İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 17 · 64 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 17

ÖFKENİN GİZLEDİKLERİ

Selam güzellerim! Size söz verdiğim gibi upuzun bir bölümle geldim. Umarım beğenirsiniz, yorumlarınızı yüpfen eksik etmeyin benden 🥲

Geriye ve ileriye dönük alıntılar için takip edebileceğiniz hesapları aşağı bırakıyorum 👇

Instagram : @ezgivani

TikTok: @siyahatesofficial

Ayrıca Twitter'da ya da X mi demeliyim bilemiyorum... #SiyahAteş hashtag'ine yazdığınız her şeyi okuyor olacağım ❤️ Öpüldünüz 💋

Diğer kitabım: Kasırga

Bol bol yorum yapmayı unutmayın, sizi seviyorum ❤️

🎶Aaryan Shah - Still Alive

🎶Yıldız Tilbe - Hastayım Sana

🎶Canozan - Senden Ayrı

🎶Ayliva - In Deinen Armen

🎶Nilhan - Ses Ver

🎶Ayliva - Sie weiB

8 Şubat

Sanırım psikopat bir seri katil tarafından kaçırılmıştım. Beni bir yatağa yatırmış başıma bir balyozla vurup duruyor olmalıydı, zira bu ağrının başka bir açıklaması olamazdı. Çok susamıştım, içim yanıyordu ama midem öyle şiddetli bulanıyordu ki tek bir yudum su içsem saatlerce kusardım.

Aralık perdeden süzülen güneş ışığı kirpiklerimin arasından sızarak uyanmamı sağlasa da gözlerimi açmama hiç yardımcı olmuyordu. Yüzüm gözüm şişmişti, hissedebiliyordum. Zaten gözlerimi açamıyor oluşumun sebebi de bu şişkinlikti. Ağzımda iğrenç bir tat, boğazımda keskin bir acı vardı. Yutkundum, ağzımı şapırdattım ama bir faydası olmadı. Dişlerimi hunharca fırçalamam gerekiyordu. Üstelik o kadar rahatsızdım ki bacaklarımı sıkan bir şey vardı sanki. Pantolondur o Âlâ, dün kıyafetle yattın ya.

Kıyafetle yatacak kadar sarhoştum, evet. Fakat ne ara odaya gelip yatağıma yattığımı hatırlamıyordum. Dün geceye dair hatırladığım anlar o kadar az ve parça parçaydı ki bir filmi ileri sarıp sahneleri geçmiştim de ufak tefek görüntülerden başka bir şey izlememiştim sanki.

En son Karan'ın annesinin benim yüzümden Yavuz denen adama sonsuza dek tutsak olduğunu Kaya ve Gece'ye anlatıyordum. Detaylı hatırladığım son şey buydu fakat devamı öyle bölük pörçüktü ki yüzümü buruşturarak doğruldum. Gözlerimi parmaklarımla ovalaya ovalaya açtığımda bakışalarımı gezdirerek aydınlanmış odaya baktım. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum ve telefonum da odada değildi. Dün gece odaya çıkarken almamış olmalıydım.

Ayaklarımı sarkıtarak yataktan çıktığımda esnedim ve elimi midemin üzerine koyup derince bir nefes aldım. Çok kötüydüm, midem çok bulanıyordu. Berbat bir haldeydim. Banyo aynasının karşısına geçtiğimde dayak yemişim gibi şişen gözlerime iğrenerek baktım. Bu kadar şişmesi için saatlerce ağlamış olmam gerekiyordu. Ağlamış mıydım?

Üzerimdeki kıyafetleri çıkarıp kirli sepetine attım ve sıcak suyun himayesi altına girip gevşemeye çalıştım. Hatırladığım anlar çok kısıtlıydı. Mesela bir ara Karan'la tartışıyorduk ama diyalogları hatırlamıyordum, başka bir anda uzun uzun şakşuka tabağına bakıyordum, bir başka anda da Gece bize kahve yapmak için kazağının kollarını sıvıyordu. Gerisi yoktu. Kamerayla art arda çekilen fotoğrafların an an yansıması gibiydi hafızamdaki görüntüler. Beynimin dün geceye dair çektiği fotoğraf kareleri yalnızca bunlardı. Rakı bunu bana hep yapıyordu. Ne yaptığım hakkında hiçbir fikrim yoktu ve bu hatırlamaktan çok daha beter bir şeydi. Kendimi rezil etmiş miydim, bilmiyordum ama bilmediğim en önemli şey ise bunu nasıl öğreneceğimdi. Zira sorabileceğim kimse yoktu.

Bizim ekiple içtiğimizde yediğim bokları ertesi gün Elçin ve Tolga'dan bir bir dinlerdim. Hatta Tolga kanıtlarla konuşur, çektiği videolarımı izleterek suratıma karşı böğüre böğüre gülerdi. Şimdiyse dün gece koca bir bilinmezlikti.

Sıcak duş kaslarımı gevşetirken baş ağrıma da belli belirsiz iyi gelmişti fakat ağrı kesici içmeden kendime gelemeyeceğimi biliyordum.

Duştan çıkıp dişlerimi fırçaladım ve dolabın karşısına geçtim. Hava güneşliydi fakat kış güneşine güven olmazdı. Siyah, termal bir tayt; beyaz, triko bir kazak giyip saçlarımı taradım. Saç kurutmaktan nefret ederdim ama daha yeni iyileştiğimi ve antibiyotiğimi bitirmeden bıraktığımı düşünürsek kurutmak zorundaydım.

Saçlarımı kurutup düzene soktuktan sonra gevşek bir at kuyruğu yaptım ve inleyerek şakaklarımı ovuşturdum. Çok acil bir ağrı kesici almam gerekiyordu. En büyük ihtiyacım buydu, daha sonra ise şu mide bulantısının icabına bakacaktım.

Odadan çıkıp acelesiz adımlarla aşağı indiğimde hâlâ esniyordum. Uykumu alabilmiş miydim bilmiyordum. Kaçta uyuduğum da kaçta uyandığım da meçhuldü. Telefonumu bulsam iyi olacaktı.

Aşağıya indiğimde holde bekleyen adamlardan biri beni görünce harekete geçti. Bana doğru ilerlemeye başladığında durdum ve soru işaretleriyle bakmaya başladım.

"Günaydın hanımefendi," dedi gülümseyerek. Buğday tenli bir adamdı. Saçları uzundu ve çok entelektüel bir tipi vardı. Bu takım elbisenin içine hiç yakışmıyordu. Daha salaş kıyafetler giyip sahil kenarında gitar falan çalması gerekiyordu. "İsmim Erkan."

"Merhaba," diye mırıldandım. Gülümsemesine karşılık vermek istiyordum ama midem ağzımdaydı.

"Karan Bey sizin için kahvaltı hazırlattı mutfağa," dedi gülümsemeye devam ederken. Kesinlikle koruma değil, tropikal bir ülkede müzikle uğraşan adamlardan biri olmalıydı. "Tabaktaki her şeyi bitirmenizi ve hazırlanan içecekleri içmenizi söyledi. Bir de ağrı kesici ve mide ilacı bırakıldı tabağınızın yanına. Onları da içecekmişsiniz..."

Adama bir süre düz düz baktım, ardından derin bir nefes aldım. "Hım?"

"Kahvaltınızı tamamladıktan sonra da hazırlanacakmışsınız," dedi Erkan. Bakışlarımdan dolayı gülümsemesi silikleşmişti. "Karan Bey birazdan sizi almak için gelecek."

"Evde değil mi?" dedim gözlerimi kısarak. "Misafirler? Misafirler vardı?"

"İki saat önce gittiler," dedi adam tok bir sesle. "Karan Bey de onlarla beraber çıktı."

Gitmişler miydi? Çok ayıp etmiştim. Kalkıp bir veda bile etmemiştim insanlara. Kimse de beni uyandırmamıştı üstelik.

Nefesimi sıkıntıyla dışarı üfledim ve elimi alnıma götürdüm. "Nereye gitti?" diye sorduğumda çok mahçup hissediyordum.

"Ufak bir toplantıları varmış, holdinge gittiler," dedi Erkan, yine gülümsüyordu.

"Saat kaç?" diye sordum bu sefer. Adamı rahat bırak ve defol git kahvaltını yap Âlâ.

"Dörde geliyor."

Hayvan gibi uyumuştum yine. İki gündür zıvanadan çıkmıştım ve acilen uyku düzenimi düzeltmem gerekiyordu. Ankara'ya döndüğümde bu şekilde devam edemezdim. Çalışmam gerekecekti.

Erkan'ın yanından ayrılıp mutfağa gittiğimde mutfakta kimse yoktu. Ev de aşırı sessizdi zaten. Ceylin neredeydi? Cıvıl cıvıl sesi duyulmuyordu hiç.

Ada tezgâha doğru ilerledikçe kaşlarım çatıldı. Masanın üzerinde oldukça hafif, mideyi rahatsız etmeyecek kahvaltılıklarla doldurulmuş bir tabak, ne olduğunu anlamadığım beyaz renk bir içecek, bir bardak su, bir ağrı kesici tableti bir de Sedergine duruyordu. Tüm bunları benim için mi hazırlatmıştı?

Usulca bar sandalyesine yerleşip tabağın yanında duran telefonuma baktım. Dün gece kış bahçesinde bıraktığım telefonumu almış olmalıydı Karan. Ya da çalışanlar orayı temizlerken bulmuştu. Bilemiyordum.

İçinde rakının aksine daha yoğun bir beyazlığa sahip olan içeceğe uzandım, telefonumu alırken bir yudum içtim ve içeceğin tadını aldığımda gülümsedim. Ayran-gazoz karışımıydı, akşamdan kalmayken çektiğiniz mide bulantılarına birebirdi. Sedergine daha kesin bir çözüm Âlâ, onu içsene. Ben bir tıpçı olabilirdim ama alternatif tıpın da kölesiydim. Doğal yöntemlerle çözebileceğim durumlar için kimyasal ilaçlara pek yönelmezdim.

Telefonumun ekranını açmamla Ediz'den gelen on iki adet cevapsız çağrıyla göz göze gelmem bir oldu. Kaşlarım çatılırken hızlıca üzerine bastım ve telefonu kulağıma yasladım. Telefon elinde, aramamı bekliyormuş gibi ilk çalışta açtı.

"Âlâ," dedi sitemle. "Neredesin kızım sen? Bin kez aradım."

"İşim vardı... Bir şey mi oldu? Niye aradın bu kadar?"

Nefesini üfledi. "Ne yapıyorsun?" dediğinde kaşlarımı çattım.

"Ediz elli kere aramışsın, bunu sormak için miydi?" dedim azarlar gibi. "Korkuttun beni!"

Güldü. "Hayır, bunu sormak için değildi de öyle pat diye girmeyeyim dedim konuya..."

Başımı iki yana sallayıp sodalı ayranımdan bir yudum daha aldım. "Sadede gel o zaman," dedim. "Çok vaktim yok."

"Biz yarın geliyoruz," dediğinde bardağı masaya koymak üzere kaldırdığım elim havada asılı kaldı. "Çıkabilir misin iki günlüğüne?"

"Ne?" dedim derin bir nefes alarak. "Yarın mı? Nereden çıktı bu? Hani hafta sonu gelecektiniz?"

"Öyle gelişti," dedi Ediz, sesi garip geliyordu. "Dokuzu ve onu bizimle olursun; on birinde bırakırım seni ben oraya. Olur mu Sincap?" Seni yalnız bırakmak istemiyor Âlâ. Öyle geliştiği falan yok, on şubatta yanında olmak istiyor. Bazen kalbini kırsa da Ediz iyi bir dost.

Yutkundum. "Bilmiyorum... sormam lazım... şeye..." Bir kez daha yutkundum. "Patronuma. Çünkü şey durumu var... şey..."

"Ne durumu?" diye sordu Ediz.

"Ben de sizinle birlikte Ankara'ya döneceğim," dedim nefesimi üfleyerek. Laf ağzımdan çıkıvermişti ve bir yalanım bile yoktu henüz. Fakat son dakika söylemek de inandırıcı olmayacaktı. Artık söylemem gerekiyordu.

"Ne?" dedi Ediz. "Nasıl yani... Eşyalarını falan mı alacaksın, anlamadım?"

"Yok," dedim gözlerimi kapatarak. Yüzüm öyle bir haldeydi ki, tam şu anda suratıma kocaman bir basketbol topu çarpmak üzereydi sanki.

"Kovuldun mu yoksa Âlâ?" dedi Ediz minik bir sitemle.

"Hayır," dedim hızla. "Kovulmak değil... Sadece artık bana ihtiyaç kalmadı burada... çünkü..."

"Çünkü ne?" Ediz'in sesi kuşkulu geliyordu.

"Çünkü Karan Bey kızını da alıp yurt dışına gidecek ve ne kadar kalacakları belli değil," dedim tek nefeste. Aferin kız, iyi iş çıkardın.

Ediz kısa bir an sustu, ardından, "Yani geri dönüyorsun, öyle mi?" dedi.

"Evet," diye mırıldandım ve çatalımı bir dilim peynire batırıp havaya kaldırdım. "Dönüyorum."

Güldüğünü duydum. "Süper," dedi keyifle. "O zaman patronuna, seni mağdur ettiği için istediğin zaman gitme hakkının olduğunu söyle ve bizimle gel."

Göz hizamda tuttuğum peynire dalgın dalgın baktım. "Söylerim."

"Senin moralin mi bozuk?" dedi Ediz, ses tonu sorgular nitelikteydi.

"Yoo," dedim derin bir nefes alarak. "Midemi üşütmüşüm de biraz... Ondan."

"Dikkat et kızım ya," diye homurdandı Ediz. Sonra iç geçirdi. "Neyse, konuş patronunla sonra da bana haber ver. Yarın sabah altıda çıkacağız yola, öğlen oradayız. Konum atarsın, gelir alırım seni."

"Senin arabayla mı geliyorsunuz?" diye sordum peyniri izlemek yerine ağzıma atmaya karar verdiğimde.

"Evet," dedi, sesinde belli belirsiz bir heyecan sezmiştim. İstanbul'a geleceği için heyecanlı olmalıydı zira Ediz çok severdi İstanbul'u. "Bekliyorum haberini, ona göre otelde oda ayırtacağım," diye devam etti.

"İyi tamam," dedim. "Görüşürüz."

"Görüşürüz Sincap."

🔥

Zorlana zorlana da olsa kahvaltımı tamamlayıp ilaçları içtikten sonra yukarı çıktım. Saat dördü geçiyordu. Karan ne zaman gelecekti, neden gelecekti ve beni alıp nereye götürecekti hiç bilmiyordum ama hazırlanmaya başlamıştım. Aslında hazırlanmak için yapabildiğim tek şey saçlarımı tarayıp yarım topuz yaparak açık bırakmak olmuştu çünkü makyaj malzemelerim yanımda değildi.

Kalın tabanlı botumu giyip montumu ve çantamı elime alarak odadan çıktım. Adımlarım beni şifreli kapıya götürürken hiç keyfim yoktu, içimde inanılmaz bir boşluk hissi vardı. Akşamdan kalma olduğum için olsa gerekti, bilmiyordum fakat çok tuhaf bir sıkıntı vardı içimde. Mutlu değildim, evime dönüyordum ve hiç mutlu değildim. Çok değil dört gün önce bas bas bağırıyordun gideceğim diye, ne değişti Âlâ? Bilmiyordum. Sanırım bu ruh halim yaklaşan kara günün bir eseriydi.

Ceylin'i görmek istiyordum. Şifreli kapının önünde dikildiğimde cüsseli olan adam soru işaretleriyle yüzüme bakınca, "Ceylin yukarıda mı?" diye sordum.

"Bakıcısıyla birlikteler," dedi tok bir sesle. Ardından sağ çaprazımdaki odayı gösterdi, "Oyun odasında."

Omzumun üzerinden benim odamın sol çaprazında kalan odaya baktım ve hafifçe başımı sallayıp o tarafa yöneldim. Kapıya yaklaştığımda Ceylin'in kıkırdamalarını duyabiliyordum. Zara'yı gerçekten sevmişti, hemen de alışmıştı.

Kapının tokmağını tutup yavaşça çevirdiğimde Zara'nın da Ceylin'in de kahkahaları gittikçe yükseliyordu. Başımı içeri uzatıp gülümsemeye çalıştım. "Ceylin?"

Ceylin'in zeytin gözleri benimle buluşurken gülümsemesi kısa bir an söndü, gözleri parladı, ardından ayağa kalkıp kocaman gülümsedi. "Uyandın mı Âlâ'm? Çok bir sürü uyuyosun ama, ben seni özlüyorum hep!"

Yanıma ulaştığında dizlerimi yere yaslayarak bana kocaman sarılmasına izin verdim. Kollarım minik bedenini sararken iç geçirdim. Zara tavşan desenli halının üzerinde oturmuş, gülümseyerek bizi izliyordu. Önünde bekleyen Barbie evine bakılırsa güzel vakit geçiriyorlardı.

"Özür dilerim," diye mırıldandım ve başımı çevirip bebek şampuanı kokan saçlarına minik bir öpücük kondurdum. "Neler yaptın ben yokken?"

Ceylin benden ayrıldı ve nefes almadan konuşmaya başladı. "Kaya ile resim çizeledik, sonra Gece de geldi. Ben saklambaş oynamak istedim. Üçümüz saklambaş oynadık, Gece beni ve Kaya'yı bulamadı çünkü biz çok güzel saklandık. Sonra ben ebe oldum Kaya'mı buldum ama Gece'yi bulamadım. Babam gelince kahvaltı yaptık." Derin bir nefes aldı ve devam etti: "Kahvaltıdan sonra babamla Gece bahçede kahverengi içecekten içtiler, ben de kar topu oynadım Kaya'mla." Kıkırdadı. "Sonra Kaya'm beni omzuna aldı, uçtum havada." Yukarı bakarak düşündü ve kaşlarını çatarak yüzüme baktı. "Sonra Gece 'bırak çocuğu düşürceksin' dedi ama ben kızdım ona 'Kaya'm beni düşürmes' dedim." Gülümsedim. "Sonra da biraz daha kartopu oynadık ve gittiler." Dudaklarını büktü. "Bir daha gelcekler, bu yüzden çok ağlamadım ama az ağladım."

"Gelirler, merak etme," dedim elimi küçük yanağına götürdüğümde. "Ben de geleceğim sık sık." Sonra duraksadım. Gelecek miyiz Âlâ?

"Ne?" dedi Ceylin anlamayarak.

Derin bir nefes aldım, yavaşça üfledim ve yere tamamen oturup Ceylin'i kucağıma çektim. "Benim evime gitmem gerekiyor artık," dediğimde Ceylin başını kaldırıp şok içinde yüzüme baktı. "Yeden? Hayır Âlâ'm, gitme yüpfen!"

Dudaklarımı alnına dokundurup hafifçe gülümsedim. "Kardeşim yalnız korkuyormuş evde." Minik bir öpücük bırakıp geri çekildim. "Onun yanına gitmem gerek. Ama seni sık sık ziyaret edeceğim." Yalan söyleme çocuğa, yapamayacağını ikimiz de biliyoruz.

"Amaaa," dedi Ceylin, ardından alt dudağı titredi ve ağlamaya başladı. "Gitme! O gelsin! Buraya gelsin!"

Ceylin başını göğsüme gömdüğünde kalbime yayılan acıyı görmezden gelmem gerekiyordu. Parmaklarım usul usul saçlarında dolaşırken, "Okulu var, gelemez," dedim kederli bir sesle. "Ama ağlama lütfen... ağlarsan beni daha çok üzersin. Söz veriyorum görüşeceğiz. Baban da getirir seni benim yanıma. Söyleyeceğim ona da."

Ceylin bana sıkıca sarıldı ve başını çevirip yanağını göğsüme bastırdı. "Ben kimle oynicam artık? Kimle puding yapıcam, resim çizeliycem, Barbie izliycem?" Hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. "Uyurken bana masal söylemeni çok seviyorum Âlâ! Gitme!"

🌙

Ceylin'i sakinleştirmek, ikna etmek tam yarım saatimi almıştı. Onu Zara'ya emanet edip aşağı indiğimde çok üzgündüm. İçimdeki boşluk hissi gittikçe büyüyordu. Mutsuzluğum boyumu aşmak üzereydi. Mide bulantım geçmişti, başımın ağrısı da biraz olsun hafiflemişti ama ruhumda bir sızı vardı ki gittikçe şiddetlenecek gibi duruyordu.

Yarın gitmeye ben de hazır değildim. Bir anda çok ani gelmişti ve nedense inanılmaz kötü hissediyordum. Ani vedalardan hoşlanmazdım.

Merdivenleri aşıp son basamakta durduğumda yeniden Erkan tarafından karşılanmıştım. "Karan Bey sizi bekliyor hanımefendi," dedi gülümseyerek.

Başımı salladım ama aklıma gelen şeyle birlikte kaşlarım çatıldı ve durdum. "Koral nerede?" Kar kürediğim günden beri ortalıkta yoktu, buralarda olsa illa ki karşılaşırdım fakat hiç görmemiştim.

"Ufak bir tatilde," dedi gülümsemeye devam ederken. "Uyarı aldı."

"Ne tatili?" dedim gözlerimi kırpıştırarak. "Ne uyarısı?"

Erkan gerilmişti, hafifçe gülümsedi. "Kural ihlali," dedi.

"Ne yapmış ki?" dedim çekinerek.

Erkan kısa bir an yüzüme baktı, söyleyip söylememek arasında gidip geldi ve,"Karan Bey'i bekletmeyin isterseniz," dedi elini nazikçe gideceğim tarafa uzattığında. "Bekletilmeyi sevmez."

Konuyu kapatmasına ve beni göndermesine takılsam da dediğini yapıp dış kapıya doğru yürüdüm. Neden uyarı aldığını merak etmiştim doğrusu. Karan'a kul köle oluyordu tabiri caizse, ne gibi bir kural ihlali yapmış olabilirdi ki? Onun sözünden asla çıkmayacağına emindim.

Üstelik adımlarım Karan'a doğru gittikçe de çok geriliyordum. Dün gece ne yaptığımı bilmiyordum. Onu kızdıracak hareketler yaptığım kesindi, Kaya ve Gece'nin yanında pervasızca konuştuğumu hatırlıyordum fakat daha fazla ileri gitmediğimden emin olamıyordum. Sarhoşken rezil bir insana dönüşürdüm ve bunu bildiğim için çok utanıyordum.

Kapıya ulaştığımda kapı ben yeltenmeden dan diye açılınca korkuyla irkildim. Takım elbiseli başka bir adam, "Buyurun hanımefendi, Karan Bey malikânenin dışında sizi bekliyorlar," dedi ve ona şaşkınlıkla bakmama sebep oldu. Gözlerimi kırpıştırıp ona tuhaf bakışlar yollamaya devam ettim ve derin bir nefes alarak girişteki çeşmeye doğru ilerledim.

Ne tuhaf bir gündü bugün, herkes çok garip davranıyordu. Attığım her adımda biri tarafından karşılanıyordum. Neydi bu?

Çeşmenin önünde ise beni karşılayan bu sefer Mustafa abi oldu. O babacan bir gülümsemeyle yüzüme bakarken, "N'aber abi?" dedim.

"İyiyim, sen nasılsın asıl? Akşamdan kalmaymışsın, öyle duydum?" dedi elini sırtıma koyduğunda.

Güldüm. Ne çabuk yayılıyordu bu malikânede haberler?

"İyiyim," dedim samimi bir şekilde.

Gözlerine kadar ulaşan, bana kendimi çok iyi hissettiren bir gülümsemeyle yüzüme baktı, ardından başıyla sol tarafını işaret ederek, "Karan Bey bekliyor seni," dedi. "Git bakalım."

Derin bir nefes alıp başımı salladım ve, "Görüşürüz abi. Dolapta baklava var, bitmedi bak. Canın çekerse ye, tamam mı? Senin için yaptım," dedim hızlı hızlı.

"Canımsın," dedi gülümseyip sırtımı sıvazladığında. "Teşekkür ederim, yerim birazdan. Görüşürüz."

Mustafa abinin yanından ayrılıp çeşmeye doğru yürüdüm. Gergin adımlarım taşlı yolda ilerlerken mermer çeşmenin üzerindeki kurşun izlerine bakıyordum. Hâlâ duruyordu delikler. Tam on delik vardı çeşmenin üzerinde. O günü hatırlamak biraz daha gerilmeme sebep olunca derin bir nefes daha aldım.

Karan'ın zırhlı jipi kapıda beni bekliyordu. Siyah cam filmlerinden onu göremiyordum ama arabasını görmem yeterli olmuştu kalbimin hızlanması için. Çok utanıyordum, bana nasıl davranacağını bilmiyordum ve dün gece her ne yaptıysam davranışlarıyla ölçerek anlamak zorunda kalacaktım. Soramazdım çünkü, asla soramazdım.

Adımlarım demir kapılara ilerlerken kış güneşinin hiçbir faydasının olmadığını dudaklarımdan süzülen buharla bir kez daha anlamıştım. Üstelik kulaklarım ve burnum anında buz tutmuştu. Ellerimi montumun ceplerine soktum ve derin bir nefes alarak adamların demir kapıları benim için açmasını bekledim.

Zırhlı jipin sürücü kapısı da açıldı. Önce dalgalı saçlarını gördüm, ardından gözündeki siyah güneş gözlükleriyle bana hafifçe gülümseyen Karan'ı. Yutkundum, gözlerimi kısa bir an kapattım ve cesaretimi toplayıp ona doğru yürüdüm. Karan, arabanın ön tarafından dolaşarak yolcu koltuğunun önünde durdu ve ona doğru ilerlememi izledi.

Her zamankinden farklı görünüyordu. Onu siyah takım elbisesi, evde giydiği pahalı eşofman takımları ya da siyah kazaklarıyla görmeye alışık olduğumdan bir an gözlerim üzerinde takılı kalmıştı. Üzerinde lacivert, bisiklet yaka bir kazak; onun üzerinde yakaları kürklü, deri, kahverengi bir ceket; onun altında da oldukça kaliteli görünen bir kot pantolon vardı. Kahverengi, ağır bir bot giymişti ve giyim tarzından çok yüzündeki çarpık gülümsemede takılı kalmıştım.

"Tünaydın," dedi ben ona yaklaştıkça. Beni baştan aşağı süzdü, ardından tek eliyle gözlüğünü çıkarıp kısılan gözleriyle bir kez daha gülümsedi. "Gecenin sabahı bok gibi, değil mi?"

Gözlerimi kırpıştırdım. Karşımda Karan değil de onun tam tersi karakterine sahip; sıcakkanlı, sevecen ikizi duruyordu sanki. Neden böyle gülümsüyordu bana? Kızgın değil miydi? Dün gece çok abartmamıştım o zaman, onu kızdıracak bir şey yapmamıştım. Rahat bir nefes aldım ve ardından, "Hııı," diye bir ses çıktı benden. İlerlemeyi kesmiş, arabanın bir metre ötesinde durmuştum.

"Nasılsın?" diye sorduğunda yüzümü inceliyordu. "Miden bunalıyor mu? Başın? Ağrıyor mu?"

"Yok," dedim tuhaf tuhaf bakmaya devam ederken. Fazla neşeliydi. "Geçti bayağı... iyiyim."

Bir süre daha yüzümü inceledi, ardından yolcu koltuğunun kapısını açtı. "E gel o zaman," dedi başıyla açtığı kapıyı işaret ederek. "Gezelim biraz."

"Ha?" dedim yüzüne aval aval bakarak. "Ne?"

Gözlerini kıstı. "Küfür mü ettim?" dedi, az öncekilerin aksine alışık olduğum o dümdüz ses tonuyla.

"Ne?" dedim bir kez daha. Beynim laçka olmuştu sanki, aptal gibi hissediyordum.

Derin bir nefes aldı ve sabırla üfledi. "Arabaya biner misin?" dediğinde yapay bir şekilde gülümsemiş, gözlerini de şirin bir şekilde birkaç kez kırpıştırmıştı. "Yoksa kucağıma alıp benim bindirmemi mi bekliyorsun? İyi alıştın öyleyse."

Kaşlarımı çattım. "Ne?" dedim bir kez daha.

Karan bu sefer bana dik dik baktı. Az önceki neşesini pipetle içer gibi çekip almıştım sanırım ondan. "Şu. Arabaya. Bin. Artık," dedi tane tane konuşarak. "'Ne?' dışında başka bir şey söylemediğine göre hâlâ kendine gelememişsin."

Omzumun üzerinden arkamdaki adamlara baktım ve onların da benim gibi şaşkın bakışlarla Karan'a baktığını ve fısıldaştıklarını gördüm. Bu neşesi kimsenin alışık olmadığı bir durumdu. Şaşırmakta haksız değildim. Yeniden önüme döndüğümde dört saniye geçmişti ve ben hâlâ olduğum yerde dikiliyordum.

"Akşamdan kalma olduğun için sabrıma sabır katıyorum," dedi Karan gözlerini kapının önündeki adamlardan bana çevirdiğinde. "Ama bir sınırı var," diye devam etti ve artık arabaya binmem gerektiğini söyleyen bir bakış attı.

Nihayet ayaklarıma komut verebildiğimde Karan'a doğru ilerlemeye başlamıştım. Sonunda anlamına gelen bakışlarla yanına ulaşmamı izledi, ardından elini uzattı. "Yardım edeyim," dedi ben eline soran gözlerle bakınca. "Malum, yüksek biraz. Zorlanma."

"Ha," dedim yine aptal gibi. "Evet ya... yüksek." Elini tuttuğumda tüm bedenimde hissettiğim karıncalanma hissine küfrederek sol ayağımı jipin basamağına koydum ve Karan'dan aldığım güçle bedenimi yukarı doğru çektim. Koltuğa yerleşip emniyet kemerini bağlama işine giriştiğimde Karan kapımı kapattı ve kapıdaki adamlara ters bir bakış attı. Adamlar bu bakış karşısında hızla toparlanırken Karan arabanın önünden dolaşarak sürücü koltuğuna geçti ve kemerini taktı.

"Biz niye geziyoruz?" dedim boş bir sesle. İçimdeki boşluk hissi sesime doğru süzülmüştü sanki. Üstelik Ceylin'in gözyaşları hâlâ omuzlarımda bir yüktü. İkna olmuştu ama çok üzgündü, gönlünü almam gerekiyordu.

"Sıkılmadın mı?" diye sordu el frenini indirip motoru çalıştırırken. "Bu ruh halindeyken dışarı çıkmak iyi gelir diye düşündüm," diyerek devam etti ben ona boş gözlerle bakınca da. Elini uzatıp ısıtıcıları açtı.

"Gelir mi?" diye sordum bu sefer mal gibi.

"Gelmez mi?" diye sordu o da tereddütle. "Dinlenmek mi isterdin?" Araba taşlık yolda yavaş yavaş sarsılarak ilerlerken başını çevirip yüzümü inceledi. "Emrivaki mi oldu böyle?"

"Yok," dedim nezaketi karşısında afallayarak. Emrivaki olup olmayacağını önemsiyor muydu gerçekten? "Şaşırdım sadece, beklemiyordum. Bir de hâlâ kendime gelebilmiş değilim... artık kaç bardak içtiysem..."

İç geçirdi. "Çok içtin," dedi kuru bir sesle. "Her akşam karısına rakı sofrası kurduran dayılar gibi içtin."

Keyifsiz bir şekilde güldüm. "Dövdüm mü sonra da seni?" Ardından yüzümü buruşturdum. "Benim eniştem öyledir de... içer içer teyzemi döverdi. Pislik herif."

"Dövmekten beter ettin," diye mırıldandı düşünceli düşünceli, ardından bana döndü. "Teyzen boşandı eniştenden, değil mi?"

Başımı iki yana salladım. "Hayır," dedim kuru bir sesle. "Çok denedi ama yapamadı. Ekonomik özgürlüğü olmayınca bir kadının... gidecek bir baba evi de olmayınca..." İç geçirdim. "Dedem asla almaz eve, boşanırsa üstüne bir de her gün dedemden dayak yer."

Karan direksiyonu hafif sola kırarak arabayı asfalt yola soktuğunda kaşlarını kaldırıp, "Boşanmak istiyor yani?" diye sordu emin olmak ister gibi.

"Evet," dedim. "Teyzemle görüşmüyorum ama üzülüyorum açıkçası. Çocukları da büyüdü; üniversite kazanıp gittiler. Bir daha dönmezler artık, kurtuldular çünkü..." Derin bir nefes aldım. "Anlayacağın tek başına kaldı o pislikle. Kim bilir neler yaşıyordur."

"Nerede oturuyorlar?" diye sordu Karan ifadesiz bir sesle.

"Lapseki," dedim gergin bir şekilde. "Oralıyız biz. Annem de babam da oralı."

Gözleri dikiz aynası ile yol arasında mekik dokurken hafifçe kaşları çatıldı. "Çıkar telefonunu," dediğinde dönüp soru işaretleriyle ona baktım. "Ne?" dedim bir kez daha. Hatta bugün elli bininci kez.

"Çıkar telefonunu," diye tekrarladı Karan sabırla nefesini üfleyerek. "Ne deyip durma her şeye, ay ışığı."

"Ay ışığı mı?" dedim bu sefer allak bullak yüz ifademle ona doğru eğildiğimde. Beynim yokmuş gibi bakıyordum.

Karan kısa bir an duraksadı, ardından başını çevirip bana düz düz baktı. "Telefonunu çıkar ve beni bulmakla uğraştırma, teyzenin evinin açık adresini mesaj at."

"Anlamadım?" dedim kaşlarımı çatarak. "Niye?"

"Dediğimi yap," dedi ifadesiz bir sesle. Arabanın hızını biraz artırıp vites değiştirdi.

"Ne yapacaksın?" Ona doğru biraz daha eğildim. "Eniştemi mi öldüreceksin? Saçmalama! İki tane çocuğu var! Saçmalama Karan! OLMAZ! SAKIN!"

Karan'ın gözleri beni bulurken şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Ne saçmalıyorsun sen?" dedi sertçe. "Sivillere dokunur gibi bir halim mi var? Kiralık katil miyim ben?"

Geri çekildim. "Ne yapacaksın o zaman?"

"Göz dağı," dedi alaycı bir tavırla. "Uyarı," diye devam etti. "Olmuyorsa minik bir dayak."

"Minik?" dedim tedirgin bir şekilde. "Hayır, Karan. Kuzenlerim çok üzülür ayrıca ben bunu kimseye açıklayamam..."

"Teyzenle konuşacağım Âlâ," dedi düz bir sesle. "Daha doğrusu ben konuşmayacağım, güvenebileceği hemcinlerini gönderip boşanmak istiyorsa her açıdan destek olacağımızı bildireceğim." Bakışları beni buldu. "Her açıdan desteğin içerisinde rahat durmazsa enişteni ondan uzak tutacağımızın garantisi de var tabii. Malum uzaklaştırma kararlarının bir işe yaramadığı ortada. Güvenliğini biz sağlayacağız."

"Siz?" dedim kaşlarımı çatarak. "Siz kimsiniz?"

"Alaska Çocuklar ve Kadınlar Derneği," dedi düz bir sesle.

"Dernek mi?" dedim gözlerimi kırpıştırarak.

"2020 yılında Soy Holding'in öncülüğünde kurulan bir dernek," diye mırıldandı. Ardından bakışlarının puslandığını gördüm.

"Ne güzel," dedim gergin bir şekilde gülümseyerek.

"Soruların bittiyse şimdi teyzenin adresini mesaj atar mısın?" diye sordu sıkılgan bir sesle. "Eniştene şimdilik dokunmayacağım, her şey legal yollarla çözülecek. Yalnızca biz, bize sığınan tehlike altındaki kadınlar için ekstra önlem alıyoruz o kadar." Durdu, bana döndü ve hâlâ şaşkınlıkla ona baktığımı görüp, "Hadi," dedi bıkkınlıkla. "Yolla şu adresi. Amma nazlandın."

"İronik," dedim imalı bir şekilde, ardından telefonumu çıkarıp son arananlarda Karan'ın kaydetmediğim numarasını aramaya başladım.

"Nedir ironik olan?" diye sordu Karan ifadesiz bir sesle.

"Senin kadınlarla ilgili bir dernek kurman," dedim dan diye. Ardından sanki ona laf sokmamışım gibi, "532 ile başlayan senin, değil mi?" diye sordum. Aptalca bir soruydu zira son arananlarımda kayıtlı olmayan tek numara oydu.

"Kadınlarla ilgili dernek kurmam ironik," dedi sakince. Ardından başını çevirip bana baktığını gördüm. "Evet, 532 ile başlayan. Nesi ironik Âlâ?"

"Beş gün önce başıma silah dayarken pek feminist görünmedin de gözüme," dedim iğneleyici bir sesle. Karan'ın numarasını Karan Ateş Soykamer, ismiyle kaydettim. "Bana yaptıkların da pek dernek sahibi bir adamın yapacağı türden şeyler değildi?"

Kan kusturdun adama, kaç kez özür dileyip açıklama yapacak? Alelâde bir kere benim tarafımda olsaydı dünyayı fethederdim sanırım.

Karan sustu, derin bir nefes aldı, dudaklarını ıslattı ve nefesini üfledi. "Başa sardık."

"Başlangıçtan hiç ayrılmadık ki?" dedim kaşlarımı kaldırarak.

Bana döndü, o da kaşlarını kaldırmıştı. "Ayrılmadık derken?"

Gözlerimi kıstım. "Ayrılmadık Karan. Ben hâlâ emin olamıyorum o silahın alnıma bir kez daha dayanmayacağından."

Yüzü ifadesizleşirken önüne döndü. "Emin olamamanın sebebi ne?"

"Dengesizsin," dedim kendimden emin bir tavırla. "Ne yapacağın belli olmaz. Tek bir lafımla her an sinirlenip bana silah çekebilirsin."

Güldü, buz gibi bir kahkaha attı ve başını iki yana sallayıp, "Gerçekten çok zorsun," dedi.

"Ben de sivilim Karan," dedim kırgın bir sesle. "Ben de kadınım."

"Hiç unutmayacaksın, değil mi?" dedi kuru bir sesle. "Ne dersem diyeyim, ne söylersem söyleyeyim senin için hiçbir değeri yok, değil mi?"

"Bir önemi var mı? Yarın gidiyorum zaten," dedim dan diye. Alıştıra alıştıra söylemek diye bir şey var, Âlâ. Arada kullansan mı?

Karan'ın başı hızla bana çevrildi. "Ne?" dedi kaşlarını çatarak.

"Ediz aradı," dedim umursamaz bir tavırla. "Yarın geliyorlarmış... Ceylin de Zara'ya alıştı zaten." Derin bir nefes aldım. "Ona da söyledim az önce. Anlattım durumu. Biraz ağladı ama kabullendi."

"Bana ne zaman söylemeyi düşünüyordun?" diye sordu yeniden yola odaklandığında. "Ankara'ya varınca mı?"

"Söyleyecektim az sonra," dedim soğuk bir sesle. "Konusu açılmadı."

Başını ağır ağır salladı, "Anladım," dedi. Ardından, "Yolun açık olsun," diye ekledi ve sustu. Hatta o kadar uzun süre sustu ki bir süre sonra sessizliğin beni boğacağını sandım. Fakat konuşmamakta kararlıydım. Teyzemin adresini ona mesaj attıktan sonra uzanıp radyoyu açtım ve ilerletme düğmesine art arda basarak şarkı çalan bir istasyonda durdum.

Karan bu hareketime hiçbir tepki vermedi, sol elinin içiyle dirsekiyonu kontrol ederken sağ eliyle de vites kolunu gevşekçe tutuyor; gözlerini bir an bile yoldan ayırmıyordu.

Şarkının başını kaçırmıştık fakat sözlerinden hemen anlamıştım. Yıldız Tilbe - Hastayım Sana çalıyordu.

Gönlün benden yana.

Sor bir kere ona.

Yalvarırsam şımarırsın.

Bakışlarım istemsizce ona kayarken yüzünün gergin, çenesinin kaskatı olduğunu gördüm. Söylediklerim ağrına gitmiş olmalıydı ya da artık ondan izin almıyor oluşuma öfkelenmişti. Sonuçta iki gün önce olsam izin alır, Ediz'in yarın geleceğini korka korka söylerdim ona. Şimdiyse karşısına geçip yalnızca haber veriyordum. Cesaretim takdire şayandı.

Öyle güzel değilsin ki,

Şaka yaptım! Dur ağlama.

Sana deli olan beni,

Harca hiç korkma.

Hastayım sana, dermansızım.

Başkayım sana, sana arsızım.

Harca hiç korkma.

Hastayım sana, dermansızım.

Başkayım sana, sana arsızım.

Melodi girdiğinde derin bir nefes alıp bakışlarımı camdan dışarı çevirdim. Yumuşamış olması korkumu derinlere gömmüş olsa da sınır çizmekten kendimi alıkoyamıyordum. O bana adım attıkça kaçma isteğiyle doluyordu içim. Katlanamıyordum hayatımda edindiği yere, uzak durmak zorundaydı. Ondan uzak durmak zorundaydım.

Ne kadar inatçıysan da,

Dönüp geleceksin bana.

İzim var dudaklarında.

Alıştım aslında, her çocukluğuna.

Bunca derdin arasında...

Aşk yansıtan bir aynasın.

Kardan beyaz bir sayfasın.

Senin benim, bu aşk bizim.

Bırakmam seni, ben artık sensiz imkânsızım.

Seni bırakmam.

Ben gerçek aşkım.

Karan'ın derin bir nefes aldığını duydum.

Bırakma beni.

Ben artık sensiz imkânsızım.

Beni bırakma.

Ben gerçek aşkım.

Harca hiç ko-

Karan radyoya uzanmış, tek hamlede pat diye şarkıyı kapatmıştı. Şaşkınlık ve hayret içinde ona döndüğümde göz ucuyla baktığımı gördü ve başını çevirip yüzüme baktı, "Başım şişti," dedi. "Çok yalvarıyor. Rahatsız oldum."

"Yıldız Tilbe çalarken o radyoyu pat diye kapatana ne yaparlar biliyor musun?" diye sordum hayret içinde.

"Ne yaparlarmış?" dedi düz bir sesle.

"Çok kötü şeyler," dedim başımı iki yana sallayarak. "Bir daha sakın yapma bunu."

"Olur," dedi ifadesiz bir yüzle. Sonra yeniden sessizliğe gömüldü.

Dakikalar geçti, Karan tek kelime etmedi. Sanırım kırıldı Âlâ. Neye kırılmıştı? Kırılacağı ne yapmıştım ki? Ayrıca bana ne diye kırılıyordu? Arkadaşı mıydım, ya da herhangi bir vasfım var mıydı hayatında? Yoktu. Yoldan geçen birine kırılmadığı gibi bana da kırılmamalıydı. Üstelik bana yaşattığı şeyleri yüzüne vurduğumda neden üzülüyordu? Yapmasaydı o zaman. O yalnızca pişmandı, yaptıklarını yaşayan bendim. Sen ne ara bu kadar sivri kenarları olan bir insana dönüştün? Bu tavrını bir tek Karan'a sergilediğinin farkında mısın? Herkese boynun kıldan ince, adama gelince kan kusturuyorsun. Babanın defalarca kez attığı tokatların, arkadaşlarının sergilediği pek çok haksız davranışın hiçbirine sesin çıkmadı. Neden? Sebebini sen düşünüp durmadan ben söyleyeyim, diğerlerinin aksine Karan senden af diliyor; açıklama yapıyor ve pişman. Sense Karan pişman olmadan evvel karşısında dimdik duramadığını, yaptıklarının önünde eğildiğini unutmuşsun; şimdiyse tepesine çıkmaya çalışıyorsun. Bu zamana kadar kim özür diledi senden yaptıkları için? Kimse. Sen, özür dileyene; af dileyene nasıl davranacağını bilmiyorsun Âlâ. Yaşadıkların konusunda haklısın fakat o güne geri dönemezsiniz; böyle davranarak yaşadıklarını silemezsin. Ona inanmak istemiyorsun ama sana kötü bir haberim var, inanıyorsun.

"Seni affetmiyorum," dedim dan diye. Dilim de tüy bitti, senin bu karmaşık beyninin dengesizlikleri bitmedi Âlâ.

Karan tek kelime etmedi. Bakışlarım onu bulurken gülümsediğini gördüm. Fakat bu öyle kederli bir gülümsemeydi ki dudakları kıvrılmamış olsaydı gülümsediğini söylemem mümkün değildi. Hatta biraz zorlasam hayal kırıklığı barındırdığını bile söylerdim tebessümünün.

"Sana diyorum," dedim inatla. "Seni affetmiyorum."

"Tamam," dedi. Başka hiçbir şey söylemedi. Nedenini sormadı, nasılını sormadı, affetmem için beni ikna etmeye çalışmadı, sadece tamam dedi.

"Tamam mı?" dedim gözlerimi kısarak. "Söyleyeceğin tek şey bu mu?"

"Söyleyecek başka bir şeyim yok," dedi ifadesiz bir sesle. "Önemi yok." Direksiyonu sağa kırıp bir caddeye saptı. Ne ara şehre geldiğimizi anlamamıştım bile. "Anlattıklarım benim için yaptıklarımı izah edecek sebepler değil ki senin için de öyle olsun. Kendimi haklı çıkarmak için anlatmadım zaten," diye mırıldandı. Sesi bomboştu. "Anlattım çünkü doğruları duy istedim. Affetmemek de en doğal hakkın."

"Evet," dedim başımı sallayarak. "Hakkım."

"Evet," dedi Karan. Sonra tekrar sustu.

Kollarımı göğsümde bağlayıp onu izledim ve yüzündeki durgun ifadenin canımı sıktığını hissedince daha çok öfkelendim.

"Senin yaptığın iki yüzlülük," dedim yine pat diye. Hıncımı alamıyordum.

"Hangisi?" diye sordu Karan; sesi yüzünün aksine ifadesizdi.

"Dernek kurman," dedim kaşlarımı çatarak.

Tepkisiz bir şekilde başını salladı. "Kapatırım derneği o zaman," dedi. "Haklısın."

"Hayır," dedim agresif bir şekilde. "Derneği kapatmayacaksın. Sadece bana böyle davranmayı kes."

Başını bana çevirip gözlerini kıstı. "Nasıl?"

"Kötü," dedim dik dik bakarak. "Bana kötü davranma."

Bana bir süre gizleyemediği bir şaşkınlıkla baktı; sonra önüne döndü, ruhsuz bir kahkaha daha attı ve tekrar başını iki yana salladı. "Sen bayağı bayağı kış uykusundasın," dedi alaycı bir öfkeyle. "Cidden uyuyorsun."

"Ayı mıyım ben?" dedim daha da öfkelenerek. "Ayı mı demek istiyorsun bana?" Âlâ, sanırım regl olacağız. Yaklaşıyordu fakat bunun onunla bir alakası yoktu. Alelâde erkek seviciliğini acilen bırakmalı, erkek argümanlarını terk etmeliydi. Zira bir kadının sinirlenmeye hakkının olduğu tek zaman dilimi regl haftası değildi. Erkekler her istediklerinde sinirlenebilirken ve bu mazur görülürken bizim sinirimizin kabul edilebilir olması için neden illa regl olmamız gerekiyordu? Sinirinden bahsetmiyorum geri zekâlı. Anlamsız huysuzluğundan bahsediyorum.

"Sincaplar da kış uykusuna yatar," dedi Karan dümdüz bir sesle. "Sen sincap değil misin?"

"Değilim," dedim ters bir şekilde. "Sincap falan değilim. Âlâ'yım ben."

"Yanlış duydum o zaman," dedi hafifçe başını sallayarak.

Ediz'le yaptığım telefon konuşmasından mı bahsediyordu? Evet.

"Ayı da değilim sincap da değilim," dedim söylene söylene gözlerimi yan camdan dışarıya dikerek. Geçip giden ağaç ve binalara bakmak midemi bulandırıyordu fakat başımı sağa çevirip ona tavır koymak istiyordum.

"Tamam," dedi sakince. "Değilsin."

Çocuk mu eyliyordu?

"Çocuk da değilim," dedim hırçın bir şekilde. "Âlâ'yım ben."

"Âlâ'sın," dedi büyük bir sabırla.

"Ay ışığı falan da değilim," dedim hızımı alamayarak. Karan sessiz kaldı. Ona döndüm. "Değilim," dedim çatık kaşlarımın altından yüzüne bakarken. "Ay ışığı da değilim."

Karan, ifadesiz bakışlarıyla sol dikiz aynasını kontrol ederken sanki beni hiç duymamış gibi sessizliğini korumaya devam etti.

Nefesimi üfleyerek vücudumu tamamen sağa döndürdüm ve camdan dışarıyı izlemeye başladım. Çok sinirliydim. Dağı taşı delesim vardı. Keşke birini evire çevire dövebilseydim. Belki rahatlardım.

🌙

Jip, İstanbul'un hiç bilmediğim bir semtinin bilmediğim bir sokağında durduğunda yirmi iki dakikadır konuşmuyorduk ve ben yirmi iki dakikadır telefonla oynuyordum. Karan'a bakmamak, onunla muhatap olmamak için saçma sapan bir oyun indirmiştim. Tam yirmi iki dakikadır bakımsız kızları randevuya hazırlama oyunu oynuyordum ve yaptığım makyaj yine düşük puan almıştı. Buluştukları adamlar hazırladığım kızları bir türlü beğenmiyordu ve erkeklere olan nefretim de gittikçe büyüyordu.

Karan el frenini çekip kemerini çözdü ve, "İnme bekle," dedikten sonra arabadan indi. Ona bakmadım, sarı saçlı mavi gözlü kızın siyah noktalarını temizlemeye devam ettim.

Her nereye gittiyse kısa bir süre sonra geri döndü. Geri döndüğünde kızın gözlerindeki çapakları temizliyordum. Yeniden arabaya bindi, el frenini indirdi ve motoru çalıştırıp gaza bastı.

"Kaçta gelecek arkadaşın yarın?" diye sorduğunda sesi ifadesizdi.

"Öğlen," dedim soğuk bir sesle.

"İyi," dedi ve direksiyonu sola kırıp bir caddeye saptı.

"İyi," dedim ben de, ardından kızın cilt bakımını tamamlayıp ona güzel bir makyaj yapmaya başladım. Umursamayacaktım, onunla konuşmayacaktım çünkü dönüp yüzüne bakmak bile içimde anlamsız bir öfke yaratıyordu. Senin öfken Karan'a değil ki. Senin öfken, ona her baktığında hissettiklerine.

Karan'ın arabayı sağa çektiğini hissettim, ardından ani bir frenle durdu. Yine de başımı kaldırıp ne yaptığına bakmadım. Bir süre sustu, saniyeler sonra derin bir nefes alıp nefesini gürültüyle üfledi ve bana döndü. "Sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun?"

Bakışlarımı telefonun ekranından ayırıp ona çevirdiğimde öfkeli gözleriyle karşılaştım. Kızıl kahve gözlerine bakarken kaşlarım havalandı. "Anlamadım?" dedim hafifçe gülümseyerek.

"Derdin ne Âlâ? Amacın ne? Ne yapmaya çalışıyorsun?"

Kaşlarım bu sefer çatıldı, yüzüm hafifçe buruştu. "Hiçbir şey yapmaya çalışmıyorum, asıl senin derdin ne? Durduk yere sinirleniyorsun."

"Durduk yere?" dedi kaşlarını kaldırarak.

"Evet," dedim kendimden emin bir ifadeyle.

"Dün anladığını sandım beni," dedi başını iki yana sallayarak. "Bana sarıldığında beni gerçekten gördüğünü sandım. Ama görüyorum ki çok yanılmışım."

"Sana sarıldığımda mı?" dedim gözlerimi kısarak. "Ne?"

Karan bir süre yüzüme öylece baktı, ardından alt dudağını ısırarak güldü. "Hatırlamıyorsun," dedi hayret içinde önüne dönerken. "Sarhoştun çünkü, yaptığın her şey bundandı, değil mi? Aptallık bende."

"Neden bahsediyorsun?" dedim yaslandığım yerden doğrulup tamamen ona döndüğümde. "Ne yaptım ben?"

"Gecenin sabahında benden nefret etmeye devam ettiğine göre anlaşılan dün gece ne yaptığının senin için hiçbir önemi yoktu," dedi sert bir ifadeyle. "Ve tam şu anda benim gözümde de bir önemi kalmadı."

"Karan," dedim uzanıp kolunu tuttuğumda. "Ne yaptım dedim!"

"Sus," dedi sertçe.

Elimi çekip hayret içinde güldüm. "Sus mu?"

"Evet, sus. Geldik."

Öfkeyle soludum, sakinleşmeye çalıştım ama içimi yakıp kavuran öfkeden bir türlü kurtulamadım. Neden öfkelisin Âlâ? Sus, Alelâde. Durum tespitlerine ihtiyacım yok. Yaşattığı her şeyi yaşarken bu kadar öfkeli değildin. Öfken seni şu anda yakıp kavuruyor çünkü artık ondan nefret etmiyorsun ve yaptıkları bu yüzden canını yakmaya başladı, değil mi Âlâ? Karan'a değer veriyorsun. Ona değer vermiyordum. Ben, kumsaldaki kum tanesine bile değer verirdim ama ona asla değer falan vermiyordum.

🔥

Arabadan indiğimizde, işlek olmayan bir yerde olduğumuz için kaşlarımı çatarak etrafa bakındım. Etrafta site ve apartmanlar, ufak tefek dükkanlar vardı yalnızca. Bir mahalle arası gibi görünüyordu. Burada ne işimiz vardı ya da beni buraya neden getirmişti anlayamamıştım.

Başımı çevirip yanımda yürüyen Karan'a baktığımda benim aksime az önceki gerginliğini üzerinden atamadığını gördüm. "Neresi burası?" diye sordum hiçbir şey olmamış gibi. "Ne arıyoruz burada?"

Sokağın sonuna yaklaşmıştık, Karan sol taraftaki kaldırıma geçti. "Sana iyi gelecek bir yer," dedi ifadesiz bir sesle.

"O ne demek?" diye sordum anlamayarak. "Mahalle arasında mı gezeceğiz?"

Karan kaldırımda yürüyordu, bense yol kenarında. Ani bir hareketle bileğimi tutup beni çekince bir an afalladım ve ayaklarım birbirine dolandı. Karan'ın hızlı davranıp beni tutması sonucu neyseki düşmemiştim fakat kaldırım taşlarıyla burun buruna geldiğim için kalbim hızlanmıştı.

"Araba geliyordu," dedi Karan telaşlı bir öfkeyle. "Ezilecektin."

"Yol kenarındaydım!" diye itiraz ettim başımı çevirip son hızla geçip giden arabaya dik dik bakarken.

"Kıç kadar yol," dedi Karan düz bir sesle. "Lavuk telefonla uğraşıyordu ayrıca, görmemişti bile seni. Dikkatli ol biraz. Aklın beş karış havada."

"Aklımın beş karış havada olduğu falan yok!" dedim ters bir şekilde. "Duymadım sadece geldiğini."

Karan'ın benimle laf yarışına girmeyeceğini biliyordum. Öyle de oldu, sessiz kalıp ilerlemeye devam etti. Bir kapıdan içeri girdiğimizde hâlâ nerede olduğumuzu anlayamıyordum. Bir işletmeydi burası, tabelasında "Iram Tuam Recens" yazıyordu.

"Neresi burası?" diye fısıldadım yanımıza yaklaşan kadına bakarken. Kadın gülümseyerek bize doğru ilerledi, tam karşımızda durduğunda ise, "Hoş geldiniz Karan Bey, sizi burada görmek büyük bir şeref," dedi. Kısa, katlı, siyah saçlarının bazı tutamları maviydi. Beyaz tenli bir kadındı. Burnunda ve kaşında piercing; boynunda sembolik dövmeler vardı.

"Hoş buldum," dedi Karan tok bir sesle.

Kadın bana döndü. "Siz de hoş geldiniz."

Gülümsedim.

"Randevu alınmıştı," dedi Karan, "Sekreterim sizinle iletişime geçecekti."

"Evet," dedi gülümseyerek. "En büyük ve en dolu odayı sizin için ayırttık."

Karan hafifçe başını salladı, ardından bana döndü. "Hadi, hazırlasınlar seni."

Ona gözlerimi kısarak baktım. "Neye?"

"Deşarj olmaya," dedi kadın. "Öfkenizi taze tutun; içeride ihtiyacınız olacak." Ardından koridorlara doğru ilerlemeye başladı. "Benimle gelin lütfen."

Kaşlarım çatılırken dönüp tekrar Karan'a baktım. "Neresi burası? Ne haltlar dönüyor burada? Çok tuhaf bir yer."

Karan ifadesiz bakışlarla birkaç saniye yüzüme baktı, ardından bileğimi tutup beni nazikçe peşinden ilerletti.

"Karan," dedim ısrarla. Fısıldıyordum. "Neresi burası? Öfkeni taze tut falan diyor bu."

Cevap vermeden kadının gittiği yöne doğru ilerlemeye devam etti. Öfkeyle soluyup beni çekmesine izin verdim. Koltukların, dergilerin olduğu bir odaya girdiğimizde kadın bize dönüp kocaman gülümsedi. "Hanımefendi, sizi şöyle yanıma alayım," derken içinde sarı renk tulumların asılı olduğu tahta, tekerlekli askılığın önünde duruyordu. Askılığın zemininde sarı, yüz siperlikli baretler ve koruyucu gözlükler vardı.

Başımı çevirip kısa bir an soran bakışlarla Karan'a baktım, gözleriyle kadının dediğini yapmamı söylerken bileğimi hâlâ tutuyordu. Üstelik radial arterimin tam üstünü usul usul okşuyordu. Radial arter ne Âlâ? Ne diyorsun? Nabız diyorum.

Bilerek yaptığından emin değildim fakat bileğimi elinden çekip kadına doğru ilerlemeye başladığımda bir an afalladığını görmüştüm.

Kadın elindeki tulumu üzerime tutarak bana olup olmayacağına göz kararı baktıktan sonra tekrar gülümsedi. "Bunu giyin lütfen."

Derin bir nefes alıp verdim ve başımı çevirip soldaki camdan duvara baktım. Arkası karanlıktı; bir şey görünmüyordu. "Neden?" diye sordum düz bir ifadeyle. "Amaç ne?"

"Siz deşarj olurken bir yerinize zarar gelmeyeceğinden emin olabilmek için," dedi kadın nezaketinden ödün vermeden. Yanımda Karan olduğu için mi bu kadar nazikti yoksa hep mi böyleydi merak ederek tulumu aldım ve huysuz hareketlerle üzerime geçirmeye çalıştım. "Sanırım siz girmeyeceksiniz?" dedi ardından Karan'a bakarak.

"Hayır," dedi Karan ilerleyip deri, chester koltuğa oturduktan sonra. Bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum fakat ona bakmıyordum.

"Bir şey içmek ister misiniz?" diye sordu kadın eğilip askılığın altından birer baret ve gözlük alırken.

"Sade Türk kahvesi," dedi Karan.

"Bol köpüklü, cezvede," diye ekledim ben de bilinçsizce, kollarımı tuluma geçirmeye çalışıyordum. Kadın kısa bir an bana bakakaldıktan sonra gülümseyerek başını salladı ve elindeki baretle gözlüğü uzattı.

"Siz hazırlanın, ben arkadaşlara söyleyeyim de kahveyi hazırlasınlar..."

"Cezvede ama," dedim tekrar, bastıra bastıra. Burada cezve olup olmadığını bile bilmiyordum ama takmıştım işte. Tulumun fermuarını çekip kadına baktım.

"Tamam hanımefendi," dedi kadın aynı nezaketle. Bareti ve gözlüğü elinden alırken sabrını korumaya çalışarak gülümsemeye devam ediyordu. Neden böyle davrandığımı bilmiyordum. Huysuzsun, aksisin, çekilmez bir insana dönüştün. Bana maval okuma da regl olacağın için böylesine saçmaladığını kabul et.

Kadın dışarı çıkıp kapıyı arkasından kapattığında gözlüğü gözüme geçirip bareti kolumun altına aldım ve Karan'a baktım. Yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle bana bakıyordu.

"Ne?" dedim kaşlarımı kaldırarak.

"Hiç," dedi ifadesiz bir sesle, dudaklarını birbirine bastırıp bir ayağını bileğini yaslayacak şekilde diğerinin üzerine koydu ve geriye yaslandı. "Şu kahve konusuna neden bu kadar taktığını anlamaya çalışıyorum. Dün Gece'ye de çemkirdin."

Gece'ye de mi çemkirmiştim?

Ona düz düz baktım. "Makinede yaparsa içemezsin."

"Ee?" dedi kaşları kalkarken. "Seni neden ilgilendirsin ki bu?"

Yüzümü buruşturdum. "Ne ilgilendirecek beni ya? Bana ne?" diye homurdandım. "Sonra huysuzlanıp sinirlenip bana çatacaksın... Uğraşamam seninle."

Karan ağır ağır başını salladıktan sonra başka bir yöne baktı. "Anladım. Ama endişelenme, sana bulaşmam." Yeniden bana döndü ve alaycı bir şekilde gülümsedi. "Sıkar biraz şu anda."

Gözlerim kısıldı. "Pardon?"

Çenesinin ucuyla arkamı işaret etti. "Şu odaya girip çık da ondan sonra konuşuruz."

"Ne var o odada?" Kolumun altındaki yüz siperlikli bareti iki elime aldım ve yavaşça kafama geçirdim.

"Senin gazabına uğrayacak zavallı eşyalar," dedi gözlerini etrafta gezdirerek.

"Nasıl yani?" dedim kaşlarımı çatarak. "Eşya mı?" Konuştukça kafamdaki baretin şeffaf siperliği buğulanıyordu.

Kapı açılınca ikimizin de başı o yöne döndü. Kadın elinde oldukça büyük bir beyzbol sopası ve bir levyeyle geri dönmüştü.

"Süre on beş dakika," dedi gülümseyerek beyzbol sopasını ve levyeyi bana uzattığında. "Tüm eşyalara dilediğiniz gibi zarar verebilirsiniz. Kırıp dökmekten çekinmeyin lütfen."

"Ne?" dedim şaşkınlıkla. Uzattığı beyzbol sopasını aldım ve gözlerimi kırpıştırarak Karan'a baktım. Hafifçe gülümsemekle yetindi, herhangi başka bir şey söylemedi.

Kadın arkasındaki duvarda bulunan şalterleri kaldırıp gözüyle arkamdaki camdan duvarın ilerisini işaret etti. "Deşarj odası," diye açıkladı nerede olduğumu bilmediğimi fark ederek. "Öfkenizi kusabilmeniz ve rahatlayabilmeniz için..."

Bakışlarım camın ardına kaydığında içeride kırılabilecek bir sürü eşya olduğunu gördüm. Eski bir televizyon, vazo, bardak, tabak, radyo, tablo, cam şişeler, bilgisayar, cam bir masa... kırabileceğim çok fazla eşya vardı. Kimin aklına gelmişti böyle bir şey yapmak? Çok yaratıcıydı ve her kim akıl ettiyse ticari zekasını alkışlamak istiyordum.

"Yani eşyaları parçalayabilirim, öyle mi?" dedim yeniden kadına döndüğümde.

Kadın başını sallayıp odayı işaret etti. "Oradaki her şey sizin parçalamanız için duruyor."

Kaşlarım kalkarken dudaklarım hoşnut bir gülümsemeyle kıvrıldı. İhtiyacım olan şey tam olarak buydu ve Karan'ın bunu akıl edebilmesine şaşırmıştım. Gözlerim onu bulduğunda yüzümdeki gülümsemeyi izlediğini gördüm.

"Nereden icap etti bu?" diye sordum hoşuma gittiğini saklayamayarak.

Omuz silkti. "Neye ihtiyacın olduğunu görebiliyorum. Aslında seni bir poligona götürüp atış yaptıracaktım ama bunun daha çok hoşuna gideceğini düşündüm."

Doğru düşünmüştü, silah kullanmak istemezdim. Bir oda dolusu eşyayı kırıp dökmek kulağa daha güzel geliyordu. Hevesle kadına döndüm. "On beş dakika dediniz, değil mi?"

Kadın başını sallarken Karan, "Süren yok," dedi. İkimiz de ona döndük. Kadına bakıyordu. "İstediği kadar kalsın, devam etmek isterse eşyaları değiştirirsiniz."

Kadın gülümseyerek, "Tabii Karan Bey," dedi ve ilerleyip odanın kapısını açtı. "Buyurun hanımefendi. Devam etmek isterseniz duvardaki kırmızı butona basmanız yeterli. Arkadaşlarım odayı yenilemek için geleceklerdir."

Kadın gittiğinde yeniden baş başa kalmıştık. Hazır vaziyette kapının önünde dikiliyordum ama içeri giremiyordum. Derin bir nefes aldım ve Karan'a baktım. "Neden getirdin beni buraya?" dedim bir kez daha. "İhtiyacım olduğunu nereden çıkardın?"

Karan gözlerini gözlerime dikti ve sessizce yüzüme bakmaya devam etti.

"Neden buradayız?" dedim bastırarak. "Açık bir cevap bekliyorum senden."

"Sen söyle," dedi Karan sakin bir ifadeyle. "Neden öfkelisin?"

Yüzümdeki ifade silinirken gözümü bile kırpamadım, cevapsız bakışlarımla gözlerine bakmaya devam ettim.

Karan yavaşça ayağa kalktı ve bana doğru ilerleyip karşımda durdu. Başımı geriye atıp yüzüne baktığımda dudakları şefkatli bir tebessümle yukarı doğru kıvrılmıştı. "Öfke bazen alternatif bir duygudur Âlâ, unutma bunu," dedi kızıl kahve gözleri gözlerimin tam içine bakmaya devam ederken. "Başka bir duygunun yerine geçer."

Dişlerimi sıktım.

"Saklamaya çalıştığın o duygu öfkenin postunu giyer. Gizlemek istediğin duygu öfkenin arkasına gizlenir, saklarsın farkında olmadan." Başını hafifçe omzuna yatırıp yüzümü inceledi. "Sen söyle ay ışığı, kendinden bile saklamaya çalıştığın o duygunun ne olduğunu biliyor musun?"

İki elimde tuttuğum beyzbol sopası ve levyeyi öyle bir sıkıyordum ki avuçlarım yanıyordu. Karan dikkatle bana bakıyordu.

"Öfkem gerçek," dedim saniyeler sonra konuştuğumda.

"Gerçek öfkeyi bilirim," dedi başını çevirip boşluğa baktığında. "Gerçek öfke kalıcıdır. Sönene kadar orada durur. Sen ise yalnızca gizlenmek istediğinde öfkelisin."

Yutkundum. "Hiçbir şey bildiğin yok senin," dediğimde sesim beklediğimden kısık çıkmıştı.

Bana doğru bir adım atıp yüzüme eğildi. Nefesi tenimi okşarken gözlerimi kapatmamak için levyeyi biraz daha sıktım ve sivri kısmı avcuma saplandı. "Gerçekten öfkeli olduğun birine şefkat duyamazsın," dedi alçak bir sesle. Çok yakındık, bakışlarım bana ihanet ederek dudaklarına kaydı ve bir kez daha yutkundum.

"Sana şefkat duymuyorum," dedim kesik, titrek bir nefes vererek. Bakışlarımı yeniden gözlerine çevirdim. "Seni affetmeyeceğim."

"Sen beni çoktan affettin," dedi ifadesiz bir sesle. "Beni affettiğin için kendine bir savaş açtın ve bu yüzden buradayız. Kır, dök, yık Âlâ. Kendinle savaşmayı bırak yeter ki."

"Bu sefer senaristliğini konuşturan sensin," dedim inatla. "Hakkımdaki varsayımların çöpten ibaret. Beni tanımıyorsun."

Hafifçe başını salladı. "Haklısın," dedi. "Tanımıyorum, sadece okuyorum."

Kaşlarımı çattım. "Okuyacak başka şeyler edin, zaman kaybetme benimle çünkü seni yanıltırım."

"Dengesizliğine güvenerek mi söylüyorsun bunu?" dedi anında. Bakışları kısa bir an dudaklarıma kaydı, ardından yeniden gözlerime dokundu. "O konuda haklı olabilirsin, davranışlarını kestiremiyorum." Gülümsedi. "Ama zaten ilgilendiğim şey davranışların değil."

Dişlerimi sıktım tekrar. Ruhunu gördüğünü, saklamaya çalıştıklarını gördüğünü söylüyor Âlâ. Ruhumu falan göremezdi. Görebileceği hiçbir şey yoktu ayrıca.

"Giriyorum odaya," dedim ters bir şekilde. Geri çekilmek istiyordum ama yapamıyordum, olduğum yere mıhlanmıştım sanki; ondan uzaklaşamıyordum.

"Gir," dedi ama o da tek bir hamle yapmadı uzaklaşmak için. Yutkundum ve bir kez daha dudaklarına baktım. Ne yaptığımı gördü ve istemsizce dudaklarını ıslattı. "Girsene Âlâ."

"Gireceğim," dedim kısa bir an gözlerimi kapatıp nefesimi üflediğimde. Neler oluyordu bana? Ne yapıyordum ben?

"Hadi," dedi alçak bir sesle.

Bacaklarıma komut verip zorlanarak da olsa geriye doğru bir adım attığımda Karan kısa bir an gözlerini kapattı.

"İzle," dedim gülümseyerek. "Sana vurduğumu hayal edeceğim çünkü. İyi izle."

"İzleyeceğim," dedi yüzünün aksine alaycı bir sesle. Bakışlarının yoğunlaştığını şu an fark ediyordum. Gözlerimin içine baktı. "Sen de izle. Genel olarak."

🌙

Tolga dışarıdan bakıldığında ciddiyetsiz, gevşek, laubali biri gibi görünebilirdi. Onu yeterince tanımayan herkes onun hakkında böyle düşünürdü. Aslında genelde öyleydi, kimse yanılmıyordu. Çoğunlukla ciddiyetten uzak, alaycı tavırlar sergilerdi. Dostumdu, onu çok seviyordum ama bu tavırlarına deli oluyordum.

Fakat Tolga bazen bir anda karşınıza geçer, gözlerinizin içine bakar ve size söylediği tek bir cümle ile pek çok şeyi fark etmenizi sağlardı. Gözlerindeki ciddiyet, sarf ettiği sözcüklerindeki derinlik sizi afallatırdı. Bazı şeyler dank edebilirdi, bazı yanlışlarınızı; hissettiklerinizi size bir ayna tutarak gösterirdi. Tolga'nın en sevdiğim özelliği buydu. Bazen karşıma bir ayna olarak dikiliyordu.

Üç ay önceydi, izin günümdeydim ve bizimkileri akşam yemeğine çağırmıştım. Bizim evde toplanmıştık, Elçin ve ben masayı kurarken Maya, Ediz ve Tolga ile sohbet ediyor, şakalaşıyordu. Öfkeliydim, çok agresiftim ve Maya'nın o koltukta oturup gülerek sohbet ediyor olması beni çıldırtıyordu.

Salata kasesini masaya sertçe çarptığımda hepsinin gözleri beni bulmuştu. Ediz'in ve Tolga'nın kaşları çatılırken Maya ne olduğunu anlamaya çalışır gibi öylece yüzüme bakmıştı.

"Kalk," dedim gözlerimi Maya'ya dikerek. "Kalk yardım et. Uşağın yok."

Maya nehir gözlerinde beliren şaşkınlıkla yüzüme bakarken Ediz boğazını temizledi. "Âlâ," dedi uyarı örtülmüş sesiyle. "Sohbet ediyoruz."

Kaşlarımı kaldırarak Ediz'e döndüm. "Anam ağladı bütün gün," dedim sertçe. "Götünü kaldırıp da bir yardım etmedi. Sırf iş yapmamak için sohbet ediyor sizinle!"

"Abla?" dedi Maya şok içinde. "Yardım ettim ya sana ben..."

Gözlerimi öfkeyle kırpıştırdım ve ona döndüm. "Yardım ettin? Öyle mi? Ne yaptın Maya'cığım?"

"Sebzeleri doğradım," dedi kaşlarını çatarak. "Toz alıp evi süpürdüm..."

Kahkaha attım. Buz gibi bir kahkaha attım ve arkamı dönüp mutfağa doğru ilerledim. "Siktir oradan!" dedim hırsla. "Perişan olmuşsun."

Öfkeyle mutfağa daldığımda yaptığım sebzeli türlüyü tabaklara dolduran Elçin başını çevirip bana baktı. "Ne bağırıyorsun kıza?" dedi kaşlarını çatarak. "Salak mısın sen? Ben ediyorum ya yardım. Bırak otursunlar."

"Hep böyle," dedim ters bir şekilde. Çekmeceyi sertçe çekip açtım ve gereksiz bir gürültüyle içinden çatal kaşık aldım. "Eşek gibi çalışıyorum bütün gün, sonra da eve gelip Maya Hanım'a hizmet ediyorum."

Elçin iç geçirdi. "Çocuk iyi değil Âlâ," dedi kısık bir sesle. "Yapma. Pişman olacaksın sonra. Kaç tane ilaç kullanıyor kız."

Elimdeki çatal ve kaşıkları gürültüyle tezgaha fırlattım. "Benim de annem öldü Elçin! O benim de annemdi! Sadece onun değil!" diye bağırdığımda Elçin şok içinde yüzüme baktı. Yüreğimdeki ateş zihnime sıçramış, kor bir ateşle önce düşünelerimi sonra da kelimelerimi yakıyordu. "Onun kadar şımarık olmadığım için mi kimse bana acımıyor?"

"Sus," dedi Elçin bana yönelerek. "Sus, duyacak."

"Duysun!" dedim öfkeyle geri çekilirken. "Yoruldum artık!"

Maya'nın yalanlarıma ağladığını duydum. Bakışlarım mutfaktan salona geçen karanlık antreye çevrilirken Elçin sıkıntıyla nefesini üfledi ve başını iki yana salladı. "Kendine gel," dedi kuru bir sesle. "Kardeşinden başka kimsen yok, Âlâ. Yakıp yıkıyorsun yine."

"Neden her şeyin sorumluluğu benim üzerimde ya?" dedim inatla. "Neden ben düşünmek zorundayım hep onu? O niye düşünmüyor beni?"

"Bir kere de sinirlendiğinde sikip atma her şeyi Sincap." Omzumun üzerinden hızla Ediz'e baktım. Kapının önünde dikilmiş kaşlarını çatarak bana bakıyordu. Gözlerim kısıldığında iç geçirip Elçin'e döndü. "Maya'ya bak sen Elçin," dedi. "Ağlıyor, sakinleştir."

Elçin başını sallayıp mutfaktan çıktığında hiddetle ocağa yöneldim ve tenceredeki yemeği tabaklara aktarmaya devam ettim.

"Neyin var senin?" dedi Ediz bana doğru ilerlemeye başladığında. "Ne oldu da içine şeytan girmiş gibi davranıyorsun yine?"

"Yok bir şeyim," dedim ters bir şekilde. "Bencilliğine katlanamıyorum sadece. Hep onun acısı, onun psikolojisi, onun üzüntüsü, yası... ben?" Ediz'e döndüm. "Benim canım yanmıyor mu? Ben özlemiyor muyum annemi? İntiharı beni etkilemedi mi?"

"Maya senin kadar güçlü değil," dedi Ediz elimdeki tahta kaşığı yavaşça alıp tencerenin içine bırakırken. "Yapma."

Acı içinde güldüm. "Benim güçlü olduğumu nereden çıkarıyorsunuz ya? İki kuruşluk maaşım sadece Maya'nın terapisine yetiyor ve bana bir teşhis konulmadı diye benim atlattığımı mı düşündünüz?"

"Âlâ," dedi Ediz uyarı dolu bir sesle. "Saçmalama artık. Yürü, Maya'dan özür dileyip bu konuyu kapatacaksın. Kız ağlıyor içeride."

Başımı çevirip boşluğa bakarken hayret içinde güldüm. "O benden özür dilesin asıl," dedim. "Hayatımı ona adadım ben, götünü kaldırıp iş yapmaktan aciz."

"Tövbe tövbe!" dedi Ediz sinirlenerek. "İyi misin kızım sen? Maya'nın tek bir damla gözyaşına dünyayı yıkarsın, bilmiyor muyum? Sorunun ne şimdi, durduk yere kıza kin kusuyorsun?"

"Evet," dedim Ediz'e boş gözlerle baktığımda. "Tek bir gözyaşına dünyayı yıkarım ama o benim için kılını kıpırdatmıyor."

"Çocuk o daha," dedi Ediz kaşlarını çatarak. "On sekiz yaşına yeni girdi Âlâ."

Sessiz kaldım ve Ediz'in yüzüne boş boş bakmaya devam ettim. Kelimelerim zehirliydi fakat yalandı. Hissettiklerimi söylemiyordum; sadece zehir kusuyordum.

"Sen başka bir şeye sinirlenmişsin," dedi Ediz gözlerini kısarak. "Sorun Maya'nın sana yardım etmemesi değil, başka bir şey var. Dökül."

Bakışlarım buzdolabına kayarken acıyla yutkundum. Ediz bakışlarımı takip etti, omzunun üzerinden buzdolabına baktı. Kaşları çatılırken ilerleyip dolabın kapağını açtı ve içindeki portakallı magnoliaları gördü. Gözlerini kapatıp burnundan bir nefes verdiğinde önüme döndüm ve tabakları doldurmaya devam ettim.

"Magnolia mı yaptın?" diye sordu çekinerek.

"Git başımdan Ediz," dedim ifadesiz bir sesle. "Uğraşma benimle."

"Bak," dedi Ediz temkinli adımlarla bana yönelirken. Canım çok yanıyordu. Daha şimdiden Maya'nın gözyaşlarının altında eziliyordum. Pişmanlığım beni yakıp kavuracaktı, biliyordum.

Hızla Ediz'e döndüm. "Siktir git şuradan!"

Ediz geri çekilerek şaşkınlıkla bir süre yüzüme baktı, ardından ağır ağır başını sallayıp tek kelime etmeden mutfaktan çıktı. Burnumdan soluyordum, titreyen ellerimle beceriksizce tabakları doldurmaya devam ederken çenem kilitlenmişti. Ne zaman böyle hissetsem her şeyi yıkıp döküyor, bana ait olmayan düşüncelerle herkese saldırıyordum. Kırıyordum, parçalıyordum ve en kötüsü durduramıyordum. Bu zehirli kelimelere ket vuramıyordum.

"Annen öldüğünden beri hiç yemediği için portakallı magnolia yapmanı istemiş senden." Tolga'nın sesini duyduğumda nefesimi tutup kaşıktaki yemeği tabağa döktüm. "Sorun bu mu?"

Cevap vermedim. Tolga iç geçirip bana doğru ilerledi ve yanımda durup pilav tenceresine uzandı. "Magnolia yaptığın için böylesin," dedi kuru bir sesle. "Böyle hissetmene sebep olduğu için de Maya'ya öfkelendin, değil mi?"

Sessizliğim kabullenişimdi. Maya bu sabah magnolia yapmamı istemiş, yapamayacağımı söylediğimde de ısrar etmişti. Israrına dayanamamış, başa çıkabileceğimi düşünerek yapmıştım. Bir buçuk saat sürmüştü beş kavanoz magnolia yapmak fakat o bir buçuk saat ömrümden on yılı götürmüştü. Annemi özlediğim suratıma bir tokat gibi çarpmıştı, o günü hatırlamıştım, çaresizliğimi yeniden hissetmiştim. Canım yanıyordu, günlük hayatın koşuşturmasında unuttuğum hislerim boğazıma ilkmek ilmek dolanmıştı; acımı hatırlamıştım. Hatırlattığı için de Maya'ya öfkelenmiştim.

Tolga iç içe duran tabaklardan en üstte duranı aldı ve pilav doldurmaya başladı. "Seni yargılamayacağım," dedi yumuşak bir sesle. "Kardeşine böyle davrandığın için üstüne de gelmeyeceğim." Başımı kaldırıp ona baktım, o da bana döndü ve gözlerimin içine ciddiyetle baktı. "Sen öfkeli değilsin. Sen acı çekiyorsun Yamyam. Anlıyorum. Hiçbirimiz ne hissettiğini bilemeyiz ama bu acı sadece sana ait değil. Maya, bu hayatta seni anlayabilecek tek insan. Sen güçlü, dimdik durabiliyorsun ve o yapamadığı için bocalıyor. Acından habersiz, atlatamadığından habersiz. Bu yüzden ona kızma. Onunla paylaş, onu iyileştirmeye çalışırken kendini unutuyorsun ve onun hatırlamasını istiyorsun. Yapma, bırak bilsin. Bırak o da seni iyileştirmeye çalışsın." İç geçirip elini omzuma koydu. "Bu yükü sırtlanmak zorunda değilsin. O senin çocuğun değil, kardeşin. Güçlü duracağım diye gamsız görünüyorsun, sonra da seni anlamasını bekliyorsun."

Yutkundum. Haklıydı.

Tolga hafifçe gülümsedi. "Ayrıca kardeş terörü işte, iki bağırdın diye hemen ağlıyor. Peh! Benim kardeşim de böyle. Sadece dokunuyorum ama o sanki kafasını koparmışım gibi ortalığı yıkıyor." Alaycı bir gülümsemeyle yanağımdan makas aldı. "Abiler ve ablalar tolerans göstermezse küçük kardeşler dünyayı ele geçirir ve kötü emelleriyle insanlığın sonunu getirir. Dünya bizim hatrımıza dönüyor."

İstemsizce güldüm. "Ne diyorsun Tolga?"

"Boş konuşuyorum," dedi omuz silkerek. "Çok acıktım. Açlıktan."

Başımı iki yana sallayıp iç geçirerek işime geri döndüm. Haklıydı, öfkeli değildim. Acı çekiyordum. Acı içindeydim. Konu Maya değildi, Maya'nın bir suçu yoktu. Bilmiyordu, görmüyordu acı içinde olduğumu çünkü göstermiyordum. Benden güç alsın istiyordum ama o da olmuyordu. Kendime çok yükleniyordum, gizleniyordum ve nerede olduğum hakkında hiçbir fikri yokken beni bulmasını istiyordum.

Salona döndüğümüzde Maya sakinleşmiş, salonun en solundaki yüksek bölmedeki spotçudan aldığımız eskimiş berjerlerden birinde oturuyordu. Gözleri kızarmıştı, bakışları dışarı; karanlığa dalmıştı. Ediz ve Elçin sessizce koltukta oturuyordu. Ediz kırgındı, Elçin ne yapacağını bilemiyordu.

"Maya," dedim derin bir nefes alarak. Gözleri beni bulduğunda bakışları öyle dargındı ki yutkunmama sebep oldu. "Odada konuşalım biraz, gel."

Gözlerinin tekrar dolduğunu gördüm ve o an kendimden öyle bir nefret ettim ki bir an ağlayacağımı sandım. Ama ağlayamıyordum. Uzun zamandır ağlayamıyordum.

"Hadi," dedim gergin bir şekilde. Annemin emanetini kırıp dökmüşüm gibi hissederek yumruklarımı sıktım. "Gel konuşalım."

Maya yavaşça ayağa kalktı, yukarı doğru sıyrılmış pantolonunu düzelterek bir süre berjerin önünde oyalandı, sonra odaya doğru ilerlemeye başladı. Peşinden giderken dişlerimi sıkıyordum.

Karanlık odaya dalıp yatağına oturduğunda yavaşça ışığı açtım ve kapıyı kapattım. Gözleri gözlerime boş bakışlarla bakarken, "Deliyim ben," dedim kaşlarımı çatarak. "Ne diye ağlıyorsun? Sen tanımıyor musun ablanı? Manyak senin ablan. Sinirliyken konuşur konuşur ama hep yalan söyler. Asla gerçekten ne düşündüğünü söylemez, ne hissettiğini söylemez."

Maya omuz silkip ağlamaya başladı. Ona doğru ilerleyip yanına oturdum ve sıkıca sarıldım. "Özür dilerim," dedim elim saçlarını okşarken. "Özür dilerim ablacığım ama beni de anla. Annemi çok özlüyorum, iyi değilim. Yapabilirim sandım, altı üstü bir tatlı diye düşündüm ve üstesinden gelebilirim sandım ama..." İç geçirdim. "Böyle oldu işte. Burnundan getirdim, muhtemelen yemeyeceksin bile..."

"Yiyeceğim," dedi boğuk bir sesle. "Yiyeceğim çünkü çok özledim abla."

Gözlerimi kapattım. "Ben de çok özledim."

"Nasıl..." Hıçkırdı. "Abla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum. Bir daha magnolia yemem sandım ama... ama bugün sanki yemezsek annemi tamamen öldürürmüşüz gibi hissettim... ben annemi unutmak istemiyorum."

Ben unutmak istiyordum. Aramızdaki fark sanırım buydu. Ben unutarak başa çıkabileceğimi düşünüyordum fakat Maya annemi anmaktan, onu hatırlamaktan ve acı çekmekten gocunmuyordu. Bu yüzden ben zaman zaman bu tarz patlamalar yaşıyordum ama o yaşamıyordu. Ben acıyı içimde güçlendiriyordum, o ufak ufak kusarak iyileşmeye çalışıyordu.

"Bana öfkelenmeni anlayabiliyorum ama özür dilerim abla, kendim yapabilsem yapardım gerçekten." Yüzünü göğsüme gömdü. "Yapardım ama anneminki gibi olmazdı! Sen onun gibi yaparsın diye düşündüm!" Sesi acı içindeydi, sanki kardeşimin organlarını parçalıyorlardı. "Özür dilerim abla seni üzdüğüm için."

"Sus," dedim saçlarını öperek. "Üzmedin. Benim eşekliğim, senin bir suçun yok."

Zihnimde sahnelenen anı, beni üç ay öncesine çekip almıştı ve ben kapının önünde, elimde sıkı sıkı tuttuğum beyzbol sopasıyla acı içinde karşımda kırılmayı bekleyen eşyalara bakıyordum.

Hatırladığım anı beni tutup yeniden bu odaya fırlattığında gözlerimi bir kez kırptım ve levyeyi yere atıp demirin zeminde bıraktığı sesi dinleyerek düşünmeden televizyona doğru ilerledim. Beyzbol sopasını tüm gücümle televizyonun ekranına vurduğumda kalın camı çatladı ve çatlaklar acının ruhuma yayıldığı gibi ekranı kapladı. Bir darbe daha vurdum, ekran parçalandı ama yeterli olmadı. Bakışlarım duvara asılı duran, uzun saplı çekice kaydığında beyzbol sopasını yere attım ve ilerleyip çekici aldım. Ağırdı ama beni tatmin edecekti. Geri dönüp büyük bir hırsla televizyona bir darbe daha indirdim ve tepesinin içe çökmesine, camların parçalanıp yere düşmesine sebep oldum. Bir kez daha vurdum ve televizyon tıpkı ruhum gibi paramparça oldu.

"Kardeşine bir daha bağırmanı istemiyorum," dedi annemin sesi zihnimin derinliklerinden. Dokuz yaşındaydım, Maya ise dört yaşındaydı. Saçımı çektiği için ona avazım çıktığı kadar bağırmıştım ve çok korktuğu için titreye titreye ağlamıştı.

"Canım yandığı için bağırdım anne," dedim sitemle. Onu korkutup ağlattığım için çok üzgündüm. Nehir gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akmıştı; dudakları bükülmüştü. Çok korkmuştu.

"Biliyorum," dedi annem saçlarımı okşayarak. "Acı bazen öfkeyi doğurur ama öfken de en çok sana zarar verir kızım. Kardeşini güzelce uyarıp canının yandığını ona sakince söylemeliydin."

Parçalanan televizyona son kez baktım, ardından başımı çevirip kenarıda duran cansız mankene yöneldim. Çekici iki elimle tutup havaya kaldırdığımda hiddetle mankene doğru ilerliyordum.

"Sen ne işe yararsın?!" diye bağırdı babamın sesi zihnimin içinde bu sefer. Beni bambaşka bir güne götürmüştü. On beş yaşındaydım. "Ne işe yararsın sen?"

"Beni aşağılama," dedi annemin sakin sesi. Karşısında dimdik durduğunu görmesem de biliyordum. Odamızdaydık. Yatakta oturmuştuk, Maya bana sıkıca sarılmıştı; kulaklarını kapatmıştım duymasın diye. Duyuyordu, biliyordum.

"Aşağılama?" dedi babam öfkeyle. "Aşağılanmayacak kadın mısın sen lan? Bir işe yaradığın mı var senin?"

"Git yat Halil haydi," dedi annem. Her zamanki gibi susuyordu, her zamanki gibi alttan alıyordu. "Gece gece bağırıp çağırma."

"Ulan anan baban seni adam yerine koymuş mu ki ben koyayım Feride?" diye bağırdı babam acımasızca. "Karşına geçip sana laf anlatmaya çalışanda kabahat."

Gözlerimi kapattım. Yüreğim sıkışıyordu.

"Halil," dedi annem yalvarır gibi. "Kızlar uyanacak. Bağırma, hadi git yat. Yarın konuşuruz."

"Geldin girdin yatağıma utanmaz kadın! Bilerek hamile kalıp zorla evlendin benimle!" dedi babam ve kalbimin bıçakla oyulduğunu hissettim. Maya belime sardığı elini yumruk yaptı ve avcunun içine sıkışan etim öyle bir acıdı ki dişlerimi sıktım.

"Çocuktum ben," dedi annem sakince. "Ben çocuktum, sen yirmi beş yaşında kazık kadar adamdın. Sen kandırdın beni. Sen öldürdün benim çocukluğumu. Keşke hapse attırsaydım seni. Keşke devlet koruması altına girmeyi göze alıp polise gitseydim. Haklısın, anamdan da fayda yoktu babamdan da. Senden gelir sandım, aptalım diyeceğim ama değildim; çocuktum işte. Bilemedim devletin beni koruyabileceğini."

Bir tokat sesi duyduğumuzda ikimiz de irkilerek ayağa fırladık. "Anne!" diye bağırdım ve Maya'yı geriye doğru iterek odadan çıktım. Kapıyı kapatıp Maya'nın gelmesinden korkarak arkamdan kilitlerken babam bağırıp çağırıyordu hâlâ.

Salonda daldığımda annem yanağını tutmuş öylece, gözünü bile kırpmadan babama bakıyordu. Babam bunu daha önce de yapmıştı; ben şahit olmamıştım, annem anlatmıştı. Fakat babam diğerlerinde hep kör kütük sarhoştu, annem belki de buna tutunmuştu yıllarca. Şimdiyse tutunduğu son dal da kopmuştu. Bu, babamın aklı başındayken anneme attığı ilk tokattı. Bu, benim şahit olduğum ilk tokattı.

"Ne yapıyorsun baba?!" dedim dehşetle ona doğru atıldığımda. "Ne yapıyorsun sen?!" Avazım çıktığı kadar bağırarak onu göğsünden ittiğimde bir tokat da ben yemiştim. Babamdan yediğim ilk tokattı.

Çekiçi var gücümle cansız mankenin boynuna vurduğumda kafası gürültüyle yere düştü. Gözlerimden akan gözyaşlarını yeni fark ediyordum. Burnumu çektim ve bir darbe daha indirdim cansız mankene. Kolu kırıldı; ayaklarımın dibine düştü.

"İnsan en çok sevdiğine kızar," dedi annem, dört sene geriye gittim bu sefer. On sekiz yaşındaydım. "En çok sevdiğine öfkelenir."

Omuz silkip nehir gözlerine baktım. "Sevgiyle alakası yok. Sinir etti beni, bir daha konuşmayacağım onunla."

Annem güldü. "Çocuk daha ne yapsın kızım?" dedi kahvesinden bir yudum aldıktan sonra. "Geldi, özür diledi, kolye almış sana... Uzatma artık."

"Ağzıma tükürüp tükürüp hediye alıyor," dedim inatla. "Odam Ediz'in aldığı hediyelerle doldu. Sence de bunu bir durup düşünmem gerekmiyor mu? Küsmüyorum diye tepeme çıktı."

"Arkadaşlıklar böyledir," dedi gülümseyerek. "Ayten teyzenle biz de böyleydik ama bak... yıllardır et tırnak gibiyiz. Ediz gerçek bir dost, boş meseleler yüzünden kaybetme arkadaşını."

Cansız mankenin parçalanmış uzuvlarına bakarken Ayten teyzenin gözleri sahnelendi zihnimde bu sefer. Kızarmış, kahverengi gözleriyle yüzüme acı içinde bakıyordu. Toprak kokusunu alabiliyordum. Kar kokusunu, soğuğun kokusunu alabiliyordum. Üşüyordum. Hava soğuktu ama üşümem bundan değildi, annesiz kalışımın ruhumda yarattığı çıplaklıktandı.

"Beni unutmayın Âlâ, olur mu?" dedi titrek bir sesle. Annemin cenazesindeydik. En yakın arkadaşının ölümüne inanmıyor, neden yaptığını o da en az bizim kadar anlayamıyordu. "Her zaman bir Ayten teyzemiz var deyin. Ne olursa Âlâ. Ne olursa olsun bana gelmekten sakın çekinmeyin."

Hafifçe başımı salladım. "Ankara'ya geldiğinde haber verirsin, görüşürüz." Sesim çatallaşmıştı. Ağlamıyordum, gözlerim kızarıp şişmişti ve artık bomboş bakıyordu.

"Sen de Bursa'ya her zaman gel," dedi burnunu çekerek. Ellerimi avuçlarının içine aldı. "Başımın üstünde yeriniz var. Sakın çekinmeyin."

Ayaklarımın dibine düşen kolu tekmeleyerek uzağa fırlattım ve çekici yere atıp cam şişelere uzandım.

"İki yıla bir gece," dedi zihnimde bu sefer bir ses. Bana aitti. Çaresizdi, acizdi.

"Ne yaşadın lan?" diye kükredi Karan zihnimin içinde. Öfkeliydi, çıldırmıştı, hassas noktasından vurmuş; yarasını kaşımıştım. "Dayanamayacağın ne yaptım sana? Hiçbir şey yapmadım daha! Kar küredin lan kar küredin! Siktiğimin karını küredin sadece!"

Avazım çıktığı kadar bağırarak şişenin birini duvara fırlattığımda hıçkıra hıçkıra ağlıyordum artık. Şişe duvara çarptığı an dağıldı ve tuzla buz olarak yere yığıldı.

"Bu musun sen?" dedi Karan'ın aşağılayıcı sesi tekrar zihnimde. "İstediğini almak için bana karşı kadınlığını kullanabileceğini mi sanıyorsun? Neyim lan ben? Ne düşündün? Teklifini ağzım sulana sulana kabul mü edecektim?"

Çekici aldım ve havaya kaldırıp acı bir feryatla cam masaya vurdum. Masa vurduğum darbeyle saniyeler içinde gürültüyle yere inerken çekiç elimden düştü.

"Abla annem üşüyecek!" diye bağırdı bu sefer Maya. Annemi toprağın altına terk ettiğimiz ana gittim. "Abla geri dönelim! Annem üşüyecek abla!"

"Bu mu senin kendine duyduğun saygı?" dedi Karan'ın sesi, Maya'nınkini bastırarak. "Bu mu senin kendine verdiğin değer? Bu mu lan?!"

Bir şişe daha aldım. Gözyaşlarım görüş açımı bulanıklaştırmıştı, hiçbir şey göremiyordum. Şişeyi duvara fırlattığımda bir adım geriledim ve sarılarak ağlamaya devam ettim.

"Annem bize neden veda etmedi abla?" dedi Maya'nın dingin sesi bu kez. Bir gece vakti dizlerime yatmış, saçlarını okşamamı istemişti. "Neden gitmek istediğini söylemedi?"

Başımı ellerimin arasına alıp çığlık attım. Zihnimdeki sesleri susturabilmek için yapabildiğim tek şey buydu. Bacaklarım beni taşımadı, yavaşça yere çöktüm ve dizlerimi kendime çektim. Üzerine oturduğum cam kırıklarını hissedebiliyordum ama canımın yanıp yanmadığını bilmiyordum.

Bir kapı hızla açıldı. "Âlâ!" dedi Karan'ın endişeli sesi. Sesin zihnimin içinde yankılanmadığından emin olamadım. Yerde duran çekici tekrar havaya kaldırdım ve yerde duran bilgisayara vurdum bu sefer.

"Âlâ!" diye bağırdı Karan yeniden. Yanıma geldi, önümde durdu ve beni koltuk altlarımdan tutarak ayağa kaldırmaya çalıştı.

"Bırak!" dedim acı içinde. Gözyaşlarım art arda akıyor, parçaladığım her eşya bana ruhumun nasıl dağıldığını gösteriyordu.

"İyi değilsin," dedi endişeyle. "Sikeyim, benim yüzümden!" Beni karşısına diktiğinde endişesini aldığı nefesinden hissedebiliyordum. "Kafama sokayım. Tetikledim seni."

"Bırak! Git buradan! Beni yalnız bırak!" dedim acı içinde. Acım bu sefer öfkemin arkasına saklanamıyordu; sesimden oluk oluk akıyor, Karan'a ulaşıyordu. Ulaşmak istiyordu belki de. Onu durduran bendim, engelleyen bendim. Öfkemle gizleyen bendim. Onu affettiğimi, onu bağışladığımı, ona inandığımı ve ona karşı hissettiğim anlamsız duyguları saklasın istedim. Gördü, peşinden geldi ve işte... sonunda çırılçıplak karşısındaydı. Görüyordu.

Çekici elimden aldı ve yere attı. "Geçti," dedi yatıştırıcı bir sesle. Kollarımı tutup usulca başımdaki bareti, gözlüğü çıkardı ve başını eğip yüzüme baktı. Kaşları hafifçe kalkmış, endişesi gözlerine yayılmış, şefkati ifadesini fethetmişti.

"Geçmiyor!" dedim hıçkırarak. Canım yanıyordu. Kalbimin lime lime olduğunu hissediyordum.

"Geçecek," dedi sakince. "Geçecek, söz veriyorum."

"Ben sana inanmak istemiyorum!" diye bağırdım acıyla. "Sana güvenmek istemiyorum ama güveniyorum, güceniyorum, kırılıyorum!"

Yutkunduğunu duydum.

"Bana yaşattıklarını kabul etmek istemiyorum!" Başımı iki yana salladım. "Ne olur uzak dur benden! Yalvarıyorum sana! Yapma bana bunu!"

Karan ellerini yüzüme götürdü ve gözyaşlarımı silip yüzüme baktı. "Tamam," dedi yumuşak bir sesle. "Duracağım, söz veriyorum. Sakin ol."

"Yapma!" dedim hıçkırarak. Çocuk gibi ağlıyordum. "Korkuyorum! Hayatımda olmanı istemiyorum, korkuyorum!"

"Yapmayacağım," dedi Karan. Sesi kederliydi. "Sana bunu yapmayacağım, Âlâ." Beni kendine çekip yüzümü göğsüne gömdüğünde direnmeden ona sarıldım. "Hayatını mahvetmeyeceğim."

"Zaten mahvoldu ki!" diye bağırdım sarsılan bir sesle. "Yok ki! Bir hayatım yok ki benim!"

"Var," dedi Karan kuru bir sesle. İç geçirdi ve dudaklarını omzumda hissettim. "Senin bir hayatın var, Âlâ."

"Yok!" diye feryat ettim ona sığınarak. "Yok Karan! Benim bir hayatım kalmadı!"

Elleri saçlarıma gitti ve sahiplenici bir dokunuşla saç tellerimi ezberledi. "Yeniden inşa ederim," dedi kararlı bir sesle. Omzumu öptü. "Yıkılan ne varsa toplarım. İyi olacaksın, söz veriyorum." Dudaklarını başımın üstünde, saçlarımın arasında hissettim bu sefer. "İyi olacaksın Âlâ ve söz veriyorum senden uzak duracağım. Varlığımla hayatını mahvetmeyeceğim, sadece izin ver. Önce seni ayağa kaldırmama izin ver."

🔥

Oradan çıktığımızda artık ağlamıyordum ama iç çekmeye devam ediyordum. Son günlerde sık sık yaşadığım bu duygu patlamaları ağır geliyordu bünyeme, artık kaldıramıyordum.

Karan beni sıkıca tutarak kaldırımda ilerletirken sessizliğini koruyordu. Yüzü kaskatıydı, çenesini sıkıyordu. Yüzümü ısıran soğuk yüzünden gözyaşlarımın uğradığı yollar üşüyordu. Burnumu çekip ona baktım. "Karan," dediğimde sesim tıkanan burnumdan dolayı derinden geliyordu.

"Efendim?" dedi bana bakmadan. Düşünceliydi.

"Sahil uzak mıdır?" diye sordum çekinerek.

"Neden?" dedi başını eğip bana bakarak, kaşları hafifçe çatılmıştı. Yüzümü inceledi. "Sahile mi gitmek istiyorsun?"

Hafifçe başımı salladım. "Annem çok severdi deniz kenarında oturmayı," dedim, sesim titredi. "Ankara'da deniz yok diye çok üzülürdü. Çanakkale'ye gitmek isterdi ama babam götürmezdi."

Karan'ın gözleri puslanırken hafifçe başını salladı. "O zaman seni annemi ilk defa gördüğüm yere götüreyim," dedi kuru bir sesle. "Kuzguncuk Sahili'ne."

Kızarık gözlerime rağmen gülümsedim, hafiflemiş hissediyordum. "Olur."

Arabaya bindiğimizde ikimiz de sessizdik. Karan düşünceli ve durgun bir ifadeyle arabayı sürerken telefonumu çıkarıp Ediz'e kısa bir mesaj çektim.

Yarın sizinle döneceğim. Konuştum patronumla.

Telefonun ekranını kapatıp montun cebine sıkıştırdığımda başımı geriye yasladım ve derince bir nefes aldım. Gözlerim sızlıyordu. Başımın ağrısı geçmişti, midem de bulanmıyordu ama aklım bulanıktı. Kafam çok karışıktı. O kadar çok duygu vardı ki hepsi birbirine karışıyordu.

"Sonra da eve gidelim," dedim pürüzlü sesimle. Karan'ın gözleri beni buldu, yine hafifçe başını salladı. "Bugünü Ceylin'e ayırmak istiyorum. Onunla zaman geçireceğim."

"Olur," dedi kuru bir sesle.

"Şey," dedim derin bir nefes alarak. "Ona ne alsam mutlu olur sence? Karlar Ülkesi'ni de Barbie'yi de çok seviyor ama bütün oyuncaklarını almışsın."

"Bir şey almana gerek yok," dedi sakince. "Ceylin'in ilgilendiği tek şey varlığın."

Yutkundum. "Çok üzüldü. Mutlu etmek istiyorum."

Karan kısa bir an bana baktı, dudaklarını araladı, sonra susup önüne döndü. "Bakarız o zaman bir şeyler," dedi ve sanki söyleyeceği şey bu değilmiş gibi hissettim.

"Tamam," dedim jipin altından kayıp giden yollara bakarken. "Teşekkür ederim."

Dakikalar geçti, belki de saatler bilmiyordum. Zaman algımı kaybetmiştim. Ben boş gözlerle yolu izlerken sadece sustuk. Karan'a dönüp bakamadım, onunla konuşamadım. Sadece sustum. Suskunluğum ağırdı ama konuşmak istemiyordum. İyi değilsin Âlâ. Sen konuşmak istemediğinde dünyan tersine dönmüş demektir. Toparlanman gerekiyor artık, burada acını doyasıya yaşayabiliyorsun ama Ankara'da bu böyle olmayacak. Yeniden güçlü olmak zorundasın, kendine gelmek zorundasın. Orada seni iyileştirmeye çalışacak, acılarını sergileyebileceğin bir Karan yok.

Araba Kuzguncuk sokaklarının birinde durduğunda başımı çevirip etrafa bakındım. Nostaljik evler rengarenkti ve içimi açıyordu. Üstelik Lapseki'deki evimize çok benziyordu evler. Hafifçe gülümsediğimde bakışlarım Karan'ı buldu. Beni izliyordu.

"Çok güzel bir yer," diye mırıldandım. "Evler çok güzel."

"Kahve ister misin?" diye sordu Karan, gülümsememi aklına kazımak ister gibi bakıyordu. "Kahve alayım mı sana?"

"Bilmem," dedim başımı çevirip sokağa baktığımda. "Hava soğuk. İçeriz sıcak sıcak aslında, iyi olabilir."

Arabadan inip minik bir kahve dükkanına gidene kadar da, birer kahve alıp sahile ulaşana kadar da konuşmadık. Adımlarımız bizi sahile götürdüğünde gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ve denizin kokusunu ciğerlerime doldurdum. Hava soğuktu, denizden esen rüzgar yüzünden çok üşüyordum ama iyiydim. Belki de bir yıldır ilk defa soğuk beni üzmüyordu, canımı yakmıyordu. Belki de ilk defa üşürken huzurluydum.

Bir banka oturduğumuzda sıcak kahvemden bir yudum alıp bakışlarımı etrafta gezdirdim. Hava soğuk olsa da güneşliydi ve deniz bu yüzden bugün masmaviydi. Boğaz köprüsü her zamanki gibi sıkışıktı, deniz dingindi. Kenarıdaki tekneler usul usul sallanıyordu denizin üstünde. Kuzguncuk Sahili'ne daha önce hiç gelmemiştim, okurken yolum hiç bu tarafa düşmemişti. Her şeyin bir ilki vardı ve dönüp Karan'a teşekkür etmek istiyordum beni buraya getirdiği için.

"Ankara'ya yakışırdı," dedim düşünceli bir şekilde. Bana döndüğünü gördüm ve, "Deniz," diyerek açıkladım.

"Ankara güzel şehir," diye mırıldandı Karan arkasına yaslanarak. "Sakin, düzenli."

Keyifsiz bir şekilde kıkırdadım. "Ulaşımı pek düzenli değil ama olsun." Bakışlarım onu bulduğunda kaşlarını çattığını gördüm. Karan Ankara'da hiç toplu taşımaya binmiş midir sence Âlâ? Nereden bilsin?

"Metro," diye açıkladım. "Arabayla on dakikada ulaşacağın yere seni iki saatte götürür. Biraz ters ve dolambaçlı."

"Anladım," dedi ve hafifçe gülümsedi. "Keçiören'de yaşıyorsun, değil mi?"

"Evet," dedim iç geçirerek. "Eskiden Batıkent'te oturuyorduk ama babam evimizi satınca Keçiören'e taşındık Maya ile."

"Nasıl peki mahallen?" diye sordu Karan. "Güvenli mi?"

Güldüm. "Adı çıkmış Keçiören'in. Bizim mahalle gayet iyi... Keçiören eskisi gibi değil artık, merkezileşti."

Hafifçe başını sallayıp kahvesinden bir yudum aldı ve esen rüzgara rağmen kolayca bir sigara yaktı.

"Konuşalım mı biraz?" dediğinde bakışlarımı teknelerden çekip tekrar ona döndüm. "İstemezsen tek kelime etmem," dedi ben ona ürkek bakışlarla bakınca. "Sen konuş, ben dinleyeyim."

Konuşmamı istiyordu ama ben ne konuşacağımı bilmiyordum. Birbirine karışan hislerim cümlelere dönüşürken panikledim ve, "Güneş de çok işe yarıyormuş gibi... mal mal... şey yapıyor ya..." dedim bir anda.

"Ne yapıyor?" dedi Karan arkasına yaslanıp kahveyi bacağına yasladığında. Sigarasından bir nefes daha çekip devam etmemi bekledi.

"Gösteriş," dedim kaşlarımı çatarak. "Yani sanki ısıtıyormuş gibi... salak salak gözümüzü alıyor... başka bir şey yaptığı yok..." Derin bir nefes alıp ona döndüm. "Nasıl gidiyor? İşler güçler? Her şey yolundadır inşallah?"

Hafifçe gülümsedi. "Benden mi konuşacağız? Ben konuşmak istemiyorum, seni dinlemek istiyorum." Seni annenden başka kimse dinlemez ki Âlâ? Başı şişer herkesin sadece.

"Başın şişer," dedim ona bön bön bakarak. "Yani ben konuşmasına konuşurum da başın şişer senin."

Gözleri yüzümün her ayrıntısında dolaşırken başını eğip kahvesine baktı, ardından büyük bir yudum daha aldı. "Neden başımın şişeceğini düşünüyorsun?"

"Çok konuştuğumu söylemiştin ya..." dedim etrafa bakınırken.

"Evet," dedi düz bir sesle. Gözlerim yeniden onunla buluştu. "Söyledim... Çok konuşuyorsun çünkü."

"E işte..." dedim gözlerimi kaçırarak. "Başını şişirmek istemem..." Kaçmaya çalışıyorum, seninle konuşacak gücüm yok demiyorsun da!

"Yani?" dedi Karan doğrudan yüzüme bakmaya devam ederken, ben ona bakamıyordum. "Ben sana hiç başımı şişirdiğini söyledim mi? Ya da susmanı istedim mi?"

Gözlerimi ağır ağır sallanan teknelere dikip düşündüm. Susmamı istememişti, başını şişirdiğimi de hiç söylememişti. Karan, sen lafını bitirene kadar seni hep dinliyor Âlâ. Diğerlerinin aksine lafı ağzına tıkmıyor hiç. Olabilir. Mustafa abi de dinliyordu.

Hızla ona döndüm. "Senin kardeşin nerede?" dedim pat diye.

Karan üç saniye boyunca yüzüme boş boş baktıktan sonra derin bir nefes aldı. "Hâlâ benden konuşuyoruz," dedi ifadesiz bir sesle. "Dün gece de ondan önceki gece de yeterince konuştuğumu düşünüyorum. Sıra sende."

"Benzin ve motorine zam gelmiş," dedim cık cıklayarak. "Nasıl olacak? Senin de bir sürü araban var... Adamlarının bindiği arabaların mazotunu da sen ödemiyorsun inşallah?"

"Ne diyorsun Âlâ?" dedi Karan yüzüme baygın baygın bakarak.

"Bilmiyorum," dedim stres içinde. "Ne diyeceğimi şaşırdım. İlk defa biri karşıma oturup anlat dinleyeyim diyor."

Hafifçe başını salladı. "Anladım," dedi. "Sanırım bunu diyen kişi de şu dünyada konuşmak istemediğin tek insan. Bu yüzden saçmalıyorsun."

"Ay yok!" dedim panikle. Sebepsizce onu kırmak istemiyordum artık. "Sadece ne anlatacağımı bilemedim."

"Hayallerinden bahset," dedi gözlerimin içine bakarak. "Gelecekteki Âlâ'nın nerede olmasını istediğini anlat bana..."

Dudaklarımı ıslatıp durgunlaşan bakışlarımı yeniden deryaya çevirirken yutkundum. Bir hayalimin olmadığını nasıl söyleyecektim ki?

"Aslında şu an..." Derin bir nefes aldım. "Şu an en büyük hayalim Maya'nın okulunu bitirip başarılı bir avukat olması. Hatta savcı... bir savcı olmasını isterim."

"Başkaları üzerinden kurduğun hayali sormuyorum," dedi Karan. Kahvesini yudumladığını göz ucuyla görebiliyordum. "Senin hayalini soruyorum. Seninle ilgili."

Gülümsedim. "Kardeşimi okutmak işte," dedim, inatla kaçıyordum.

Karan iç geçirdi. "Bir hayalin yok mu Âlâ? Gerçekleşmesi için umut ettiğin bir tane bile hayalin yok mu?"

Okula geri dönmek. Maddi kaygı gütmeden okulumu bitirmek. Psikiyatri dalında uzmanlaşmak. Ayakları yere sağlam basan, güçlü bir kadın olmak. İyileştirdiğim hastalardan güzel çiçekler almak.

Güldüm. "Üç gün öncesine kadar vardı," dedim alaycı bir şekilde ona döndüğümde. Hiçbir şey söylemeden dikkatle bana bakmaya devam etti. "Buradan kurtulup evime dönmekti... e o da oldu! Yarın gidiyorum işte..."

"Doktor olmak istemiyorsun yani?" diye sordu söylediğime hiçbir yorum yapmadan. Gözleri yaptığım her bir mimiği dikkatle izliyordu.

"Hayır," dedim bakışlarımı kaçırarak. Komodinin üzerinde duran sözleşme hakkında da okula dönmek hakkında da konuşmak istemiyordum. "İstemiyorum."

"İstemiyorsun?" diye sordu inanmadığını belli eden bir ifadeyle.

"Uğraşamam," dedim soğuk bir sesle. Canım yanıyordu yeniden. Bir bacağımı kıvırıp diğerinin altına koyarken tamamen ona döndüm. "Ceylin'in adını sen mi koydun?"

Karan konuyu ani bir şekilde değiştirmeme bir an takılı kalsa da gözünü iki kez kırptı ve daha fazla üzerime gelmemeye karar vererek, "Evet," dedi.

"Lila'yı da mı sen koydun?" dedim gülümseyerek elimdeki kahveyi aramıza koyduğumda.

"Hayır," dedi ifadesiz yüzüyle doğrudan bana bakmaya devam ederken. "Onu Mama koydu." Sonra duraksadı ve bana Lale abladan bahsederken Mama dediği için kısa bir an kendine şaşırdı.

"Lale abla mı?" dedim gülümsemeye devam ediyordum aptal gibi. Hafifçe başını salladı. "Hımm..." dedim. Kahvemden bir yudum aldım. "Neden Ceylin peki? Yani ismi çok güzel de... sık kullanılan bir isim değil..."

"Cennete açılan kapının adı," dedi bakışlarını manzaraya çevirdiğinde. "Aynı zamanda saf, temiz demek." Güldü. "Aynı zamanda yengeç yuvası demek... bunun pek bir önemi yoktu gerçi."

Güldüm. Başını çevirip gülüşümü izledi ve yüzü ifadesizleşirken boğazını temizledi. "Cennete açılan bir kapı olsun istedim hayatımda," dedi kuru bir sesle. Bakışlarını yeniden kıyıya sakince vuran minik dalgalara çevirmişti. "Ben o kapının ötesine hiç geçemem ama o cehennemimden uzak olsun istedim."

"O kapıyı sana açarsa?" dedim buruk bir şekilde gülümseyerek.

Bakışları puslanırken gözleri gözlerimi buldu. "Yapamaz," dedi durgun bir sesle. "Onu cehennemden uzak tutabilirim ama o beni tutup çıkaramaz."

Dudağımı dişledim ve içimdeki sızıyı biraz daha artırsın diye sıcak kahvemden bir yudum daha içtim. Ona üzülmek istemiyordum. Ona kıyabilmek istiyorsun.

"Annem koymuş benim adımı," dedim hüzünlü bakışlarım elimdeki kahveye kenetlendiğinde. Karan başını çevirip bana baktı. "Doğduğum güne kadar hiç isim düşünmemiş bana. İstemiyormuş zaten beni... malum annem de çocuk olunca... İstememesi normal. Gocunmuyorum hiç." Acı içinde nefesimi üfledim. "Doğduğumda, çığlık çığlığa ağlarken sesimi ilk duyduğunda 'Âlâ olsun ismi' demiş. Beni kucağına vermişler, 'Hoş geldin Âlâ," demiş. O an sevmiş beni. Öncesi yokmuş. Zaten idrak edememiş ki gebe olduğunu, bir çocuğu olacağını. Kendi de çocukken nasıl idrak etsin?" Gülümsedim, Karan gülümsememi izledi.

"Dedesine aşıktı annem... çok severdi... annesinin babası... anneme sahip çıkarmış hep. Dedemin yapmadığı babalığı dedesi yapmış anneme. Mustafa Kemal dede... hiç görmedim. Ben doğmadan iki sene evvel ölmüş. Ama annem onu bana o kadar çok anlattı ki sanki o büyüttü beni." İç geçirdim. "Annem bana hamile kaldığı için babamla evlenmek zorunda kalmış. Dedem öldürecekmiş annemi yoksa. Ya evlenirsin ya da namusumu temizlerim demiş... Annem de mecbur kalmış, evlenmiş... Bana hep, Mustafa Kemal dedem yaşasaydı izin vermezdi; bana sahip çıkardı, okuturdu derdi annem..." Gözlerim doluyordu. Son günlerde bir yıldır hiç yapmadığım kadar anmıştım annemi. "Adım oradan geliyor benim," dedim ve gözyaşlarımı geri yollayıp burnumu çektim.

"Öyle mi?" dedi Karan yumuşak bir sesle. Gerildiğini görebiliyordum, hafifçe gülümsedi.

Başımı salladım. "Mustafa Kemal dede hoşuna giden her şeye hoşnut bir gülümsemeyle karşılık verip 'âlâ!' dermiş. En çok kullandığı kelimeymiş bu. Annem bu yüzden adımı Âlâ koymuş."

"İyi ve güzel demek," diye mırıldandı Karan kendi kendine. Sonra gülümsedi. Bana bakmıyordu.

"Evet," dedim kahvemden bir yudum daha alırken. O da bunu yaptı.

Sonra buruklaşan ruh halimi dağıtmak istedim ve kıkırdadım. "Allah'tan Kemale koymamış adımı ya! Hiç yakışmazdı bana," dedim.

Karan hafifçe gülümsedi. "Güzel isim," dedi durgun bir muziplikle. "Niye öyle diyorsun?"

Omuz silktim. "Erkek isimlerinin sonuna -e ya da -iye eki getirip kadın ismine çevirmelerinden hoşlanmıyorum. Zorlama gibi geliyor o isimler. Kulağa da hitap etmiyor bence... Kamile mesela... çok kötü... Hayriye..." Yüzümü buruşturdum.

Karan minik bir kahkaha attı. Sonra, "Anladım," dedi başını eğip dudaklarını ısırdığında. Bir an gözlerimi ondan alamadım ve ısırdığı dudaklarına baktım. Kendine gel Âlâ.

"Senin adın?" dedim toparlanıp hızla gülümsediğim sırada. Neden isimler hakkında konuştuğumuzu bilmiyordum, gevşemiştim ayrıca. "Kim koymuş?"

"Babam koymuş," dedi Karan; sesi de yüzü de ifadesizleşmişti bir anda. "Karan, karanlık demek." Biliyordum ama çaktırmadım. "Başka anlamları da var ama babamın pek umurunda değildi. Karanlık koymuş adımı." Öfkeyle güldü. "Henüz doğmamış bir bebek hakkında, yetiştirip kirli tahtını ona bırakma planları yaptığı için..."

"Ateş?" dedim söylediği her şeyi didikleme isteğimi bastırmakta güçlük çekerek. Üzülüyordum.

Karan'ın öfkeli gülüşünün yüzünde donup kaldığını gördüm. Dişlerini sıktı, şakakları seğirdi ve bakışları manzarayı yiyip bitirdi. "Annem koymuş," dedi saniyeler sonra, ifadesiz bir sesle. "Doğumuma iki gün kala Mama'ya söylemiş. Bir ismi de Ateş olsun demiş. Biliyormuş doğduğum anda beni onun elinden alacaklarını." Yutkundu ve başını çevirip uzaklara baktı. Artık yüzünü göremiyordum.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Onu annesinin elinden almışlardı. Doğumdan hemen sonra. Annesinin yaşadıklarını, acılarını düşündükçe boğulacak gibi oluyordum. Üstelik Ateş ismini annesi koyduğu için kullanmıyor olmalıydı. Sebebini anlayamamıştım ama anladığım buydu.

"Şey," dedim çekinerek. "Adı ne annenin?" Sesim çekingenliğimden dolayı fazla ince çıkmıştı. Bir isimdir gidiyor... başka konuşacak şey mi kalmadı Âlâ? Babannesinin adını da sor istersen.

Karan bana döndü ve bıkkın bir ifadeyle gözlerimin içine baktı. "Hâlâ çekiniyorsun bir şey söylerken," dedi sitemle. "Ben sana ne konuştum?"

"Bu konu biraz hassas diye," dedim derin bir nefes alarak. "Deşmek istemiyorum ama... merak ettim sadece işte."

Yüzündeki ifade kalbimin burkulmasına sebep oluyordu. "Alaska," dedi kuru bir sesle.

Gözlerimi kırpıştırdım. Kurduğu derneğin adıydı bu. "Dernek..." dedim şaşkınlıkla.

"Annemin adını taşıyor," dedi ifadesiz bir sesle.

"Anladım," dedim utanarak. Arabada söylediklerimin pişmanlığı her yanımı sarmıştı birden.

"Ben mükemmel bir adam değilim Âlâ," dedi bir anda. Başımı çevirip ona baktığımda o bana bakmıyordu; durgun bakışlarını denize kenetlemişti. "Bir dernek açmış olmam iki yüzlü gelebilir sana ve haklısın da böyle düşünmekte. Bence de hayır işleyecek konumda değilim." İç geçirdi. "Ben sadece annem için bir şey yapmak istemiştim. Annemi kurtaramadım, ona sahip çıkamadım; gücüm yetmedi. Fakat başka kadınların elinden tutabilirdim. Onlara bir hayat verebilirdim ve yapmak istedim. İyilik meleği olduğum için yapmadım bunu. Annemden özür dileme şeklim buydu." Kederli bir gülümseme belirdi yüzünde.

Söyleyecek bir şeyim yoktu. Sessiz kalıp ufak dalgaların bir görünüp bir kaybolan köpüklerini izlemeye devam ettim. Kayalıklara çarpan deniz sesi, martı sesleri, insan uğultuları önemsizdi tam şu anda. Kulaklarım sadece onu duyuyordu ama söyleyecek tek kelimem yoktu. Çok kötü hissediyordum, utanıyordum. İçini döküp konuşmasına izin verdim.

"Evet, seni kaçırdım, korkuttum, başına bir silah dayadım ve tehdit ettim," diye devam etti ifadesiz bir sesle. "Evet, yaptım. Hepsi blöftü. Yediremedim Âlâ. Anneme bu kadar yaklaşmışken her şeyin mahvolmasını kaldıramadım, taşıyamadım."

Bakışlarını manzaradan çekip o da tüm vücuduyla bana döndü ve gözlerimin içine baktı. "Masumdun, hak etmedin... Evet, benim açımdan bakınca sana kıyamadım, dokunmadım... çok daha kötü şeyler yapabilirdim ama yapmadım. Bu beni haklı çıkarabilir mi, asla fakat senin neler yapabileceğimden hiç haberin yok ve anlayamıyorsun beni bu yüzden, haklısın." Kahvesini aramıza koydu ve uzanıp elimi tuttı. "Sana kıyamadım ama öfkemi de bastıramadım. Hıncımı senden çıkardım. Sikeyim kafamı, keşke durup mantıklı düşünseydim ama yapamadım. Yapamadım Âlâ. Düşünemedim. İçimdeki sana kıyamayan o sesi susturmak istedim." Gözlerinde azap vardı. Yardıma ihtiyacı var Âlâ. Baş edemiyor bu acıyla.

"Âlâ, ben annemin orada neler yaşadığını düşündükçe delirecek gibi hissediyorum," dedi. Yutkundum.

"Karan," dedim acı içinde.

Başını önüne eğdi. "Annemin nerede olduğunu, ne halde olduğunu yıllarca sakladılar benden. İki sene önce öğrendim, iki senedir delirecek gibi hissediyorum."

"Bunca yıl boyunca..." Boğazımı temizledim. "Bilmiyor muydun?"

Başını iki yana salladı. "Hayır," dedi kuru bir sesle. "Çocukken gördüm annemi iki kez, Mama bizi babamdan gizli buluşturdu tam burada; bu sahilde. İlkinde beş yaşındaydım. Son gördüğümde de sekiz." İç geçirdi. "Babam bana annemin onu terk edip başkasıyla evlendiğini söyledi. İki sene öncesine kadar böyle olduğunu sandım. Kızdım ona, üzüldüm, yeni bir aile kurup beni terk ettiğini sandım." Ellerimi hızla bıraktı, yüzüme bakmadan önüne döndü. "Annem beni terk etmemiş. Annem babamın düşmanı, Hayalet'in babası Serdar Gökmen tarafından ben dokuz yaşındayken kaçırılmış."

Kaşlarım çatıldı. "Sen dokuz yaşındayken mi?"

Bana dönüp bakmadı, hafifçe başını salladı. "Evet," dedi kuru bir sesle. "Babam ve annem evli değildi, hiç evlenmemişler." Gözleri beni buldu. "Babam annemi istememiş. Ben doğana kadar yanında tutmuş, sonra..." Dişlerini sıktı ve sustu. Karan'ı annesinden zorla almışlar Âlâ.

"Babana bu yüzden mi öfkelisin?" dedim çekinerek.

"Öfkeli değilim," dedi kuru bir sesle. "Sana öfkeliydim, öfke çok masum bir duygu. Hissettiğim öfke değil. Henüz literatüre geçmemiş başka bir duygu." Gözleri beni buldu. "Bunu öğrendiğimde babam ölmüştü ama ölmemiş olsaydı bunu kendi ellerimle yapardım."

İç geçirdim ve başka bir şey söylemedim. İki dirseğini de bankın gövdesine yasladı ve bir süre uzun uzun etrafı izledi. Kederliydi.

Yutkundum, derin bir nefes alıp yerimde kıpırdandım ve bir süre kahve bardağımın kapağıyla oyalandım. İnadı bırak. Bırak Âlâ.

"Sana inanıyorum," dedim bir çırpıda. Gözleri beni buldu ve saklayamadığı bir şaşkınlıkla gözlerime baktı. "Affediyorum seni," diye devam ettim.

"Neden?" dedi dirseklerini bankın gövdesinden indirip bana baktığında. "Halime üzüldüğün için mi yoksa gerçekten inandığın için mi?"

"Yaşadıkların için çok üzgünüm," dedim nefesimi üfleyerek. "Ama affetmemin sebebi bu değil. Haklıydın, seni zaten affetmiştim ama yediremiyordum çünkü affetmek istemiyordum." Karan başını çevirip boşluğa baktığında uzanıp elini tuttum ve bir kez daha şaşkınlıkla bana bakmasına sebep oldum. "Arabada söylediklerimin hepsi yalandı. Haklısın, öfkeli değildim; canım yanıyordu ve zehir kustum. İki yüzlü olduğunu düşünmüyorum."

Elini tutan elime baktı, sonra başını kaldırıp gözlerimizi kenetledi. "Senden uzak durmak zorundayım," dedi ifadesiz bir sesle.

"Korktuğum için öyle söyledim," dedim tek nefeste.

"Biliyorum, bunu sen istedin diye yapmayacağım," dedi ve elimi tutup kaldırdı. Kesik bir nefes aldığımda dudaklarını parmaklarımın üstüne yasladı, başparmağı usul usul okşuyordu elimi. Kalbimin ritmi hızlanırken gözlerini kapatmasını izledim. "Senin için yapacağım."

Nefes almayı bıraktım.

Gözlerini açıp hafifçe gülümsedi. "Cehennemime açılan kapının hemen önünde dikiliyorsun. O adımı sakın atma Âlâ. Korkmayı sakın bırakma," dedi elimi yavaşça bıraktığında. "Ben kapıyı kapatamıyorum, kıyamıyorum ama sakın gelme." Yutkundu ve gözlerime kararlı bakışlarla baktı. "Kaçmanı istiyorum, Âlâ ve seni asla durdurmayacağım."

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum ❤️

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.