin, bahsettikleri raporları iletebilmesi için iletişim bilgilerini veriyordu Karan'a. Onun adına seviniyordum. Hayallerine birkaç adım yaklaşmıştı bir anda. Karan'ın adının geçmesi bile onu çok iyi yerlere getirebilirdi.

"Tamamdır," dedi Karan. "Sekreterim bu hafta içerisinde seninle iletişime geçer."

"Gerçekten çok teşekkür ederim, bana nasıl büyük bir iyilik yaptığını bilsen..." Elçin güldü. "Âlâ, patronunun mükemmel bir adam olduğunu söylemişti de inanmamıştım."

Karan'ın dönüp bana baktığını gördüğümde etrafıma doluşan düşüncelerimden sıyrıldım ama ona bakamadım; Ediz'e baktım. Tek eliyle tuttuğu telefonunda birine mesaj yazıp duruyordu bir süredir.

Kısık bir sesle, "Ediz," dediğimde bana döndü. "Otele kaç günlük rezervasyon yaptırdın?"

"İki," dedi hafifçe kaşlarını çatarak.

"Benimkini iptal edebiliyor muyuz?" diye sordum ona doğru eğilerek.

"Ne?" dedi yüzünü buruştururken. "O ne demek Âlâ?"

"Beni bu gece otogara bırakmanı istesem kızar mısın? Ankara'ya geçmek istiyorum... siz gezip gelirsiniz."

"Allah Allah!" dedi Tolga kaşlarını çatarak. "Olmaz öyle şey. Nereden çıktı bu?"

Ona dönerek kaş göz işaretiyle susmasını söyledim ama nafileydi. Alçak sesle konuştuğum halde bizi duymuştu. Bazen Tolga'nın dolunayda zincirlenmesi gereken bir kurt adam olduğunu düşünüyordum.

"Ne oldu?" dedi Elçin bize döndüğünde. "Ne nereden çıktı?"

"Otobüsle Ankara'ya gidecekmiş hanımefendi bu gece," dedi Tolga. Sıkıntıyla nefesimi üfleyip ona dik dik baktım.

"Saçmalama!" dedi Elçin hayretle bana döndüğünde. "Delirdin mi? Kalktık senin için geldik buraya biz."

"Maya evde yalnız," dedim derin bir nefes alarak. "Yalnız kalsın istemiyorum... yarın." Suyumdan kaçamak bir yudum daha aldığımda Ediz iç geçirdi.

"Yalnız değil Sincap, arkadaşlarıyla olacakmış. Onu da çağırdım ben. Düşündüm yani merak etme. Gelmesini söyledim ama kendisi istemedi."

"Tamam, fark etmez. İçim rahat etmiyor benim."

Ediz mavi gözlerini yüzüme dikerek bana düz düz baktı. "Erken gelmesek ne yapacaktın? Kalkıp Ankara'ya gelecek miydin?"

"Çalıştığım için gelemeyecektim ama gördüğün gibi şu an çalışmıyorum," dedim terslenerek. Ardından önüme dönüp bakışlarımı yeniden balkondaki ferforje korkuluklara diktim. "İstemiyorum gezmek falan. Anlama özürlü müsünüz? Evimi özledim, evime gitmek istiyorum."

"Âlâ," dedi Elçin arkasına yaslanarak. Bana uyarı dolu bakışlarla bakıyor, Karan'ın varlığını hatırlatmaya çalışıyordu. Umurumda değildi. "Sen çağırmadın mı beni? Sen de gel demedin mi? Şimdi beni bu üç erkeğin arasında yalnız bırakıp Ankara'ya mı gideceksin? Sürekli futbol muhabbeti çeviriyorlar, hiçbir şey de anlamıyorum."

Ne güzel dertleri vardı Elçin'in. Ona boş boş baktım.

"Biz önce seninle sakin kafayla bir konuşalım da," dedi Ediz sakince. "Sonra istiyorsan hep beraber döneriz Ankara'ya."

"Şaka mısınız siz?" dedi Elçin kaşlarını çatarak. "Hep birlikte mi döneriz?"

Çığlık atmak istiyordum. "Dönmeyeceksiniz," dedim itiraz istemeyen bakışlarımı Ediz'e yönlendirdiğimde. "Ben döneceğim."

"Olmaz öyle şey," dedi Ediz cıklayarak. "Seni gecenin bir vakti yalnız başına Ankara'ya göndermem."

Sabır dilenerek önüme döndüm. "Çocuğum sanki," diye homurdandığımda Ediz yanağımdan makas aldı. "Çocuk değilsin ama aklın beş karış havada. Seni en son işe diye gönderdik İstanbul'dan çıktın."

Hayret içinde ona döndüm ve uyarı dolu bir bakış attım. Alaycı bir şekilde gülümsedi.

"Mustafa götürür seni," dedi Karan'ın ifadesiz sesi. Başımı çevirip ona baktım. Bana bakmıyordu.

"Gerek yok," dedim gergin bir şekilde.

Gözleri beni bulurken, "Zaten gelecekler Ankara'ya," dedi. "İşleri var orada." İşleri senin dibinden ayrılmamak sanırım Âlâ. Biz bunu nasıl açıklayacağız insanlara?

Aramızdaki samimiyetten, yakınlaşmalardan ve sorunlardan kimsenin haberi olmadığından hafifçe gülümsedim ve, "Çok düşüncelisiniz Karan Bey," dedim nazik bir sesle. "Ama ben vazgeçtim. Arkadaşlarımla kalacağım."

Karan kaşlarını kaldırdı, ardından gülümsedi. "Güzel," dedi tok bir sesle. "O zaman sana iyi eğlenceler Âlâ'cığım."

"Sağ olun," dedim aynı yüz ifadesiyle, sonra derin bir nefes alıp tabağımdakileri yemeye devam ettim. Ediz, Tolga ve Elçin'in bakıştıklarını gördüm. Bir anda fikir değiştirmeme anlam verememişlerdi.

Birkaç dakika süren sessizliğin sonunda yemeğim bitmek üzereydi. Çaktırmadan diğerlerinin tabağına baktım fakat her zaman yemeklerine ayı gibi saldıran arkadaşlarımın bugün kibarlığı tutmuştu.

"Yapay zeka mühendisliği okuyorum demiştin, değil mi?" dedi Karan şarap kadehine uzandığı sırada. Ediz'e söylüyordu.

"Evet," dedi Ediz hafifçe başını sallayarak. Bu bilgiyi ne ara vermişti bilmiyordum, az önceki AR-GE muhabbetini konuştukları sırada bahsetmiş olmalıydı. "Yüksek lisans yapıyorum şu anda."

Karan şarabından bir yudum alıp kadehi masaya bıraktı. "Planın ne peki?" diye sordu hafifçe kaşlarını kaldırarak. İlgili görünüyordu. "Sonrasında?"

Ediz lokmasını yuttu, boğazını temizledi ve Karan'a dönüp hafifçe gülümsedi. "Açıkçası şu anlık Türkiye'de çalışmayı düşünmüyorum," dedi. "En iyi sen bilirsin... bu tarz meslekler bayağı sömürülüyor ülkemizde. Pek önem verildiğini düşünmüyorum ben. Hatta yapay zeka mühendisliği okuduğumu söylediğimde insanlar hâlâ şaşkına dönüyor." Güldü. "Herkes küçük düşünüyor bu ülkede. 2023 yılındayız, dünya bambaşka bir yönde ilerliyor. Yakında yapay zeka herkesin işini elinden alacak ama kimsenin haberi yok. Ben hariç. Ben bizzat onu var edeceğim çünkü."

Karan, Ediz cümlesini bitirene kadar onu dikkatle dinledi. Ediz sustuğunda resmi bir şekilde, "Türkiye'de çalışmayı düşünürsen haberim olsun," dedi.

Ediz kısa bir an şaşkınlıkla Karan'a baktı, ardından, "Nasıl yani?" diye sordu.

"Yapay zeka teknolojilerine yaptığım yatırımları ciddi oranda artırmayı düşünüyorum. Şirketin verimliliğini artırmak için insana değil yapay zeka çözümlerine yatırım yapmak daha garanti," dedi Karan ciddiyetle.

"Hangi alanda?" diye sordu Ediz boğazını temizleyerek. Vücudunu tamamen Karan'a çevirmiş, bir kolunu masaya koymuştu. Eli tabağımın önünde duruyordu.

Karan suyundan bir yudum aldıktan sonra, "Müşteri hizmetleri, üretim süreçleri veya pazarlama stratejileri... Çoğunlukla bu alanlarda insanların yetersiz kaldığını görüyorum. Safsaklamalara, aksaklıklara tahammülüm yok." Kadehini masaya koydu ve arkasına yaslandı. "Yapay zeka tabanlı, son teknoloji ürünü bir chatbot geliştirmek istiyorum," dediğinde hepimiz dikkatle onu dinliyorduk. "Müşteri sorularını ve sorunlarını otomatik olarak, eksiksiz yanıtlayabilecek; onlara hızlı bir şekilde destek sağlayabilecek... Ayrıca, yapay zeka algoritmalarını kullanarak müşteri tercihlerini analiz edebilecek ve kişiselleştirilmiş pazarlama stratejilerini otomatik oluşturabilecek bir sistem. Holdingin çeşitli alanlarında ve müşteri hizmetlerinde chatbot kullanıyoruz elbette fakat yeterli değil. Daha gelişmiş bir sistem benim bahsettiğim... Hatasız ve kusursuz bir sistem istiyorum. Her alana yayabileceğim, tıpkı bir insan gibi diyalog kurabilen fakat insan kapasitesinin kat kat üstünde donanıma sahip bir sistem."

"Mümkün," diye mırıldandı Ediz. "Zor ama imkansız değil." Derin bir nefes aldı. "Bu sistemle rakip firmaları alaşağı edebilirsin."

Karan hafifçe gülümsedi. "Amacım o değil, insanların sorumsuzluklarına ve safsaklamalarına tahammülüm kalmadı sadece."

Ediz güldü. "Eh, yapay zeka mühendisi olarak sana karşı çıkamam."

Kaşlarımı çatarak, "İnsanlar işsiz kalıp açlıktan gebersin o zaman," dedim bir anda konuya balıklama atlayarak.

Masadaki herkes bana döndü, ben Karan'a bakıyordum.

"İşini ciddiye almayan herkes işsiz kalabilir," dedi Karan sakin bir ifadeyle. "Benim açımdan bir problem yok."

Tipik bir oğlak burcuydu. Şaşırtmıyordu.

Kaşlarımı kaldırdım. "Her alana robot ve yapay zekayı sokarak insanları mağdur edersiniz. Müşteri hizmetlerinde tamamen yapay zeka sistemine geçiş yaparsanız kaç kişi işsiz kalacak?"

"Yeterli bir özveriyle çalışan kimseyi mağdur etmem ben. Sen içini rahat tut." Gülümsedi, rol yapıyordu.

Tek kaşımı kaldırdım ve Ediz'e döndüm. "Robot gazeteci çıkmış," dedim diklenerek. "Bildiğiniz robot... haber bültenini sunuyor, haber yazıyor... Gazeteciler işsiz kalacak." Nefesimi üfleyip homurdanmalarıma devam ettim. "Yakında robot doktorlar da üretilir. Hatta üretilmediğine dair şüphelerim var. Geçen bir ülkede ameliyathanelerde robotların göreve başlaması hazırlanıyor falan demiştin sen Ediz! Ne yapacağız biz? Nasıl para kazanacağız öyle olursa? Ben boşuna mı okul okuy- okumuyorum da... okuyanlar yani. Ne yapacak bu insanlar? Gazeteciler ne yapacak mesela şimdi? Bu teknoloji yayılacak dünyaya er ya da geç. Zaten herkes zar zor geçiniyor, iş bulmak için dişini tırnağına takıyor... Bir robotlar eksikti. Her şeyin fazlası zarar! Teknolojinin bokunu çıkardınız. Durun lütfen. Tehlikeli... bu iş çok tehlikeli... Demedi dem-"

"Âlâ," dedi Ediz uyarı dolu bir sesle elini elimin üzerine koyarak. "Sus."

Başımı çevirip ona boş bakışlarla baktım, sabırla gülümsüyordu. Önüme döndüm, elimi çektim ve nefesimi üfleyerek, "Neyse," deyip sustum.

Karan boğazını temizledi. Bakışlarım onu bulduğunda dirseklerini masaya yasladığını, kızıl kahve gözleriyle bana baktığını gördüm. "Neden tehlikeli olduğunu düşünüyorsun?" diye sordu. İlgiyle gözlerime bakıyordu.

Dudaklarımı ıslattım. "Korkunç çünkü. Bence robotlar çok korkunç. Filmlerde hep şey yapıyorlar ya," dedim afallamış bir ifadeyle. "Yani... şey... dünyayı ele geçiriyorlar... ondan."

Bakışları yüzümde gezinirken bir şey hoşuna gitmiş gibi gülümsedi. "Korkuyor musun robotlardan?" dedi sakince.

"Biraz," dedim mırıldanarak. "Ürkütücü geliyor... biraz." Utanarak sustum. Bakışları içimi kavuruyordu.

"Aman Âlâ," dedi Elçin kıkırdayarak. "Fişini çekip kapatabileceğin şeyden ne diye korkuyorsun? Film onlar... adı üstünde bilim kurgu..."

Karan hâlâ bana bakıyordu. Yutkunup gözlerimi kaçırdım ve suyuma uzanıp, "Hı-hı," dedim gergin bir şekilde. "Kurgu."

Tolga sırıtıp, "Robotlar geveze olamaz değil mi?" diye sordu Ediz'e bakarak.

Ediz alaycı bir şekilde arkasına yaslanırken, "Âlâ'nın yapay zeka versiyonunu üretip üretemeyeceğimi mi soruyorsun?" dedi. Derin bir nefes aldım.

Tunahan kıs kıs güldü. "Aman aman sakın yapma!"

Tolga ve Tunahan gülmeye başlayınca Ediz ve Elçin de güldü. Tepkisiz bir şekilde gülüşmelerini izledim ve dönüp Karan'a baktım. Gülmüyordu. İfadesiz bakışlarını Tunahan'a dikmişti.

Garip bir şekilde ondan güç alarak Tunahan'a döndüm ve, "Geveze robot üretilebilir mi bilemiyorum fakat dangalağını üretmek zor olsa gerek," dedim dümdüz bir sesle. "Senin asla robot bir ruh eşin olmayacak Tunahan. Üzgünüm." Masadakiler bu defa şok içinde benim söylediğime gülerken Tunahan donup kaldı.

Ona tatlı tatlı gülümseyip Karan'a döndüm, bana aferin der gibi bakıyordu.

"Karan Bey yemek için gerçekten çok teşekkür ederiz... biz artık kalkalım," dedim gülümseyerek. "Sizin de işleriniz vardı zaten..."

"Arkadaşların henüz yemeklerini bitirmedi," dedi Karan.

"Doydular," dedim başımı çevirip hepsine teker teker baktığımda. "Değil mi?"

"Acelemiz ne?" dedi Elçin inceltip kibarlaştırdığı sesiyle.

"Yoo," dedi Tolga rahat bir tavırla. "Benim tabağım daha bitmedi."

Ona dik dik baktım. "Yavaş yiyesin mi tuttu bugün?" dedim iğneleyici bir sesle. "Zurna dürümü üç dakikada bitirmiş insansın sen Tolga."

Omuz silkti. "Misafirlikteyiz, kibar yiyorum."

Rahatlıkları beni benden alıyordu. Ediz boğazını temizledi, "Kalkalım bence de," dedi uyarı dolu bir sesle. "Alkole yer bırak Tolga."

🔥

Birkaç dakika sonra nihayet gitmek üzere ayaklanmıştık. Yemek odasından çıkarken Elçin, Karan'la birlikte arkamızdan yürüyor; cıvıl cıvıl konuşarak bir şeyler söylüyordu.

Geniş antrenin ortasında durduğumuzda , "Siz çıkın ben çantamı alıp geleyim," dedim Ediz'e.

Ediz beni onaylamak üzere ağzını açtığında, "Nika halletti," dedi Karan'ın sesi. "Eşyaların Mustafa'ya teslim edildi."

Şaşkınlıkla ona döndüm fakat bir şey söylemedim. Zaten Karan da yeniden ona bir şeyler söyleyen Elçin'e dönmüştü. Ne söylediğini net duyamıyordum zira Tunahan ve Tolga dibimde saçma sapan konuşup gülüşüyorlardı. Elçin hevesli bir gülümsemeyle Karan'a bir şeyler söylüyor, Karan ise arada bir başıyla onaylayarak onu dinliyordu.

"Hadi," dedim Ediz'e dönerek. "Gidelim."

Dışarı çıktığımızda soğuk tenimi sızlattı. Kollarımı bedenime sarıp çeşmenin önünde durdum. "Çok yorgunum," dedim önümde dikilen Ediz'e. "Bu gece beni affetseniz? Otele geçip dinlenmek istiyorum."

"Konuşacağız," dedi ciddi bir şekilde. "Sende bir haller var, dertleşelim biraz."

İç geçirdim. "Bir şeyim yok. İyiyim."

"Belli," dedi ve başını çevirip şimşirli yollara baktı.

Lale abla gittiğimizi görmüş olacak ki koştura koştura yanımıza geldi. Neden onda olduğunu anlayamadığım montumu uzattığında gözlerimi kırpıştırdım. "Giy çabuk, üşüyeceksin," dedi aceleyle.

Montu üzerime geçirirken, "Gidiyoruz," dedim durgun bir sesle.

Buruk bir gülümsemeyle yüzüme baktı ve, "Sık sık ara beni," dedi. "Aklım kalmasın sende." Âlâ, ağlayacağım sanırım.

"Ararım tabii," dedim gülümseyerek. "Fakat numaran yok."

"Onu da düşündüm." Güldü ve eşofmanının cebinden bir kağıt parçası çıkardı. "Yazdım buraya. Kaydet."

Kağıdı alırken şaşkınlıkla güldüm. "Olur," dedim saklayamadığım bir mutlulukla. "Ararım sık sık söz."

Lale abla bana sıkıca sarıldığında kollarımı ona sardım ve gözlerimi sıkıca kapattım. Özleyecektim. Lale ablayı, burayı, onu...

"Kendine çok dikkat et kızım, tamam mı?" dedi Lale abla benden ayrıldığında. "Sıkı giyin, üşütme, insanlara güvenme."

Başımı sallayıp, "Tamam," dedim. Lale abla geriye çekilip Karan'a baktı. Bakışlarını takip ederek sola döndüğümde Elçin'le birlikte çoktan geldiklerini, bizi izlediklerini gördüm. Karan'ın dalgın bakışları yüzünden içim burkuluyor, hüzün her bir yanımı işgal ediyordu.

"Siz arabaya geçin," dedim bakışlarımı Ediz'e çevirdiğimde. "Ben de diğer çalışanlarla vedalaşayım."

"Bekleriz," dedi Ediz ellerini pantolonunun cebine soktuğunda.

"Geçin işte," dedim kaşlarımı çatarak. "Soğuk. Bu soğukta ne yapacaksınız burada?"

"İyi tamam," dedi Ediz hırçınlığıma anlam veremeyerek. "Çabuk gel." Ardından Karan'a döndü ve elini uzattı. "Tekrardan çok memnun oldum. Her şey için teşekkürler."

Karan, Ediz'in uzattığı elini sıktığında tembel bir gülümsemeyle ne demek der gibi gözlerini kapatıp açtı.

Ediz diğerlerine başıyla işaret vererek arabaya doğru ilerlemeye başladığında Elçin aceleyle Karan'a döndü. "Çok memnun oldum. Çok güzel bir sohbetti. Her şey için teşekkür ederim..."

Karan hafifçe başını eğdi. "Karşılıklı," dedi nazikçe. "Tez konusunda başarılar diliyorum."

Elçin cilveli bir edayla gülümseyerek Karan'a elini uzattı ve, "Seni tanıdığıma gerçekten çok memnun oldum," dedi yetinmeyerek. "Doyamadım açıkçası, seninle daha detaylı konuşabilmek isterim..."

Karan bir şey söylemedi. Kendini zorlayarak gülümsemeye devam ederken Elçin'in elini sıktı ve diğerleriyle de kısaca vedalaştı. Tolga, Elçin ve Tunahan da arabaya doğru ilerlemeye başladığında derin bir nefes alıp ona döndüm. "Konuşalım," dedim ifadesiz bir sesle.

"Olur," dedi kuru bir sesle. "Konuşalım bakalım. Düş önüme."

Konuşmayacaktım, veda edecektim.

Lale ablaya son kez sarılıp önden ilerleyerek şimşirli yollara daldığımda peşimden geliyordu. Arka bahçeye ulaşıp gözden uzaklaştığımız anda durup ona döndüm. Karan karşımda durdu ve başını eğip yüzüme baktı. "Dinliyorum," dedi ifadesiz bir sesle.

"Veda," dedim derin bir nefes alarak. "Veda etmek istedim."

"Vedaları sevmem." Gözlerimin içine baktı. "Veda etmeden git."

Yutkundum. "Ben veda etmek zorundayım," dedim güçlü durmaya çalışarak. "Vedasız gidişleri sevmem."

"Et o zaman," dedi sakince. "Sen et, ben etmeyeceğim."

Gözlerim gözlerinin içine bakarken hayal kırıklığımın damarlarımda dolaştığını hissettim. "Sarılabilir miyim?" diye sordum zorlanarak. Onu bir daha görmeyecektim. Bunu yapmazsam pişman olacakmışım gibi hissediyordum.

Karan yutkundu. "Sormana gerek yok."

Ona doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattığımda başımı eğip gözlerimi kapattım. Kokusu burnumdan tüm benliğime akıyordu. Ellerimi kaldırdım ve midem heyecanla kasılırken boynuna götürdüm. "Hoşça kal," diye fısıldadım gözlerimi açmadan. Ellerim ensesini sardığında alnım dudaklarına yaslanmıştı. "Keşke farklı olsaydı her şey," dedim ve ağlama isteğim boğazımda düğümlendi. "Olabilseydi keşke."

Karan'ın elleri usul usul belimi sardığında dudaklarını alnıma bastırdı. "Farklı," diye mırıldandı düşünceli bir şekilde. "Farklı olsaydı..." Bana sıkıca sarıldığında alnım omzuna yaslandı. Karan başını eğip yüzünü boynuma sakladı.

"Keşke olabilseydi," dedim ve sesim titredi. Gözyaşım kirpiklerimin arasından süzülüp Karan'ın kazağına düştü. "Aksi mümkün olabilseydi."

Karan beni daha sıkı sardı ama tek kelime etmedi. Boynumda derin bir nefes aldı, yavaşça üflerken başını kaldırıp dudaklarını saçlarımın arasında gezdirdi. Ardından ellerini önce kollarıma sonra yüzüme kaydırarak benden ayrıldı.

"Sen çok güçlü, çok akıllı bir kadınsın Âlâ," dedi başparmaklarıyla gözyaşlarımı silerken. "Çok başarılı bir doktor olacaksın. Kimseye ihtiyacın yok, hiç kimseye."

Sessizce ağlamaya başladım. Kaşlarım acıyla çatılmıştı, alt dudağım titriyordu. "Ben öyle hissetmiyorum," diye fısıldadım.

Karan başını iki yana salladı. "Bu senin problemin."Gözleri öyle derin bakıyordu ki ona sıkıca sarılmak, beni bırakmaması için yalvarmak istiyordum. "Bana söz ver," dedi kararlı bir sesle. "O okulu bitireceksin ve beni mezuniyet törenine davet edeceksin. Tamam mı?"

Gözlerimi kapatıp ağlamaya devam ettim.

"Söz mü?" dedi Karan elleri yüzümü sahiplenici bir dokunuşla tutarken. "Beni gururlandırabilir misin?"

"İstemiyorum," dedim hıçkırarak. "Yapamam."

"İsteyip istememeni sormuyorum," dedi Karan mırıltı gibi bir sesle. "Beni mezuniyetine davet etmeni istiyorum senden. O okula her halükarda döneceksin."

"Bana veda bile etmiyorsun!" dedim sitemle ağlarken. "Öylece gitmeme izin verecektin!"

Başparmağıyla gözümün altında biriken yaşları sildi. "Hak etmiyorum," dedi kuru bir sesle. "Sana veda etmeyi."

Hıçkırıklarım dinerken gözlerimi açıp yüzüne baktım. "Ne?"

İç geçirdi. "Seni hak etmiyorum," dedi. "Neler düşündüğünü, kafanda neler kurduğunu biliyorum ama yanılıyorsun. Ben seni hak etmiyorum. Dediğin gibi... her şey farklı olsaydı..." Kuru bir gülümseme belirdi yüzünde. "Gitmene asla izin vermezdim."

"Sen kötü kalpli dev değilsin!" dedim kaşlarımı çatarak.

Karan bu ani itirafım karşısında duraksadı, yutkundu ve başını kaldırıp boşluğa baktı. "Ta kendisiyim."

"Hayır," dedim burnumu çekerek.

Yeniden başını eğip gözlerimin içine baktığında sakin bir sesle, "Beni aklamaya çalışma ay ışığı," diye mırıldandı. "Yapma."

"Sen kötü kalpli dev değilsin!" dedim tekrar.

"Prens de değilim," dedi ifadesiz bir sesle.

Başımı iki yana salladım. "Değilsin," dedim acı içinde. "Ama..."

"Git," dedi Karan. Zorlukla sarf etmişti bu kelimeyi. "Git, Âlâ."

Hıçkırdım. "Seni bir daha göremeyeceğim!"

"Mezun olursan görürsün," dedi kuru bir sesle. "Eğer o okulu bitirip mezun olursan ve ben hâlâ yaşıyor olursam seni sonrasında güzel bir yemeğe çıkarırım. Söz."

"Sus!" dedim göğsüne vurarak. Hâlâ ağlıyordum.

"Ölmüş olursam da mezarıma gelirsin diplomanla," dedi keyifsiz bir şekilde güldüğünde.

Ona sıkıca sarılıp ağlamaya devam ettim. "Böyle konuşma!"

Karan iç geçirip kollarını bana sardı ve, "Git," dedi bir kez daha. "Hadi."

Gitmek istemiyordum. Sonsuza dek ona sarılmak istiyordum ve bu istek canımı acıtıyordu. Bu olamazdı. Böyle hissedemezdim. Bu kendime yaptığım en büyük kötülük olurdu. Buna izin veremezdim. Bu duyguları irsal etmek zorundaydım. Gitmek zorundaydım. Hatta gitmek değil kaçmaktı doğru olan. Fakat ben kaçmıyordum, ben ağlaya ağlaya gidiyordum. Gitmek zorunda kaldığım için gidiyordum.

Ondan yavaşça ayrıldım, kolları beni azad etti. Geriye doğru bir adım atıp gözyaşlarımı sildiğimde, "Yalan söyledim," dedim ve burnumu çekip ıslak kirpiklerimin arasından güzel yüzüne baktım. Kaşları hafifçe çatıldı ama bir şey sormadı. "Sen bok gibi bir adam değilsin."

Karan'ın dudakları cılız bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Peki ya diğeri?" diye sorduğunda gözleri bir anlığına öyle yorgun baktı ki hissettiklerimin arasında alabora oldum.

"O seni ilgilendirmez," dedim kaşlarımı çatarak. "Bunun cevabını asla bilemeyeceksin."

"Yani pişman olmuş olman da kesin değil, doğru mu anladım?" diye sordu alaycı görünmeye çalışarak. Bunu başaramayacak kadar durgundu.

"Bilemezsin," dedim.

"Peki," dedi Karan ağır ağır başını sallarken. "Bu da bir şeydir."

"Hoşça kal," dedim gözlerimi yüzünün her bir ayrıntısında gezdirerek. "Gidiyorum."

"Git," dedi.

"Kendine iyi bak," dedim ağlama isteğimi def etmeye çalışırken.

Karan veda etmemek konusunda kararlıydı. "Dikkatli ol," dedi. "Mustafa bir süre seninle olacak. Yanından ayrılmayacaklar, zorluk çıkarma onlara."

Yorum yapmadım. Ne dersem diyeyim itirazlarımı kabul etmeyecekti. Sessizce yüzüne bakmaya devam ettim. Karan aklına kazımak ister gibi uzun uzun baktı gözlerime, ardından başını çevirip boğazını temizledi. "Veda etmeyeceğim Âlâ," dedi nefesini üfleyerek. "Bakma öyle."

"Tamam," dedim sessizce. "Gidiyorum o zaman."

"Git," dedi.

Başımı sallayıp yanından geçerek şimşirli yollarda ilerledim. Gözyaşlarım yeniden göz pınarlarımda yığılmış, hıçkırıklarım boğazıma dizilmişti. Gitmek istemiyordum. Ondan uzak kalmak istemiyordum. Sadece birkaç gündür buradaydım ama iki yılı tamamlamışcasına alışmıştım varlığına. Yokluğunu hayal edemiyordum şimdi. Ağır geliyordu bu düşünce.

Dudaklarımdan ufak bir hıçkırık döküldüğünde elimin tersiyle gözyaşımı sildim ama tam o anda güçlü bir el kolumu tutup beni aceleyle kendine çevirdi. Ne olduğunu anlamadan eli belime kaydı, beni kendine çekti ve diğer eliyle ensemi tutarak alnını alnıma yasladı.

Kalbim şiddetli bir gümbürtüyle göğüs kafesimi döverken bilinçsiz bir şekilde kazağını sıkıca tuttum. Şaşkınlıkla donup kalmıştım, gözlerim iri iri açılmıştı. Karan dudaklarımızın arasında santimler varken, "Eğer veda etmek istiyorsan durma, öp beni," diye fısıldadı ve hiçbir şey yapmadan durmaya devam etti.

Kolundaki elim kazağını azad edip yavaşça önce omzuna sonra boynuna ulaştığında gözlerimi kapattım ve heyecanla titreyerek dudaklarımı araladım. Parmak uçlarımda yükselip dudaklarımızı buluşturduğumda üst dudağı ait olduğu yermiş gibi dudaklarımın arasına yerleşti. Sıcak nefesini soluyordum. Onu yavaşça öpmeye başladım, anında karşılık verdi. Dudakları dudaklarımı fethederken ensemdeki eli sıkılaştı ve öpüşü sertleşti.

Başını yana eğerek beni öpüşüyle mühürlemeye devam ederken belimdeki eli montuma gömüldü ve bedenlerimiz bir bütün haline geldi. Elimi ensesine götürüp parmaklarımı tenine hançerledim. Gözkapaklarımın üstünde şimşekler çakıyordu yeniden. Bırakmak istemiyordum. Bir ömür beklemişim gibi öptüğüm bu dudakları hiç bırakmak istemiyordum.

"Âlâ?!"

Fakat adımı seslenen şok olmuş o sesi duyduğumda açlıkla öptüğüm dudakların bana haram olduğunu bir kez daha anladım.

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum! Lütfen yorumlarınızı eksik etmeyin.

Instagram: @ezgivani

TikTok: @vanililatee

Twitter: @vanililate

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.