İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 16 · 33 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 16

SARHOŞ GÖZYAŞLARI

Instagram: @ezgivani

Twitter: @vanililate

Diğer Kitabım: KASIRGA

OY VE YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN ❤️ HER YORUM MÜCEVHER DEĞERİNDE BENİM İÇİN 🌙🌙

🎶KLANG - Gone

🎶Toygar Işıklı - Korkuyorum

🎶Cem Adrian, Sena Şener - Yine Mi Yol

🎶Ayça Özefe, Çağan Şengül - Ateş Düştüğü Yeri Yakar

🎶Demir Demirkan - Aşktan Öte

Hem suçlu hem kurban, hem mazlum hem zalim.

Üzülüyordum. Gözlerinde gördüğüm saf acı, keder, çaresizlik ve o annesiz kalmış erkek çocuğu kalbime kadar iniyordu. Anne kelimesinin ikimizin de en büyük yarası olması içime dokunuyordu.

Ona sarılmak istiyordum; aynı yerden kanayan yaralar sarılınca geçerdi belki.

Yapamıyordum.

"Bir haber yok," dedi Karan ifadesiz bir sesle. İki parmağıyla rakı bardağını üstten tutarak dudaklarına götürdü ve büyük bir yudum aldı. "Beklemiyorum da zaten. Rusya, Türkiye'den yirmi bir kat büyük. Sanırım imkansız artık." Bakışları puslanmıştı.

Göğsümde hissettiğim ağırlık yüzünden yutkundum, derin bir nefes alıp verdim ve bardağıma uzanıp rakıdan birkaç yudum daha içtim. Yakıcı sıvı boğazımdan akıp giderken de artık açık tutmakta zorlandığım gözlerimi kapattım. "Yani anlayacağınız... Karan benim yüzümden annesini asla bulamayacak."

Masaya gülle gibi düşen itirafım karşısında tüm sesler kesilirken gözlerimi açtım ve bana şaşkınlıkla bakan iki çift göze gülümsedim.

"Âlâ," dedi Karan uyarı dolu bir sesle.

Sarhoştum. Evet, sus. Yalvarırım sus. Gece'nin gözleri kısılırken Kaya'nın kaşları çatıldı ve dönüp Karan'a baktı.

Rakı bardağını elime aldım ve havaya kaldırıp kocaman gülümsedim. "Kendi ellerimle Rusya'ya gönderdiğim pezevenk Hayalet'e!" Ardından bardağımda kalan son birkaç yudumu tek seferde içtim.

Sarhoşluk, alkolün sizi zehirlemeye başladığının bir işaretiydi. Aşırı alkol tüketiminin ölümlere yol açabildiğini herkes bilirdi ve alkol zehirlenmesinden herkes korkardı. Fakat sarhoşluğun bunun ilk belirtilerinden olduğunu kimse bilmezdi.

Alkol zihnimi ve duygularımı zehirlediği gibi kelimelerimi de zehirlemek üzereydi. Yapacaklarımı kestiremiyordum ama güneş doğduğunda hissedeceğim her şeyi biliyordum. Yalnızca umursamıyordum. Şu anlık umursamıyordum.

Kaya ve Gece ne yapacaklarını bilemeyerek bakıştıklarında rakı bardağımı bitirmiş suyumu yudumluyordum. Kış bahçesine çöken sessizlik ve havaya yayılan gerginlik tadına bakabileceğim kadar yoğunlaşmıştı. Başım dönüyordu, hareketlerimi ve zihnimi kontrol edemiyordum. Gülümseyerek rakı şişesine uzandım ve bardağın üçte birini doldurdum. Karan yanımda kaskatı kesilmişti.

"Ben günlerden bir gün yine iş arıyordum," diye konuşmaya başladığımda dilim dolanıyordu. Sürahiye uzandım ve soğuk suyu bardağa boşaltıp rakının renklenmesini izledim. "Havalimanında iş buldular bana... ama nasıl sevindim!" Bakışlarım Gece'yi buldu. Temkinli bakışlarla bana bakıyordu, neden bahsettiğimi anlamaya çalışıyordu. "Çok sevindim çünkü beş kuruş param yoktu."

Doldurduğum rakımdan bir yudum daha alıp suyuma uzandım ve bir yudum da su içtim. "Gittim işe, çok uykum vardı. Aşırı uykusuzdum ama bu bir bahane olamaz." Başımı keskin bir hareketle iki yana sallayıp Kaya'ya baktım. "Olabilir mi sence?"

Kaya ne yapacağını bilemeyerek Gece'ye döndü. "Siz biraz hava alın isterseniz Âlâ ile," dedi gülümseyerek. "Hem kadın kadına dertleşirsiniz de."

Gece onu başıyla onaylayıp bana baktı ama başımı iki yana sallayarak kaşlarımı çattım. "Cık! Olmaz." Karan'a döndüm ve güzel yüzüne birkaç saniye boyunca öylece baktım. Bana bakıyordu; yüzünde tek bir duygu yoktu, öfkeli de görünmüyordu. Tepkisizdi, duygusuzdu. "Birbirimize neler yaptığımızı öğrenmeniz lazım," dedim buz kesmiş sesimle ve yeniden onlara döndüm. "Dinleyin lütfen."

Kaya ve Gece pes ederek beni dinlemeye karar verdiklerinde sızlayan gözlerimi bir kez kırptım ve yarı açık göz kapaklarımın arasından onlara baktım. "Yavuz Gökmen," dedim rakıma uzanıp bir yudum daha almadan önce. "Onu Rusya'ya ben gönderdim."

Karan tek kelime etmeden, asla bir müdahalede bulunmadan beni izlemeye devam ediyordu. "Gözüm kaşındığı ve kapıları karıştırdığım için." Kahkaha attım. "Adamı kendi ellerimle Rusya'ya yolladım! Gözüm kaşındığı için! Karan'ın annesini bulma umudunu paramparça ettim! Ben yaptım!"

"Tamam," dedi Kaya ne diyeceğini bilemeyerek. "İnsanız hepimiz... olabilir." Gece'ye döndü. Gece aceleyle başını salladı. "Evet, olabilir yani... insanlık hali!"

"Karan da böyle düşünüyordur eminim." Acıyla gülümsedim. "Benden nefret ediyor."

Gece, Karan'a baktı. Karan hâlâ bana bakıyordu. Gözlerim dolunca rakımdan bir yudum daha alıp suyuma uzandım. Ağlayacaktım, ağlamak istemiyordum. "Benden nefret ediyor ve..." Yutkundum. "Haklı da." Bakışlarım Kaya'yı buldu. "Sen de ederdin." Gece'ye döndüm. "Sen de."

Gece dudaklarını birbirine bastırdı, söyleyecek bir şeyler düşündü ardından hafifçe gülümsedi. "Bana pek nefret ediyormuş gibi gelmedi," dedi beni teselli etmeye çalışırcasına. "Sana karşı çok nazik... Evli olduğunuzu sandım hatta." Sonra Karan'a döndü ve kafa karışıklığını görebileceğim gözlerle baktı. Benim neden burada olduğumu anlamaya çalışıyordu, biliyordum.

"Acıyor," dedim dan diye. Ardından minik bir kahkaha attım ve rakı bardağına uzanıp bir yudum daha içtim. "Bana acıyor çünkü."

Kaya başını tabağına eğdi ve gerildiğini anlayabileceğim bir hareketle rakı bardağını tuttu. Sana diyecek tek kelimem yok artık. Yine kendini rezil rüsva etmeyi başardın, bravo. Bu insanlarla yeni tanıştın, geri zekâlı. Bu insanlar buraya seni teselli etmeye gelmedi. Kes artık şu saçmalığı.

Dolan gözlerimi sildim ve çatalımı alıp tabağımdaki humusa daldırdım. Çatalı dudaklarıma götürürken Gece bakışlarını yüzüme sabitlemiş, bir şeyleri çözmeye çalışır gibi dikkatle yüzüme bakıyordu.

"Acımıyorum," dedi Karan saniyeler sonra sessizliğini bozduğunda. Kaya ve Gece'nin bakışları ona çevrilirken o hâlâ bana bakıyordu. Dönüp bakamadım ona, dişlerimi sıktım ve sarhoşluğumun verdiği duygu patlamalarını dizginlemeye başladım. Gözlerime yığılıyor, beni zorluyordu bu anlamsız duygular. "Nefret etmiyorum," dedi ardından ve rakı bardağına uzandı. "Konuşmak mı istiyorsun? Tamam, konuş. Dök içini. Seni susturmayacağım." Rakı bardağını dudaklarına götürdüğünde duraksadı ve göz ucuyla tekrar bana döndüğünü gördüm. "Ama kendi dünyandan çık artık. Etrafa bak. Benim aklımdan geçenleri okuyamazsın."

Bakışlarımı Gece'den çekmedim. Yutkundum, alt dudağımı kemirdim ve gözyaşlarımı geri göndermek için verebileceğim en büyük savaşı verdim. Olmadı. Hızla Karan'a döndüm. "Kafamı karıştırmayı kes o zaman!" diye yakardığımda sesim beklediğimden yüksek çıkmıştı. "Dengesiz tavırlarınla beni bu hale getiren sensin!"

Karan'ın çenesi kaskatı olurken rakı bardağını sertçe masaya koydu ve gözlerini gözlerime çevirdi. "Kim dengesiz Âlâ?" dedi bakışlarının aksine oldukça sakin bir sesle. "Kim dengesiz?"

"Sen," dedim çenemi dikleştirdiğimde. "Sen dengesizsin. Bir iyisin bir kötü!" Önüme döndüm ve derin bir nefes aldım.

Karan öfkeyle güldü. "Tanıştığın adamla yanında oturan adam aynı kişi mi?" diye sordu sertçe. "Söyle, aynı adam mıyım ben? Kıyabiliyor muyum sana?"

Kaya kaşlarını kaldırdı ama bir yorumda bulunmadı. Karan'a bakmadan rakımdan birkaç yudum daha aldım ve midem kaynayınca yüzümü buruşturdum. Değildi aynı adam değildi çünkü bana acıyordu.

"Değilsin çünkü acıyorsun!" dedim düşünmeden. "Acıyorsun bana!" Gözlerim onu bulduğunda gözyaşlarımı artık tutamıyordum. "Ne o? Çok mu acı içindeyim? Çok mu çaresiz göründüm gözüne? Vicdanının çığlığını mı susturmaya çalışıyorsun? İşine de ihtiyacım yok, parana da, acımana da!"

Karan öfkeyle burnundan bir nefes verdi ve bütün bedenini bana döndürdü. "Sana iş teklif etmem acıdığım anlamına mı geliyor?" dedi sakin bir ifadeyle.

"Evet!" dedim kararlılıkla, elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. "Ve ben bunu asla kabul etmiyorum! Asla!

Gece ve Kaya bir bana bir ona bakıyorlardı ve müdahale edip etmemek arasında gidip geliyorlardı. Ayıp ediyordum, çok ayıp ediyordum.

"Ne yapalım?" dedi daha çok öfkelendiğini belli eden bir ifadeyle yüzüme baktığında. "Tamam sen söyle, ne yapalım? 'Hadi gel seni de kardeşini de okutayım, tüm masraflarınızı karşılayayım' desem onu kabul edecek misin? Etmeyeceksin! Sana çalış diyorum, çalış kendin kazan sonra da okuluna dön diyorum!"

Hiçbir şey söylemeden ona bakmaya devam ettim.

"Kardeşin okulunu bitirdiğinde hemen iş bulup para içinde mi yüzecek? Bunu mu sanıyorsun Âlâ? Avukatlar iş bulamıyor." Başını iki yana salladı. "Sen kendini düşünmüyorsun ve belli ki mantığını da dinleyemiyorsun ama bırak da dışarıdan bakan biri doğruları söylesin sana. Bu plan işlemez. İşlemez çünkü sen kardeşinin üzerinden kurduğun hayallere tutunuyorsun. Kendine gel. Okuluna döneceksin. Ya kendi çabanla dönersin ya da ben altın tepsiyle önüne sunarım. Kararını ver."

Yutkundum. Karan yutkunduğumu gördü ve yumuşak bakışlarla gözlerimin içine baktı. "Genceciksin, Âlâ. Önünde upuzun bir hayat var. Birçok insanın imrenerek baktığı ama senin yarım bıraktığın bir başarın var. Yapma bunu kendine. Görüyorum, okula gitmek istediğini biliyorum."

"Neden umurunda?" dedim bir anda. Sesim de yüzüm kadar ifadesizdi. "Sana ne Karan?" Öfkeyle güldüm. "Gencecikmişim! Hah! Sen..." Yapma. "Sen..." Hayır. "Sen dört gün önce öldürüyordun beni be! Gencecikmişim! Şaka mı yapıyorsun?"

Gece'nin gözleri hızla beni bulduğunda şok içinde, "Ne?" dediğini duydum. Kaya elini Gece'nin elinin üzerine koydu ve karışmaması gerektiğini anlattı.

Karan gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı, dudaklarını ıslattı ve nefesini burnundan verip gözlerini açtı. "Yapmayacaktım," dedi. "Dün de söyledim. Yap-ma-ya-cak-tım!"

Gülümsemeye devam ettim. "İnanmıyorum."

"Keyfin bilir," dedi öfkeyle. "İnan ya da inanma! Beni tanımıyorsun! Ama Kaya bilir beni. Yapacağımı sandığın şeyi yapmak istediğimde ne kadar soğukkanlı olabildiğimi, yapmadan evvel asla düşünmediğimi o bilir. Seni öldürmeyi aklımdan bir saniye bile geçirsem şu an karşımda duruyor olmazdın!" Artık bağırıyordu. "Hadi diyelim ki öldürecektim ve vazgeçtim. Neden? Neden vazgeçeyim?" Öfkeyle parlayan gözleri cevap bekleyerek yüzüme bakıyordu. "Neden vazgeçtim, Âlâ? Söylesene."

"İki yıl boyunca intikam almak için," dedim buz gibi bir sesle. Kurduğu diğer cümleleri düşünmemeye çalışıyordum.

"Hayır," dedi keskin bir sesle. "Belki de ilk defa öfkemle savaştığım için!" Ayağa kalktı ve gözlerimin içine bakarken işaret parmağını yüzüme doğrulttu. "Öfkeme savaş açtım çünkü sana kıyamadım! Seni karşımda bulduğum ilk anda kıyamadım sana!" Sesi yükselmişti, burnundan soluyordu. "Bu işin altından sen çıksaydın bile, o adamı bile bile kaçırmış olsaydın bile yapmayacaktım! Dokunmayacaktım sana!"

Gözümü bir kez kırptım ve yüzüne öylece bakmaya devam ettim.

"Karan," dedi Kaya. "Sakin ol." Ardından ayağa kalktı. "Biz bir sigara içelim, siz baş başa konuşun."

Karan'ın bakışları Kaya'ya kaydığında hafifçe başını salladı, ardından sakinleşmek için elini ensesine attı ve arkasını dönüp camdan duvara doğru ilerledi.

Gece'nin şaşkın bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum ama onlara bakamadım. Kaya, Gece'nin elini tutup onu ayağa kaldırdığında da bakamadım, ikisi sessizce ilerlediğinde de. Bakışlarımı Karan'ın sırtından çekmedim. Yanaklarım ıslanıyordu hâlâ, ağlıyordum.

Kaya ve Gece gitti, birkaç saniye geçti ve Karan sakinleşmiş bir şekilde bana döndü. "Kıyamadım çünkü ilk defa birinin gözlerinde gördüğüm korku içime dokundu!" Bana doğru ilerlemeye başladığında kesik bir nefes aldım. "Yapamadım. Yapacak olsam karşına geçtiğim anda ne olduğunu anlamadan, yüzümü bile göremeden ölmüştün, Âlâ," dedi kısık bir sesle.

Başımı iki yana sallayıp duruyor, söylediği her kelimeyi inatla reddediyordum. Ona inanmaktan korkuyorsun. Ona güvenip teslim olmaktan korkuyorsun.

"Seni dinlemezdim bile. Çünkü onlarla bir bağlantın olduğunu sanırken sadece bir piyon olduğunu düşündüm. Eğer o adamları tanıyor olsaydın bile bir işime yaramazdın çünkü bana verebileceğin, hayatını kurtarabilecek hiçbir bilgi olmazdı elinde. Onları satabilme ihtimalini düşünüp kullanabileceğin, önemsiz bir bilgiyi bile vermemiş olurlardı sana. O evveliyatını siktiğimin Yavuz'unu da ona sahip çıkanları da tanıyorum artık," dedi. Sesi yumuşamıştı. "Seni öldürür, göz dağımı verir, ölümünle ilgili bir saniye bile durup düşünmeden yoluma bakardım ve sen ne olduğunu bile anlayamadan..." Yutkundu. "Ölmüş olurdun."

Titrek bir nefes aldım. Elimi tutup beni ayağa kaldırdı ve bir elini yanağıma koyup gözyaşlarımı başparmağıyla sildi. "Ölümle ilgili düşünmem," dedi kederli bir sesle. "Düşünürsem yapmam gerekeni yapamam çünkü. Seni gördüğüm ilk anda ise ilk defa yapamayacağımı hissettim ve bu yapamayacağıma emin olmama sebep oldu. Benim tereddütüm kararsız bırakmaz, vazgeçirir. Tereddüt ettiğim hiçbir şeyi yapmam." Parmakları kulağımın arkasına hafifçe dokunuyordu. İşaret parmağının boynuma doğru bir yol çizdiğini hissettim. "Şimdi tekrar söylüyorum, inan ya da inanma. Senin nefesini kesmeyi bir an bile düşünmedim."

Parmakları gevşek bir tutuşla parmaklarıma kenetlenmişken, "İnanmıyorum," diye fısıldadım.

"İnanacaksın," dedi mırıltı gibi gelen bir sesle.

"İnanmayacağım," dedim yutkunarak. Çok yakındık, gözlerimi kapattım.

"Umarım inanmazsın," dedi kuru bir sesle. Nefesi saçlarıma dökülüyordu. Parmaklarını saçlarımda hissettim, yutkundum. "Umarım buna inanmana sebep olacak o adamı tüm gerçekliğiyle hiç görmezsin. Gölgesinden bu kadar korkmuşken hem de."

Ne kastettiğini anlamıyordum. Kalbim hem gürültüyle çarpıyordu hem de her an duracakmış gibi işlevsizdi. Gözlerimi daha sıkı kapattım. "Korkuyorum," dedim titrek bir sesle. "Senden... çok korkuyorum." Korkuyor muyuz Âlâ?

"Sen korkma," dedi. Parmakları saçlarımdan yanağıma doğru ilerledi ve en sonunda çeneme ulaştı. İki parmağıyla çenemi tutup başımı kaldırdığında gözlerimi açıp yüzüne baktım.

"Kokundan çok korkuyorum." Gözyaşlarım art arda yanaklarımdan akıyordu. Kaşları hafifiçe çatıldı. "Ölümün kokusu gibi," dedim dudaklarımdan sessiz bir hıçkırık döküldüğünde. "Ölüm gibi... Uzak dur benden."

Karan'ın yüzündeki ifade donup kalırken yutkunduğunu gördüm. "Âlâ..." dedi alçak bir sesle. "Yapma bunu."

"Uzak dur benden!" diye bağırdım ve geri çekildim. "İstemiyorum! Açıklama yapma bana!"

Karan gözlerini kapattı ve dişlerini sıktı, şakağının oynadığını gördüm. Elimin tersiyle gözyaşlarımı silerken ona yalvaran bakışlarla baktım. "Dengemi bozdun!" dedim acı bir sitemle. "Altüst oldum! Sen yapma asıl!"

"Sarhoşsun," dedi sakince. "Bunları yarın konuşmamız daha sağlıklı olacak."

"Ben sarhoş değilim!" diye bağırdım ve sendeleyip sandalyeye tutundum. Karan beni tutmak için bir hamle yaptı ama elimi kaldırıp onu durdurdum. "Dokunma bana sakın!"

"Otur," dedi nefesini üfleyerek. "Düşeceksin."

Kahkaha attım. "Ben zaten düştüm! Dipteyim!" Sandalyeyi bırakıp ellerimi iki yana açtım ve ıslak kirpiklerimin arasından yüzüne baktım. "Bak halime! Ne hissedeceğimi bile bilmiyorum."

"Ben biliyorum ne hissettiğini." Karan bana doğru bir adım attı. "Aramızda karşısındakine acıyan biri varsa o sensin," dedi ifadesiz bir sesle. "Asıl sen bana acıyorsun."

Ellerim iki yana düşerken gülüşüm yüzümde dondu kaldı. Karan bir adım daha attı ve yüzüme eğildi. "Sen bana acıyorsun, üzülüyorsun ve her fırsatta gösterdiğin o nefretini gölgeye düşüren tek şey de bu!"

"Senin neyine acıyacağım?" diye sordum yutkunarak. Aralanan dudaklarından dökülen nefesi yüzümü okşuyordu. Bakışlarım dudaklarına kaydı, bir kez daha yutkundum.

"Sen söyle," dedi Karan. Sesi tehlikeli bir desibele inmişti. "Hangi Karan'a acıyorsun? Kızını tıpkı kendi gibi annesiz büyütmeye çalışan Karan'a mı, annesini yirmi dokuz yıllık ömründe sadece iki kez gören Karan'a mı yoksa bir daha göremeyeceğini ve annesini o çukurdan asla kurtaramayacağını bildiği için acı çeken Karan'a mı?"

Gözlerimiz buluştuğunda bir kez daha yutkundum. "Acımıyorum," dedim fısıldayarak.

"İnanmıyorum."

Başımı önüme eğip gözlerimi kapattım ve yanaklarımı ıslatan gözyaşlarımın dudaklarıma ulaştığını hissettim. Tadını alabildiğim tuzlu damlalar en az hislerim kadar yakıcıydı. Ona acımıyordum, başka bir duyguydu hissettiğim ve beni öyle öfkelendiriyordu ki bu duygu; çekip çıkarmak istiyordum içimden.

"İyi değilim," dedim burnumu çekerek. Başımı kaldırıp gözlerine baktım. "Ne düşüneceğimi bilmiyorum." Başım dönüyordu.

"Dengeni bozdum," dedi ifadesiz bir sesle. Yüzüme eğilmişti ve o kadar yakındık ki sarhoş olduğum halde kalbim boğazımda atıyordu. "Bu yüzden mi? Bu yüzden mi bana böyle davranıyorsun?" Neden bahsettiğini bilmediğim için ıslak kirpiklerimi kırpıştırdım. "Benden nefret ettiğini biliyorum, görüyorum," diye devam etti benden bir yanıt gelmeyince. "Ama bazen öyle güzel gülüyorsun ki bana, kısa bir an acaba etmiyor mu diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum."

Gözpınarlarıma yığılan yaşlar, çenemden damlayanların terk ettiği yolu izleyemeye devam ediyordu. Susacaktım. Belki de ilk defa konuşmam gereken yerde susacaktım çünkü içimdeki karmaşayı görüyordu. Görmesini istemiyordum. Birbirine dolanan hislerimin arasında en baskını inadımdı ve inat beni sessizliğe çekiyordu.

"Neden ağlıyorsun?" diye sordu başparmağı gözyaşlarıma dokunurken. Devasa eli enseme kadar uzanıyordu. "Ağlamanın sebebi nefretin mi yoksa benim göremediğim bambaşka bir duygu mu?"

"Uzak dur benden," diyebildim sadece, sessiz hıçkırıklarımın arasından. Titriyordum.

"Nefretin," dedi Karan durgun bir sesle. Geri çekildi ve başını hafifçe aşağı yukarı sallayıp elini çekti. "Duracağım, merak etme," diye devam etti geriye doğru bir adım atıp benden uzaklaştığında. "Duracağım çünkü sen kirletmek istemeyeceğim kadar temizsin."

Ardından yanımdan geçti ve kış bahçesinin çıkışına doğru ilerledi. "Tek bir yudum daha içme. Yeterince içtin."

Kapı önce açıldı, sonra kapandı. Gözlerimi kapatıp ellerimi yüzüme götürdüm ve hıçkıra hıçkıra ağladım. Neye ağladığımı bile bilmiyordum ama çok doluydum. Ne kadar ağlarsam ağlayayım asla söndüremiyordum yangını. Ruhumdaki ormanlarım bir bir tutuşuyor; alevler hissettiklerimin yarattığı rüzgarla yayılıp cayır cayır yakıyordu ağaçlarımı. Döktüğüm gözyaşlarım ise söndürmeye yetmiyordu.

Kendimi sandalyeye attığımda dirseklerimi masaya yasladım ve sarhoş gözyaşları dökmeye devam ettim. Ne olduğunu, neden olduğunu ya da nasıl olduğunu o kadar anlayamıyordum ki bu belirsizlikler ve soru işaretleri bocalamama sebep oluyordu. Ona tutsak olduğumu anladığım o ilk anda akıntısına karşı koymamaya karar verdiğim okyanus şimdi beni karanlık sularında acımasız dalgalarla boğuyordu sanki. Boğmak istemiyor, belki de sarıp sarmalamak amacı ama sen paniğe kapılıp debelendiğin için dibe batıyorsun, Âlâ.

Başıma silah dayayan bir adam beni nasıl sarıp sarmalayacaktı? Buna nasıl inanacaktım? İnanamazdım. Davranışlara aldanmayı bırakalı çok oluyordu. Çocuk değildim; aptal da değildim. Yaşattıklarının vicdanını sızlattığını ve bunu telafi etmeye çalıştığını biliyordum ve bu bana yalnızca içinde sandığımın aksine iyi bir adamın olduğunu kanıtlıyordu. Başka hiçbir şeyi değildi.

Bardağımda kalan rakıyı suyla birlikte ağır ağır yudumlarken dışarıdan perişan göründüğüme emindim. Başım öyle ağırlaşmıştı ki artık dik tutamıyordum. Dirseğimi masaya, başımı avcuma yaslamıştım ve yanaklarımda kurumuş gözyaşlarımla kimsenin tek bir çatal dahi almadığı şakşukaya bakıyordum dakikalardır. Gözlerimi arada bir kırpmak dışında ruhsuz bakışlarımı bir saniye bile ayırmamıştım şakşukadan. Hatta o kadar uzun bakmıştım ki şakşukanın içindeki sebzeler rahatsız hissederek kıpırdanmaya başlamışlardı. Patlıcan, tabağın kenarına doğru ilerleyerek bakışlarımdan kaçmaya çalışıyordu. Sen iyice uçtun. Bırak artık içmeyi!

"Âlâ."

Gözlerimi usul usul tabağın kenarına tırmanan patlıcan parçasından ayırmadan, "Hım?" dedim. Kapı ne ara açılmıştı, hiç duymamıştım?

"Biraz laflayalım mı?" Bana doğru eğildiğini görüş açımda sallanan bal rengi saçlarından ve kiraz çiçeği aromalı parfümünden anlayabiliyordum. "Benim de dertleşmeye ihtiyacım var hem... konuşacak kimsem de yok."

"Kaya var ya," dedim gözlerimi kısarak. Patlıcan başarılı olmak üzereydi. Üstelik bir direniş başlatmıştı; biber ve domatesler de onun peşinden gidiyordu.

"Bazı şeyleri erkekler anlamaz," dedi iç geçirerek. "Sizin Karan'la kuramadığınız o iletişimi bazen biz de kuramıyoruz. Kadının halinden kadın anlar." Önüme düşen koyu kahve saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Kaya ve Karan erkek erkeğe konuşuyor hem. Bizim neyimiz eksik?"

Patlıcan kendini dışarı atmayı başardı ve masaya düştü. Gülümsedim. "Neden şakşuka yemediniz?"

"Ne?" dedi Gece afallayarak.

"Yemediğiniz için tabağı terk ediyorlar. Yesene biraz."

"Yok benim midem bulanıyor hâlâ," dedi Gece tuhaf bir sesle. "Senin bulanmıyor mu?"

"Bilmem," dedim nihayet bakışlarımı Gece'ye çevirdiğimde. Az önce Karan'ın oturduğu sandalyeye oturmuştu. "Bulanmıyor galiba." Kıkırdadım.

Gece gülümsedi. "Neden ağladın bu kadar?" diye sordu yumuşak bir sesle. "Ne yaşattı sana?" Ciddileşmişti.

Yutkundum. Gülüşüm yüzümde usul usul soldu. Başımı çevirip yeniden şakşukaya baktım. Kimse onlara dokunmadığı için mi küsmüştü yoksa ben baktığım için mi kaçmıştı sebzeler? Ne istediklerini bilsem bu soruyu yanıtlayabilirdim lakin sebze değildim. Sebze olsam pişirilip yenmek istemezdim. Pişen sebze nasıl hareket ediyordu ki zaten? Ölmüyor muydu? Hey güzel Allah'ım bana acilen sabır nakli!

"Bana anlatabilirsin," dedi Gece. "Hatta yorum yapmamı istemiyorsan tek kelime etmem ama konuşmaya ihtiyacın varmış gibi hissediyorum."

Gözlerim onunla buluşurken hevesle gülümsedim. "Ben sizi tanıyordum, biliyor musun?"

Gece'nin kaşları çatılırken, "Nasıl yani?" diye sordu.

"Magazinden," diye mırıldandım ve bakışlarımı bu sefer havuç taratora diktim. Onu biraz yemiştik; üçte biri kadarı didiklenmişti. "Haberlerinizi gördüm."

"Öyle mi?" dedi Gece şaşkınlıkla. "Birilerinin o haberleri okuyabildiğini hiç düşünmemiştim."

Güldüm. Ardından gülüşüm usul usul hüzne döndü. Gece'ye baktım. "Bir adamın seni çok sevmesi nasıl bir duygu?" diye sorduğumda sesim kulağa o kadar yaralı geliyordu ki Gece'nin gözlerindeki ifade puslandı. "Seni çok seviyor," dedim gülümseyerek. "Gözlerinden okunuyor. Çok aşık. Sanki senin için bir saniye bile düşünmeden her şeyden vazgeçecebilirmiş gibi."

"Evet, vazgeçer. Geçti de. Benim için her şeyden vazgeçti ama..." Gece'nin gözleri masaya çevrildi ve dalgın dalgın mezelere baktı. "Aşk korkunç bir şey Âlâ," dedi kuru bir sesle. "Belki herkes için böyle değildir ama bizim dünyamızda aşk korkunç bir şey." Yutkundu. "Ona aşık olduğum için neler yaşadığımı bilsen bu sevgiyi hak ettiğimi düşünürdün. Ama hak etmiyorum. Çok acı çektim. Çektik." İç geçirdi. "İkimiz de çok acı çektik ve yaşadıklarımızı hak edip etmediğimizi bile bilmiyorum. Sanırım ettik çünkü ne yaşadıysak bunu doğuran bizim kendi seçimlerimizdi."

Çok derin konuşuyordu ve ben oturup da üstüne düşünemeyecek kadar sarhoştum.

"Mutlusunuz şimdi," dedim gülümseyerek. "Nişanlanmışsınız... evleneceksiniz..."

"Ben her sabah gözlerimi onu kaybetmekten korkarak açıyorum," diye mırıldandı. "Dedim ya, bizim dünyamızda aşk korkunç bir şey."

"Sonsuza kadar mutlu olmanızı diliyorum," dedim rakı bardağımı elime alıp havaya kaldırarak. Aptal aptal gülümsüyordum. "Gece ve Kaya hep el ele mutlu olsunlar!"

Gece güldü. "Keşke ben de içebilseydim; çok eğlenirdik ikimiz. Bakma böyle soğuk nevale olduğuma... alkollüyken eğlenceliyimdir."

Kaşlarımı kaldırarak yudumladığım rakımı ona uzattım. "İç?" dediğimde başını iki yana salladı. "İçemem, ilaç kullanıyorum."

"Ne ilacı?" dedim kaşlarımı çatarak. "Söyle sen, ben sana söylerim ne kadar içebileceğini." Uzm. Dr. Âlâ Karaca konuşuyor. Doktoru içme demiş belli ki Âlâ. Sana ne?

"Ağır antidepresanlar," diye mırıldandı. "Psikonevroz, anksiyete ve depresyon için. Aslında bir iki dubleden bir şey olmaz ama dengemi bozuyor ilaçla alkol."

Dışarıdan bakınca ışıltılı görünen hayatların iç yüzü aslında buydu işte. Kimse kimsenin ne yaşadığını bilemezdi. Dertler, acılar duvarların arkasından görünmezdi. Kimse kimsenin içini bilemezdi.

"Geçmiş olsun," diye mırıldandım.

Gece iç geçirdi. "Tekrar söylüyorum, bana anlatabilirsin her şeyi. Güvenebilirsin."

"Beni kaçırdı," dedim bir anda, pat diye. Kendime Gece'nin çehresine yayılan şaşkınlığı izleme fırsatı tanımadan bakışlarımı kaçırdım. "Öldürecekti ama yapmadı. Sonra ondan çaldığım iki yılı geri ödemem için yanında kalacağımı söyledi. Kabul ettim, kardeşim için." Derin bir nefes alıp güldüm. "Bana en büyük acımı hatırlattı; yaralarımı kanattı ve şimdi de iyi davranıyor. Acıyor çünkü."

"Bir dakika..." dedi Gece şaşkınlıkla. "Dokundu mu sana?" diye sordu ardından hızla. "Vurdu mu ya da... ya da..."

"Hayır," dedim gözlerimi dehşetle irileşmiş kehribar rengi gözlerine çevirdiğimde. "Dokunmadı. Hiç canımı yakmadı." Öfkeyle kolumu tuttuğunda da canımı yakmamıştı, çenemi kavradığında da. Şimdi geriye dönüp baktığımda bana fiziksel şiddet uyguladığına dair tek bir hareket bulamıyordum. Fakat şiddet sadece fiziksel olmazdı.

Gece nefesini üfledi. "Karan'ın oldukça acımasız ve... ve..."

"Psikopat?" diye tamamladım cümlesini. Ardından güldüm.

"Öyle bir şey demeye çalıştım ama psikopat demek istemedim... acımasız desem daha yerinde olacak..." Derin bir nefes aldı. "Öyle olduğunu Kaya anlatmıştı bana. Kaya'nın iki adamını buraya yollamıştık ve ondan sonra konusu açılmıştı."

"Mustafa abi," dedim gülümseyerek. "Canım o benim! Hayatımı kurtardı." Bardağımı tekrar havaya kaldırdım. "Kahramanım Mustafa abime!"

Gece şaşkınlıkla güldü. Gülüşünü ve güldüğünde çehresinden hızla silinen o soğukluğu izledim.

"Bana vurmadı," dedim bir anda kaşlarımı çatarak. Rakımdan bir yudum daha aldım. Birden savunmaya geçmiştim ve dengesizliğim az sonra Gece'yi allak bullak edecekti. Gülüşü de donup kalmıştı zaten yüzünde. "Dokunmadı da. Ona bunu teklif ettiğimde çok sinirlendi hatta."

"Ne teklifi?" diye sordu gözlerini kırpıştırarak.

"İki yıla bir gece," dedim ve tiz bir kahkaha patlattım. "Mal mıyım neyim? Teklife bak! Hayır sen sanki her Allah'ın günü sevişiyorsun! Neyine güvendin be kızım!" Kahkahalarım histerikleşti, Gece şok içinde yüzüme bakmaya devam etti. Güldüm, güldüm, güldüm ve inleyerek sustum. "Vurmadı bana."

"Tamam," dedi yumuşak bir sesle. "Vurmadı."

"Öfkeliydi," dedim. Bir anda Karan'ın avukatı kesilmiştim. "Annesini ondan sonsuza dek çaldığım için çok öfkeliydi." Gözlerim doldu. "Gece annesine çok korkunç şeyler yapıyorlar zorla biliyor musun?" dediğim anda yeniden ağlamaya başladım ve Gece ne yapacağını bilemeyerek başımı tutup göğsüne yasladı. Hıçkıra hıçkıra ağlarken konuşmaya çalışıyordum ama beceremiyordum.

"Şşşh," dedi Gece saçlarımı okşarken. "Sakin ol. Halledecekler. Kaya ile onu konuşuyorlar dışarıda. Bulacaklar annesini. Tamam mı?" İç geçirdi. "Kendini suçlama Âlâ. Yanlışlıkla olmuş, bilerek değil."

"Ama neler yapıyorlardır kim bilir o kadına!" Çığlık atarak ağlıyordum artık. "Düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum! Benim annem öldü, onunki de ölmesin!" Gece kaskatı olmuş bir şekilde bana sarılmaya devam etti ve dudaklarımdan dökülen hıçkırıklar kış bahçesinin sınırlarını aştı.

Kapı hızla açıldığında Karan'ın endişeli sesini duydum. "Âlâ!" dedi telaşla. Çığlıklarımı duymuş olmalıydı.

"Bir şey yok," dedi Gece kuru bir sesle. "Dertleşiyorduk."

Sessizlik.

Başımı Gece'nin göğsünden kaldırıp omzumun üzerinden Karan'a baktım. Gözleri telaşla büyümüştü ve her nereden geldiyse koşarak gelmişti. Bir eli hâlâ kapının kulpunu tutuyordu, diğeri ise pervaza yaslanmıştı.

Düşünmedim, gözlerimi yüzünden çekmeden ayağa kalktım ve koşarak yanına ulaşıp boynuna atladım. Bedenim bedenine çarptığında Karan beklemediği için sendeledi ve ona sarılabilmem için eğildiğinde eli kapının pervazını bırakıp belime gömüldü.

"Annen için çok üzgünüm!" diye bağırdım hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ederken. "Çok üzgünüm Karan!"

Kapının kulpunu tutan eli kaskatı kesilmiş bir şekilde sırtıma gittiğinde kalbinin sesini duyabiliyordum. Öyle hızlı atıyordu ki sinirlendiğini sanarak ona daha sıkı sarıldım. Fakat sinirlenmemişti. Şaşırmıştı, şok olmuştu, bozguna uğramıştı ve kendini öyle bir kasmıştı ki tüm kasları taş gibiydi.

"Özür dilerim!" diye feryat ettim. "Sana böyle davrandığım için özür dilerim! Korkuyorum!"

Yutkunduğunu duydum. Başını eğdi, yüzünü saçlarıma gömdü ve derin bir nefes çekti içine. "Senin bir suçun yok," diye fısıldadı. "Ağlama. Senin bir suçun yok."

"Benim yüzümden kayboldu umutların! Benim yüzümden!"

Karan bana öyle sıkı sarıldı ki nefes alamayacak duruma geldim. "Bazen bir yerden kaybolan o umutlar başka bir yerden yeşerir," diye fısıldadı kulağıma. "Sen benim geceme ışık tuttun. Sen... gecenin karanlığına sızan ay ışığısın. Ağlama, sana kızgın değilim." Sırtımdaki eli enseme ulaştı. "Öfkemi de hiç hak etmedin ki zaten."

🔥🌙

Birkaç dakika sonra sakinleşmiş bir şekilde masada oturuyordum. Kaya ve Gece karşımdaydı yeniden, temkinli bakışlarla bana bakıyorlardı. Karan yanımdaydı; başımı omzuna yaslamış, usul usul saçlarımı okşuyordu. Sohbet ediyorlardı ama ben dahil olamayacak kadar ruhsuzdum. Kızarık, şişmiş gözlerim şakşuka tabağına dalmıştı. Ağlamaktan burnum tıkandığı için nefes alma umuduyla kurumuş dudaklarım aralanmıştı.

"Kahve?" dedi Gece gülümseyerek. "Kahve içelim mi?"

Karan iç geçirip başını salladı. "İçelim. Hava iyice soğudu. Sıcak sıcak iyi gelir." Başını eğip yüzüme bakmaya çalıştı. "Hem yaptığın tatlıdan da yeriz? Olur mu? Çok merak ettim tadını. Mustafa'ya vermişsin; gördüm, iştahlı iştahlı yiyordu."

"O zaman ben bize birer bardak kahve yapayım da içelim," dedi Gece ayaklanarak.

"Olmaz!" dedim tıkalı burnumdan dolayı tuhaf çıkan sesimle. Başımı Karan'ın omzundan kaldırıp Gece'ye baktım. "Sen misafirsin. Olmaz."

"Olsun," dedi Gece gülümsemeye devam ederken. "Benim kahvemi içmiş olursunuz hem. Güzel yaparım."

"Biz de gidelim!" dedim Karan'a. "Yardım edelim."

Karan, "Tamam," dedi yumuşak bir sesle. "Hep beraber yapalım kahveyi. Ama tatlından da yiyelim."

"Çok yaptım zaten," dedim başımı sallayarak. "Yiyin. Sen de ye."

Kış bahçesinden çıktığımızda soğuk hava anında tenimi ısırdı ve kolunu omzuma atarak yürümeme yardımcı olan Karan'a sokulmama sebep oldu.

"Üşüdün mü?" diye sordu başını eğerek. "Soğuk mu?"

"Evet!" dedim mızmız bir çocuk gibi. "Bok gibi soğuk!"

"Şşşh," dedi Karan mırıltılı bir kahkahayla. "Çok ayıp."

"Ne gibi soğukmuş?" dedi hemen arkamızdan ilerleyen Kaya muzur bir şekilde. "Bok mu dedi o?" Gece kıkırdadı.

"Demedi demedi," dedi Karan bana sıkıca sarıldığında. "Âlâ öyle pis kelimeler kullanmaz."

"Kullanırım!" dedim inatla kaşlarımı çatarak. Yürümeye bile mecalim kalmamıştı; şimşirli yolların taşları ayağımın altından çekiliyordu. Karan beni tutmasa düşe kalka ilerleyecektim. Başımı çevirip Kaya'ya bakmaya çalıştım. "Kullanırım ben, yalan söylüyor."

"Niye yalan söylüyorsun lan?" dedi Kaya, Karan'a alaycı bir şekilde.

"Bok gibi yalan söylüyor!" dedim önüme dönüp homurdandığımda. "Parayla olsa kredi çekip söyleyecek."

Karan da güldü, Kaya ve Gece de. Duraksadım ve kaşlarımı daha derin çattım. "Salak mıyım neyim? Kredi çekecekmiş! Adamın bok gibi parası var!"

"Bok gibi bir adam Karan," dedi Karan'ın ta kendisi. "Değil mi Âlâ?"

"Biraz," dedim kapanan gözlerime engel olmadan. Nasıl olsa Karan beni yürütüyordu, gözlerimi açmama gerek yoktu. Üstelik bahçedeki ışıklar midemi bulandırmıştı, dünya gerçekten dönüyordu; hissediyordum. "Çok da bok gibi değilsin."

"Hadi ya," dedi Karan. "Ben artırırsın sanmıştım."

"Yok," dedim kıkırdayarak. "Artırırsam beni tutmazsın ve düşerim ben şu an."

"Ha bir de!" dedi Karan hayret içinde gülerek.

"Hı-hı," dedim başımı omzuna yasladığımda. "Evet."

Mutfağa ulaşana kadar gözlerimi açmadım. Karan beni büyük bir dikkatle ada tezgâhın bar sandalyelerine oturttuğunda Gece kazağının kollarını sıvayarak kahve köşesine doğru ilerledi. "Türk kahvesi?"

"Olur," dedi Karan. Hâlâ başımda dikiliyor, arkamda durmuş düşmemem için omuzlarımı tutuyordu. Kaya karşıma oturmuştu; dirseğini masaya, çenesini avcuna yaslamış Gece'yi izliyordu. Yüzünde öyle güzel bir gülümseme vardı ki iç geçirdim. Sevilmek ne güzel bir his olsa gerekti. Sen yine bir aşk susaması yaşıyorsun ki hayrolsun inşallah? Romantik komedi de izlemedik ki niye böyle oldu? Furkan'ı hatırladın diye, değil mi? Hayır, Âlâ, hayır! Aşk yok, evlenmek yok, çocuk doğurmak yok! KARİYER VAR.

Alelâde'nin dırdırları arasından aklıma gelen şeyle hızla Gece'ye döndüm. Kahve makinesini fişe takıyordu. "Karan makinede içmez!" dediğimde durdu ve omzunun üzerinden şaşkınlıkla bana baktı.

"İçerim," dedi Karan boğazını temizleyerek. Gece'nin kahve yapıyor olmasından rahatsızdı ve sanırım zahmet vermek istemiyordu. Çalışanlar da yoktu ortalıkta, herkes neredeydi?

"Bana kızmıştın!" dedim başımı geriye atıp tersten gördüğüm yüzüne baktığımda. Gözlerim dudaklarına hizalanmıştı. "Cezvede yapayım diye."

"Cezvede de yapabilirim..." dedi Gece nazik bir şekilde. "Sorun değil."

"Yok," dedi Karan ona dönüp gülümsediğinde. "İçerim. Makinede yap, lütfen zahmet etme."

"Olmaz!" dedim ve ayaklandım. "Ben sana cezvede yapacağım!"

Karan şaşkınlıkla beni tuttuğunda karşısına dikilmiştim bile. "Gerek yok, Âlâ," dedi sakince. "Otur. Ayakta bile duramıyorsun."

Kaşlarımı kaldırıp indirdim ve arka arkaya cıkladım. "Asla olmaz. Sen içemezsin. Yapacağım ben!"

Arkamı dönüp kahve makinesine doğru ilerlediğimde Karan nefesini dışarı üfledi ve peşimden geldi. "Gece sen otur, biz yapalım," dedi nezaket dolu bir sesle.

"Peki," dedi Gece, ardından geri çekildi ve Kaya'nın yanına gitti.

"İçmez ki," dedim kendimden emin bir şekilde cezvelere uzandığımda. Altı tane cezve vardı. Yeni cezve mi almışlardı? Elimi uzattım ama elim cezveye değil, tezgâh arasındaki beyaz fayanslara dokundu. "Sana kibarlık ediyor ama içmez. Tadı değişiyor."

"Ben vereyim," dedi Karan uzanıp en büyük cezveyi alırken; sıkıntılı görünüyordu. "Hatta sen sadece yanımda dur. Ben yapayım."

"Olmaz," dedim ve cezveyi elinden alıp tezgâha koydum. Cam fanusa uzandığımda elimi tuttu.

"Ben yaparım," dedi yumuşak bir sesle. "Hem sen de gitmeden benim elimden kahve içmiş olursun?"

Kıkırdadım. "Ben? Senin elinden? Kahve? Olmaz öyle şey!"

"Âlâ," dedi sabırla. "Tatlıyı sen yaptın, kahveyi de ben yapacağım. Böylelikle eşitleneceğiz. İtiraz yok, tamam mı?"

Kaşlarımı çatarak ona döndüm ve bir süre öylece baktım, sonra gülümsedim. "Tamam! Yap bakalım." Gece ve Kaya'ya döndüm. Gece, Kaya'ya arkadan sarılmıştı, yüzünü Kaya'nın boynuna gömüp gözlerini kapatmıştı. "Nasıl içiyorsunuz?" diye sordum sırıtarak. İkisinin de gözleri beni bulurken Kaya gülümsedi. "Sade."

Kıkırdadım. "Karan da sade içer, bol köpüklü. Ben içmem. Tek şekerli içerim ben."

Ardından tekrar Karan'a döndüm ve elimle tezgâhtan destek alarak aptal bir gülümsemeyle onu izlemeye başladım. Karan onu izlediğimin farkındaydı fakat bozuntuya vermiyordu. Dört kaşık kahveyi cam fanustan cezveye aktarıp fincanları çıkardı. Yüzü ifadesizdi ama düşüncelere daldığını görebiliyordum.

Cezvenin içindeki kaşıkla usul usul kahveyi karıştırmaya başladığında elimi, tezgaha yasladığı eline götürdüm. Tenim tenime değdiğinde parmaklarım elinin üzerindeki, bana ağaç köklerini anımsatan damarları keşfetmeye başlamıştı bile. Bu ani dokunuşum karşısında Karan'ın eli kaskatı olurken kahveyi karıştırma işine de bir son verdi. Başını eğip yüzüme baktığını biliyordum ama ona bakmadım. "Ne güzel ellerin," dedim yarı açık gözlerimi ağır ağır kırpıştırarak. Parmak uçlarım sırasıyla tenine dokunarak bileğine kadar ilerledi, sonra durdu. "Çok güzel," diye devam ettim ardından.

Derin bir nefes alıp parmak uçlarımın usul usul üzerinde dolaştığı elimi tuttu. Başımı kaldırıp ona baktığımda bakışlarındaki ifadesizliğin silindiğini, gözlerinin puslandığını gördüm. "Uslu dur," dedi. Arsız bir sırıtışla yüzüne baktım. Karan başını iki yana sallayarak arkamdan dolaştı ve ocağın önünde durdu. Artık solumdaydı, yavaşça ona döndüm.

"Baban neden öldü?" dediğimde ocağı açıyordu ve bu sorum üzerine kısa bir an durdu. İki saniye boyunca boş boş cezveye baktı, ardından ocağın derecesini ayarladı.

"Aort diseksiyonu," dedi ifadesiz bir sesle. "Kalp krizi geçirdi."

Kaşlarım çatılırken, "Başın sağ olsun," diye mırıldandım. "Ameliyat olmadı mı?"

"Hiçbir belirti yoktu," dedi kuru bir sesle.

Doğruydu, sinsi bir hastalıktı anevrizma. Çoğunlukla aort damarı yırtılana kadar ne olduğunu anlamazdınız, kendini belli etmezdi. Düzenli olarak sağlık kontrolünden geçmiyorsanız anlamanız ve önlem almanız pek mümkün değildi. Ani gelişen ölümlerin çoğu anevrizmaya bağlıydı ve hasta ex olana kadar da kimse ne olup bittiğini anlayamayabiliyordu. Staj yaptığım süreçte buna çok fazla şahit olmuştum.

"Babam inatçı bir adamdı. Dediğim dedikti, hastaneye gitmezdi." Duygusuz bir gülümseme belirdi yüzünde. "Egosu öldürdü onu. Öyle yükseklerde görüyordu ki kendini bir hastalığa sahip olabileceğini hiç düşünmedi. Yıllarca savaştığı düşmanları burnunu bile kanatamamışken hastalıktan mı ölecekti? Hiç inanmadı bu olasılığa. Fakat günün sonunda kalbindeki ufacık bir baloncuk canını alıverdi." Sesinde tek bir duygu kırıntısı yoktu, babasına karşı öfkeli olduğunu düşündürmüştü bu ruhsuzluğu.

Bir yorum yapmadan başımı koluna yasladım ve o donup kalırken bir türlü kaynamayan kahveye boş boş baktım. Köpükler, yüzeyde birikmeye başlamıştı.

"Otur istersen," dedi Karan gergin bir nefes üflerken. "Ayakta duramıyorsun."

"Hayır," dedim kısık bir sesle. Bedenimi tamamen ona yasladığımda sağ elini hızla belime sardı ve beni sıkıca tuttu.

"Tahmin etmeliydim başıma bela olacağını," diye mırıldandı kendi kendine. Başımı göğsüne yasladım bu sefer. Kedi gibi sırnaşıyordum ona ve tüm bunları neden yaptığım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sürekli dokunmak istiyordum ve gem vurduğum isteğim anasonun etkisiyle güçlenip yenilmez olmuştu. "İçmene ne diye ses çıkarmadıysam?"

"Kızdın mı bana?" dedim gözlerimi kapatarak. Kokusunu içime çektim, kaşlarım çatıldı.

"Bir deliye, bir de çocuğa kızılmaz," dedi dümdüz bir sesle.

Başımı kaldırıp ona bakmaya çalıştım ama gözlerimi açamıyordum. "Ben deli değilim!" Güldü ve bakışlarını cezveye çevirdi. Daha çok hırçınlaşarak çenesini tuttum ve onu bana bakmaya zorladım. "Çocuk da değilim!"

Karan bıkkın bir ifadeyle yüzüme birkaç saniye bakınca çenesini bıraktım. Başımı yeniden göğsüne gömerken tekrar kokusunu içime çektim ve huysuzlandım. "Muskat, kekik ve misket limonu," diye mırıldandım. Karan kaynamaya başlayan kahveyi, cezveyi sol eline alarak üç fincana dağıtırken kaşlarını çattı. "Cananga, osmantus ve gül..." diye devam ettim sözlerime. Sesim gittikçe kısılıyordu, çok uykum vardı. "Hint sandal ağacı, vetiver ve sedir ağacı," diyerek bitirdim parfümünün notalarını. Derin bir nefes daha çektim kokusundan. "Çok güzel, huzurlu bir ölüm şekli gibi."

Karan yutkundu. Parfümünün notalarını ezbere çıkarmış olmam onu afallatmıştı. Tek eliyle şekere ulaştı ve bir küp şekeri tek fincanlık kahve kalan cezveye attı.

"Ama bir şey daha var," dedim, belime biraz daha sıkı sarıldı. Ayakta duramıyordum ve dizlerim kırılıp duruyordu. "Başka bir koku daha var," dedim gözlerimi kapatıp gülümseyerek. Karan bir yandan beni sıkı sıkı tutarken diğer yandan usul usul kahveyi karıştırıyor, şekerini eritmeye çalışıyordu. "Ne bu?" diye sordum kaşlarımı çatarak.

Cevap vermedi. Onu tekrar kokladım ama parfümüne dolanmış o hoş kokuyu çıkaramadım. Kazağına tutunarak parmak uçlarımda yükseldiğimde ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi eğilip yüzüme baktı. Kaşları çatılmıştı. Ona aldırmadım. Kazağını sıkı sıkı tutup yukarı doğru tırmandım ve boyun kısmını tutup aşağı çektim. "Eğil," dediğimde şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Eğil," diye tekrar ettim. Dediğimi yapıp eğildiğinde belime sarılan kolu gerilmiş, parmakları karnıma gömülmüştü. Parmak uçlarımda iyice yükseldim ve burnumu boynuna yaslayıp derince bir nefes çektim içime. "Hımm," derken gözlerim kapanmıştı. "Teninin kokusuymuş."

Karan kaskatı olmuş bir şekilde kalakaldığında bir kez daha kokladım boynunu. Burnumun ucu tenine sürtünüyordu. "Petrikor," diye mırıldandım. Lütfen K9 köpeği gibi adamı koklamayı kes Âlâ!

Karan başını eğdi ve dudakları yanağıma dokundu. "Yapma," dedi alçak bir sesle. "Yapma, Âlâ."

"Bir şey yapmıyorum," dedim, sesim çıkmıyordu. "Tenin tıpkı yağmur sonrası toprak gibi kokuyor. Neden?"

"Yapma," dedi bir kez daha. Ardından belimi saran kolu aniden çekildi ve omuzlarımdan tutarak beni tezgâha yasladı. "Burada dur, kıpırdama."

Omuz silkip Gece ve Kaya'ya baktım. Kendi aralarında konuşuyorlardı, neyse ki bize bakmıyorlardı. Karan buzdolabına yöneldi ve gündüz hevesle yaptığım soğuk baklavayı çıkarıp tezgahın üzerine koydu. Tatlı tabaklarını çıkarıp her tabağa dörder dilim servis ederken kalçamı ve ellerimi tezgaha yaslamış onu izliyordum.

Çok güzel görünüyordu. Siyah, boğazlı kazağının kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı ve ikramları büyük bir ciddiyetle hazırlıyordu. Çehresi gergindi, çenesinin kasıldığını; şakaklarının seğirdiğini görebiliyordum. İçinde kanlı bir savaş veriyordu sanki. Dışa yansıtmadığı büyük bir savaştı bu ve bazen görebiliyordum savaş meydanında katletmeye çalıştıklarını. Çok kısa bir an gösteriyordu, belki de farkında olmadan.

Saçlarına baktım; yüzünün sert hatlarını yumuşatamayan dalgalı saçlarıyla oynamak istedim. Parmaklarım o yumuşak buklelerin arasında dolaşsın istedim. Gözlerindeki gölgeli acıyı, gizlemek için soğukluğuyla maskelediği azabı yok etmek istedim. Şefkatimi tatsın istedim.

Karan teker teker çatal yerleştirdiği tabaklardan birini bir eline, bir fincan Türk kahvesini de diğer eline aldı ve ilerleyip Gece'nin önüne bıraktı. Gece nazik bir şekilde gülümserken, "Ellerine sağlık," diye mırıldandı. Aklından geçenleri tahmin edebiliyordum. Buraya gelirken kafasında yarattığı o acımasız adamın ona kendi elleriyle kahve ve tatlı ikram edeceğini düşünmemişti. Beklemediği bir adamla karşılaşmıştı ve en az benim kadar kafası karışmış olmalıydı.

"Afiyet olsun," dedi Karan tok bir sesle, ardından Kaya'nın tabağını ve kahvesini aldı. Kahve ve tatlısı önüne konulduğunda Kaya başını kaldırıp muzip bir gülümsemeyle Karan'a baktı. "Ellerin dert görmesin."

"Sağ ol sağ ol," dedi Karan homurdanarak. Yarım ağız gülümsüyordu. Ardından bana döndü. Pür dikkat onu izliyordum. Gözlerim sızlıyordu ama inatla açık tutuyordum. Yumuşak bakışları yüzüme bakarken yanıma geldi ve yeniden belime sarılıp beni bar sandalyesine doğru yönlendirdi. Onun yardımıyla bar sandalyesine oturduğumda dirseklerimi ada tezgâha yasladım ve saçlarımı alnımdan geriye ittim.

Git gide ayılmam gerekirken zihnimin daha çok bulandığını hissediyordum. Bir daha rakı içmeyecektim. Bu illeti her içtiğide bin pişman oluyordum. Genzimden yükselen anason kokusu yüzünden yutkunup duruyordum.

Birkaç saniye sonra tatlı tabağı ve kahve usulca önüme konuldu. Başımı kaldırıp gülümsedim. "Hımh!" diye bir ses çıktı ağzımdan. Bir çeşit teşekkürdü sanırım, bilmiyordum.

Karan kendi kahvesini ve tatlısını da alıp yanımdaki sandalyeye oturduğunda Kaya, "Harika olmuş, Âlâ," dedi gülümseyerek. "Ellerine sağlık."

Gece de hızlı bir hareketle başını salladı ve lokmasını yutup şaşkınlıkla bana baktı. "Yediğim en güzel soğuk baklava olabilir."

Kıkırdadım. "Afiyet olsun."

Karan başını tabağına eğerek tatlıdan bir çatal alıp ağzına götürdüğünde meraklı bakışlarım çoktan ona çevrilmişti. Yavaşça çiğnedi, kaşları kalktı ve yutkunup zaman kaybetmeden bir çatal daha aldı. Salak salak gülümsedim. Beğenmişti.

Kahvemden bir yudum aldım ama midem hiç hoş olmayan bir kaynamayla ağzıma kadar gelince fincanı hızla tabağa koyup arkama yaslandım. Tek lokma bir şey yersem kusacaktım. Kusmak istemiyordum. Yeterince rezil olmuştum. Hatta yerin dibindeyim. Biraz olsun ayılsam kimsenin yüzüne bakamayacaktım fakat neyseki alkol kanımda dolaşarak zihnimi zehirlemeye devam ediyordu. Bunu yarına ertelemiştim. Yarın korkunç hissedeceksin ve ben seni teselli edecek tek bir kelime dahi etmeyeceğim. Dua et de hafızan silsin tüm bu yaptıklarını.

Minik, önemsiz sohbetler dışında sessizce tatlılarını yiyip kahvelerini içmişti masadaki herkes. Bense başımı dik tutamadığımdan yanağımı ada tezgâha uzattığım koluma yaslayıp Karan'ı seyretmiştim. Arada bir Kaya'nın söylediği şeylere gülüyor, onlarla samimi bir şekilde sohbet ediyordu. Tatlımı yiyip kahvemi içmemi söylese de midemin bulandığını öğrendiğinde itiraz etmemişti.

"Saat üçe geliyor," dedi Kaya hayret içinde kolundaki pahalı saate bakarak. "Gidip uyuyalım, sabah kalkıp da Ceylin'le ilgilenemezsem kıyamet kopar."

Gece de başını sallayıp nişanlısını onaylarken tabağını ve dibinde telvesi kalmış kahve fincanını alarak ayağa kalktı. "Ben de çok yorgunum zaten. Her şey için teşekkür ederiz. Yarın sabah görüşürüz." Sıcak bir gülümsemeyle bize baktığında Karan da ona gülümsemişti.

"Cihan yarın öğlene doğru burada olacak," dedi Kaya da tabağını ve fincanını alıp Gece'nin peşinden tezgâha ilerlediğinde. "Detaylıca konuşuruz. Rusya'nın her karış toprağına bakacaklar. Ne gerekiyorsa yapılacak."

Karan sıkıntılı bir nefes verdi. Mahçup hissediyordu. "Bütün adamlarını bu işle görevlendiremezsin," dedi. "Bunu kabul etmem."

"Yarın konuşuruz," dedi Kaya ve Karan'ın omzuna dostça iki kez vurup, "İyi geceler," diye devam etti.

"İyi geceler," dedim gülümseyerek. Gece bulaşıkları makineye yerleştirirken Kaya onu bekledi ve ardından iyi geceler faslını tamamlayıp onlar için hazırlanan odaya çıktılar.

Karan ise onlar çıktığında tek kelime etmeden ayağa kalktı, önümüzde tabak çanakları topladı ve beni de alarak yukarı çıktı. Tüm bunlar olurken de asla konuşmadı.

Kolunu belime dolamış, elini karnıma koymuştu. Bense sıkıca omzuna tutunmuştum, yürümeye çalışıyordum. Gözlerim artık tamamen kapanmıştı ama gözümü kapattığımda da dünya ayağımın altından kayıp duruyordu.

Merdivenleri çıkarken sendeleyip durduğumda karnımdaki eli sırtıma kaydı. Ardından ne olduğunu anlayamadan diğer elini bacaklarımın arkasında hissettim ve saniyeler içinde de havalandım. Kollarım beceriksizce boynuna dolanırken başımı omzuna yasladım. "Benden nefret ediyor musun?" diye sorduğumda derin bir nefes aldı ama cevap vermedi. Acıyla inledim ve midemdeki fokurdamayı bastırmak için derin bir nefes aldım. Karan açtığı kapıyı arkasından kapattı, elini uzatıp odanın ışıklarını yaktı ve yatağa doğru ilerledi.

Zihnimde bir karmaşa vardı fakat öyle bir sis çökmüştü ki o karmaşayı göremiyordum artık. Düşünemiyordum, kontrolü tamamen kaybetmiştim. Dünya aşağı doğru akıyordu sanki. Mantığım da aynı durumdaydı. İçimdeki yangınla erimiş, zihnimin duvarlarından aşağı akıyordu. İpleri bir türlü elime alamıyordum. Ayılmak istiyordum ama ayılamıyordum. Üstelik Alelâde de mantığımı koluna takıp gitmişti, terk etmişti beni.

Yorganı sıyırıp beni yavaşça yatağa yatırdığında boynuna doladığım ellerimi çözmek için bedenime hiçbir komutta bulunamadım. Karan'ın kesik bir nefes almasıyla gözlerimi araladım ve burun buruna olduğumuzu görünce hafifçe gülümsedim. Gözleri dudaklarıma kaydı, yutkundu ve geri çekilmeye çalıştı. İzin vermedim, tekrar gözlerimi kapattım.

"Âlâ," dedi kuru bir sesle.

"Hım?" dedim yüzüme çarpan nefesini içime çektiğimde.

"Gitmeme izin verecek misin?" diye sordu. Kıpırdamıyordu, üzerime eğilmiş vaziyette öylece duruyordu. Bir elini yatağa yaslamıştı.

Kollarımı çözdüm, yavaşça geri çekildi. "Bugün ayın kaçı?"

"Uyu hadi," dedi yumuşak bir sesle. Yorganı yavaşça üzerime örttüğünde, "Bugün ayın kaçı?" dedim tekrardan. Karan iç geçirdi. "Sekizine girdik."

Yutkunup bakışlarımı tavana diktim. "Sekizi, dokuzu, sonra kara günü."

Karan tereddüt etse de elini alnıma götürdü ve yüzüme düşen koyu kahve saçlarımı geriye attı. "Uyu," dedi şefkatle. "Hadi."

Bakışlarım onu bulduğunda, "Gidecek misin?" diye sordum. Sesim öyle aciz çıkmıştı ki Karan duraksadı. "Uyuman gerek," dediğinde hafifçe kaşları çatılmıştı.

"Annemi anımsayıp duruyorum," dedim titrek bir sesle. Bakışlarım yeniden tavana çevrildiğinde gözümün kenarından bir damla yaş süzülerek şakağımdan saçlarıma tutundu. "Özlüyorum," dedim ve gözlerimi kapatıp yeniden ağlamaya başladım. "Çok özlüyorum."

Yatakta bir hareketlilik oldu, bir el kolumu tutup doğrulmamı sağladı, sırtımı sert göğsüne yasladı ve çenesini başımın üzerine koyup bana sıkıca sarıldı.

"Rüyama girsin istiyorum," dedim acı içinde ağlarken. "Bir kez gelsin, bana sarılsın istiyorum. Gelmiyor! Kırgın bana! Küsmüş bana!"

"Hayır," dedi Karan, eğilip saçlarımı öptü. "Anneler çocuklarına küsmez."

"Küsmüş! Küsmüş bize! Anlamadık diye küsmüş!" Ona döndüm ve başımı göğsüne yaslayıp sarsılarak ağlamaya devam ettim. Eli yanağıma gitti ve parmakları saçlarıma şefkat tohumları ekti. "Terk etti bizi çünkü küstü. Halinden anlamadık." Başımı iki yana salladım. "Benim annem yapmazdı. Bize bunu yaşatmazdı. Bizi böyle terk etmezdi."

Karan tek kelime edemedi, söyleyecek bir şey bulamadı. Sadece sıkıca sarıldı bana, öyle sıkı sarıldı ki yaralarımdan sızan kan bir süreliğine durdu, acısı azaldı.

Ağladım, başka bir şey söylemeden sadece ağladım. Sakinleştiğimde şişmiş gözlerim öyle çok acıyordu ki yuvalarından çıkacakmış gibi hissediyordum. Karan tek kelime etmeden yalnızca dokunuşlarıyla konuşmuştu. Ona yakışan buydu, konuşmayı benim aksime pek de sevmediğini; daha çok iyi bir dinleyici olduğunu artık biliyordum. Boş cümlelerle işi yoktu; hareketleriyle, davranışlarıyla, dokunuşlarıyla ve bakışlarıyla anlatmayı tercih ediyordu.

Gözlerim usul usul kapanırken ona biraz daha sokuldum. "O küçük çocuk," diye mırıldandım kokusuyla uykuya dalmadan hemen önce. "Ceylin." Zihnim geriye aktı ve o geceye döndü. "Senin gibi bir babası olduğu için..." Karan'ın yüzüne yayılan vahşi öfkeyi hatırladım, başımı çevirip yüzümü göğsüne gömdüm. "Çok şanslı."

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum ❤️

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.