Selam güzellerim. Bommba gibi bir bölümle geldim. Çok seveceğinizi düşünüyorum, umarım seversiniz 🫶🏻
Bu bölümde Karan'ın kurduğu bir cümleyi yazarken aşırı yükselip çığlık attım; beni Instagram'da takip edenler biliyor o tepkimi. Bakalım o cümleyi tahmin edebilecek misiniz. Tahminlerinizi bekliyorum satır arasında 🤭
Instagram: @ezgivani
Twitter: @vanililate
Tiktok: @siyahatesofficial
Twitter'da #SiyahAteş hashtag'ine yazdıklarınızı okuyor olacağım 🤍
Bu arada yeni kapağımız nasıl?
Diğer Kitabım: KASIRGA
Bol bol yorum bekliyorum hepinizden 🤍 Sizi çok seviyorum 🫶🏻
🎧Kodaline - Pray
🎧pg.lost - Jura
🎧Ayça Özefe, Çağan Şengül - Ateş Düştüğü Yeri Yakar
🎧Aber sie X Kara Sevda
Vuslat, bazen affetmekti.
Vuslat, bazen kabullenmekti.
Vuslat, bazen inanmaktı.
Vuslat, bazen cayır cayır yanan o ateşin seni yakmayacağına; önünü aydınlatacağına inanmaktı. Seni yakmak yerine ısıtacağına inanmaktı.
Vuslat, bazen karanlığın ortasında dikildiğinde o karanlığın seni yutmayacağına; sarıp sarmalayacağına inanmaktı.
Vuslat, bazen korktuğun o uçsuz bucaksız okyanusun serin sularında boğulmayacağına inanıp huzurla sırt üstü uzanmaktı.
Vuslat, bazen kızıl kahve gözlerin harelerinde gördüklerindi.
🔥
"Cehennemime açılan kapının hemen önünde dikiliyorsun. O adımı sakın atma, Âlâ. Korkmayı sakın bırakma," dedi elimi yavaşça bıraktığında. "Ben kapıyı kapatamıyorum, kıyamıyorum ama sakın gelme." Yutkundu ve gözlerime kararlı bakışlarla baktı. "Kaçmanı istiyorum, Âlâ ve seni asla durdurmayacağım."
Gözlerimi gözlerinden çekemiyor, tek kelime edemiyordum. Düşüncelerimin buğulandığını hissediyordum. Dişlerimi alt dudağıma sapladım.
"Ateş düştüğü yeri yakar," dedi Karan saniyeler sonra tekrar konuştuğunda. Gözlerimi bir kez kırptım. "Yanma, Âlâ."
Derin bir nefes alarak, "Bana hep kendini açıkladın Karan. Seni affetmemi istemiyor musun?" dediğimde sesimdeki duygunun ne olduğunu ben bile bilmiyordum.
"İstiyorum," dedi kuru bir sesle, bakışları kısa bir an yere indi; saniyeler sonra yeniden benimle buluştu. "Ama beni güzel hatırlamanı istiyorum sadece, hepsi bu." Gözlerini kaçırdı. "Hepsi bu Âlâ. Yıllar sonra belki hayatta bile olmayacağım ve adımı andığında yüzün gülsün istiyorum sadece."
"Karan," dedim, şaşkınlıkla kaşlarım çatılırken. Göğsümün ağırlaştığını ve göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Ne saçmalıyordu?
"Her şeyi gördün," dedi konuşmama fırsat vermeden. "Gördün. Beni gördün, hayatımı gördün, gerçeklerimi gördün. Ben önünde dikildiğin o kapıyı yüzüne kapatamam, kıyamam ama gelmemen için sana gerekirse yalvarırım." Başka bir yöne baktı ve elmacık kemiğinin kalkıp indiğini gördüğümde yutkunmaya çalışıp yutkunamadığını anladım. "Sence başka türlüsü için bir umut var mı?" Gözleri yeniden gözlerimi buldu. "Bir umut var mı Âlâ?"
Karan umutsuzdu.
"Konuşma böyle," dedim belli belirsiz bir öfkeyle. "Her zaman bir umut vardır."
Gülümsedi ve önüne döndü. "Bazen..." Durdu, dudaklarını ıslattı, derin bir nefes aldı ve her ne söyleyecekse zorlanarak devam etti: "Bazen Ceylin'in varlığı bana çok ağır geliyor."
Çaresizdi.
Göğsüme yumruk yedim sanki. "Karan..." dedim kederli bir sitemle.
"Hiç pişman değilim," dedi kuru bir sesle. "Baba olmak... onun babası olmak bu dünyada sahip olabileceğim en güzel şey. Onu hiçbir şeye değişmem ama varlığı çok ağır geliyor bazen. Bilhassa geceleri." Gözlerini kapattı. "Ceylin bir savaşın ortasına doğdu, onu savaşın ortasındayken buldum ve içine doğduğu bu savaş yüzünden beni bir gün kaybedebilir. Ölümden korkmuyorum, ölmek kolay... zor olan Ceylin'in bir gün yalnız kalabileceği gerçeğiyle yaşamak."
Korkuları vardı.
"Sus," dedim dişlerimi sıkarak. Bu söylediklerini şiddetle reddetmek istiyordum. "Saçma sapan konuşma."
"Hani sen dedin ya," dedi gözleri gittikçe biraz daha puslanırken. "Ben ölürsem kardeşim yapayalnız kalır diye... Hani ölmekten korktuğun için değil de kardeşini yalnız bırakmaktan korktuğun için ne istersem yapacağını söyledin ya..." İç geçirdi. "Seni sadece ben anladım."
Ortak acılarımız vardı. Ortak kaygılarımız vardı.
Defalarca çarptığım, o yıkılmaz sandığım buzdan dağın görünmeyen yüzü paramparçaydı. Burun deliklerinin genişlediğini gördüm, kendini sıkıyordu.
Neden böyle konuşuyordu?
"Sana bir şey olmaz ki," dedim yerimde kıpırdanarak. Ardından alayla güldüm. "Cumhurbaşkanının bu kadar koruması yoktur Karan... Azrail bile yaklaşamaz yanına iznin olmadan."
Karan bir süre derin bakışlarla yüzüme baktı, ardından başını çevirip boşluğa daldı. Bunları birine anlatmaktan rahatsızlık duyduğunu görebiliyordum, sanki bu bir ilkti. Onu ilk tanıdığım andan bu yana çok şey değişmişti fakat yanıma oturup da bana korkularından bahsedeceğini hiç öngörememiştim. Ne yapacağımı, ona nasıl iyi geleceğimi düşünürken buldum kendimi.
Karan Ateş Soykamer, benim içine düştüğüm karanlık dünyasının aksine tanınan bir iş insanıydı. Pek çok genç kadının etrafında dolaştığını tahmin etmek zor değildi, kendisine hayranlık duyan insanların varlığını da tahmin edebiliyordum. Dış görünüşü ve serveti için onu elde etme isteğiyle yanıp tutuşan kadınların olduğunu da biliyordum. Etrafında ona ulaşmaya çalışan çok insan olmalıydı. Çabaları samimi ya da değil, bilemezdim fakat bunun için her yolu deneyen birilerinin olduğunu bilebiliyordum.
Gördüğüm bir şey daha vardı ki; Karan bu kalabalığın içinde yapayalnızdı. Karan, içini bana dökecek kadar yalnızdı.
"Bu dünyada yüzde yüz güvenlik diye bir şey yok," dedi sakin bir ifadeyle. Ardından sigara paketini çıkarıp bir sigara yaktı. "Doğru anda, doğru yerde, doğru hamleyle herkes bir gün toprağa karışabilir."
Ne diyeceğimi bilemeyerek yan profiline, burnuna, uzun kirpiklerine ve rüzgarla birlikte kıpırdanan dalgalı saçlarına bakmaya devam ettim. Yüreğime ekilen korku tohumuna aldırmamaya çalışıyordum. Olmuyordu.
"İstersen binlerce insanın arasına saklan ve hepsi silahlı olsun," dedi sigarasını yaktıktan hemen sonra. "Tek bir an yeterli o kalabalığın içindeki varlığının silinmesi için."
"Seni öldürmek isteyen biri mi var?" diye sordum korkarak. Burnundan ve dudaklarından süzülen dumanı izliyordum.
Keyifsiz bir gülümsemeyle bana döndü. "Biri?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım ve o anda öyle soğuk bir rüzgar esti ki bütün bedenim sızladı. Üşüyen ellerimi birbirine kenetlerken dönüp ona baktım. "Birden fazla mı?"
İç geçirdi. "Bu dünyada asla yenemeyeceğin tek insan kimdir, biliyor musun?" diye mırıldandı soruma cevap vermek yerine.
"Kim?" diye sordum durgun bir merakla.
"Kaybedecek bir şeyi olmayanlar." Gözlerimi yavaşça kırptım."İşte bu yüzden Ceylin'in varlığı çok ağır geliyor," dedi ciğerlerine doldurduğu dumanı dışarı üfledikten sonra.
Benimle dertleşiyordu. Bana içini döküyordu ve bu bana çok ağır gelmişti. Yutkundum, derin bir nefes aldım. "Her türlü önlemi almışsın," diye mırıldandım içini rahatlatmak istercesine. Hayatı hakkında detaylı bir fikrim yoktu fakat evde her yer koruma doluydu ve adamları şifreli kat gibi kapıların önünden hiç ayrılmıyorlardı.
Üstelik tam şu anda kendimi hiç güvende hissetmiyordum.
"O helikoptere bindiğimde de, kaygısız bir şekilde küçük kızımı yanıma aldığımda da her türlü önlemi almıştım ben Âlâ," dediğinde şok geçirerek yüzüne bakakaldım. Hâlâ bana bakmıyordu. Usul usul sigarasını içiyordu.
Şaşkınlıkla yutkunduğumda, "Suikast miydi?" diye sordum boğuk bir sesle.
Hafifçe başını salladı. Ardından derin bir nefes aldı ve konuyu kapatmak istediğini fark ettim. "Sana onca açıklama yaptım ama sadece bir şeyi söyleme gereği duymadım ve sen de hiç fark etmedin..." Kuru bir gülümsemeyle bana döndü. "Ya da fark ettin ama işine gelmedi, bilemiyorum."
Ona dikkatle baktığımda gözlerimin kısıldığını hissedebiliyordum. "Neyi?" diye sordum zor da olsa.
"Başına dayadığım o silah, eline tutuşturup kendini ayağından vurmanı istediğim silahla aynı silahtı," dedi kederli bir sesle. "Kuru sıkıydı."
Zihnim geriye aktı ve o güne gittim. Karan'ın silahı alnıma yaslayışını anımsadım, ardından alnımdan çekip masaya koyduğunu, elimi uzatıp silahı aldığımı ve ayağıma doğrulttuğumu hatırladım. Âlâ... biz bunu nasıl fark etmedik? Yanağımın içini öyle bir ısırdım ki etimin kopacağını sandım bir an. Şaşırmaktan çok gözümün önündeki gerçeği göremediğime üzülmüştüm.
"Bunu sana, bana inanmadığını söylediğin ilk an söyleyebilirdim. Bunu söylediğim an bana inanırdın." Doğru söylüyordu. Bunu akıl edememiştim ve dediği gibi uzun uzun konuşmak yerine başıma dayadığı silahın kuru sıkı olduğunu söyleyerek beni öldürmeyi düşünmediğini bana kanıtlayabilirdi ama yapmamıştı.
"Neden söylemedin?" dedim pürüzlü bir sesle. Ardından boğazımı temizledim. Düşüncelerimi toparlayamıyordum.
"Bilmem," dedi durgun bir ifadeyle. "Bunu söylersem bana inanmak zorunda kaldığın için inanacakmışsın gibi hissettim. Bense beni gerçekten görmeni istedim sanırım. O korktuğun canavarın senin karşında neye dönüştüğünü kendin gör istedim."
Gözlerimi kapattım. Tek kelime edemiyordum. Şaşkınlığım boğazımdan aşağı akarak yüreğime kadar iniyordu.
"O odaya gelmeden evvel kamera odasına gittim. Seni ilk gördüğüm yer orasıydı," dedi ifadesiz bir sesle. "Ekranda gördüm," diye devam etti. "Baygındın. Uyuyordun, başını sağa eğmiştin; çenen köprücük kemiğine, yanağın omzuna yaslanmıştı. Saçların yüzüne dökülmüştü ama gülümsemeni görebiliyordum. Yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı." Rüyanda zengin olduğunu görüyordun Âlâ. "Uzun uzun baktım sana. Birinin uykusunda gülümsüyor olmasına şaşırılır mı? Ben şaşırdım, biliyor musun?" Biten sigarasını söndürüp paketinden bir dal daha çıkardı ve dudaklarına hizalamadan evvel bana döndü. "Seni izlerken belimdeki silahı masaya bıraktım, çocuklardan kuru sıkı istedim. Neden yaptığımı bilmeden yaptım bunu. Neden vazgeçtiğimi bilmeden."
"Fark etmedim," dedim düşünceli bir şekilde karşıya bakarken. "İşime gelmediği için değil... gerçekten fark etmedim. Oturup da doğru düzgün düşünemedim."
İç geçirdi ve kahvesinden bir yudum aldı. "Neden diye sormayacak mısın?" dedi sakince. "Neden bıraktın belindeki silahı demeyecek misin?"
Bilmiyordum, onun da bildiğini sanmıyordum.
"Kıyamadın," dedim düşünmeden. "Belki de bende Ceylin'i gördün? Bilmem, olabilir..."
Tembel bir gülümsemeyle bana baktığında sigarayı yakmaktan vazgeçip yeniden paketine koydu. "Sen bir kız çocuğu değilsin," dedi. "Bazen çocuk gibi davranıyorsun ama değilsin."
Bakışlarımı ondan sakınarak yeniden manzaraya baktım. "Neden kıyamayasın ki o zaman?"
"Bilmiyorum," dedi ifadesiz bir sesle. "Evet; şimdi düşünüyorum da karşımda sen olmasaydın, başka bir kadın olsaydı muhtemelen yine tereddüt eder vazgeçerdim ama o odaya geldiğimde belimdeki silah kuru sıkı olmazdı."
"Hımm," dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Bilemedim ki ben de şimdi yani... yaşayacak günüm varmış demek ki... dünyada yiyecek ekmeğim varmış daha... ecelim gelmemiş; gelmeyince de kıyamamışsın işte..." Nefesimi üfledim.
"Kısmet," diye mırıldandı Karan kayıtsız bir şekilde. "Kader."
"Aynen," dedim gergin bir şekilde, ardından derin bir nefes alarak ona döndüm. "Bir şey diyeyim mi, sen zombi istilası olsa kesin ölmezdin," dedim bir anda.
Karan kaşlarını çatarak bana döndü. "Ne?"
"Ölmezdin," dedim omuz silkerek.
Dudağının kenarı yukarı doğru kıvrıldı. "Neden? Beyinsiz miyim?"
"Hayır! Öyle demek istemedim. Bir sürü adamın var, kocaman bir arsada kocaman bir malikânede yaşıyorsun diye şey yaptım..." Kıkırdadım. "Zombiler sana ulaşana kadar elli kere ölürdü."
Karan gözlerini kıstı, ardından hafifçe gülümsedi. "Nereden geliyor aklına böyle şeyler Âlâ?"
Tekrar omuz silktim. "Hayal gücünü kullanmak paralı değil."
"Sen hemen ölürdün ama," dedi alaycı bir şekilde. "Gerçi şimdi düşününce pek emin olamadım. Sen zombiyi karşına oturtup dır dır konuşarak saatlerce oyalayabilirsin de."
Kahkaha attım. "Hayal edince çok komik oldu." Heyecanla ona döndüm ve katıla katıla gülmeye devam ederken, "Yengemin amcamı nasıl aldattığından tut aklına gelebilecek bütün baba tarafı dedikodusunu anlattığımı düşünsene zombiye!"
Başını çevirip gülüşümü izlerken, güneşten dolayı kısılan gözleriyle bana uzun uzun baktı.
Bakışları gülüşümün donup kalmasına sebep olunca toparlanıp boğazımı temizledim. "Trajikomik olurdu," derken derin bir nefes aldım ve yüzümü uyuşturan soğuğa rağmen yanaklarımın ısındığını hissettim.
Karan önüne dönüp manzaraya baktı. "Bana bir şeyler anlatsana," dedi düşünceli bir şekilde. Anlamayarak ona baktığımda, "Baba tarafı dedikodularını anlat mesela," diye devam etti.
Kaşlarımı çattım. "Ne?" dedim şaşkınlıkla.
Omuz silkti. "Yengenin amcanı nasıl aldattığını merak ettim."
"Merak mı ettin?" dedim kaşlarımı kaldırarak. Şaka yapıyor olmalıydı.
"Normal insanların normal hayatlarını dinlemek isterim," dedi. Ardından hafifçe gülümsedi. "Benim sülalemin normal bir hayatı yok." Gözleri sallanıp duran teknelere dalmıştı. "Dedemden babama babamdan bana kaldı her şey. Yani normal bir hayat sürmek nasıl oluyor pek bilmiyorum."
Başımı çevirip boşluğa baktım. Karan normal bir insan olmak istiyordu ve bunu seçme şansı olmamıştı. Her şeyin içine doğmuştu. Ben de böyle anladım Âlâ. Öyleyse bu çok korkunç.
"İki sene önceydi," dedim hüznümü bastırmaya çalışarak. "Amcamlar bize gelmişti birkaç günlüğüne ama yengem çok tuhaf davranıyordu. Amcama hiç tahammülü kalmamış gibiydi. Severek evlenmişlerdi, gayet güzel bir evlilikleri vardı annem ve babamın aksine... Bu yüzden biz hemen anladık bir terslik olduğunu." İç geçirdim. "O gün biz mutfakta çay demlerken küçük kuzenim Kuzey yengemin telefonunu almış oyun oynamak için. O sırada bir sorun olmuş telefonda ve Kuzey amcamın yanına gitmiş düzeltsin diye. Amcam telefonu kurcalarken de aldattığı adamdan edepsiz bir mesaj gelmiş yengemin telefonuna."
Karan'ın kaşları şaşkınlıkla kalkarken bana döndü ve, "Hassiktir," dedi. Samimiyeti karşısında bir an duraksadım ve yüzündeki tatlı şaşkınlığı izledim. Âlâ bu adam resmen seninle dedikodu yapıyor...
"Evet," dedim ona bakarken hissettiklerimi görmemesini umarak. "Amcam bir hışım mutfağa daldığında önce ne olduğunu anlayamadım. Benim amcamın ağzı bozuktur, bağırır çağırır ama karıncayı incitmez. Babam olsa annemi sanırım oracıkta öldürürdü ama amcam bizi şaşırtıp sesini bile yükseltmedi yengeme." Başımı iki yana salladım. "Ben kıyametin kopacağını sanmıştım, amcam sadece ağladı. Küçük bir çocuk gibi hem de."
Karan dudaklarını birbirine bastırdı. "Üzüldüm," dedi samimiyetle. "Yazık olmuş."
"Öyle oldu," dedim. "Yengem kendini savunmak için ne dedi biliyor musun hepimizin yanında?"
Karan bir şey söylemeden sessizce devam etmemi bekledi.
Hayret içinde, "Amcamın onu yatakta tatmin edemediğini söyledi ve kendini bu şekilde haklı çıkarmaya çalıştı," dedim. Öfkelenmiştim yine. Amcama çok üzülüyordum.
Karan'ın yüzünün değişmesini, şaşkınlığın bütün yüz kaslarına yayılmasını izledim. "Bu aldatmak için bir sebep miymiş yani?" diye sordu ifadesiz bir sesle. "İnsan gibi boşansaymış."
"Bunu kimseye söylememiştim aslında, dedikodu yaparım ama ahlaki sınırlarım da var," dedim bir an kötü hissederek. Karan'a söyleyerek amcamın özelini yayıyormuş gibi hissetmiştim birden.
"Bana neden söyledin?" diye sordu.
Duraksadım. Ardından güldüm. "Normal insanların normal sorunlarını detaylıca öğren diye işte," dedim alaycı bir şekilde. Hayır, sana güven veriyor Âlâ.
Hafifçe gülümsedi. "Anladım."
"Öyle işte," dedim sıkıntıyla nefesimi üflediğimde. "Sonra boşandılar. Amcam aldatıldığı halde anlaşmalı boşandı ve çocukların dışında yengeme de nafaka ödemeyi kabul etti. Çocukların velayetini de almaya çalışmadı." İç geçirdim. "Doğru olanı yaptı belki evet ama yengem çocukları dolduruyor amcama karşı. O adamla da evlenecek sanırım... Üzülüyorum açıkçası amcama. Resmen adamı çocuklarının aklından silmeye ve kendine diğer adamla birlikte yeni bir hayat kurmaya çalışıyor. Evet, erkekler sıkıntılı varlıklar ama amcam hak etmedi yani."
Alaycı bir şekilde güldü. "Sıkıntılı varlıklar mı? Sıkıntılı mıyız biz?"
Tek kaşımı kaldırdım. "Değil misiniz Karan?"
Kısa bir an düşündü, ardından alaycı bir şekilde gülümsedi. "En azından benim nazarımda konuşacak olursak evet, haklı olabilirsin."
Kıkırdadım, sonra iç geçirip etrafa bakındım. Hava gittikçe soğuyordu. Sulanmış karlar çamurlanmıştı, etraf temizdi fakat karların bir an önce eriyip yok olmasını ve bir daha kar yağmamasını umuyordum.
"Âlâ," dedi Karan kısa süren bir sessizliğin ardından.
"Efendim?" dedim ona bakmadan. Gözlerim dalmıştı.
"Kokum," dedi ifadesiz bir sesle. "Sana gerçekten ölümü mü hatırlatıyor?"
Bakışlarım hızla onu bulurken şaşkınlıkla gözlerim irileşti. "Ne?" dedim. Bunu nereden biliyordu? Nasıl biliyodu? Aklımı mı okuyordu? Âlâ bu adam insan mı?
"Dün gece bana öyle söyledin," dedi yüzümü incelerken. Haaa!
Gözlerimi kapattım. "Sarhoşken mi?" dedim korkarak.
Hafifçe başını salladı ama başka bir şey söylemedi.
"Saçmalamışım," dedim ve önüme döndüm tekrar. Utanıyordum, düşüncelerimi önüne dökmüş olmam bir anda kendimi çırılçıplak hissetmeme sebep olmuştu. Kim bilir başka neler söylemiştim dün...
Sessiz kaldı. Dudaklarımı ısırdım ve dün gece başka neler yaptığımı sorma isteğimi dizginlemeye çalıştım. Kokusunun zihnimde ölümle bağdaştığını nasıl söyleyebilirdim? Başka neler söylemiştim? Onu affettiğimi ama hissettiğim isimsiz duygular yüzünden ona böyle davrandığımı da söylemiş miydim? Öfke dolu olduğumu bu yüzden mi görmüştü? Beni bu yüzden mi deşarj odasına götürmüştü?
Kötü bir fikirdi. Zihnim ve düşüncelerim bu kadar karışmışken tutup da alkol almak çok kötü bir fikirdi.
Dakikalarca sustuk. Dakikalar sonra ben düşüncelere gömülmüşken Karan'ın bana döndüğünü gördüm ve istemsizce ben de ona döndüm. Ben bir şey söyleyeceğini sanırken eli yavaşça belimi kavradı ve beni zorlanmadan kendine çekti. "Gel," dedi ben irkilince. "Gel buraya."
Kaşlarım çatıldığında aramızdaki mesafeyi kapattı ve başını eğip yüzünü boynuma yaklaştırdı. Ne yaptığını anlamaya çalışırken donup kaldım. Kalbim endişeli bir gümbürtüyle boğazımda atmaya başladı. Başını omzuma yasladığında burnu boynuma dokundu, nefesimi tuttum.
Âlâ! Âlâ! Âlâ! Neler oluyor?
"Bergamot, lotus ve kiraz çiçeği," diye mırıldandı derin bir nefesin ardından. Burnunun ucu boynuma sürtündü, ensemden aşağı bir ürperti dalgası indi. Gözlerimi kapattım. "Hanımeli, vanilya ve sandal ağacı," diye devam etti. Yüreğimde atlar koşturdu, kalbim toz duman oldu. Yumruklarımı sıktım. "Bir bahar sabahı çiçeklerle dolu alacalı bir bahçede ağır ağır yürümek gibi."
Yutkunmaya çalıştım. Bütün bedenim birazdan kül yığınına dönüşeceğimi düşünmeme sebep olacak kadar yanıyordu.
"Ama başka bir şey daha var," diye mırıldandı. Dudağımı ısırdım. "Başka bir koku daha var." Burnu boynuma bir kez daha sürtünürken tekrar kokladı tenimi. "Ne bu?" diye devam etti ve o esnada belleğimde bir şişmek çaktı.
"Petrikor," diye fısıldadım titrek bir nefesle. Dün gece... dün gece ona söylediklerimi söylüyordu. Hatırlamamı mı istiyordu?
"Hımm," diye mırıldandı. "Teninin kokusuymuş."
Alt dudağım dişlerime yenilip parçalanmak üzereydi. Kalbim boğazımda atıyordu ve boynumda atan nabzımı hissettiğini biliyordum.
Ben kaskatı kesilmiş bir şekilde kıpırdamadan dururken bir kez daha kokladı boynumu, ardından gülümsediğini hissettim. "Vetiver," dedi huzurlu bir sesle.
"Karan," dedim kesik bir nefes vererek.
"Tenin tıpkı taze biçilmiş çimen gibi kokuyor, neden?"
Bir kez daha güçlükle, "Karan," dediğimde başını omzumdan kaldırıp usulca yüzüme baktı. Burun burunaydık.
"Âlâ," dedi, gözlerimiz buluştu.
Dudaklarımı ıslattım. "Üşüyorum," dedim.
Bakışları dudaklarıma kaydı, yutkunduğunu gördüm. "Üşüme," dedi.
Sesi de bakışları kadar derindi. Gözlerindeki o kızıl alevlerin yoğunlaştığını gördüm. Gözlerini bir kez kırptı, dudakları aralandı ve karnımdan aşağı yakıcı bir sıvı aktı. Kalbim durmak üzereydi.
"Karan," dedim bir kez daha. Tırnaklarımı avcuma saplamıştım.
Zihnim bana oyun oynuyor olabilirdi, bilemiyordum fakat Karan'ın yüzüme doğru eğildiğini, dudaklarının santim santim dudaklarıma yaklaştığını sandım. Dudaklarıma bakıyordu. Nefesim kesildi, boğazımda tıkandı.
"Durdur beni," dediğinde gözlerindeki arzuyu gördüm. Yanılmadığımı gördüm.
Yaklaştı, yaklaştı, dudaklarımızın arasında santimler kaldı, nefesini soludum ama onu durdurmak için hiçbir şey yapamadım.
"Durmamı söyle," diye fısıldadı.
Yapamıyordum.
"Üşüyorum," dedim bir kez daha. Neden bunu söylediğimi bilmiyordum. Buradan gitmek mi istiyordum yoksa dudaklarının beni ısıtmasını mı?
Karan gözlerini sıkıca yumdu; şakakları kasıldı.
"Kaç kurtar kendini," dedi ve durdu. Tek bir hamlesi dudaklarımızı birleştirecekti, yapmadı. Durdu.
"Üşüyorum," dedim tekrar. Önce gözlerine baktım, sonra dudaklarına.
"Ateş yakar," diye fısıldadı.
Nefeslerim gittikçe hızlanırken bileğini sıkıca tuttum. "Belki..." Kesik bir nefes verdim. "Belki yakmaz?"
Alnını alnıma yasladı ve acı içinde soludu. "Yapma," dedi kederli bir sesle.
"Üşüyorum," dedim bir kez daha ve bunu neden söylediğimi o an anladım. Ateşin beni ısıtacağına gerçekten inanmıştım ve bunu yapmasını istiyordum. Biliyordu, görüyordu. Üşüme, diyordu. Isıtamam, yakarım. Buna izin verme, diyordu.
Karan yüzümü ellerinin arasında aldı ve başparmağı tenime asla silemeyeceğim bir iz bıraktı. "Her şeyin fazlası öldürür," dedi. "Durman gereken yerde durmazsan seni kendimden koruyamam. Yakarım, engel olmak için gebersem de yakarım."
Yutkundum. "Yaktım kendimi," dedim hüzünlü bir gülümsemeyle. "Her zamanki gibi."
Başparmağı dudaklarıma doğru ilerledi ve alt dudağıma ulaştı. Asla silemeyeceğim bir iz de alt dudağıma kazındı. Alnını alnımdan ayırdı, yüzüme eğilerek gözlerimin içine baktı.
"Durdur beni Âlâ, yoksa seni öpeceğim," dedi ve ben bütün bedenimin parçalara ayrılıp dağılacağını sandım, nefes alamadım.
Karan, kendini dizginlemek ister gibi gözlerini sıkıca yumduğunda nefesim dudaklarımdan boğazıma akıyor, geçtiği yerleri kor bir ateşle yakıyordu. Kalbim içeride buz tutmuş gibiydi, sanki durmuştu. Ben buz tutmuş gibiydim, kımıldayamıyordum.
"Durdur beni, ben durduramıyorum. Durdur yoksa öpeceğim," dedi tekrar çaresizce.
"Öp," dedim bir anda ve bunu dediğime inanamadım. Kendime inanamadım.
Gözlerini açmadı, dişlerini sıktığını hissettim. "Yapman gereken şey bana izin vermek değil," diye fısıldadı çaresizce, başparmağı dudağımı sıyırıp çeneme ulaştı. "Durdur beni."
"Durmanı istemiyorum," dediğimde sesim başkasına ait gibiydi.
Gözlerini açtı, duyduklarından emin olmak ister gibi gözlerime baktı. "Âlâ," dediğinde içindeki o kanlı savaş, artık ses tonundaydı.
Karan kendisiyle savaşıyordu ve bu savaşı kazanırsa ikimiz de kaybedecektik.
Titreyen elimi kaldırdım, yavaşça yanağına götürdüm. Kirli sakalları avcumun içine saplandığında dudaklarım aralandı. Karan gözlerini kapattı, başını yana eğip avcuma sokuldu.
Ne yaptığımı bilmiyordum, ne yaptığımızı bilmiyordum, bize neler olduğunu bilmiyordum.
"Pişman olacaksın," dedi, başparmağımı yanağında gezdirdim.
Düşünmüyordum, aklımı bir kenara koymuştum sanki. Sonunu, sonrasını düşünemiyordum. Ne yaptığımı bilmiyordum ve en önemlisi neden yaptığımı da bilmiyordum.
O adımı attığımı hissediyordum, yüzüme kapatamadığı o kapıdan içeri giriyordum. Gitmemi söylüyordu ama gitmemi istemiyordu. Beni yakmaktan korkuyordu ama itmeye kıyamıyordu. Fakat ben artık o ateşin beni yakmayacağını biliyordum. İnanıyordum. O adımı atıyordum.
Bize ne oluyordu? Ne yapıyorduk? Neden yapıyorduk?
İşler bu raddeye nasıl gelmişti? Bunun bir sıfır noktası var mıydı, yoksa başıma silahı dayadığı o an mıydı bu isteğin miladı? Birbirimizi içten içe hep istemiş miydik?
Neden böyle hissediyordum? Neden kalbim ağzımda atıyordu? Neden onu öpmek için deliriyordum? Neden parmak uçlarım yüzünün her santimini ezberleme isteğiyle yanıp tutuşuyordu?
"Olmayacağım," dedim ve sesim öyle kararlı çıktı ki Karan'ın gözleri yavaşça aralandı. Gür kirpiklerinin arasından bana inanmak ister gibi baktığında hafifçe gülümsedim. "Pişman olmayacağım."
Şaşkındı.
Ben de şaşkındım. İlk öpücüğümü, düne kadar nefret ettiğim bu adama sunuyordum ve buna inanamıyordum.
İlk öpücük ya da bekaret benim için kutsal değildi, onları kutsamıyordum. Annemin aksine bekareti de öpücüğü de altın bir kutuda saklamam gerektiğine inanmıyordum. Annem yaşadıklarının aynısını yaşamayalım diye bizi bu konuda hep baskılamıştı fakat doğru birdi ve ben bir çocuk değildim.
İlkler hep özeldi elbette. Fakat böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Sıradan biriyle sıradan bir ilişkinin içinde sıradan bir öpücüktü düşündüğüm.
Tutkunun pençesinde, sonunu düşünmeden yapacağım bir şey değildi ve ben tam olarak bunu yapmak üzereydim.
Sonra ne olacaktı?
Karan ulaşılmazdı. Ona asla sahip olamayacağımı biliyordum fakat tutkumun beni derin sulara çekmesine acizce izin veriyordum. Üstelik ne hissettiğimi bile bilmiyordum.
Her şey mahvolmak üzereydi, hayat bölümlerden oluşurdu ve bir bölümü kapatmak; yenisini açmak üzereydik.
Yanağımdaki elinin uzun parmakları enseme kadar uzandı. Parmakları saç diplerime dokunurken dudakları uzun bir yolculuğa çıktı. Yolun sonunda ben vardım, onu bekliyordum. Dudakları, dudaklarıma yaklaşmaya başladı ve zaman büküldü.
Gözlerimi yavaşça kapattığımda dudaklarımı araladım ve nefesimi tuttum.
"Bir gün pişman olursan bunu bana sakın söyleme," diye fısıldadı ve saniyeler içinde dudaklarını dudaklarıma kenetledi.
Düşüncelerim bir anlığına darmadağın oldu ve ben içinde bulunduğum anı idrak edemedim. Göğüs kafesim kalbime bir zindan oldu, damarlarımda akan kan azgın, lavdan bir nehre dönüştü.
Çaresiz bir dokunuşla yanağındaki elimi ensesine kaydırdım ve ona sıkıca tutundum. Bunu yaptığıma inanamıyordum. Alt dudağımı dudaklarının arasına aldığında bütün hücrelerim çığlık çığlığa bağırıyordu.
Karan, beni yavaşça öpmeye başladı; bir zindana hapsoldum. Ölecek gibi hissediyordum. Üst dudağı dudaklarımın arasına yerleştiğinde tadını ve dudaklarının sıcaklığını zihnime kazımak isterken buldum kendimi.
Ensemdeki parmaklarının sıkılaştığını hissettim, öpüşü derinleşti. Dudaklarımı mühürlüyordu.
Beceriksizce ona karşılık vermeye çalışıyordum ama gerek yoktu, o zaten beni yönlendiriyordu. Dudaklarımız uyum içindeydi, bense ihtiras ve tutkuyla yanıp kavrularak bunu yaptığıma inanamıyordum.
Karan Ateş Soykamer beni öpüyordu. Beni öpüyordu.
Zihnimin duvarlarına kokusuyla ölümü kazıdığım adam, öpüşüyle kazıdıklarımı bir bir siliyordu.
Geri dönemeyecektim.
Bu bir teslimiyetti ve dudaklarıma vurduğu mühür beni ona bağlayacaktı.
Nefeslerim hızlanırken ensesindeki elim yukarı doğru çıktı ve dokunmak için yanıp tutuştuğum yumuşak saçlarını buldu. Parmaklarım dalgalarının arasında dolaşırken Karan başını yana doğru eğdi ve öpüşü bu hareketiyle birlikte sertleşti.
Nefes alamıyordum.
Oturuyor olmasaydım eğer düşerdim. Ayakta duramayacak kadar uyuşmuştum.
Tutku insanı öldürebilir miydi?
Ölecek gibi hissediyordum.
Karan dudaklarımı hırsla öpmeye devam ederken gözlerimi örten göz kapaklarıma vuran güneş ışığı gittikçe kayboluyordu. Karanlığın beni sarıp sarmaladığını, ateşin beni ısıttığını hissediyordum.
Başım dönüyordu. Kalbim boğazımda atıyordu, tadı ve kokusu yüzünden sarhoş olmuştum sanki. Üstelik bu bir ilkti ve ben bu anın içine hapsolmak istiyordum.
Ensemdeki eli yavaşça önce sırtıma, sonra belime indi. Beni kendine çektiğinde dudaklarımı öyle büyük bir hırsla öpüyordu ki bir an hiç bırakmayacak sandım. Fakat korkunç olan bırakmayacağını düşündürmesi değildi; bırakmasını istemediğimi fark etmemdi. Saçlarının arasında dolaşan parmaklarım uyuşmuştu. Tam şu anda zihnimde, kalbimde ve ruhumda bıraktığı izler geçmeyecekti. Gebersem de geçmeyecekti.
Biz ne yapıyorduk?
Karan durdu, dudaklarını dudaklarımdan ayırdı ve hafifçe geri çekildi. Gözlerimi açıp yüzüne baktığımda dudaklarımın kızarıp şiştiğini hissedebiliyordum. Alnını alnıma yasladı, elini tekrar yüzüme götürdü ve sahiplenici bir dokunuşla yanağıma koydu. İkimiz de nefes nefeseydik; titrek nefeslerimiz birbirine karışıyordu.
"İşte şimdi alnıma gerçek bir silah dayayan sensin," diye fısıldadı.
Dudaklarımı araladım, itiraz etmek istedim ama fırsat vermedi. Beni tekrar büyük bir açlıkla öpmeye başladı. Karşı koymadım, ben telaşla öpüşüne karşılık verirken elleri belime kaydı ve beni kendine çekti. Kollarımı boynuna doladığımda zihnim hâlâ bu anın gerçekliğini sorgular vaziyetteydi.
Bir Çin atasözü vardı. Öpüşmek tuzlu su içmek gibidir, derdi. İçersiniz ve susuzluğunuz artar. Susuzluğumuzu gideremiyorduk. Ne ara bu kadar susadığımızı da bilmiyorduk üstelik.
Karan dudaklarımı bıraktığında ciğerlerim nefes alma umuduyla kıvranıyordu. Sarılır vaziyetteydik ve dudaklarımı bıraktığı an yoğun bir saklanma isteğiyle ona sıkıca sarılmış, yüzümü boynuna gömmüştüm.
Bunu yaptığımıza inanamıyordum. Beni öptüğüne inanamıyordum. Birini iğrenmeden, takıntılarımı düşünmeden öpebildiğime ve bunu tekrar tekrar yapmak istediğime inanamıyordum.
Karan nefeslerini düzene sokmaya çalışırken belimdeki elini sırtıma çıkardı. "Romalılar, bir anlaşma sağlamak istediklerinde öpüşürlermiş," diye mırıldandı yanağını başıma yasladığında. "Sealed with a kiss deyimi buradan geliyormuş."
"Öpücükle mühürlemek," diye mırıldandım ben de, dudaklarım boynuna sürtündü.
"Savolium," dedi sakin bir sesle. Derin bir nefes aldığında saçlarımı kokladığını hissettim. Elden ayaktan kesilmiş gibiydim, ona sarılmasam hal değişimiyle sıvılaşacak; bankın aralıklarından aşağı akacaktım sanki. "Duydun mu daha önce?"
"Ne demek?" diye sorduğumda ona sıkıca tutunmaya devam ediyordum.
"Romalılar aynı zamanda öpüşerek selamlaşırdı," dedi kuru bir sesle. "Fakat onlar için her öpücük bir değildi."
Sessiz kaldım, devam etmesini bekledim.
"Her öpücüğe bir isim takmışlar, derin ve tutkulu olanına ise Savolium demişler," diye mırıldandı. Ona biraz daha sokulup gözlerimi sıkıca kapattım.
"Romalılar fazla romantikmiş," dedim boğuk bir sesle, ne diyeceğimi bilememiştim. Âlâ ben kendime gelemiyorum. Ben de Alelâde, ben de.
Karan'ın burnundan nefes vererek güldüğünü duydum, beni yavaşça kendinden uzaklaştırıp yüzüme baktı. "Neden saklanıyorsun?"
Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi kaçırdığımda çenemi tutup yüzümü yüzüne hizaladı. Gözleri yüzümün her ayrıntısında dolaşırken hafifçe gülümsedi ve kalbim tekledi.
"Utandın mı?" diye sordu şefkatle. Başımı çevirmeye çalıştım ama izin vermedi. Yüzünü yüzüme eğip gözlerime baktı. "Utanma, Âlâ."
Alt dudağımı kemirerek nefesimi üfledim ve içimdeki paniğin çehreme ulaşmasına fırsat vermeden, "Birazcık utandım ama bunun seninle alakası yok," dedim hızlıca. "Yani var ama yok. Kim olsa utanırdı bence. Hatta utanmak da demeyelim biz buna... şey gibi... ilk defa yamaç paraşütü yaptığını düşün, ayakların toprağa bastığında yaşayacağın o afallama hissi gibi bir şey... Yamaç paraşütü yapsam mesela... Ki onu da hiç yapmadım daha önce... yapsam kesin aşağı indiğim an böyle olurdum... Bu arada sen yaptın mı hiç yamaç paraşütü? Korkunç biraz bence. Ay, benzetme yaptım diye sakın bu yaptığımıza da korkunç dediğimi ve pişman olduğumu düşünme... ben şu an sadece yamaç paraşütünden bahsediyorum. Diğerinden bağımsız yani. Bizim çocuklar hep yapmak istiyor ama ben daha uçağa bile binemezken nasıl atlayacağım dağın tepesinden? Hiç yapamam, aşağı indiğimde muhtemelen ölmüş olurum. Kalp krizinden. Ben ne diyordum ya? Heh! Sen yaptın mı hiç yamaç paraşütü?"
Derin bir nefes alıp merakla yüzüne baktığımda gözlerini kıstığını, yüzüme dikkatle baktığını gördüm.
"Yaptın mı?" diye sordum sesim git gide kısılırken. Ardından aptal aptal gülümsedim.
"İlk miydi?" diye sordu bana aldırmadan.
"Hı?" dedim şaşkınlıkla.
Karan gözlerini kapatıp nefesini yavaşça üfledi ve, "İlkti," diyerek kendi sorusunu kendi yanıtladı.
Nereden anlamıştı? Çok mu kötüydüm yoksa? Becerememiş miydim? Az önce ağzından kaçırdın, salak!
Alt dudağımı dişleyip çenemi elinden kurtardım ve hızla önüme döndüm. Bakışlarım etrafta dolaşırken ne diyeceğimi bilemiyordum.
"Tamam," dedi yumuşak bir sesle. Şaşkınlığından silkelenmeye çalışıyordu. "Utanma sen," diye devam etti ve sonra o da sustu. Sanırım söylenecek bir şey yoktu, o da bulamamıştı.
Aramızdaki hava tuhaf bir hal aldığı için ellerimi cebime soktum ve oturduğum bankta biraz kaykılarak çenemi montumun yakasına sıkıştırdım. Gözlerimi manzaradan çekemiyor, suç işlemiş bir çocuk gibi oturuyordum yanında.
Dakikalarca sustuk, ikimiz de uzun uzun denizi izledik. Rüzgar esti, yüzümüzü okşadı. Martılar kanatlarını açarak denizin üzerinde süzülüp durdular. Boğaz'ın altından iki tekne geçti, biri kıyıya yanaştı; diğeri gitti. Sayamadığım kadar dalga oluştu denizin ruhunda. Kaç dakika geçti saymadım ama sessizliğimiz bir asır gibi geldi.
"Annemi ilk kez burada gördüm, seni ilk kez burada öptüm," dedi düşünceli bir sesle.
Kelimeler kalbime mürekkeple işlendi, yüreğimin en derinlerine sızdı. Karan, tek bir cümleyle asla silemeyeceğim bir izi daha ruhuma kazıdı.
Başımı çevirip ona baktığımda dudaklarım aralanmıştı. O bana bakmıyordu; güneş yüzünden kısılan gözleri, hafifçe çatılan kaşlarıyla denizin yüzeyinde bir belirip bir kaybolan köpükleri seyrediyordu.
Bakışlarım yeniden sahile çevrildiğinde beş yaşındaki Karan'ı düşünmeye çalıştım. Annesini ilk defa gören, muhtemelen neler olduğunu bile idrak edemeyen o erkek çocuğunu hayal ettim. Kafası karışık olmalıydı, belki de çok heyecanlıydı. Sormaya korktuğum sorulardı bunlar; soramazdım fakat yirmi dört yıl sonra annesiyle kavuştuğu yerde beni öptüğünün altını çizmesi ruhumu sarsmıştı.
Dilim bir külçe ağırlığındaydı, ağzımdan tek kelime çıkmıyordu. Yayıldığım banktan yavaşça doğrulup tamamen ona döndüğümde hâlâ bana bakmıyordu. Yüzünde durgun bir ifade vardı artık, düşüncelere dalmıştı. Yüzünün her bir ayrıntısı o kadar mükemmeldi ki bir ressamın aylarını harcadığı en kıymetli şaheseriydi sanki.
"Aynı yerden kanayan yaralar sarılınca geçer mi?" diye sordum ince bir sesle.
Bakışları beni bulurken ellerini deri montunun cebine soktu. "Bilmem," dedi kuru bir sesle. "Sence geçer mi?"
Hafifçe gülümsedim. "Bilmem," dedim ben de. "Deneyelim mi?"
Gülümsememi izlerken gözlerinde sıcak bir ifade oluştu. "Sarıl," dedi saniyeler sonra. "Sarıl, bakalım geçecek mi?"
Yutkundum, derin bir nefes aldım ve ayağa kalktım. Karşısına dikilene kadar gözleriyle beni takip etti, ardından o da ayaklandı. Bir an bile kaybetmeden kollarımı boynuna doladığımda Karan aradığını bulmuş gibi yüzünü boynuma sakladı. Gözlerimi sıkıca kapattım ve kokusunu içime çektim. Bana ilk kez sarıldığı o geceyi hatırlıyordum.
Bu bir ilk değildi fakat bu bir ilk gibiydi.
Elleri belimi sıkıca sardı, dudakları boynuma; nabzımın attığı noktaya yaslandı. Sıcak nefesi boynuma dökülürken zihnimde tek bir cümle yankılanıyordu; Ateş her zaman yakmaz ama her zaman ısıtır.
Başımı çevirip yüzümü yumuşak saçlarına gömdüğümde nefeslerim titriyordu.
"Zaten birbirimize sarılmamızın sebebi de hep aynı yerden kanayan yaralarımız değil miydi?" diye mırıldandım, ardından saçlarına minik bir öpücük bıraktım.
Karan'ın boynumda duraksadığını hissettim. Bedeni kaskatı kesildi. Saniyeler sonra boynuma yaslanan dudakları kıpırdadı ve sarılışlarımızın hep annelerimize bağlandığını fark ettiğini anlayabileceğim bir sesle, "Öyleydi," dedi.
"Sanırım aynı yerden kanayan yaralar sarılınca geçermiş," dedim gülümseyerek. "Meğer bu yüzden yaralarımız sızladıkça sarılmışız biz farkında olmadan."
Karan başını kaldırıp yavaşça benden uzaklaştı. Elleri belimi hâlâ sarıyordu, dokunuşu yakıcıydı. Yüzüme eğilip gözlerimin içine baktığında gözlerimi kırpıştırdım. "Yaralarını kanatan adamın seni iyileştirebileceğine inanıyor musun?" diye sordu, kızıl kahve gözleri puslanmıştı.
Gözlerine uzun uzun baktım. Sorusunu içimden defalarca kez tekrarladım ve yürüdüğüm yollar hep aynı cevaba ulaştı. "Sen kanatmadın."
Yüzünde cılız bir gülümseme belirirken, "Gerçeklerden kaçma," dedi.
Başımı iki yana salladım. "Bir yaranın üstünü örtmekti benim yaptığım." Acı içinde gülümsedim. "Hiç kabuk bağlamadı ki sen kanatasın Karan."
Karan başını çevirip kısa bir an boşluğa baktı ve bunları duymak istemediğini düşündüm. Yeniden bana döndüğünde, "Gidelim mi artık?" diye sordu.
Anlam veremeyerek kaşlarımı çatsam da üstelemedim. Hafifçe başımı salladım, "Gidelim," dedim. Ellerini çekti, ne ara yere koyduğumuzu hatırlamadığım kahve bardaklarını aldı ve bankın iki adım ötesindeki çöp kutusuna attı. Hâlâ orada dikiliyordum, omzunun üzerinden bana baktığında bacaklarıma komut verdim ve peşinden ilerlemeye başladım.
"Oyuncak satılan bir yere uğrayabilir miyiz?" diye sorduğumda Karan kaçmak ister gibi hızlı yürüyordu. "Karan?" dedim adımlarım hızlanırken.
"Uğrarız," dedi ama bir an bile durmadı.
Ona yetişebilmek için artık neredeyse koşuyordum. Sahilden çıkana kadar durmadı. Tam beni hiç beklemeyeceğini düşünerek yavaşlayacaktım ki durdu, bana döndü ve yanına ulaşana kadar bekledi. Yüzü birden sertleşmiş, bakışları alev almıştı.
"Neler oluyor?" dedim şaşkınlıkla.
"Allah kahretsin," diye soludu Karan. "Allah kahretsin!"
Kaşlarım çatıldı.
"Yapmamalıydım," dedi. "Seni öpmemeliydim."
Tokat yemiş gibi oldum.
"Ne?" dedim gözlerim kısılırken. Midem kasıldı.
"Sikeyim, karşı koyamadım!" Eliyle alnını ovuşturup öfkeyle etrafa bakarken ben hâlâ şok içinde ona bakıyordum. Arkasını döndü, bilinçsizce birkaç adım gitti; burun kemiğini sıkıyor, sakinleşmeye çalışıyordu. Nefesini üfleyip bana döndüğünde, "Bak... aklından ne geçiyor bilmiyorum ama olmaz. Olmaz, Âlâ," dedi ve ben gerçek anlamda şok geçirdim.
"Ne?" dedim bir kez daha. İdrak edemiyordum, dudaklarından dökülen her kelimeyi beynim inkar ediyordu
"Unut," dedi keskin bir kararlılıkla. "Böyle bir şey hiç yaşanmadı, tamam mı? Hiç olmadı."
Ne hissedeceğimi bilemeyerek, "Unut mu?" dedim hayret içinde. Gerçekten beni öptükten sonra karşıma geçip bunları mı söylüyordu?
Gözlerini kapattı. "Evet," dedi ifadesiz bir sesle. "Unut." Gözlerini açtığında gözlerindeki alevlerin yerini alan ifadesiz bakışları karşısında bir an alabora oldum ve bir adım geri gittim.
"Sen," dedim, sustum. Hayret içinde etrafa bakındım, yeniden ona döndüm ve güldüm. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ne yani, pişman mı oldun?"
"Hayır," dedi kuru bir sesle. "Pişman değilim." Başını iki yana sallayıp dudaklarını ıslattı ve puslanmış gözlerle yüzüme baktı. "Beni durdurmalıydın Âlâ."
Tek kelime etmeden yüzüne bakmaya devam ettim. Pişman olmadığını söylüyordu ama beni öptüğü için bu haldeydi. Neye inanacaktım?
"Sana hiçbir şey vaat edemem," dedi Karan. Zorlanıyordu. "Hayatında bir yerim yok. Hayatını altüst etmekten başka bir şey yapamam."
Kalbimin bin bir parçaya bölündüğünü hissederek dudağımı dişledim, bakışlarımı aşağı indirdim ve kaldırım taşlarına bakarken gülümsedim. "Şaka gibi," dedim şaşkınlıkla. "Şaka gibi gerçekten."
"Vaktin varken git," dedi bana aldırmadan. "Arkana bile bakma. Geri dönüşünün olmadığı bu cehenneme girmene asla izin vermem."
Gözlerim onu bulurken ağzımı açtım ama cebimde titremeye başlayan telefonumun sesini duyunca söylemek istediklerimden vazgeçtim. "Öyle olsun," dedim ruhsuz bir gülümsemeyle. "Zaten aklımdan geçen bir şey yoktu benim, telaşlanma." Telefonu cebimden çıkardım ve buz tutan gözlerimle yüzüne baktım. "Bahaneler üretmene ya da kaçmana gerek yok. Beni öptün diye senden bir şey beklemiyordum. Ve evet, benim hayatımda senin gibi bir adamın zaten yeri yok." Senin hayatında benim gibi birinin olmadığı gibi.
Sanki bir ayna vardı, aynadaki yansımam kırgın bir gülümsemeyle bana bakıyordu; ne sandın ki? diyordu bana. Aynı kulvarda mısınız sanki?
Karan öylece yüzüme bakmaya devam ederken avcumda titremeye devam eden telefona baktım, ardından derin bir nefes alıp aramayı yanıtladım. "Efendim?"
"Sen benim efendimsin," dedi Ediz alaycı bir sesle. Gülmek istedim ama dudaklarımda oluşan cılız bir titreme dışında bir şey yapamadım.
Karan ellerini pantolonunun cebine sokup sahile döndü.
"Ne oldu?"
"Yok öyle olmaz," dedi Ediz homurdanarak. "Direkt anama küfret."
Sabır çekerek derin bir nefes aldım. "Ediz," dedim sitemle. "Müsait değilim, çabuk ol."
"Ben de değilim," dedi Ediz. "Araba kullanıyorum şu an ve bu seninle konuşmama engel değil."
"Ediz çalışıyorum," dedim sinirimi ondan çıkarmamaya çalışarak.
Karan bir sigara yaktı.
"Yola çıktık biz ama geri mi dönsem tam şu anda acaba?" dedi ters bir şekilde. "Şu tavra bak."
"Ne?" dedim resmen bağırarak. "Nasıl yani? Ne yolu? Ne yoluna çıktınız?"
Karan'ın bakışları sahilden bana çevrildi ve ifadesiz gözlerle yüzüme bakmaya devam etti.
"Allah nasip ederse İstanbul'a doğru geliyoruz," dedi muzip bir şekilde.
"Ne?!" dedim elimi sıkıntıyla alnıma götürürken. "Ediz neden?"
"Duramadık," dedi güler gibi bir sesle. Arkadan Tolga ve Elçin'in neşeli bağırışlarını duydum. "Bir anda esti, çıktık yola."
Gözlerimi kısa bir an kapattım, nefesimi üfledim. Evren neden bana karşı işliyordu?
"Ben gelemem bugün," dediğimde Karan'a baktım. İzin vermeyeceğini, sorun çıkaracağını biliyordum ve istediğim de buydu.
Ben ondan bir cevap beklerken gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu. Saniyeler sonra soğuk bir ifadeyle, "Gideceksin," dediğinde kalbime bir bıçak darbesi yediğimi sandım.
"Bir konuş patronunla," dedi Ediz sabırsızlıkla. "Daha sormadan gelemem diyorsun. Hem bu adam seni önce işe alıp sonra mağdur etmedi mi? Ona mı soracaksın?"
Yutkundum, dudaklarımı ıslattım ve, "Kaçta buradasınız?" diye sordum.
"Susuz'dayız," dedi Ediz.
"Ne kadar sürer işte?" dedim gergin bir şekilde.
"Dört buçuk saat gösteriyor ama basıyorum, üç buçuk de sen ona... Konum at da direkt seni almaya gelelim."
Dudaklarımı birbirine bastırdım ve saçlarımı alnımdan geriye ittim. "Tamam," dedim kuru bir sesle. "İstanbul'a yaklaştığınızda atarım konumu."
"Güzel giyin Âlâ!" diye bağırdı Elçin arkadan. "Kafaları çekeceğiz bu gece! Vuhu!" Ardından arabadaki hareketli müziğin sesi yükseldi, yüzümü buruşturdum.
"Dur bir! Kıs şunu Elçin," dedi Ediz telaşla.
Müzik sesi azaldı, derin bir nefes aldım. "Ben içmem," dedim huzursuz bir sesle. "Midem kötü."
"Benim de içesim yok ama Elçin tutturdu gece kulübüne gidelim diye."
"Bugün gitmemiz şart mı?" dedim dudaklarımı ıslatarak. Geberecek gibi hissediyordum. "Yarın gidelim?"
"Konuşuruz onu," dedi Ediz. "Sen yine de ona göre giyin. Gerçi kıyafetin de yok ki yanında... neyse en kötü alırız bir yerden."
"Neyse," dedim hissettiğim karmaşayı gizleyemeyerek. "Yaklaşınca ara."
"Tamam Sincap," dedi Ediz, ardından iç geçirdi. "Senin bir şeyin var ama neyse, gelince konuşuruz."
"Görüşürüz," dedim ve telefonu kapattım. Beni kovan kişinin bizzat Karan olduğunu biliyordum ama bugün gelerek buna zemin hazırladıkları için arkadaşlarıma da küskündüm.
Karan uzaklara bakarak ağır ağır sigarasını içiyordu. Saklayamadığım kırgın bakışlarımla bir süre ona baktım, sonra boşa kürek çekmenin bir anlamı olmadığına karar vererek arkamı dönüp Kuzguncuk sokaklarına doğru ilerledim.
Ne sanmıştım ki?
Ne düşüneceğimi de ne yapacağımı da bilmiyordum.
Yarım kalmış gibi hissediyordum.
🌙
Bir oyuncak dükkanına ulaşana kadar tek kelime konuşmadım. Karan da tek kelime etmemiş, ifadesiz bir şekilde yola odaklanmıştı. Sanırım araba kullanmak, konuşmamız gereken konulardan; öpüşmemizden, akabinde söylediklerinden ve beni kibarca kovmasından çok daha mühimdi onun için.
Hava kararmak üzereydi. Güneş az önce batmıştı. Kendimi dışarı atıp jipin kapısını sertçe kapattığımda Karan çoktan aşağı inmiş, kapıları kilitliyordu. Çantamın düşen askısını hırsla koluma takıp duruyordum ama inatla düşüyordu.
"Sikeceğim şimdi," diye mırıldandım ve askıları sertçe tutup çantayı bir hışım elime aldım.
Karan sessizce arkamdan ilerlerken içeri daldım ve rengarenk oyuncakların dizili olduğu koca mağazaya çatık kaşlarımla şöyle bir baktım.
Tüm paramı baklava malzemesine harcamıştım ve param yoktu. Bunu nasıl akıl edememiştim ben? Ne yapacaktım şimdi? Dişlerimi sıkıp kendime öfkelenerek telefonumu çıkardım ve Maya'ya mesaj çektim.
Bana acilen 1000-1500 lira yollasana, maaşımı alınca veririm sana. O on bin lirayı harcamamışsındır diye umuyorum!
Maya zaten çevirimiçiydi; mesajımı saniyeler sonra açtı ve bir şeyler yazmaya başladı. Sıkılgan bir şekilde telefonu avcumun içine aldım ve mağazanın içinde ağır ağır yürümeye başladım. Karan arkamdaydı.
"Gelmek zorunda değilsin," dedim soğuk bir sesle. "Arabada bekleyebilirsin, hatta gitmek istiyorsan gidebilirsin. Ben gelirim kendim. Ceylin'i görüp gideceğim zaten."
Telefonum titredi, ekranı açıp mesaja baktım.
Harcamadım hepsini. Sekiz bin küsürü duruyor bankada. Üç bin yolluyorum sana, Ediz abilerle dışarı çıkarsınız lazım olur.
Tamam.
Telefonu yeniden cebime sokuşturduğumda Karan bana aldırmadan, "İçine su doldurunca ağlayan bir bebek üretmişler," dedi ifadesiz bir sesle. "Onu alalım. Çok istiyordu."
Ona cevap vermedim. İlerlediğimiz reyonun sonundaki çalışan kızı fark ederek adımlarımı sıklaştırdım. "Pardon," dediğimde kız bana döndü ve gülümsedi. "Buyurun, aradığınız bir şey mi vardı?"
"Ağlayan bebekler varmış," dedim nazik olmak için çaba sarf ederken. "Su doldurunca ağlıyormuş..."
Kız hafifçe başını salladı. "Tabii, şuradalar hemen." Eliyle bulunduğumuz reyonun bitimindeki koridorun sağını gösterdi. "Hepsi orada."
"Teşekkürler," dedim ve ilerleyip sağa döndüm. Karan acelesiz adımlarla peşimden gelmeye devam ediyordu.
Gösterdiği raflara ulaştığımda birbirine karışan hislerim bana dengemin sarsıldığını söylüyordu. Ne hissediyordum? Hayal kırıklığı, öfke, kalp kırıklığı? Bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum.
Boş gözlerle bebeklere bakarken derin bir nefes alıp verdim ve uzanıp bir tanesini kutusuyla birlikte elime aldım. Pembe, kıvırcık saçları ve kocaman yeşil gözleri olan bebeğe düşünceli bakışlarla inceledim; sonra beğenmeyip yerine koydum.
Hangisini alsam severdi? Çeşit çeşitlerdi. Saçından gözüne, kıyafetinden emzik ve biberonuna kadar farklı çeşitlerde bir sürü bebek vardı. Kararsız bakışlarla bebeklere uzun uzun baktım, ardından nefesimi dışarı üfleyerek Karan'a döndüm. Zaten bana baktığı için anında derdimi anlayıp elini rafa uzattı ve kahverengi saçları, kahverengi gözleri olan bebeğe uzandı. "Bunu sever," dedi ifadesiz bir sesle.
Bakışlarım elinde tuttuğu bebeğe kayarken hafifçe başımı salladım ve bebeği elinden aldım. Mor, çiçekli bir çıtçıtlı body vardı üzerinde, biberonu ve emziği açık pembe rengindeydi.
Tek kelime etmeden kasaya doğru ilerlemeye başladığımda peşimden geldiğini duyuyordum. Ne beklemiştin Âlâ? Hiçbir şey beklememiştim. Ne hissettiğimi bile bilmiyordum, tutup da tek bir öpücükle ona aşık olduğumu söyleyecek halim yoktu zaten fakat yaptığı hoş değildi. Ondan bir şey beklediğimi düşünmesine, üzerine bir de unutmamı söylemesine fena bozulmuştum. Üstelik ben Ediz'lerin yaptığı bu emrivakiyi sorun edeceğini sanırken resmen sanki bunu bekliyormuş gibi gitmemi söylemişti.
Beni öpmesinin anlık geliştiğini biliyordum. İkimiz de anın büyüsüne kapılıp hissettiğimiz ihtirasa karşı koyamamıştık, o kadar. Fazlası da eksiği de yoktu, biliyordum. Olamazdı da zaten. Öpüşmenin her zaman bir şeyleri başlatmayacağını bilecek kadar dinlemiştim Elçin'in başarısız flörtlerini. Elimi tutup benimle bir ilişki yaşayacağını düşünmüyordum, düşünmemiştim. Zira bir ona bir de kendime bakıp neyin ne olduğunu gayet iyi görebiliyordum. Koskoca Karan Ateş Soykamer'in bana aşık olacağına, beni karısı yapacağını hayal etmeyecek kadar aklım başımdaydı.
Ben sadece onun dudaklarının tadına bakma şerefine nail olabilen kızlardan bir tanesiydim belki de, başka hiçbir şey değil.
Kasanın önünde durduğumda kasada bekleyen, benim yaşlarımda görünen çocuk afallamış bakışlarla yüzüme baktığında düşüncelerimin gözlerime yayıldığını anlayarak toparlandım.
"Şunu satın almak istiyorum," dedim nefesimi üfleyerek. "Hediye paketi olacak."
"Tabii," dedi genç adam, ardından oyuncağı elimden alıp barkodunu okuttu. "Dokuz yüz seksen sekiz TL."
İçimden kuvvetli bir "Yuh!" çekerken çantamın içine uzandım ve cüzdanımı çıkardım. Plastik bir bebek nasıl 1000 TL olabilirdi? Evet, her şeyin fiyatı gittikçe artıyordu fakat bir oyuncağın 1000 TL gibi fahiş bir fiyata sahip olabildiğinden haberim yoktu. Bu zamanda çocuk mocuk yapılmazdı. Üstelik raflarda fiyat da yazmıyordu. Bu resmen tuzaktı.
"Ben alacağım," dedi Karan kulağımın dibinde. Uzanıp cüzdanı tutan elimi tuttuğunda hızla ona döndüm.
"Hayır," dedim hayret içinde. "Ne saçmalıyorsun?"
"Bin liralık hediye almana izin veremem," dedi kaşlarını çatarak. "Ya başka bir şey seçelim ya da ben ödeyeceğim."
"Ya sana ne?" dedim terslenerek. Kasadaki çocuk şaşkınlıkla bize bakıyordu. "Sana mı alıyorum?"
"Âlâ," dedi sabırla. "Çok pahalı bu."
"Bunu istediğini sen söyledin," dedim omuz silkerek. "Bunu aldığımda mutlu olacaksa fiyatının bir önemi yok. Ben Ceylin'i mutlu etmek istiyorum."
"Evet ama bu kadar pahalı olduğunu düşünmemiştim," dedi nefesini üfleyerek. "Ayrıca bir saat oynayıp sonra yüzüne bakmayacağı bir oyuncağa bu parayı veremezsin."
"Seni ilgilendirmez," dedim ve elimi tutan elini iterek kartımı çıkarmaya çalıştım. Karan benden önce davranarak kasadaki çocuğa döndü ve ne ara çıkardığını anlamadığım black card'ı çocuğa uzattı. "Çek kardeşim sen şuradan."
Ne yapacağımı bilemeyerek eline sertçe vurdum ve kartı düşürdüm. Karan şok içinde bana bakarken de kendi fakir banka kartımı post cihazına okuttum.
Bip sesi duyulduğunda zafer kazanmış bir şekilde kartı cüzdana koydum, cüzdanı da çantaya koydum. Karan yere düşen kartını alırken öfkeyle derin bir nefes alıp verdi ama tek kelime etmedi.
"Buyurun," dedi çocuk karton çantanın içine koyduğu oyuncağı bana uzatarak.
"Teşekkürler," dedim, uzattığı çantanın saplarından tuttum ve Karan'a dönüp bakmadan mağazanın çıkışına doğru ilerledim.
Eve dönüş yolu gergin, sessiz ve boğucuydu. İkimiz de hiç konuşmuyorduk. Bazen yolu izliyordum, bazen telefona indirdiğim oyunu oynuyordum, bazen de sosyal medyada dolaşıyordum. Karan'ın arada bir beni yokladığını göz ucuyla görsem de hiçbir tepki vermemiştim.
Telefonum çalmaya başladığında arabanın içinde ısıtıcının gürültüsü dışında tek bir ses yoktu. Acelesiz bakışlarla ekrana baktım ve kaşlarım çatıldı. Kayıtlı olmayan bir numaraydı.
"Efendim?" dedim gergin bir sesle.
"Âlâ Karaca ile mi görüşüyorum?" diye sordu kalın sesli bir adam.
"Evet," dedim kaşlarımı çatarak. "Benim."
"Merhaba Âlâ Hanım," dedi adam kibar bir sesle. "Lavia Event'ten arıyorum. Yaklaşık iki hafta önce organizasyon şirketimize internet üzerinden bir başvuru yapmışsınız. Servis elemanı pozisyonu için..."
Gözlerimi kısarak hatırlamaya çalıştım fakat o kadar çok yere başvurmuştum ki hatırlayamıyordum. "Evet?" dedim.
"Eğer başka bir yerde çalışmıyorsanız müsait olduğunuz bir gün görüşmeye gelebilirseniz detayları konuşalım," dedi adam. "Size biraz geç dönüş yaptık, farkındayım fakat yoğun bir talep vardı..."
"Olur," dedim hızla. "Ben şu an şehir dışındayım, bir iki güne Ankara'ya döneceğim. Döndüğümde sizi bu numaradan arasam olur mu?"
"Tabii," dedi adam nazik bir sesle. "Açıkçası sizi öne aldım, CV'niz oldukça dolu olduğu için."
Acı içinde gülümsedim, hizmet sektöründe master yapmıştım. Tabii ki beni öne alacaklardı.
"Çok sevindim," diye mırıldandım. "O zaman geldiğimde konuşalım detayları."
"Geri dönüşünüzü bekliyorum, iyi akşamlar."
"İyi akşamlar," dedim ve telefonu kapattım.
Telefonu kapatıp cebime koyduğumda Karan'ın kısa bir an bana bakıp yeniden yola döndüğünü gördüm. "İş görüşmesi mi?" diye sordu ifadesiz bir sesle.
"Evet," dedim soğuk ifademden taviz vermeyerek.
"Sözleşmeyi imzalamayacaksın yani," dedi sakince.
"Hayır," dedim aynı şekilde.
"Savunman ne?" diye sordu sorguya çekercesine. "Hâlâ sana acıdığımı düşünüyor olamazsın."
"Senden gelecek hiçbir şeyi istemiyorum," dedim ona ters bir bakış atarak. Kollarımı göğsümde bağladım, nefesimi gürültüyle dışarı üfledim. "Seni bir daha görmek de istemiyorum."
Karan kısa bir an duraksadı, ardından iç geçirdi. "Seni öptüğüm için kızmalısın bana ay ışığı, bunu yapmamalıydım dediğim için değil."
"Bana şöyle seslenmeyi kes," dedim hırçın bir bakışla ona döndüğümde. Karan sol dikiz aynasına bakıp duruyordu. "Ben ay ışığı falan değilim."
"Sana istediğim gibi seslenirim," dedi ifadesiz bir sesle. Arabanın sürati bir süredir stabildi ama tam şu anda hızı biraz artırmıştı.
"Seslenemezsin." Yaslandığım koltuktan doğruldum ve ona döndüm. "Bana ay ışığı demeni istemiyorum. Bana hiçbir şey demeni istemiyorum."
"Sakin ol," dedi Karan benim aksime inanılmaz sakin ve dingindi. Çıldırmak istiyordum. Gururumun tenimin altında büyüyerek beni zorladığını hissettim.
"Sakinim ben," dedim gülümseyerek. "Fakat bana ne ay ışığı diyebilirsin ne de dengesiz olduğumu söyleyebilirsin. Asıl dengesiz sensin çünkü." Parmaklarımı saçlarıma geçirdim, önüme dönüp kısa bir an karanlık, ıssız yola baktım ve hemen ardından tekrar ona çevirdim gözlerimi. "Madem pişman olacaktın o zaman neden öptün beni?"
Karan cevap vermedi, sol dikiz aynasına dikkatle baktığını gördüm. Kaşları çatılmıştı.
"Sana diyorum!" dedim öfkeyle. "Beni neden öptün? Neden öyle şeyler söyledin?"
"Eğil," dedi ifadesiz bir sesle.
"Ne?" dedim yüzümü buruşturarak.
"Eğil," diye tekrarladı hafif yüksek sesle. "Yüzünü kapat."
"Ne saçma-"
"DEDİĞİMİ YAP!" diye bağırdığında irkildim ve şaşkınlıkla yüzüne baktım. Karan telefonunu çıkardı ve gözleri sol dikiz aynasıyla telefonun arasında mekik dokurken birini aradı.
Neler olduğunu anlayamayarak arkama yaslandım ve biraz aşağı kayarak eğildim. Gözlerim benim tarafımdaki dikiz aynasına kaydığında karanlığın içinde siyah bir araba gördüm.
"Toprak," dedi Karan saniyeler sonra. "Takip ediliyorum."
Bakışlarım dikiz aynasından ayrılıp onunla buluşurken kaşlarımı çattım.
"Hayır, hallederim. Bu yüzden aramadım seni. Birkaç kişi yolla buraya, temizlik için. Orman yoluna sapacağım." Gözleri kısıldı ve dikiz aynasına daha dikkatli baktı. "Üç kişiler. Az sonra üçünün de belasını sikeceğim. Dediğim gibi, hazırlıklı gelsinler. Dikkat çekmesinler. Kimin takip ettirdiğini bilmiyorum ama öğreneceğim ve ona bir hediyem olacak."
Dehşet içinde kaldığımda karşı tarafı dinledi, "Hızlı ol," dedi ve telefonu kapattı. Bakışları sertleşmiş, gözleri kararmıştı. Vites değiştirerek arabanın hızını biraz daha artırdığında motor acı bir çığlık attı ve araba öne doğru atıldı.
"Neler oluyor?" dedim gergin bir şekilde. Yeniden arkamızdaki araca baktım, biz hızlanınca o da hızlanmıştı. Aramızdaki mesafeyi açmamaya çalışıyordu. Bizi takip mi ediyordu gerçekten?
"Yüzünü kapat," dedi tekrar. "Soru sorma. Sakin ol ve tanınmayacağından emin ol."
"Ne?" dedim korkuyla.
"Diyorum ki, ben birazdan o arabadakilerin ecdadını sikemezsem ve bir şekilde kaçarlarsa seni benim yanımda görmüş olmasınlar."
Korku midemde somutlaşırken yutkundum ve sesimi çıkarmadan dediğini yaptım. Elimi yüzüme kapattığımda Karan direksiyonu sağa kırdı ve topraklı bir yola saptı. "Şimdi anlayacağız," dedi gözlerini kısarak dikiz aynasına baktığında.
Karan'ın kuruntu yaptığını, arabanın yoluna devam edeceğini düşünmüştüm fakat dikiz aynasına baktığım an siyah aracın da topraklı yola saptığını gördüğümde kalbim tekledi.
"Karan?" dedim korkuyla. Elimi uzattım ve bilinçsizce koluna yapıştım. "Karan bizi... bizi takip ediyorlar!"
Dişlerini sıkıp öfkeyle nefesini üfledi. "Sakin ol," dedi. "Benim yanımdasın. Hiçbir şey olmayacak. Korkması gereken sen değilsin. Birazdan soylarını soplarını sikeceğim onların."
Nefes alamayarak gözlerimi sıkıca kapattım ve arabanın hızı gittikçe artarken oturduğum koltuğa resmen sindim.
"Sakin ol Âlâ," dedi Karan yumuşak bir sesle. "Korkma. Sadece sıkı tutun, tamam mı?"
Nasıl sakin olacaktım? Ruhum bedenimden ayrılıyordu sanki. Kesik bir nefes alıp dizlerimi kendime çektim ve ellerimle iki yandan koltuğun derisini tuttum. Tırnaklarım koltuğa saplanmıştı ve kalbim ağzımda atıyordu. Bizi neden takip ediyorlardı? Onu öldürmek isteyen adamlar mıydı bunlar? Bizi öldürecekler miydi?
Arkamızdaki arabanın beyaz ışığı gözümü alıyordu artık. Bakışlarımı ön camdan dışarı çevirdiğimde jipin farlarının aydnlattığı yola baktım. Altımızdaki jip arkamızdaki arabaya göre ağır bir arabaydı. Üstelik zırhlıydı ve bu jipi daha da ağırlaştırırdı. Aslında hızlı gidiyorduk ama aramızdaki mesafeyi kapatamıyorduk.
Damağımda acı bir tat oluşurken Karan biraz daha hızlandı ve topraklı yolun kenarlarındaki sulanmış karların yan cama sıçradığını gördüm.
"Sıkı tutun," dedi sakince. Dediğini yapıp sakinleşmeye çalışarak tekrar dikiz aynasına baktım. Araba dibimizdeydi. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki kesik bir nefes alıp gözlerimi sıkıca yumdum. Koltuğa gömülmüştüm ve beni tam olarak göremediklerinden emindim. Karan'a güvenmek istiyordum ama neler olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bilinmezlik korkunçtu.
Bakışlarım yeniden dikiz aynasına kaydığında camdan dışarı çıkan bir karartı gördüm ve bunun silah tutan bir el olduğunu anladığımda çığlık attım "Eğil!" diye bağırdı Karan gür bir sesle. Başımı ellerimin arasına alıp torpido gözüne doğru eğildiğimde birkaç el silah sesi duydum ve tam o anda araba sağa sola savruldu. Kurşunlar bizi ıskalarken sinek vızıltısına benzer bir sesi ve arabanın zırhlarına çarptığında bıraktığı metalik sesi duydum.
"Sıkı tutun ay ışığı," dedi Karan ve bir anda frene yüklenmesiyle arkadaki arabanın bize çarpması bir oldu. Çığlık atarak arabanın içinde öne doğru savruldum ve gözlerimi açıp aynadan arkama baktım. Araba çarpmanın etkisiyle hız kaybetmiş, hasar almıştı. Jip zırhlı olduğu için bu çarpışma bizi etkilememişti ve Karan zaman kaybetmeden yeniden gaza asılmıştı.
Bakışlarımı ona çevirdim ve dehşet içinde yüzüne baktım. "Sen delirdin mi?" dediğimde sesim çığlık atar gibiydi. "Öldürecek misin bizi?"
"Sakin ol," dedi, benim aksime hiç endişeli görünmüyordu. Öfkeli olduğunu görebiliyordum ama kesinlikle korkmuyordu. "Ne yaptığımı biliyorum. Eğil."
"Kaçamayız!" dedim başımı iki yana sallayarak. Öne doğru eğildim. "Kaçamayız, çıkmaza girdik! Neden bu yola saptın? Neden polisi aramıyoruz?"
Karan bana cevap vermedi. Dikiz aynasından son kez arkadaki arabayı kontrol etti ve yeniden hızlandığını gördü. Ardından bakışları ön cama kaydı ve sağ tarafta bir yere dikkatle baktı. "Başını koru," dedi ama ben söylediğini anlayamadığım için tek bir harekette bulamadım. "Koru kendini."
O an her şey birkaç kalp atışlık zaman diliminde gerçekleşti. Birkaç el silah sesi daha duydum. Karan önce arabanın farlarını kapattı, zifiri karanlığa gömüldük. Sola doğru hafifçe savrulduğumda direksiyonu sağa kırdığını hissettim ve o anda kolunu uzatıp göğsüme siper etti. Hiçbir şey göremiyordum.
Araba güçlü bir şekilde sarsıldı, karanlığın ortasında kaldık. Arkamızdaki aracın belli belirsiz farlarının kalkan tozla buğulandığını gördüm. Görüşü kapanmıştı ve bizi artık göremiyordu. Fakat buna rağmen yavaşlamadı, hâlâ son hızla peşimizden geliyordu.
"Karan!" diye bağırdım korkuyla. Kaza mı yapıyorduk?
"Sıkı tutun," diye bağırdı Karan.
Jipin önünün kalktığını, hızlı bir şekilde havalandığını ve gürültüyle yeniden toprağa tutuğunduğunu hissettim. Keskin bir fren sesiyle tekerlekler çığlık attığında tekrar öne doğru savruldum ama Karan'ın kolu beni sıkıca tuttu.
Bir gürültü duyduğumuzda bunun, her nereden yukarı çıktıysak arkamızdaki arabanın çıkamayıp son hızla oraya çarpmasının sesi olduğunu anlamıştım. Her şeyi düşünmüştüm ama altımızdaki arabanın 4x4 bir jip olduğunu unutmuştum. Bu tarz yollarda her zaman avantajlıydı. Karan bunu zaten benim aksime biliyordu ve o tepeye bilerek çıkmış, farları kapatıp yarattığı toz bulutuyla önlerini görememesini sağlamıştı. Zekice bir hamlenin başaramayacağı şey yoktu.
"Kaza yaptılar," dedim dehşet içinde ona döndüğümde. Nefes nefeseydim ve kalbim hâlâ boğazımda atıyordu.
"Sakın arabadan inme Âlâ," dedi buz gibi bir sesle. Arabanın iç ışığını açtığında yüzündeki ifade karşısında göğsümde bir ağırlık hissettim. Gözleri kararmış, yüzü halat gibi gerilmişti. Bana doğru uzandı, torpido gözünü açtı ve silahını çıkardı.
"N-ne..." Gözlerimi kapattım, tıkanan nefesimi dışarı üfledim. "Ne yapıyorsun?"
"Arabadan ayrılma," dedi ifadesiz bir sesle, ardından tekrar torpido gözüne uzandı ve bu sefer bir susturucu çıkardığını, silahın namlusuna taktığını gördüm.
Nefesim kesildi. "Karan!" dedim korkuyla.
Bana cevap vermedi. Yüzündeki ifade tüylerimi ürpertiyordu. Onu daha önce hiç böyle bakarken görmemiştim. Alnıma o silahı dayadığında böyle bakmıyordu. Bu, Karan'ın tereddüt etmediğini mi gösteriyordu?
Arabanın kapısını açtı, mekanizmayı geriye çekerek mermiyi namluya sürdü ve kapıyı yavaşça kapatıp temkinli adımlarla üzerinde durduğumuz tepenin ucuna doğru ilerledi.
Telaş ve panikle kemerimi çözdüm ve titreyen bacaklarıma aldırmadan koltukta ters dönerek dizlerimden destek aldım. Arka camdan dışarı baktığımda Karan'ın tepenin etrafından dolaşarak aşağı indiğini görebiliyordum. Boğazımda tıkanan nefesim ve gümbür gümbür atan kalbim bir an öleceğimi sanmama sebep oldu. Düşünmedim, kapıyı açtım, dışarı çıktım ve soğuk hava tenimi ısırırken o tarafa doğru ilerledim.
Derin bir sessizlik hakimdi dışarıda, ölüm sessizliği gibiydi. Arabanın hâlâ yanan farları belli belirsiz aydınlatıyordu zifiri karanlığı. Ayağım taşlara ve çukurlara takıldığı için sendeleyip duruyordum ama umursamadan aşağıyı görebileceğim kadar yaklaştım.
Araba tahmin ettiğim gibi kaza yapmıştı. Ölümcül bir kaza değildi, fakat önü çökmüştü. İçeridekileri net göremiyordum. Hareketsizlerdi, görebildiğim tek şey buydu.
Saniyeler sonra Karan'ı gördüm. Sağ taraftan dolaşarak aşağı ulaştı, temkinli adımlarla arabaya doğru ilerledi. Yüzünde öyle ürkütücü bir sakinlik vardı ki neye şahit olacağımı içten içe bildiğim için yumruklarımı sıktım. Arabaya dön Âlâ.
Dönemiyordum. Merakım korkumu bastırıyordu.
Karan tepkisiz bir şekilde sürücü koltuğuna yöneldi, hafifçe eğildi ve bir saniye bile düşünmeden silahı adamın başına yaslayıp tetiğe bastı. Susturucudan çıkan sessiz gürültüyle birlikte irkilip elimi ağzıma kapattım ve çığlığımı bastırdım. Kırılmış cama sıçrayan kan damlaları dehşetle irileşen gözlerimin dolmasına sebep olduğunda kalbimin atışını kulaklarımda hissediyordum.
Karan gözünü bile kırpmadan kapıyı açtı, öldürdüğü adamı yakasından tutup dışarı attı ve ölü bir bedenin toprağa çarptığında çıkardığı sesi duydum.
Burnumdan alıp verdiğim nefeslerim soğuk havaya karışıyor; soğuk, dehşetimi salt bir gerçekle zihnime kazıyordu. Katil. Bir katili öpmüştüm.
Ardından içeri uzandı ve yolcu koltuğundaki adama yöneldi. Adam aniden hareketlenince tekrar irkildim ve sakladığı silahı Karan'a doğrultmaya çalışmasını korkuyla izledim. Fakat başarılı olamadı. Karan elindeki silahla sertçe adamın yüzüne vurdu ve bayıltana kadar buna devam etti. Yüzünün dağıldığını görebiliyordum. Dayanamadım. Daha fazlasını görmeye dayanamadım. Ne ara yere düştüğümü de bilmiyordum üstelik. Ellerimi yere yaslayarak toprağın üzerinde geri geri süründüm ve ayağa kalkıp arabaya doğru ilerledim. Bütün bedenim titriyordu.
"İnanmıyorum," diye fısıldadı zihnimde bir ses. Bana aitti.
"İnanacaksın," dedi Karan mırıltı gibi gelen bir sesle.
"İnanmayacağım," dedim.
"Umarım inanmazsın," dedi kuru bir sesle. "Umarım buna inanmana sebep olacak o adamı tüm gerçekliğiyle hiç görmezsin. Gölgesinden bu kadar korkmuşken hem de."
Panikle arabanın kapısını açıp koltuğa yerleştiğimde nefes nefese ağlıyordum. Dehşetle ağlıyordum. Soğuktu, üşüyordum. Karan arkamda cinayet işliyordu, korkuyordum. O bir katildi ve ben onu öpmüştüm.
Bu gerçeği yeni mi öğrendin Âlâ? Bilmekle görmek aynı şey değildi. Bildiğim bir şeyi görmeden inanamamıştım. Onun birini gözünü bile kırpmadan öldürebileceğini düşünmemiştim. Masal gibi gelmişti. Fakat gerçekti. Her şey gerçekti.
Sakinleşmeye çalışıyordum fakat olmuyordu. Dişlerimi sıktım, dudağımı paramparça ettim, tırnaklarımı avcumun içine tenimde kızarık hilaller oluşacak kadar sapladım. Geçmiyordu, sakinleşemiyordum. Adamın başına saplanan o kurşunu, etrafa sıçrayan kan damlalarını gözümün önünden silemiyordum.
Gözlerimi kapattım. Titreyen nefesimi yavaşça üfledim ve, "Sakin ol," diye fısıldadım gözyaşları içinde. Ellerimle yanaklarımı sildim. "Sakin ol. Bir şey yok," diyerek telkin ettim kendimi. "Bunu yapması gerekiyordu belki de, ne biliyorsun?" Derin bir nefes aldım. "Hiçbir şey bilmiyorsun. İzlediğin filmleri hatırla. Normal. Normal bu. Sivil değiller. Olur böyle şeyler. Hepsi aynı. Karan bunu yapmasa onlar yapacaktı. Tamam mı? Sakin ol. Sakin ol Âlâ. Sen bir canavarla öpüşmedin. Gülüşünü düşün, şefkatini düşün." Hıçkırdım ve başımı önüme eğdim. "Karan bu değil. Bu değil, bu olmak istemiyor. Gördün, mecbur. Mecbur kalmış."
Telkinlerim işe yarasa da kalbimi sakinleştiremiyordum. Ellerimi yüzüme kapattım ve derin derin nefesler almaya devam ettim. Karan bir canavar değildi, hayır. HAYIR.
O sırada sürücü koltuğunun kapısı açıldı, irkildim, yavaşça kapandı. Karan arabaya yerleşip elindeki silahı yeniden torpido gözüne koyarken ellerimi yüzümden çekmedim.
"Kemerini tak," dedi kuru bir sesle. "Yollar bozuk."
Kendimi öyle bir sıkıyordum ki bütün kaslarım sızlıyordu. Ellerimi yavaşça yüzümden çekerken sağa dönüm ve ağladığımı görmesinden korkarak gizlendim. Kemeri usulca tokasına taktığımda saçlarımla yüzümü saklamaya, ona bakmamaya çalışıyordum.
"Geçti," dedi Karan bomboş bir sesle. Gördüklerimden haberi yoktu. "Korkma."
Hafifçe başımı salladım, bakışlarımı yan camdan dışarı çevirdim ve yanımda oturan adamın az önce üç kişiyi öldürdüğü gerçeğini düşünmemeye çalıştım.
Kısa bir sessizlik oldu, ardından Karan, "O Köse'ye ulaş, onun amına koyacağımı bildir!" dedi sertçe. Telefonla konuşuyordu. Nefesimi tuttum. Karşı tarafı dinledi, ardından öfkeyle güldü. "Evet, oymuş. Başıma bela amına koyayım," dedi. Tükürür gibi konuşuyordu.
Sakinleşmeye çalışıyordum ama sesindeki demirden daha sert duran öfke buna hiç yardımcı olmuyordu. Ona bakamıyordum ama yüzünün de bir bıçak kadar keskinleştiğini tahmin edebiliyordum.
"Ben göstereceğim ama ona," dedi Karan başını sallayarak. "Tolerans gösterdikçe götü kalktı. Bundan sonra imtiyaz yok Toprak. Dediklerimi aynen ilet. Ona de ki; 'Abin seni sikecekmiş Kartal.'"
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum 🫶🏻