İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 15 · 54 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 15

TUTSAK İKİLEMİ

Instagram: @ezgivani

Twitter: @Vanililate

Keyifli okumalar!

🎶Emir Can İğrek - Çağır

🎶Dj Goja - Wrong Way

🎶Melike Şahin - Pençe

🎶Ceren Gündoğdu, Özgür Çevik - Tutsak

Kendimi bazen tanıyamıyordum. Kriz yönetimi konusunda çoğu zaman sınıfta kalıyordum. Ruhumu sarsacak karışık duygular hissettiğimde ne yapacağım hiç belli olmuyordu. Dengesizdim, karmaşıktım. Çoğu zaman yaptıklarıma, söylediklerime ben bile şaşırıyordum. Bildiğimden şaştığım durumlar oluyordu. Asla yapmayacağımı düşündüğüm şeyler yapıyor, beklemediğim tepkiler veriyordum. Kendi yaptıklarıma kendim de şaşırıyordum. Gel bir de bana sor. Dengesizliğin ve saçma sapan hareketlerin yüzünden devrelerim yandı.

Güneş doğana kadar uyku uyumamıştım. Yorganın altına girmiş, gözlerimi boşluğa dikerek kıpırdamadan uzanmıştım. Karan'ın söylediklerini düşünüp düşünüp durmuştum ve her seferinde kalbimde yakıcı bir sızıyla karşı karşıya kalmıştım. İkilemdeydim. Bir yanım samimiyetine inanıyor, diğer yanım ona inanmaktan ölesiye korkuyordu.

Vicdanım sızlıyordu. Bana kendini açmıştı; pişmandı. Bense söylediği her şeyi elimin tersiyle itmiştim. Acımasız davranmıştım. Ona hak vermem gerekiyordu. Onu affetmem gerekiyordu. Acı içindeydi, görüyordum ama neden onun gösterdiği şefkati ben ona gösterememiştim?

Bütün gece kendime tek bir soru sormuştum. O gün annemi aslında kurtarabilecek olsam ve biri bunu mahvetse ne yapardım? Bütün gece bu sorunun cevabını düşünmüştüm. Sonuç belliydi; çok daha büyük bir öfkeye kapılırdım.

Ne hissettiğini anlayabiliyordum. Annesinin peşindeydi. Annesini kurtarmaya çalışıyordu ve ben aptallığımla bunu mahvetmiştim. Belki de bir erkek çocuğunun annesine kavuşmasına engel olmuştum. Tamam, bilerek yapmamıştım ama sonuç ortadaydı. Karan o adamın da annesinin de nerede olduğunu bilmiyordu şimdi. Rusya kocaman ülkeydi. O adamı Türkiye'de bulamamışken şimdi nasıl bulacaktı?

Dün gece neden öyle davrandığımı bilmiyordum. Yapmam gerekenin tam tersini yapmıştım. Pişmandı, üzgündü ve benden af diliyordu. Neden ona kılıç çektiğimi; niçin sözlerimle onu zehirlediğimi bilmiyordum. Bu tavrımı hak ettiğinden emin değildim artık. Hiçbir şeyden emin değildim.

Bilinçsizce yapmıştım. Bir anda gelişmişti. Elimde değildi. Ve sanırım Alelâde haklıydı. Korkuyordum. Böyle olması kolaydı. Ona karşı olumlu hiçbir duygu beslememek işime geliyordu. Sebebini bilmiyordum ama kaçmak kolayıma geliyordu.

Bir melodi sesiyle gözlerimi araladığımda bütün vücudum ağrıyordu. Hava güneşliydi; oldukça da aydınlıktı. Telefonum çalıyordu. Alarm kurduğumu hatırlamıyordum, sanırım biri arıyordu.

Gözlerimi kırpıştırarak açmaya çalıştım ve elimi komodine uzatıp aramayı yanıtladım, ardından telefonu kulağıma yasladım. "Alo?" dediğimde sesim fazlasıyla pürüzlü çıkmıştı.

"Sincap?" dedi Ediz'in yorgun ve keyifsiz çıkan sesi. "Uyuyor muydun?"

"Hı-hı," diye mırıldandım yatakta yan dönerek. "Nasılsın?"

"İyiyim," dedi kuru bir sesle. "Biraz baş ağırısı, o da normal." Duraksadı. "Sen neden uyuyorsun bu saatte? Patronun kızmayacak mı?"

"Ceylin öğle uykusunda," diyerek yalan söyledim. "O uyurken biraz kestireyim dedim..."

"Ceylin mi adı çocuğun?" dedi Ediz hışırtılı bir ses eşliğinde. "Güzelmiş."

"Hımm," dedim yatakta hafifçe doğrulup oturur pozisyona geçtiğimde. Etrafa boş bakışlar atıyordum. Saçım başım dağılmıştı. "Sen niye içtin o kadar? Dökül bakalım."

"Bir şey yok ya," dedi Ediz güler gibi bir sesle. "Biraz kafa dağıtmak istedim. Bunalmıştm, öyle bir anda aklıma esince de seni aradım işte."

"Ediz," dedim yumuşak bir sesle. Sesim hâlâ pürüzlü çıkıyordu, boğazımı temizledim. "Aleyna ile mi ilgili?"

"Ne?" Ediz duraksadı. "Hayır be, ne alaka Aleyna şimdi?"

İç geçirdim. "Sevgilisi varmış..."

"Biliyorum Âlâ," dedi Ediz düz bir sesle. "Varsa var, bana ne amına koyayım? Onu mu dert edeceğim? Kaç yıl oldu ayrılalı."

"Ne bileyim," dedim esneyerek. "Bir derdin var belli de... ne olduğunu anlamaya çalışıyorum."

"İyiyim ben," dedi Ediz. Hâlâ hışırtı sesleri geliyordu. Bir şeylerle uğraşıyordu. "Tolga!" diye bağırdı iki saniye sonra öfkeyle. "Senin ben ağzına sıçayım piç herif! Bu lavabonun hali ne?"

"Ne yapmış?" dedim merakla.

"Aptal ya! Güya bana kahvaltı hazırlayacaktı, yaptığı her şeyin çöpünü lavaboya yığmış!" diye homurdandı Ediz. "Dünki çayın demi, salatalık kabuğu, domates çöpü ne ararsan var! Ulan zaten midem bulanıyor..."

Yüzümü ekşittim. "Tolga'ya güvenmen hata," dedim alaycı bir şekilde. "Kalkıp kendi kahvaltını kendin hazırlamalıydın."

"Geri zekâlı bu çocuk ya!" diye söylendi Ediz. Bir takırtı sesi geldi. "Hay sikeyim! Ya of!"

Kahkaha attım. Tolga'nın pisliğini temizlemeye çalışıyordu.

"Bırak şimdi orayı," dedim gülümseyerek. "Bir tane C vitamini iç, sonra limonlu soda yap kendine..." Duraksadım. "Almıştım ben sana vitamin. Suyun içine atılıp içilenlerden. Ecza dolabında var."

"Tamam," dedi yumuşak bir sesle. "Taa oradan ilgileniyorsun benimle Sincap. Ne yapsam ben ya, seninle mi evlensem?"

Kıkırdadım. "Salak salak konuşma oğlum!"

"Ne var?" dedi Ediz gülerek. "Otuzumuza kadar evlenmezsek birbirimizle evleniriz işte. Mis gibi anlaşma!"

Güldüm. "Tövbe tövbe!"

Bir su sesi duydum, ardından Ediz tekrar, "TOLGA!" diye bağırdı.

"Ne oldu be?" dedim kaşlarımı çatarak.

"Kapatmam lazım Âlâ," dedi Ediz sıkıntıyla. "Üstüm başım battı hep! Ben seni ararım sonra. Öpüyorum. Dikkat et."

"Tamam," dedim gülümseyerek. "Görüşürüz."

"Görüşürüz Sincap."

Telefonu kapatıp ekrana baktım. Saat bire geliyordu. Uykumu aldığımı söyleyemezdim ama daha fazla uyursam da başım ağrırdı. Gündüz uykusu bana hiç iyi gelmiyordu. Bu yüzden yataktan çıkıp elimi yüzümü yıkayarak kendime gelmeye çalıştım.

Dağılan saçlarımı dolapta bulduğum kullanılmamış bir tarakla tarayıp açık bırakırken çekmecede bulduğum diş fırçasıyla hızlıca dişlerimi fırçaladım ve banyodan çıktım. Dolabın içinden siyah, İspanyol paça pantolon ve yeşil, kalın yünlü bir kazağı alıp hızlıca üzerimi değiştirdim.

Karan'ın dün bahsettiği kız gelmiş olmalıydı. Bir yanım Ceylin'in ona alışmasını istiyor; diğer yanım anlamsız bir şekilde kıskanıyordu. Saçmalıyordum, mantıklı hiçbir yanı yoktu bu kıskançlığımın ama sanırım Ceylin beni ne kadar benimsediyse ben de onu o kadar benimsemiştim. Ayrılmak zor olacaktı.

Odadan çıkıp aşağı indiğimde salondan Ceylin'in sesi geliyordu. Biriyle konuşuyordu, sesi heyecanlı ve neşeli geliyordu. Kaşlarımı çatarak salona yöneldim ve minik adımlarla içeri doğru ilerledim. Yeni gelen kıza, bana olduğu gibi hemen alışmış mıydı?

Ceylin, yere; orta sehpanın önüne oturmuş resim çiziyordu. Yanında da benim yaşlarımda bir kız oturuyordu. Esmer tenli, siyah saçlı bir kızdı. Oldukça da güzeldi; biçimli kaşları, dolgun esmer dudakları ve küçük, top burnuyla melez gibiydi. Siyah, kalın telli saçlarını at kuyruğu yapmıştı. Cildi pürüzsüz ve kusursuzdu. Esmer kadınlara hep hayran hayran bakmıştım. Esmer kadınları hep güzel bulmuştum ve bu kadın da mitolojik bir tanrıça gibi görünüyordu. Burada ne işi vardı ki? Gidip model falan olsaydı.

Ceylin önündeki kağıdı karalarken hevesli hevesli bir şeyler anlatıyor, kız da ilgiyle onu dinliyordu.

"Sonra biz gittik hamburger yedik yarın. Âlâ ve babam duman çıkarmaya gittiler ben de çizgi film izledim. Bi de baby shark dinledim." Başını kaldırıp kıza baktı ve hafifçe kaşlarını çattı. "Sen baby shark biliyosun mu?"

"Biliyorum," dedi kız gülümseyerek. "Çok severim."

"Hah işte benim babam daddy shark biliyo musun, ben de baby sharkım."

Kız güldü. "Mommy shark?"

Ceylin kısa bir an duraksadı; sonra önüne dönüp resmi boyamaya devam etti. "Mommy shark yok," dedi kaşlarını çatarak. "Sadece daddy shark."

Kızın kaşları çatılırken gözlerini kırpıştırdı ve anlamaya çalıştı. Neler döndüğünü bilmiyor, ama tahmin edebiliyordu. Ceylin'e üzülmüştü. Derin bir nefes alıp verdim ve gülümseyerek onlara doğru ilerlemeye başladım.

"Ceylin?" dediğimde sesimi duyduğu an yerinden sıçradı ve başını kaldırıp bana kocaman gülümsedi. Kız da bana bakıyordu.

"Âlâ'm?" dedi heyecanla ayağa kalkarken. "Günaydın Âlâ'm!" Bana doğru koştu ve ellerini açarak kucağıma atladı. Onu yarı yolda yakalayıp kucaklarken kahkaha attım.

"Günaydın!" dedim yanağına kocaman bir öpücük kondurduğumda.

"Seni özlemiştim ben akşam... ay sabah," dedi Ceylin bıcır bıcır. "Uyuyodun sen ama."

Kıkırdadım. "Ben de seni çok özledim ve... henüz kahvaltı yapmadım, biliyor musun?" dedim ciddiyetle. "Bu yüzden şimdi yapacağım." Başımı çevirip yanağını öptüm. "Oh! Bal gibi! Bir tane daha." Diğer yanağını öptüm. Ceylin kıkırdadı. "Doymadım, bir daha!" Başımı çevirip art arda ensesini öptüm. Öpücüklerimin sesi salonda yankılanıyordu.

Gıdıklanarak başını geriye yatırdı ve kahkaha attı. "Âlâ'm kıdıklanıyorum!"

Güldüm. Ceylin boynuma sarılıp kıza döndü. "Âlâ'mı anlattım sana ya... benim Âlâ'm bu işte," dedi kocaman gülümseyerek. Kız da gülümsedi ve bana başıyla selam verdi. Başımı eğerek selamını aldım ve tebessüm ettim.

"Uyuyordu," diye devam etti Ceylin anlatmaya. "Çok özledim ama babam 'uyumazsa mutsuz olur' dediği için ağlamadım çok." Bana döndü. "İyice uyudun mu Âlâ'm? Biliyo musun ben hiç ağlamadım sen gelmediğin için. Ağlayacaktım ama tuttum kendimi. Benim Âlâ'm geler dedim." Âlâ, biz bu çocuğu bırakıp nasıl gideceğiz?

Bilmiyordum. Hiç bilmiyordum. Çok zorlanacaktım, Ceylin'i çok özleyecektim. Bildiğim tek şey buydu.

Ona sıkıca sarıldım. "Aferin sana. Teşekkür ederim ağlamadığın için, yoksa çok üzülürdüm."

"Geldiğimden beri sizi anlatıyor bana," dedi kız sıcacık bir gülümsemeyle. "Daha tanışmadan hakkınızda pek çok şeyi öğrendim..."

Güldüm. "Memnun oldum."

"Ben de çok memnun oldum," dedi samimi bir şekilde. "Bu arada ismim Zara."

"Âlâ'm, Zara da benimle oynicakmış biliyo musun?" dedi Ceylin kaşlarını kaldırarak. "Her gün gelecekmiş. Ben Âlâ'mla oynarım sen yorulma dedim ama benle oynamak istiyomuş..." Ceylin'in mimiklerini izlerken ruhumun ısındığını hissediyordum. "Ben de olur dedim. O da bizimle oynayabiler di mi?"

Başımı salladım. "Tabii ki oynayabilir," dedim. "Hem bence çok da güzel oynar seninle..." İçim acıyordu. Ceylin'i yere indirip elini tuttum. "Şimdi sen Zara ablanla oynamaya devam et... ben de bir babana bakayım..."

"Karan Bey çıktı," dedi Zara. Başını kaldırıp ona baktım. "Evet, iş yapmaya gitti," dedi Ceylin de.

Doğru. İşe gitmiş olmalıydı. Bu saatte evde olacak değildi ya, çalışan adamdı sonuçta. Zaten ben de neden gözümü açar açmaz onu görmek istedim, hiç bilmiyordum. Vicdanımı rahatlatma derdindeydim sanırım.

"Ha," dedim afallayarak. "Tamam o zaman..."

"Gel bak resmime," dedi Ceylin heyecanla. "Bak ne çizeledim?"

"Bakayım," dedim gülümseyerek.

Ceylin koşarak orta sehpanın yanına gitti ve kağıdı çekip aldı. Tekrar bana koşarken yüzünde kocaman, parıl parıl parlayan bir gülümseme vardı. Dalgalı saçları omuzlarında sallanıyordu. Üzerindeki beyaz yün kazağı ve siyah taytıyla o kadar şirin görünüyordu ki saatlerce ısırmak istiyordum.

"Baak, bizi çizeledim Âlâ'm!"

Eğilip bana uzattığı kağıdı aldım ve yere çömelip incelemeye başladım. Üç tane çöp adamsı insan çizmişti. Biri erkekti, biri kadındı, diğeri ise prenses tacı olan küçük bir kızdı.

"Bu babam," dedi Ceylin minicik parmağıyla çizdiği adamı gösterirken. Takım elbise çizmeye çalışmış olmalıydı çünkü karaladığı kıyafetler simsiyahtı. "Bu sen," dedi yanında duran kadını göstererek. Saçlarımın rengini ve uzunluğunu aynı çizmişti. Pembe bir elbise vardı üzerimde. Otuz iki diş sırıtıyordum. Dişlerimi yamuk çizmişti ama olsundu. Sanırım onun gözünde sürekli gülen, pembe elbise giymesi gereken bir kadındım. "Bu da ben," dedi benim elimi tutan çocuğu göstererek. "Prenses tacını Zara çizeledi. Ben bilmiyom onu..."

Yanağımın içini dişledim ve resmen çiğnemeye başladım. Basit bir resmin bana böyle hissettirmemesi gerekiyordu. Ceylin'e döndüğümde beklentiyle yüzüme baktığını görünce yutkundum ve içimdeki karmaşayı bastırıp kocaman gülümsedim. "Çok güzel çizmişsin," dedim alnına bir öpücük kondurduktan sonra. "Çok beğendim Ceylin. Bunu bana hediye eder misin?"

"Evet!" dedi heyacanla başını salladığında. "Senin olsun. Ama hiç kaybetme, tamam mı?"

"Sonsuza kadar saklayacağım," dedim gülümseyerek. "Söz."

🔥🌙

Başımı geriye yaslayıp derin bir nefes aldım. Ruhum daralıyordu. Dün geceyi düşünmeden duramıyordum. Mahvettiklerimi, söylediklerimi, ondan duyduklarımı aklımdan çıkaramıyordum. Düşünceler, zihnimin duvarlarını kemiriyordu.

Lale abla uyandığımı gördüğünde tüm çaba ve itirazlarıma rağmen bana kahvaltı hazırlamıştı. Açıkçası canım pek bir şey istemiyordu ama ilaç içebilmek için kendimi zorlayarak birkaç lokma atıştırmıştım. Ben karnımı doyururken biraz havadan sudan konuşmuştuk, ardından Lale abla uzanmak için müştemilata geçmişti. Lale abla gideceğimi biliyordu ama bu konuyla ilgili hiçbir şey söylememişti. Konu Karan'a da hiç dokunmamıştı. Garip bir şekilde alakasız konulardan konuşup durmuştuk.

Kahvaltı masasını toparladıktan sonra da ilaçlarımı içip verandaya geçmiştim. Bugün hava güneşliydi ve aşırı bir soğuk yoktu. Kış güneşine güven olmazdı ama verandaya çıkıp sigaramı yudumlarken biraz kafa dinliyordum işte. Sen bu verandayı bayağı sahiplendin Âlâ. Kenarına köşesine işe bari.

Verandayı sevmiştim. Güzeldi, ferahtı. Sadece kış ayında olduğumuz için istediğim tadı vermiyordu bana. Bahar ayında çok güzel olurdu burada oturup bir fincan kahve içmek mesela. Nasip olmayacaktı gerçi.

Duygularım, düşüncelerim felç geçiriyordu sanki. Ne hissedeceğimi ve ne düşüneceğimi bilmiyordum. İşin doğrusu ne yapacağımı da bilmiyordum. Dünki tavrımdan sonra onunla karşı karşıya geldiğimde ne diyecektim? Her zamanki taktiğini kullanıp hiçbir şey olmamış gibi davranarak nabız yoklayacaksın Âlâ.

Onu yapabileceğimden emin değildim. Normal şartlarda birini kırdıktan sonra aramızdaki problemin ne derecede olduğunu anlayabilmek adına nabız ölçerdim ama Karan tam bir bilinmezlikti. Ayrıca dün göğsünde ağladığımı ve üzerindeki siyah sweatshirtünü gözyaşlarımla sırılsıklam ettiğimi düşünürsek hiçbir şey olmamış gibi davranamazdım. Saçlarımı okşadığını, elini tuttuğumu, bana sıkıca sarıldığını hesaba katarsak cidden ne yapacağımı bilmiyordum. Dün gece bir şeyler gerçekten de değişti Âlâ.

Üstelik beni alabora eden tek şey söyledikleri değil, dokunuşuydu. Karan, dün gece tam burada; oturduğum koltukta bana sıkıca sarıldığında, saçlarımı okşadığında korku ve endişe değil bambaşka bir duygu hissetmiştim. Adını koyamadığım bambaşka bir duygu.

"Gözlerini kapatırsan korkarsın. Karanlıkta kalırsın. Görmezsin, cayır cayır yanan o ateşin artık seni yakmak için değil de yolunu aydınlatmak için yandığını fark etmezsin. Aç gözlerini."

Söylediği son şey bu olmuştu. Onu orada bırakıp gitmiştim son cümlesini zihnime kazıyarak. Kaçmıştım aslında. O cesareti bulamıyordum kendimde. Ona karşı besleyeceğim tek bir olumlu duyguya dahi tahammülüm yoktu.

Söyledikleri zihnimin duvarlarını tırmalıyor, uğursuz sesler çıkarıyordu geceden beri. Güneşi doğurana kadar düşüncelerin arasında savrulacak kadar rahatsızdım bu cümlelerden. Üstelik o kadar tanıdık gelmişti ki o an bu cümleler; dejavu yaşamıştım sanki. Dejavu yaşamış olabilirsin Âlâ. Bu arada dejavunun bilimsel açıklaması neydi ya?

Beynin kısa bir an mavi ekran vermesi gibi bir şeydi. Sinir aksonlarındaki minik bir sapmadan kaynaklanan bir durumdu dejavu. Saniyelik bir bilinç/hafıza kaybı gibi de düşünülebilirdi. Yaşadığın anı, beyin lobları arasındaki kısa sürelik gecikme yüzünden daha önce yaşamış gibi hissetmendi kısacası. Yani beynin sağ lobu ile sol lobunun içinde bulunduğun anı milisaniyeden daha kısa bir zaman farkı ile algılamasıyla oluyordu. Bir taraf diğer taraftan daha önce algıladığı için, geç algılayan taraf bu olayı daha önce yaşamış gibi düşündürüyordu sana işte. Ha anladım! Yani senin algılayamadığın şeyleri benim algılayıp beynine vura vura sokmam gibi bir şey mi? Kendine hemen pay çıkarmasan şaşardım zaten. Beynimin hangi lobundaysan söyle de söküp çıkarayım seni oradan! Ben her yerdeyim Âlâ...

"Âlâ?" dedi Mustafa abi. Düşüncelerimden sıyrılıp ona döndüğümde ön bahçeden uzanan şimşirli yolda babacan bir gülümsemeyle bana doğru ilerlediğini gördüm. "Uyuduğunu söylemişlerdi. Ne ara uyandın da buraya geldin?"

Yavaşça doğrulup başımı kaldırdım ve güneşten kısılan gözlerimle Mustafa abiye bakarak gülümsedim. "Çok uyudum ya," dedim sıkıntıyla. "Mal gibiyim..."

"Sefan olsun," dedi karşıma otururken. "Yanından ayrılmamam gerek... biliyorsun. Yoksa seni rahatsız etmek istemiyorum..."

Gülümsedim. "Sorun değil," dedim samimi bir tonlamayla. "Asıl ben sana rahatsızlık veriyorum... sıkıcı olsa gerek sürekli birinin yanında durmak..." Yüzümde buruk bir ifade belirdi. "Üç gün kaldı ama... bugünü saymazsak iki..."

Mustafa abiye yapacağım tatlı sürpriz olsun istiyordum ve birazdan işe koyulmam gerekiyordu. Yanımdan ayrılmazken nasıl yapacaktım hiçbir fikrim yoktu.

"Estağfurullah Âlâ," dedi sitemkâr bakışlarla yüzüme bakarak. Yer yer ak düşmüş sakallarına baktım. Gözleri açık kahverengiydi. Yüzündeki ufak tefek kırışıklıkların her zerresi tecrübe ve yaşanmışlık kokuyordu. Kaç yaşında olduğunu bilmiyordum ama olduğundan da yaşlı gösteriyordu sanki. Yorgundu ya da. Hayat onu yormuş olmalıydı. "Ben gayet memnunum halimden... Seninle sohbet etmeyi seviyorum." Gülümsedi. "Ayrıca üç gün falan değil... bir süre daha birlikteyiz."

"Efendim?" dedim bilinçsizce.

"Seninle geleceğim," dedi Mustafa abi. "Haftanın beş günü Mehmet ile birlikte seninleyiz; kalan iki günde de Latif ve İlyas'a devredeceğiz nöbeti."

Gözlerim kısıldı. "Nasıl yani?" dedim beynim yokmuş gibi bakmaya devam ederken. "Ankara'ya mı geleceksiniz?"

Hafifçe başını salladı. Bu ne demek oluyor Âlâ? Bilmiyordum. Hiç bilmiyordum ne demek olduğunu. Her şeyi geçtim ben Ankara'da yanımda iki adamla nasıl dolaşacaktım? Ben bunu insanlara nasıl açıklayacaktım?

"Nasıl ya?" dedim kaşlarımı çatarak. "Ben buradan gittiğimde... ne alaka ki sen?" Daha nazik ol. Bu adam senin hayatını kurtardı dün. "Yani..." Boğazımı temizledim. "Yani, sizin göreviniz buradakileri korumak değil mi?"

"Karan Bey böyle emretti," dedi memnuniyet dolu bir tebessümle. "Sanırım Mira Hanım'ın sana zarar vereceğini düşünüyor. Çünkü bize bu görevi verirken Mira Hanım'ı da ablukaya aldırdı. Takip ediliyor."

Kaşlarım kalktı. "Mira mı bana zarar verecek?" dedim şaşkınlık ve dehşetle ona bakarken. "Ne alaka ki?"

Derin bir nefes aldı. "Normal değil o kadın," dedi yatıştırıcı bir sesle. Paniğe kapılmamamı sağlamaya çalışıyordu. "Takıntılıymış biraz. Dün bir şeyler olmuş sanırım. Anladığım bu benim..." Dün kadının çocuğunu kendisinden kaçırırken onu göğsünden ittin ya, onu diyor Âlâ.

İyi de bunun için bana ne gibi bir zarar verebilirdi ki? Dün yaptıklarını unuttun sanırım Âlâ. Ben o kadından her şeyi beklerim. Huzursuzlanarak derin bir nefes alıp verdim ve bir sigara daha yaktım.

"Sen Karan Bey'e söyleme bunları," dedi Mustafa abi mahçup bir ifadeyle. "Aslında sana hiç söylememem gerekiyordu."

Gergin bir şekilde başımı aşağı yukarı salladım. "Olur," dedim. "Merak etme, söylemem." Huzursuzluğum mideme cuk diye oturmuştu. Tehlikede olabilir miydim cidden? Ayrıca buna bir şekilde itiraz etmem gerekiyordu. Ne Ediz'e ne Maya'ya ne de diğerlerine bunu açıklayamazdım ben.

🌙🔥

Mustafa abiye tuvalete gideceğimi söyleyerek yanından kaçtığımda mutfağa koşup telefona sarılmıştım ve tam şu anda Karan'ı arıyordum.

"Efendim Âlâ?" diyerek açtı Karan telefonu ikinci çalışta. Sesi tok ve mesafeliydi. Kısa bir an duraksayıp derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim. Mustafa abiye sürpriz yapma konusuna öyle motive olmuştum ki bir anlığına dün gece yaşanılanları unutmuştum. "Âlâ?" dedi Karan, ben saniyeler boyu konuşmayınca. "Konuşmayı düşünüyor musun?"

"Hı-hı!" dedim panikle. Elimi alnıma attım ve mutfağın içinde bir o yana bir bu yana volta atmaya başladım. "Şey diyecektim ben..."

"Evet?" dedi Karan aynı ses tonuyla. "İstediğim raporlar mı bunlar?" diye sordu ardından.

"Ne?" dedim düşünmeden. Ne raporundan bahsediyordu?

"Bir saniye," dedi ifadesiz bir sesle. "Bunları istemedim ben," diye devam etti lafına. Seninle konuşmuyor Âlâ. "Tamam, ver imzalayayım." Mutfağın diğer ucuna yürüdüm. Bir anda anlamsız bir şekilde öyle çok heyecanlanmıştım ki suratına kapatmamak için kendimi zor tutuyordum. "Yatırımcı sunumlarını mail at bir de," dedi otoriter bir sesle. "Yarım saatin var." Sonra kısa bir sessizlik oldu ve bir hışırtı duydum. "Evet?" dedi tekrar. Sanırım bana söylüyordu.

"Mustafa abinin yanımdan ayrılması lazım... bugünlük," dedim kısık bir sesle. Beni kimse duyamazdı ama sanki duyacakmış gibi heyecanla, sessiz sessiz konuşmuştum.

"Sebep?" diye sordu Karan. Kaşlarını çattığını hayal edilebiliyordum.

"Tatlı yapacağım ya ona!" dedim nasıl unutursun? tonlamasında çıkan sesimle. "Yanımda durursa nasıl sürpriz olacak ki!?"

"Yap sen," dedi Karan düz bir sesle. "Nereden bilecek ona yaptığını?"

"Ya ama olmaz öyle!" dedim sitemle. "Tatlı yaptığımı bilecek nihayetinde... şaşırmayacak."

Karan sıkıntılı bir nefes verdi. "Tamam," dedi bıkkın bir sesle. "Halledeceğim ben. Başka bir şey var mı?"

"Süper!" dedim hevesle gülümseyerek. "Yok yok... Sen n'apıyorsun?" diye sordum devamında da. Düşünmeden yapmıştım, hemen ardından donup kaldım bu yüzden.

"Çalışıyorum," dedi Karan'ın ifadesiz sesi. Sonra derin bir nefes aldığını duydum. "Ceylin ne yapıyor? Alıştı mı Zara'ya?"

"Hıı," diye mırıldandım istem dışı yarattığım keyifsizliğimle. "Alışmış. Resim yapıyorlardı birlikte..."

"Güzel," dedi Karan.

"Çok güzel," dedim anlamsız bir kinayeyle.

"İyi," dedi Karan.

"Çok iyi," dedim.

"Kapatıyorum," dedi ardından.

"Kapat," dedim aynı tonlamada.

"Ya sabır," dedi ve suratıma kapattı. Telefonu kulağımdan çekip kaşlarımı çatarak ekrana baktım. Resmen suratıma kapatmıştı. E kapat dedin ya adama Âlâ!

Homurdanarak mutfaktan çıktım ve verandaya döndüm. Mustafa abi beni kapıda gördüğü an ayaklandı ve mahçup bir şekilde gülümsedi. Telefonla konuşuyordu. "Peki Karan Bey," dedi hafifçe başını sallayarak. "Tabii... tabii efendim. Tamam... Tamam..." Telefonu kapatıp sıkıntılı bir nefes verdi.

Kaşlarımı çatarak ona baktım. Karan'ı benim aradığımı anlamaması gerekiyordu. "Bir sorun mu var?" dedim gözlerimi kırpıştırarak. Oyunculuğunun berbat olduğunu söylemiş miydim daha önce?

"Karan Bey," dedi sıkıntıyla. "Şehre inip bir şeyler almamı istedi."

"Aaa," dedim kaşlarımı kaldırarak. "Ne istedi?"

"Bilmiyorum," diye mırıldandı. "Akşama misafirleri varmış. Sanırım hazırlık yapılacak... Listeyi Lale Hanım'dan alacakmışım..."

Gülümsedim. "Lale abla müştemilatta," dedim saklayamadığım bir heyecanla.

"Ha..." dedi Mustafa abi afallayarak. "Tamam..."

"Görüşürüz..."

"Sen?" diye sordu tedirgin bir şekilde. "Ben yokken çok ortalıkta dolanma bari... Gerçi Karan Bey dün hepimize kesin emir verdi. Malikâne sınırları içerisine zorla girmeye çalışan babamız dahi olsa vur emrimiz var ama... yine de dikkat et."

Demek Mira Hanım'a söylediği blöf değildi. Hafifçe başımı salladım. "Tamam, merak etme. Uzanacağım zaten ben biraz..."

"İyi tamam," dedi ve derin bir nefes alıp verdi. "Görüşürüz."

🔥🌙

Mustafa abi gider gitmez resmen koşarak mutfağa ulaştım ve MasterChef yarışmacısı edasıyla panikle koşturmaya başladım. İlk işim panik içinde teker teker dün akşam yerleştirdiğim malzemeleri çıkarıp ada tezgâhın üzerine yerleştirmek oldu. Biraz fazla yapsam iyi olacaktı zira akşam Gece ve Kaya geliyordu. Onlara da ikram edebilirdim; belki severlerdi. Seveceklerine emindim. Bu tatlıyı herkes severdi.

Cebimden telefonumu çıkardım ve mırıldanarak eşlik etmek için bir şarkı açtım. Telefonu ada tezgâha resmen fırlattıktan sonra ise bir tencere çıkarıp tatlının şerbetini hazırladım. Şeker ve suyu tencereye koyup altını yaktıktan sonra kaynayana kadar başında bekledim.

Ah, alışınca karanlığına,

Unutmuşum güneşi.

Ah kırılınca sabır taşı da...

Korkusuz uyur kişi.

Hiç tasalanma benim adıma,

Tuttururum dikişi...

Yetinmemeli bu kadar azla...

Bitirelim şu işi.

Mırıltıyla şarkıya eşlik ederken tahta kaşıkla şekerlerinin erimesini beklediğim şerbeti karıştırıyordum. Bakışlarımı teker teker eriyen şeker tanelerine dikmiştim. Bu şarkıyı çok seviyordum. Şimdiyse bu ana hapsolacaktı. Bu eve, buraya hapsolacaktı. Karan'a hapsolacaktı belki de. Dinlediğimde aklıma o gelecekti. Bir daha dinlemeyeceksin, değil mi? Muhtemelen dinlemeyecektim. Çünkü kokular kadar şarkılar da hatıralara sahne olurdu. Uzun süre sonra geçmişte sevdiğim bir şarkıyı dinlediğimde aklıma o günler gelirdi. Tam şu anda bunu düşündüğüm için bu şarkıyı duyduğumda aklıma bu günler gelecekti. Karan gelecekti. Yaşattıkları gelecekti. Kaçma Âlâ.

Rağmen kucağın köşküne...

Rağmen iki elin sesine...

Mağlup değilim galip de,

Hakkım fazlası bugünün...

Ahu deli dolu kaplan.

Sözde yüreğimi avlar.

Merhametin ayazında...

Pençen inadına parlar.

Ah, yakışıyor mu kaptan?

Bu fiyakalı laflar.

Kaygılarımız apayrı...

Kendi dümenine katlan.

Şerbet kaynamıştı. Uzanıp telefondan saate baktım ve beş dakika sonrasını aklıma kazıyıp sos tenceresini çıkardım.

Ah, açılınca perde solumdan...

Hatırladım kendimi.

Her tarafımda zehirli oklar,

Atarken üşenmedin.

Derin bir nefes alırken sos tenceresini ocağa bıraktım ve gözlerimi devirdim. Ne zamandan beri dinlediğim bir şarkının sözlerini Karan'a yormaya başlamıştım? Attıysa atmıştı zehirli okları. Üşenmemişti de, evet. Ne yapalımdı yani? Niye aklıma o geliyordu ki şimdi? Başka zehirli ok atan yok muydu bana? Oho! Hem de ne çok vardı! Say say bitmezdi!

Bak düştü davam...

Şükür sonunda.

Yol benim, yollar benim...

Davam düşmüştü. Şükür sonunda gidiyordum. Yol da benimdi yollar da benimdi. Evet ama bu şarkı artık sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Hırs içinde telefona uzandım ve şarkıyı pat diye kapattım. Ayrıca Karan kaptan da değildi kaplan da değildi. Yüreğimi falan da sözde olsa bile avlayamazdı. Saçma salak işlerdi. Âlâ tüm bunları kafasında kuran sensin yalnız? Sus Alelâde.

Beş dakika geçince şerbetin altını kapattım ve onu soğumaya bırakıp sos tenceresinin içinde tereyağını erittim. O esnada da daha fazla düşünmemek için Maya'yı aradım.

"Söyle ablaların en gevezesi," dedi Maya keyifle telefonu açtığında.

Yüzümü buruşturdum. "Geveze senin babandır."

Kıkırdadı. "Emin misin? Babamın ağzından cımbızla çekiyorsun lafları."

"Yoo," dedim kaşlarımı çatarak. Tereyağı erimişti. Telefonu kulağımla omzumun arasına sıkıştırıp köpüklerini ayıklamaya başladım. "Sen evlatlıksın ya. O yüzden babanın geveze olup olmadığını bilemezsin.

"Ya abla," dedi Maya bıkkın bir şekilde. "Daha yaratıcı şeylerle gel ya!"

"Tamam," dedim gülümseyerek. "Seni çöpten buldum ben."

"Klişenin daniskası," dedi Maya alaycı bir kahkahayla. "Başka!"

"Tamam," dedim derin bir nefes alarak. "Bunca zaman gerçeği söylememek için bunları söyledim sana ama... madem öyle... söyleyeyim..."

"Söyle söyle," dedi Maya kıkırdayarak.

"Sen aslında teyzemin kızısın," dedim ciddiyetle. "Bunca zaman söylemedik ama büyüdün artık..."

"Hııı aynen," dedi Maya. "Kesin öyledir."

"Maya," dedim ciddi bir şekilde. "Şaka yapmıyorum."

"Of abla kapatacağım şimdi!" dedi Maya homurdanarak. "Boş boş konuşma."

Yağ eriyince tencereyi ocaktan aldım ve içine biraz sıvı yağ ekleyip iyice karıştırdım.

"Of aman be!" dedim yüzümü ekşiterek. "Uzatıp seni buna inandırarak hüngür hüngür ağlatırdım ama uzaktasın. Kıyamadım."

"Salak," dedi Maya huysuzca. "Ne yapıyorsun?"

"Hiç," dedim ve telefonu hoparlöre alıp tezgâha koydum. "İş güç. Sen ne yapıyorsun? Nasıl geçiyor finaller?"

"İyi ya," dedi Maya. "Öyle ya da böyle girip çıkıyorum işte. Sabahlar olmuyor ama... neyse az kaldı. Sonra şöyle güzel bir tatil yapacağım."

"Sık dişini," diye mırıldandım baklava yufkalarını paketinden çıkarıp tepsiye yerleştirirken. "Az kaldı." Duraksadım. "Leyla nasıl?"

"İyi," dedi Maya kısaca.

"İyi bakıyor musun?" dedim kaşlarımı çatarak. "Karma aşısını yaptırman lazım bu hafta içinde bak," dedim. "İhmâl etme sakın. Her gün tüylerini tarıyorsun değil mi? Vitaminini de vermeyi unutmuyorsundur inşallah? Bana bak geldiğimde o kediyi bıraktığım gibi bulmazsam çok kızarım sana haberin olsun!"

"Abla sana bir şey diyeceğim," dedi Maya pat diye. Söylediğim her şeyin havada asılı kalmasına sebep olmuştu. "Şok olacaksın..."

Kaşlarım çatılırken duraksadım ve başımı çevirip arka bahçeye baktım. "Söyle."

"Dün kiminle karşılaştım? Tahmin et..."

"Kiminle?" dedim merakla.

"Tahmin et!" dedi Maya ısrarla. "Hadi!"

"Maya germe beni ya!" dedim sitemle. "Söyle işte. Hadi!"

Kıkırdadı. "Yağız'la!"

"Ne?" dedim kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken. "Nerede?"

"Bahçeli'de," dedi derin bir nefes alarak. "Dün gece dışarı çıktık bizimkilerle. Önümüzdeki üç gün sınav yok diye biraz kafa dağıtalım dedik... çok içmedim ama!" Gözlerimin kısıldığını hissetmiş gibi panikle konuşmuştu. "Kendimi kaybedecek kadar içmedim," diye açıkladı.

"On sekiz yaşındasın," dedim gergin bir şekilde. "Kanunen içebilirsin ama endişelenmeme sebep olma. Tamam mı?"

"Merak etme," dedi yumuşak bir sesle. "Anlatıyorum neler olduğunu..."

"Anlat," dedim ve dizdiğim yufkaların arasına yağ ve iri çekilmiş Antep fıstığını bol bol koyarak tepsiye yaydım. Dün bu malzemeleri alırken Karan'la resmen kavga etmiştik kimin ödeyeceğine dair. Fakat zafer kazanmıştım. Zaten kullanacağım bütün malzemeleri ben almamıştım. Karan evde vardır diyerek izin vermemişti almama. Antep fıstığını ve yufkayı almıştım sadece. Onlara da param yetmişti.

"Neyse işte... Yusuf, Leman ve Nisa'yla birlikteydim. Eğleniyorduk kendimizce... sonra benim tuvaletim geldi... lavaboya gittim."

"Eee?" dedim ara malzemeyi koyup üzerine yufka serme işlemime devam ederken. Sonra yüzümü buruşturdum. "Of Maya! Gitme şöyle pis mekanların tuvaletlerine ya! Enfeksiyon kapacaksın! Onu da geçtim bir sürü hastalık var bulaşıcı! Sarhoşların işeyip sıçtığı yere ne diye..."

"Ya abla!" dedi Maya sitemkâr bir şekilde bağırarak. "Bir dinle ya! Kırk yılın başında bir şey anlatacağım sana!"

İç geçirdim. "Tamam," dedim gazımı alıp sakinleştiğimde. "Anlat. Dinliyorum."

Maya hevesle devam etti: "Kabinden çıktığımda ise tam karşımda Yağız'ı buldum," dedi nefesini üfleyerek. Sesi titremişti. Heyecanlanmış mı bu Âlâ, yoksa bana mı öyle geliyor?

Tek kaşım havalanırken. "Eee?" dedim hafif yüksek çıkan sesimle. "Ne bu heyecan?" Sonra gözlerim irileşti. "NE? Bir dakika! Ne? Tuvalete mi girmiş?"

"Evet," dedi nefes bile almadan. "Beni görmüş ve peşimden kadınlar tuvaletine gelmiş! Şok oldum abla! Donup kaldım resmen."

"Sapık mı bu çocuk ya?" dedim öfkeyle. "Hayırdır?" Elimeki kaşığı tezgâha fırlattım ve elimi belime yerleştirdim. "Bir şey yaptı mı sana bak doğruyu söyle!"

"Hayır ya! Bir dur, celallenme hemen!" Maya derin bir nefes daha aldı. "Konuştuk sadece. Yalnız yakalamak istemiş beni... bir türlü olmayınca da peşimden gelmiş. Neyse ki benden başka kimse yoktu..."

"Maya," dedim şaşkınlıkla. "Neden bağırıp çağırıp yardım istemiyorsun? Ya sana bir şey yapsaydı? Manyak o çocuk, bilmiyor musun? Okuldan atılmadın mı onun yüzünden? Bursunu yakmadı mı kızım senin? Neyi konuşuyorsun?"

"Yapamadım," dedi Maya alçak bir sesle. "Bir an dumur oldum. Beni biliyorsun normalde ortalığı ayağa kaldırırdım ama yapamadım o an. Neden bilmiyorum. Kaldım mal gibi... Çok değişmiş bir de... Bayağı değişmiş... Büyümüş... Sakalları falan çıkmış... Spor yapmış sanırım bir de bol bol..." Ne diyor bu kız Âlâ?

Elimi alnıma götürdüm ve sabırla gözlerimi kapattım. "Ne konuştunuz?"

"Ha," dedi Maya bir anda toparlanarak. "Şey... of işte klasik Yağız... alay ede ede konuştu benimle ama... kötü anlamda değildi... yani... nazikti... şakalaşır gibi?"

"Maya," dedim uyarı dolu bir sesle. "Saçmalama."

"Ne ya?" dedi Maya anında savunmaya geçerek. "Ne oldu ki? Anlatıyorum sadece işte..."

"Saçmalıyorsun gibi geldi," dedim iğneleyici bir sesle.

"Ay yok," dedi Maya güler gibi bir sesle. "Saçmalama abla! Dalga geçelim diye anlatıyorum ben, sen lafı nereye getiriyorsun ya!"

Başımı iki yana salladım. "Ne söyledi sana?"

"Şey," dedi Maya utana sıkıla. "Değişmişsin dedi... iyi anlamda sanırım çünkü gözleri bir tuhaf bakıyordu bana. Öyle bir inceledi ki yüzümü, yerin dibine giresim geldi..."

Gına gelmişti bana tam şu anda. "Maya," dedim gergin bir şekilde. "Lütfen bana, sana aylarca zorbalık yapmış ve en sonunda da geleceğini tehlikeye atmış o pislikten etkilenmediğini söyle."

"Ay abla öf!" dedi Maya bir anda agresifleşerek. "Sana da bir şey anlatılmıyor ya! Kapat! Elçin ablayı arayacağım ben!"

Kızın hevesini kursağında bıraktın Âlâ. Hevesine sıçarım onun Alelâde!

"Ara ara," dedim öfkeyle. "Bir güzel gaza getirsin seni de sonra gidip... Tövbe tövbe!"

"Senin gibi kafasında kurmaz en azından!" diye homurdandı Maya. "İki dalga geçer kapatırız."

"Tabii," dedim gülümseyerek. "Ben tanımıyorum çünkü kardeşimi, değil mi? Ne yaparsan yap ama geleceğinle ilgili en ufak bir hatanda ayağımın altına alırım seni Maya! Götümü yırtıyorum ben sen iyi yerlere gel diye!"

"Kapatıyorum abla," dedi somurttuğunu anlayabileceğim bir sesle.

"Kapat," dedim ona da, aynı Karan'a dediğim gibi. O da aynı Karan'ın yaptığı gibi suratıma kapattı.

🔥🌙

Nihayet büyük bir titizlikle yaptığım soğuk baklavam tüm ışıltısıyla dilim dilim bana bakıyordu. Kocaman bir gülümsemeyle dolabın kapağını açtım ve biraz dinlenmesi için buzdolabına yerleştirdim.

Buzdolabının kapağını kapatıp topuklarımın üzerinde arkamı döndüğümde keyifle gülümsüyordum ki kapının pervazına yaslanmış, ellerini pantolonunun ceplerine sokmuş, ifadesiz bakışlarla beni izleyen birini gördüğümde minik bir çığlıkla mutfağı inlettim. Çığlığıma hiçbir tepki vermedi.

"Karan," dedim şaşkınlıkla, başparmağımı damağıma bastırdım. "Sen... geldin mi? Ne ara geldin?"

Yaslandığı yerden doğrulup bana doğru ilerlemeye başladığında istemsizce bir adım geri gittim ve kalçam tezgâha yaslandı. Bana cevap vermeden ifadesiz gözleri ve hiçbir duygu göremediğim yüzüyle dibime kadar geldi. Kalbim o yaklaştıkça boğazımda hissedeceğim kadar hızlandı ve bakışlarım da aynı orantıda yukarı doğru kalktı. Yüzüm göğsüne hizalandığında bir elini soluma uzatıp hemen yanımdaki tezgâha yasladı ve beni resmen oraya sıkıştırdı. Başını eğip yüzüme bakmasını bekledim ama yapmadı. Aramızda santimetrelik bir mesafe kalmıştı ve ben adem elmasına bakakalmıştım. Ne yapıyor? Ne yapıyor Âlâ? Çok panik oldum ben!

"K-" diye bir ses çıktı ağzımdan ama devamı gelmedi. Nefesim kesilmişti. Karan diğer kolunu kaldırıp arkamda bir yere uzandı ve dolabın kapağını açtığını duydum. Ben gözlerimi kapatıp sakin kalmaya çalışırken de bir bardak alıp rahat bir tavırla geri çekildi. Tuttuğum nefesimi çaktırmadan üfledim ve ne yaptığına baktım. Ada tezgâha yönelip içi dolu sürahiyi aldı ve kendine bir bardak su doldurdu.

"Erkencisin?" dedim sesimi normal tutmak için resmen ses tellerimle boğuşarak. Saat öğleden sonra dördü geçiyordu.

"Evet," dedi düz bir sesle. Kravatını biraz gevşetti. "Erken çıktım."

"Neden ki?" diye sordum içimdeki paniği ve karmaşayı bastırmaya çalışırken.

"İşim bitti," dedi ifadesiz bir sesle. Suyundan bir yudum aldı ve başını çevirip bana baktı. "Sen ne yaptın?"

"Tatlı," dedim derin bir nefes alarak. "Tatlı yaptım... Şimdi etrafı toplayacağım... sonra... sonra da Lale ablaya yardım ederim... yemek yapacak ya... Balık istemişsin... lüfer... yardım edeyim ben de... Lüfer de iyi gider bu mevsimde yalnız... Güzel seçim..." Gülümsedim.

Karan gözlerini kısıp bir süre öylece yüzüme baktı, ardından başını çevirdi. "Yok," dedi suyundan büyük bir yudum daha aldıktan sonra. Arka bahçeye bakıyordu. "Merve ve Kerime yardım eder ona. Bizim seninle başka bir işimiz var."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Ne işi?"

"İşini halledip gel," dedi ifadesiz bir sesle, ardından ben ona şaşkınlıkla bakmaya devam ederken bana doğru gelip tekrar dibimde durdu. Bardaktaki suyu lavaboya boşaltıp sol eliyle yanımdaki bulaşık makinesinin kapağını açtığında bir kez daha nefesimi tuttum. Bardağı makineye yerleştirip doğruldu ve eğilip yüzüme baktı. "Çalışma odasındayım."

"T-tamam," dedim, resmen tezgâha yapışmıştım. Bu kadar yakınımdayken ruhum bedenimden ayrılacak gibi hissediyordum. Karan başını biraz daha eğdi ve yüzümü inceledi. Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Acele et," dedi alçak bir sesle. "Bekletme beni." Sonra arkasını dönüp gitti. Tuttuğum nefesimi gürültüyle üflerken gözlerimi sıkıca yumdum. Neler oluyor Âlâ. Bilmiyordum. Ona da bana da neler olduğunu hiç bilmiyordum.

🔥🌙

Soğuk baklavayı yaparken çıkan bütün bulaşıkları makineye yerleştirdim; tahta kaşıkları elimde yıkadım ve koşarak alt katın lavabosuna gittim. Saçlarımı düzelttim, elimi yüzümü yıkadım ve bütün organlarımı benzin döküp yakıyorlarmış gibi hissediyor oluşuma bir son vermeye çalıştım. Başaramadım tabii.

Lavabodan çıktığımda ellerim titriyordu. Artık bu duyguya bir isim veremiyordum. Korkuyor olamazdım. Korkacak bir şey kalmamıştı. Fakat ben hâlâ neden böyle hissediyordum? Neden kalbim göğüs kafesimi dövüyordu, neden ellerim ve dizlerim titriyordu, neden cayır cayır yanıyordum?

Yukarı, çalışma odasına çıktığımda ilk defa kapının önünde kimse beklemiyordu. Bu durumu garipsesem de sorgulamadan kapıyı tıklattım ve geçen akşamın aksine sakince tokmağı çevirip başımı içeri uzattım. Karan, büyük çalışma masasının arkasında; deri, chester sandalyesine oturmuş önündeki belgeleri karıştırıyordu. "Gel Âlâ," dedi ciddiyetle. Başını kaldırıp bana bakmamıştı. "Kapıyı çalmana gerek yoktu. Gel otur."

İçeri girip kapıyı yavaşça arkamdan kapattım ve minik adımlarla ona doğru ilerledim. Karşısındaki koltuğa otururken zihnim iki gün öncesine gidiyor, vücudum kasılıyordu. İki gün önce bu odada yaşadıklarımız, ona sunduğum o ahlaksız teklif ve akabinde Karan'ın yaşadığı öfke patlaması bir bir hatırlatıyordu kendini bana. Adamı en hassas noktasından vurdun Âlâ.

Öyle yapmıştım. Annesini fuhuş çetesinin elinden kurtarmaya çalışan adamın bütün planlarını tek bir hatayla çöpe atmış; sonra da karşısına geçip ona bedenimi satmaya kalkmıştım. Sanırım öfkelenmekte biraz haklıydı.

Koltuğun ucuna oturup ellerimi bacaklarımın üstüne koydum ve başımı kaldırıp ona baktım. Önünde dağınık bir kağıt yığını duruyordu ve onları düzene sokmaya çalışıyordu.

"Ne işimiz var?" dedim gergin bir şekilde.

"Bir saniye," dedi Karan gözlerini kağıtlardan ayırmadan. Hafifçe başımı salladım ama görmedi. O kağıtlarla uğraşmaya devam ederken sıkılgan bir şekilde etrafa bakındım. Odanın duvarları gömme dolap şeklinde kitaplıklarla kaplanmıştı. O kadar çok kitap vardı ki hepsini okuyup okumadığını merak ettim. Üstelik çoğu Türkçe bile değildi. Karan Bey pek roman sevmiyor sanırım Âlâ. Karşındaki kitaplıkta yalnızca iki rafta roman var, başka yok.

Dünya klasiklerinin Türkçe basımlarından oluşan iki rafa gözlerimi kısarak baktım. Türkçe olan diğer kitaplar çoğunlukla ekonomi, finans ve ne olduğunu anlamadığım bilgi veren kitaplarla doluydu. Diğerleri de yabancı dilde yazılan kitaplardı zaten. Roman olup olmadığını anlayamıyordum. Ayrıca kaç dil biliyordu?

"Kaç dil biliyorsun?" dedim bir anda ona dönerek.

"Türkçe hariç beş," dedi ifadesiz bir sesle. Hâlâ bana bakmıyor, meşgul olduğu işle ilgileniyordu. Kaşlarını hafifçe çatmış, kağıt yığınının arasından ayıkladıklarını bir kenara koymakla meşguldü.

"Oha," dedim istemsizce. Sonra yerimde kıpırdandım. "Hangi diller?" diye sordum merakla. Merak etmiştim zira İngilizcemi C2 seviyesine çıkarana kadar benim bir yerlerim ayrılmıştı. Bir insan nasıl beş dil bilebilirdi?

"İngilizce, İtalyanca, Rusça, Fransızca ve Korece," diye mırıldandı ilgisiz bir şekilde.

"Oha," dedim bir kez daha. Şaşkınlıkla güldüm. "Nasıl ya? Karışmıyor mu birbirine hepsi? Korece mesela çok farklı diğerlerinden... İspanyolca... Rusça da..." Ona büyülenmiş gibi bakıyordum. "Helal olsun."

"Rusça ve İngilizceyi anadil seviyesinde konuşuyorum," dedi derin bir nefes alarak. "Diğerlerini de derdimi anlatacak kadar..." Duraksadı. "Gerçi Korelilere derdimi anlatamadığım zamanlar olmuyor değil."

Kaşlarımı kaldırdım. "Nasıl öğrendin bu kadar dili?" dedim hayretle. "Çok zor olmalı. İngilizceyi öğrenene kadar canım çıktı benim."

"Bilmem, yatkınlığım var sanırım," dedi toparladığı kağıtları masaya vurararak hizalarken. Nihayet gözleri gözlerimle buluşmuştu. "Çabuk kavrıyorum."

"Nasıl öğrendin? Yani... gerçekten nasıl?" dedim dirseğimi masaya, çenemi de elime yaslayarak ona baktığımda. Çok ilgimi çekiyordu tam şu anda konuşulanlar. Bir dil ya da iki dil bilmek normal geliyordu ama beş dil bilen biriyle hiç karşılaşmamıştım. Çok tuhaf geliyordu.

"İngilizce, Rusça ve Fransızcayı çocukken öğrendim," dedi düzenlediği kağıtları masanın üzerine bırakıp kenara ayırdıklarını eline aldığında. "Rusçayı öğrenmeyi kendim istedim. Çok isteyince de çabuk öğrendim." Eline aldığı kağıtları yırtmaya başladı. "İtalyanca ve Koreceyi ise iş için öğrenmek zorunda kaldım."

"Vay canına," dedim hayranlıkla. "Çok iyi..."

Kaşlarını çattı ve yüzümü inceleyerek keyifsiz bir şekilde güldü. "Hokkabazlık yapmışım gibi bakma bana. On dil bilen insanlar tanıdım ben. Çok da büyük bir marifet değil." Yırtarak yok ettiği kağıtları masasının altındaki çöp kutusuna attı.

Omuz silktim. "Beş dil yeterince ilginç... üstelik Türkçe ile altı oluyor!"

"Sen nasıl öğrendin İngilizceyi?" dedi chester sandalyede geriye yaslandığında.

"Dizi/film izleyerek..." diye mırıldandım bakışlarım etrafta dolaşırken. "Bir de internette mektup arkadaşlarım vardı. Amerika'da yaşayan insanlarla konuşuyordum sürekli."

"Hiç gittin mi yurt dışına?" diye sorduğunda alaycı bir şekilde güldüm. Yok be anam, nerede?

"Yok, memur çocuğuyum ben. Nasıl gideyim?" Güldüm. "Aslında memur çocuğu olduğum için yeşil pasaportla gidebilirim ama yine memur çocuğu olduğum için uçak bileti almaya bile para bulamam. Memur çocuğu paradoksu."

Karan bir yorumda bulunmadı. Toparladığı kağıtları önündeki deri kapaklı dosyanın arasına koydu ve dirseklerini masaya yaslayıp bana döndü. "Şimdi seninle bir anlaşma yapacağız."

Bakışlarım onu bulurken kaşlarım çatıldı. "Ne anlaşması?" dedim huzursuzlanarak. "Yoksa vaz mı geçtin? Göndermeyecek misin beni Ankara'ya? Ama... ama gideceğimi söylemiştin..." Gözlerim endişeyle kaplanmıştı. Yutkundum ve yüzüne baktım. "Neden vazgeçtin?"

Karan yüzüme düz düz baktı. "Senarist ya da yazar," dedi ifadesiz bir sesle. "İkisinden birini seçip çalışmalara başlasan iyi edersin. Ağzımı bile açmadım ben. Sakin ol."

Derin bir nefes aldım. "Ne anlaşması yapacağız?"

"Önce bir sakin ol," dedi kaşlarını çatarak. "Korkma."

"Tamam," dedim tedirgin bir şekilde. "Sakinim... söyle..."

Karan yüzümü inceledi, ardından çekmeceye uzandı. İçinden çıkardığı dosyayı masaya koyup önüme doğru sürüklerken allak bullak olmuş bir şekilde ona bakıyordum. "Bu ne?" dedim gülümseyerek, yarım yamalak bir endişeyle ona baktığımda.

"Sözleşme," dediğinde yüzüme dikkatle bakıyor, vereceğim tepkiyi ölçüyordu.

"Ne sözleşmesi?" dedim gergin bir şekilde gülümsemeye devam ederken.

"Oku," dedi ve gözleriyle dosyayı işaret edip elini çekti. Ne sözleşmesi olabilirdi ki? Yine başıma ne gelecekti?

Dosyayı elime alıp şeffaf kapağını açtım ve gözlerimle yazılara hızlı bir göz gezdirdim. Bir dakika. Bu ne Âlâ?

"Bu..." dedim başımı kaldırıp şaşkınlıkla ona baktığımda. "Bu şey..."

"İş," dedi ağır ağır başını sallayarak. "İş sözleşmesi."

"A-ama..."

"Belirli süreli bir sözleşme," dedi tok bir sesle. "Orada da belirtildi. Altı aylık. Deneme süresi de yok. Hemen başlayacaksın. Avans da alacaksın. Sigortanı da başlatacağız."

"Ben..." dedim ve bakışlarımı yeniden kağıda çevirdim. "Karan ben ne anlarım insan kaynakları direktörlüğünden?"

"Öğretecekler Âlâ," dedi sakince. "Öğreneceksin. İletişimin çok kuvvetli. Yapabilirsin." Derin bir nefes aldı. "Maaşını belirtmedim sözleşmede. Birlikte hesaplayarak karar vereceğiz. Altı ayın sonunda tazminatını da alıp işten çıkacaksın."

Sözleşme tamamen onun keyfine göre düzenlenmişti. Bu normal bir sözleşme değildi. Belirli iş sözleşmesiyle neyin tazminatını alıyordum? Üstelik altı ay nedendi? Ya da altı aylık çalışmayla tazminat mı alınırdı? En az bir yıl çalışmam gerekmez miydi? Hem kovulmayacaktım ki ben... imzaladığım bir sözleşme olacaktı ortada. Ben de anlamadım Âlâ.

Şaşkınlıktan konuşamıyordum. "Karan..." dedim şok içinde. Ne söyleyeceğimi, ne düşüneceğimi bilmiyordum.

"İşten çıkacaksın çünkü önümüzdeki yıl okuluna geri dönmeni istiyorum," dedi kaşlarını kaldırarak. Yüzünde yumuşak bir ifade vardı. "Çalışırken birikim yaparsın. Her şeyi ayarlarız. Yurttan ayrılmışsın; geri almayacaklardır. Bir ev tutarsın burada. Sadece okuluna odaklanırsın."

Başımı iki yana salladım. "Kabul edemem. Hayır." Sözleşmeyi masaya koydum ve tekrar başımı iki yana salladım. "Olmaz."

Karan kabul etmeyeceğimi biliyormuş gibi gülümsedi ve arkasına yaslandı. "Sana para teklif etmiyorum," dedi ifadesiz bir sesle. "İş teklif ediyorum. Çalışıp kendin kazanacaksın."

"Olmaz," dedim keskin bir şekilde. "Olmaz Karan. Bu iş teklifi değil... böyle iş mi olur? Sözleşmeye bak. Buram buram ayrıcalık kokuyor!"

"Ayrıcalık?" dedi tek kaşını kaldırarak. "Ne ayrıcalığı Âlâ?"

"Belirli iş sözleşmesinde... altı aylık çalışmayla neyin kıdem tazminatını alacağım ben?" dedim hayretle. "Ayrıca... ayrıca maaşı benim belirleyeceğimi söylüyorsun!"

"Bunu yalnızca sana yaptığımı mı sanıyorsun?" dedi ifadesiz bir sesle. "İnsan kaynaklarında çalışmaya başladığında göreceksin. Yeterince iyiyse eğer... işe aldığımız herkese ayrıcalık tanırız. Maaş konusunda karşılıklı karar verilir, belirsiz iş sözleşmesi imzalanır. İşten çıkarılma durumunda da mağdur olmayacağına dair teminat veririz herkese. Başka bir iş bulana kadar idare edebileceği miktarda tazminatla çıkarılır işten herkes. Sana özel değil. Sana özel olan tek şey sözleşmenin belirli olması. O da okuluna devam etmen için koştuğum bir şart."

Ayağa kalktım. "Yok," dedim panikle. "Yok ben yapamam ki zaten! Ben garsonluğu bile becerememiş insanım! Onu geç... şeyden bile kovuldum ben! Satış danışmanlığından! Her şeyden kovuluyorum! Holdingte nasıl çalışacağım? Mümkün değil! Hayır! Olmaz, beceremem ki! Hem Ankara'ya dönmem laz..." Durdum ve masanın üzerinde duran sözleşmeyi elime aldım. "E burada Ankara yazıyor?"

"Evet," dedi sakince. "Ankara'da çalışacaksın."

Ellerimi alnımdan geriye iterek parmaklarımı saçlarımın arasına geçirdim. "Olmaz. Yapamam. Beceremem."

Gözlerini kapattı ve sabırla nefesini üfledi. "Kendine bu kadar güvenmezken nasıl yapacaksın ki zaten?" dedi gözlerini açtığında, öfkeyle bakıyordu artık.

"Uzmanlık alanım bu değil!" diye savunmaya geçtim.

"Ne uzmanlık alanın?" dedi düz düz bakarak. "Günlük işler mi? Nasıl idame ettireceksin hayatını bu şekilde? Hadi Maya'yı okuttun öyle ya da böyle. Sen? Sen Âlâ? Sana ne olacak?"

Durdum. Yüzüne bakakaldım. Bana ne olacaktı gerçekten? Maya beni okutacağını söylüyordu ama o mezun olduğunda ben yirmi yedi yaşına basmış olacaktım. Nasıl olacaktı? Mezun olduğumda, uzmanlık eğitimi aldığımda en az otuz beş yaşında olacakım. Geç kalacaktım. Her şeye.

"Bilmiyorum," dedim öfkeyle. "Bana ne olacağı umurumda değil."

"Kendine gel," dedi Karan uyarı dolu bir sesle. "Fedakarlığın da bir sınırı var. Kendini hiç düşünmüyorsun. Aklını başına topla ve mantıklı düşün."

"Olmaz," dedim inatla. "Kabul edemem. Bunu kabul edemem Karan."

"Tamam, şu an karar verme," dedi sakince. "Al sözleşmeyi; iyice düşün taşın. Yarın tekrar konuşalım, tamam mı? En azından düşün."

Kabul etmeyecektim ama daha fazla tartışmak istemiyordum. Sözleşmeyi aldım ve rulo haline getirip avcumun içinde tuttum.

"Şimdi beni yalnız bırakır mısın?" dedi hafifçe gülümseyerek. "Halletmem gereken birkaç işim var. Akşam görüşürüz."

"Görüşürüz," dedim ve arkamı dönüp kapıya doğru ilerledim. Kapının tokmağını tuttuğumda durdum ve omzumun üzerinden ona baktım. Karan neden durduğumu merak ederek başını kaldırmadan bana baktığında ise duygusuz bir şekilde gülümsedim.

"Bunu bana acıdığın için yaptığını düşünmesem belki kabul ederdim," dedim ve odadan çıkıp kapıyı arkamdan sertçe kapattım.

🔥🌙

"Ay bu nasıl bi böceeek!" dedi Ceylin şok içinde, ekrana gözlerini büyüterek bakıyordu. Zara bir saat önce çıkmıştı, bir saattir alt katta; yemek odasının yanındaki küçük odada televizyon izliyorduk. Burası küçük -benim evimin salonundan büyük- televizyon ve koltuktan ibaret olan bir odaydı. Kahverengi L koltuk, önündeki beyaz, püsküllü halı, camdan bir orta sehpa ve duvara monteli bir plazma dışında başka bir şey yoktu.

Ufak bir dalın üzerinde, gözüne kestirdiği yaprağa doğru sürünen tırtıla bakıp gülümsedim. Belgesel izliyorduk. "Tırtıl o," dedim. "Sonra büyüyecek, güzeller güzeli bir kelebek olacak."

"Ne?" diye çığlık attı Ceylin. "Kebelek mi olacak?"

Güldüm. "Evet... İzlemeye devam et. Birazdan göreceksin."

"Aaa!" dedi Ceylin şaşkınlıkla. "İzliyim ben bakiyim bir!"

Gülümseyerek yanağımı kolumun altındaki Ceylin'in başına yasladım ve onunla birlikte izlemeye devam ettim. Siyah, beyaz ve sarı çizgileri olan tırtıl sürünerek yaprağa ulaşmış; karnını doyuruyordu. Belgeseli seslendiren adam tırtılın ne yaptığını tane tane anlatırken uykum geliyordu. Mayışmıştım, bu yüzden sızlayan gözlerimi biraz dinlendirmek amacıyla yumdum.

Ceylin'in yanına geçmeden hemen önce yaptığım soğuk baklavayı özenle hazırlanmış bir tabakla birlikte Mustafa abiye götürmüştüm. Öyle mutlu ve mahçup olmuştu ki ne diyeceğini bilememişti. Üstelik sıcacık bir sarılmayla teşekkür etmişti. Teşekkür etmesi gereken bendim, bunu ona da söylemiştim. Mustafa abi kocaman bir gülümsemeyle soğuk baklavayı yerken onu mutlu edebildiğim için çok iyi hissetmiştim. Çok beğenmişti üstelik. Daha önce hiç soğuk baklava yemediğini söylemişti. Ne zaman isterse yapacağımı söylediğimde ise biraz daha mahçup olmuştu. Fakat mahçup olması gereken bendim; hayatımı kurtarmıştı ve bunu bir tatlıyla ödeyemezdim.

"Babacım?" Ceylin'in sesini duyduğumda resmen uykuya dalmak üzereydim. Kaşlarımı çatarak gözlerimi araladım ve tırtılın kozadan kelebeğe dönüşmeye başladığını gördüm. Ceylin zaten konuşup duruyordu ama ne söylediğini algılayamıyordum bir süredir. Babacım deyince algılayıverdin ama?

"Ne yapıyorsunuz?" dedi Karan yanımıza oturduğunda. Ceylin'i aramıza alacak şekilde diğer tarafa oturmuştu.

"Tırtılmış bu... kebelek oluyo şimdi ona bakıyoruz," dedi Ceylin heyecanla babasına doğru kayarak. Karan'a sarıldı ve başını göğsüne yaslayıp belgeseli izlemeye devam etti.

Karan çenesini Ceylin'in başının üstüne yaslayarak bana döndü. "Mayışmışsın?"

Yarı açık gözlerimle yüzüne bakıp hafifçe başımı salladım. "Belgesel izlerken hep uykum gelir benim," diye mırıldandım. "Uyuyamadığım zamanlarda da belgesel izlerim hatta... ama böyle vahşi yaşam belgeselleri değil. Onları izlerken çok heyecanlanıyorum."

"Niye?" dedi Karan belli belirsiz bir gülümsemeyle yüzümü izlerken.

"Şey... aksiyon filmi gibi oluyor. Ben hep avların tarafını tutuyorum. O kovalamaca sırasında çok geriliyorum."

Karan yüzündeki o yarım gülümsemeyle bir süre bana bakmaya devam etti, ardından bir şey söyleme gereği duymadan belgesele odaklandı. Esneyip elimi ağzıma kapattım ve başımı geriye yaslayıp ben de izlemeye devam ettim.

"Baba?" dedi Ceylin bir süre sonra.

"Hım?" dedi Karan gözlerini televizyondan ayırmadan. Duş almış, takım elbisesini değiştirmişti. Üzerinde siyah, boğazlı bir kazakla siyah bir pantolon vardı. Boğazlı kazak ona çok yakışmıştı. Saçları da yeni duş almanın etkisiyle daha dalgalı duruyordu. Elimi daldırasım geliyordu; çok yumuşak görünüyordu. Dön önüne Âlâ.

"Karıncalar kar mı yer?" diye sordu Ceylin ekrana bakarak. Tırtıl kelebeğe dönüşmek üzereyken yarıda kesip karıncalardan bahsetmeye başlamıştı belgesel. Bir karınca kolonisinin iş bölümü yapışını gösteriyordu. Şeker olduğunu tahmin ettiğim beyaz renkteki kristalleri taşıdıkları için sanırım kar yediklerini sanmıştı.

"Hayır," dedi Karan yumuşak bir sesle. "Kar yemezler."

"Ne yerler?" dedi Ceylin başını oynatıp Karan'a biraz daha sokulurken.

"Pek çok şey," diye mırıldandı Karan düşünceli bir şekilde. "Ekmek kırıntıları, yemek döküntüleri... şeker taneleri, tuz taneleri..."

"Bizim yemekimizi mi çalarlar?" dedi Ceylin kaşlarını kaldırarak.

"Hayır," dedi Karan. "Çalmak olmuyor bu. Çalışıp kazanırlar. Emek harcarlar." Bana yandan bir bakış attı. "Biz onlara acıdığımız için yemek vermeyiz, onlar günlerce çalışır; arar bulurlar. Kendileri kazanırlar."

"Ama bizim yemekimizi yiyolar?" dedi Ceylin.

"Hayır. Emek harcıyorlar," dedi Karan tekrar. "Döktüğümüz kırıntıları taşırken, evlerine götürürken çok yoruluyorlar. Yani hak ediyorlar."

"Karıncaların evleri mi var?" dedi Ceylin şaşkınlıkla. "Nerede?"

"Evet," dedi Karan. "Yazın tatile gittiğimizde gösteririm sana. Tamam mı?"

"Tamam!" dedi Ceylin hevesle. Karan, Ceylin'in saçlarını öptü ve sustu.

Bize atıf yaptığını anladın mı, yoksa ben özellikle altını çizeyim mi? Anladım, salak değilim Alelâde. Orası biraz tartışılır işte.

"Baba?" dedi Ceylin bir süre sonra yeniden.

"Efendim?" diye mırıldandı Karan.

"Balıklar su içer mi?" Balıkların ne alaka olduğunu bilmiyordum. Belgeselde balık falan yoktu.

"Evet," dedi Karan sabırla. "İçerler."

"Ama nasıl içerler?" dedi Ceylin şaşkınlıkla. "Denizin içine tuz dökmüşler!"

"Olsun," dedi Karan. Sanki anlatmak istiyordu nasıl yaptıklarını ama bunu Ceylin'e nasıl açıklayacağını bilemiyordu. "Bunun için solungaçları var."

"Hımm," dedi Ceylin anlamadığını belli eden bir yüz ifadesiyle. Yeniden karıncalara odaklandı.

"Babacım güneş nereye gidiyo?" dedi Ceylin bir süre sonra. Sorularının ardı arkası kesilmiyordu. Tıpkı sen Âlâ... Camın ardına, gökyüzüne bakıyordu. Güneş çoktan batmıştı; gökyüzü usul usul kararıyor, alacakaranlık zırhını giyiniyordu.

"Dünyada yaşayan diğer canlıları aydınlatmaya," dedi Karan yumuşak bir sesle.

"Bizi aydınlatırken onlar için karanlık mı oluyo?" Ceylin başını çevirip merakla Karan'a bakmaya çalışıyordu.

"Evet," dedi Karan, başını hafifçe sallamıştı. "Dünyamız güneşin etrafında dönerken aynı zamanda kendi etrafında da döner. Bu yüzden bazı yerlerde gündüzken bazı yerlerde de gece olur." Karan derin bir nefes alarak bana döndü. "Değil mi Âlâ?" Yardım bekliyordu.

"Evet," dedim gülümseyerek.

"Babacım..." dedi Ceylin ama tam o esnada Karan'ın telefonu çalmaya başladı.

"Bir saniye bebeğim," dedi Karan. "Soracaksın sorunu." Ardından cebinden telefonunu çıkardı ve arayana bakıp aramayı yanıtladı. "Efendim?"

"Niye arıyorsun oğlum beni? Gelip söylesene," dedi karşı tarafı dinledikten sonra. Ardından kaşlarını çatarak bir süre daha dinledi, sonra homurdanarak kapattı. "Hadi," dedi hemen akabinde ayaklanırken. "Misafirler birazdan burada olacakmış." Ceylin'i kucağına alırken gülümsedi. "Kaya'yı karşılamak ister misin?"

"EVET!" diye bağırdı Ceylin heyecanla el çırparak. "Oley!"

🔥🌙

"Geliyo!" diye bağırdı Ceylin kucağımda zıplayıp dururken. "Bak! Bak Âlâ'm, geliyo di mi?"

Gülümsedim ve malikânenin demir kapısının ardındaki yolda ilerleyen siyah minibüse baktım. "Evet, geldiler."

"Baba geldiler!" dedi Ceylin heyecanla kıkırdayarak Karan'a atıldığında. Karan Ceylin'i kucağına alıp dalgalı saçlarını omzundan geriye attı. "Sakin ol," dedi gülümseyerek.

Araba demir kapının önünde durduğunda farları gözümü alıyordu. Ben, Karan, Lale abla ve Ceylin misafirleri kapıda bekliyorduk. Heyecanlanmıştım. Birkaç ay önce magazinde haberlerini okuduğum insanlarla bizzat tanışacaktım. Tuhaf bir şekilde gerilmiştim de üstelik. Normal şartlarda yeni bir insanla tanışırken pek gerilmezdim.

Kapının önünde bekleyen adamlar demir kapıyı gürültüyle açtıklarında araba yeniden hareket etti ve havuzun kenarındaki yolda durana kadar yavaş yavaş ilerledi. Ceylin artık resmen çığlık çığlığa o tarafa atılıyordu. "Gidelim gidelim!" diye bağırıyordu heyecanla. "Oraya gidelim!"

Karan başını hayret içinde iki yana salladı ve arabaya doğru ilerlemeye başladı. Şoförleri alelacele inip arabanın önünden dolaşarak sürgülü kapıyı açtığında hepimiz o tarafa doğru ağır ağır yürüyorduk.

"Kaya'm!" diye bağırdı Ceylin kapı açılır açılmaz. Ardından Kaya Kandemir'in kahkahasını duydum.

"Ceylin'im?" dedi arabadan indiğinde. Yüzünde şefkatli bir gülümsemeyle Ceylin'i koltuk altlarından tutarak kucağına aldı. "Kapıda mı karşılandım ben?"

"Hı-hı!" dedi Ceylin, ardından Kaya'nın boynuna sıkıca sarıldı. "Çok bir sürü bekledim seni!"

Güldü ve ona sarılıp başını omzuna yaslayan Ceylin'in saçlarını öptü. "Çok bir sürü yol geldim ben de senin için."

"İyi ki geldin," dedi Ceylin, minik elleriyle Kaya'nın omuzlarını okşuyordu. Gözlerini kapatmıştı. İstemsizce gülümsedim.

"Hoş geldin," dedi Karan alaycı bir gülümsemeyle. "Çok bir sürü."

Kaya, Karan'a bakıp sırıttı. "Hoş buldum," dedi aynı şekilde. "Çok bir sürü."

O sırada minibüsün içinden kalın tabanlı, siyah bir bot dışarı adım attı. "Of," dedi, yüzü buruşmuştu; midesini tutuyordu. Arabadan indi ve önüne dökülen bal kumral saçlarını alnından geriye itti. Her an kusacakmış gibi görünüyordu, yüzü bembeyaz kesilmişti.

"Sen de hoş geldin," dedi Karan elini Gece'ye uzattığında. Nazik bir şekilde gülümsüyordu. "Karan Soykamer."

Ateş, dedim içimden. Karan Ateş.

Gece'nin yüzüne yerleşmiş ve hiç gitmeyecekmiş gibi görünen soğuk bakışları Karan'ı bulduğunda yüzünün gerildiğini gördüm. Gülümsemeye çalışarak Karan'ın uzattığı eline baktı ve tereddüt etse de yavaşça sıktı. "Adını çok duydum," dedi bakışları kadar soğuk çıkan sesiyle. "Bahsetti senden." Ardından Kaya ve Ceylin'e bakıp hafifçe gülümsedi.

Karan, Gece'nin önyargısını görüyordu. "Memnun oldum," dedi kibarca. Bozuntuya vermemiş, anlayışla karşılamıştı bu önyargıyı. Hatta bu önyargıya hiç şaşırmamıştı; alıştığı bir durumdu sanki.

"Ben de," dedi Gece; gözleri kısacık bir an Karan'a dokunduğunda.

"Yolculuk pek iyi geçmiş gibi görünmüyor," dedi Karan nezaketinden taviz vermeyerek.

Gece sıkıntılı bir yüz ifadesiyle başını salladı. "Araba tuttu da biraz... havalimanı buraya epey uzakmış..." Sonra tekrar Kaya'ya döndü. "Beni tanıştırmayacak mısın bu güzellikle?"

Kaya ve Karan kısa bir an bakıştılar. Bu küçük bir eyvahlar olsun bakışmasaydı. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve Lale ablaya yaklaştım. "Kıyamet kopacak."

"Kıyametten de beter," diye fısıldadı Lale abla minik bir kahkahayla. Kıkırdayarak koluna girdim ve uzaktan izlemeye devam ettik.

"Ceylin," dedi Kaya gülümseyerek. "Seni Gece ile tanıştırayım..."

Ceylin, Kaya'nın boynuna sarılmaya devam ederek başını omzundan kaldırdı ve minik yanağını Kaya'nın sakallı yanağına yaslayıp Gece'ye baktı. "Kim?" dedi merakla. "Arkadaşın mı?"

"Nişanlısı," dedi Karan yumuşak, ılımlı bir sesle. Bunu neden yaptığını bilmiyordum. Arkadaşı deseydi ne olurdu sanki? Üzülecekti şimdi çocuk. Ayrıca ne? Nişanlanmışlar mıydı? Nasıl haberin olmaz Âlâ?

"O ne?" dedi Ceylin, Gece'ye bakmaya devam ederken. Gece ona kocaman gülümsüyordu. Çok güzel kadındı. Hayranlık dolu bakışlarımı ondan çekemiyordum. Kehribar rengi gözleri şefkat doluydu ama mesafeli bakışları hiç gitmiyordu sanki. Minyon tipliydi, gülümseyince insanın içi ısınıyordu fakat bakışları her zaman soğuktu.

Karan boğazını temizledi. "Evlenecekler." Çocuklar kandırılmamalı Âlâ. Dürüst davranıyor.

Ceylin'in kaşlarının çatıldığını gördüm, ardından hızla Kaya'ya döndü. Kaya dudaklarını birbirine bastırıp masum masum Ceylin'in yüzüne bakarken, "Eyvahlar olsun," diye mırıldandım.

"Ama," dedi Ceylin ağlamaklı bir sesle. "Ben evlencem!"

"Sen evlenemezsin. Kaya senden büyük. Böyle bir şey mümkün değil. Şimdi Gece'ye 'merhaba' der misin kızım?" dedi Karan araya girerek. Gece şaşkınlıkla karışık şefkatli bakışlarla Ceylin'e bakıyordu.

"Gitsin!" dedi Ceylin bir anda ağlamaya başlayarak. Kaya'nın boynuna sarıldı. "Demicem!"

"Hayır," dedi Karan ciddiyetle. "Gece bugün bizim misafirimiz ve onu güzelce ağırlamak zorundayız. Üstelik Kaya'nın da müstakbel eşi. Kaya'yı çok seviyorsun, biliyorum... Bu yüzden Gece'ye iyi davranmalısın. Yoksa Kaya çok üzülür, değil mi Kaya?"

Kaya başını sallayıp Ceylin'in saçlarını öptü. "Ben Gece'yi çok seviyorum ve sen ona kötü davranırsan çok üzülürüm," dedi yumuşak bir sesle. "Ağlama Ceylin."

"Gitsin. İstemiyorum!"

Kaya iç geçirdi. Ne yapacağını bilemeyerek Karan'a baktığında Karan başını iki yana sallıyordu. "Babacığım," dedi sakince. "Kaya, onunla evlenebilmen için fazla büyük. Tamam mı? Böyle bir şey mümkün değil."

Ceylin kimseye aldırmıyor, Kaya'ya sarılarak çığlık çığlığa ağlamaya devam ediyordu. Müdahale edip etmemek arasında gidip gelirken orada dikilmeye devam ediyordum.

Gece de güldü ve onlara doğru bir adım attı. "Ne güzel ismin varmış senin," dedi elini Ceylin'in sırtına koyduğunda.

"Gir buradan!" Ceylin ağlamaya devam etti. "Ben evlencektim Kaya'yla!"

Gece'nin yüzünde sıcacık, buruk bir gülümseme oluştu. Kaya'ya döndü. "Karşımda Soner abisini evlendirmiş Gece duruyor gibi."

"Hallet o zaman şu sorunu," dedi Kaya alaycı bir şekilde. "Tecrübelisin malum..."

Gece kıkırdadı ve Ceylin'in sırtına dökülen saçlarını okşadı. "Küçük çocuklar büyük adamlarla evlenemezler," dedi yumuşak bir sesle.

Ceylin başını Kaya'nın omzundan kaldırıp yaşlı gözleri ve yanaklarından akan boncuk boncuk gözyaşlarıyla Gece'ye baktı. "Ama büyünce evlenecektim," dedi boğuk, inişli çıkışlı bir sesle.

"Büyüdüğünde birini sevecek, onunla evleneceksin. Kaya seninle evlenemez. Senden büyük," dedi Gece ılımlı bir şekilde.

"Çok bir sürü mü büyük!?" dedi Ceylin ağlamaya devam ederek. Minik burnu hemen kızarmıştı.

"Evet," dedi Gece gülümseyerek. Elini kaldırdı ve Ceylin'in dalgalı saçlarını okşadı. "Ama Kaya hep senin yanında olacak. Seni çok seviyor, bana hep anlatıyor. Hep de çok sevecek."

Ceylin ağlamaya devam ediyor, iç çekip duruyordu. "Çocukları olarsa beni sevmez!" dediğinde alt dudağı titriyordu.

"Ya kim demiş onu?" dedi Kaya kaşlarını çatarak.

"Çocukların olarsa onları seversin bana sevgin kalmaz," dedi Ceylin omuz silkerek. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu şimdi.

"Ceylin..." dedi Kaya başını yana eğerek. "Yapma böyle, bak çok üzülüyorum ben."

Gece dudaklarını büktü. "Sevgi paylaşınca bitecek bir şey değil ki," dedi yumuşak bir sesle. "Çocuklarını da sevecek, evet. Ama seni hep sevmeye devam edecek. Hem ben Kaya'nın seni ne kadar çok sevdiğini gayet iyi biliyorum. Bir sürü işi vardı ama sırf seni çok özlediği için geldik buraya, biliyor musun? Senin için."

"Ama gelmiyo hep! Hep gelsin!" dedi Ceylin yutkunarak. Hâlâ iç çekiyordu. Gür kirpikleri ıslanmıştı.

"Söz veriyorum artık daha sık geleceğim," dedi Kaya yumuşak bir sesle. "Sen de bizim evimize geleceksin hem. Babanla gelirsiniz. Getirmezse kızarım ona. Artık ağlama ama. Üzme beni."

"Tamam," dedi Ceylin uysal bir şekilde iç çekerek. "Ama sen de beni sev."

"Ya sevmez miyim seni ben?" dedi Kaya eliyle Ceylin'in gözyaşlarını silerken. "Çok seviyorum seni Ceylin. Sadece işlerim yoğun olduğu için gelemedim. Ama söz veriyorum bundan sonra daha sık görüşeceğiz." Karan'a döndü. "Bize de geleceksiniz. Değil mi?"

Karan başını salladı. "Geliriz."

"O zaman," dedi Gece gülümseyerek Ceylin'in minik ellerini tuttuğunda. "Hadi barış imzalayalım. Arkadaş olalım..."

"Kaya seni benden daha çok bir sürü mü seviyo?" dedi Ceylin, Gece'ye bakmaya devam ediyordu.

Gece ne diyeceğini bilemeyerek donup kaldı ve yavaşça Kaya'ya döndü. Kaya güldü. "Hayır, ben en çok Ceylin'imi seviyorum," dedi kaşlarını çattığında. Gece'nin yerinde olsam kıskanabilirdim ama o gülümsemeye devam ederek Ceylin'e döndü. "Duydun mu bak?"

"Duydum," dedi Ceylin kaşlarını çatarak. "Sen ağlamıcak mısın şimdi?"

Gece şaşkınlıkla kısa bir an Ceylin'e bakakaldı; ardından kahkaha attı. "Hayır!" dedi başını iki yana sallayarak. "Ağlamayacağım. Benim için sorun yok."

"E hadi," dedi Karan eliyle bizim bulunduğumuz tarafı göstererek. "İçeri geçelim artık. Üşüdünüz."

Bize doğru ilerlemeye başladıklarında Gece ile göz göze geldik ve soğuk bakışları karşısında istemsizce gerildim. Bu kadın niye böyle bakıyor herkese Âlâ? Bilmiyordum. Allah vergisi olsa gerekti zira bana böyle bakması için bir sebep yoktu.

"Lale sultan?" dedi Kaya gülümseyerek. Yanımıza ulaşmışlardı. Uzanıp, kucağında ona sarılan Ceylin'e dikkat ederek Lale ablaya sıkıca sarıldı. "Nasılsın?"

"İyiyim oğlum," dedi Lale abla, Kaya'nın sarılışına karşılık verirken. "Seni sormalı, işleri yoluna sokmuşsun belli."

"Eh," dedi Kaya ayrıldıklarında. "Sayılır. Seni Gece ile tanıştırayım..." Elini Gece'nin sırtına koydu. "Daha önce tanıştırmaya fırsatım olmadı hiç... Bugüne kısmetmiş."

"Hoş geldin kızım," dedi Lale abla, Gece'ye sarılarak. Gece gergin bir gülümsemeyle sarılışına karşılık verirken. "Hoş buldum, çok memnun oldum..." diye mırıldandı. Utanıyor muydu, çekiniyor muydu yoksa burada olmak mı istemiyordu emin değildim.

"Düğün ne zaman?" dedi Lale abla gülümseyerek. "Bizi de çağıracaksınız herhalde?"

"Aşk olsun," dedi Kaya samimi bir gülümsemeyle. "Çağırmaz mıyız? Nişana çağırdım gelmediniz. Yaza doğru planlıyoruz... bakalım... Düğüne de gelmezseniz kırılacağım."

"Geleceğiz geleceğiz," dedi Lale abla kahkaha atarak.

O sırada Kaya'nın gözleri bana dokundu. "Merhaba," dedi elini uzatarak. "Kaya ben..."

Ay resmen tanışıyoruz Âlâ! Kim inanırdı?

Uzattığı elini tuttum ve hafifçe sıkarken ben de gülümsedim. "Âlâ. Çok memnun oldum... Hoş geldiniz..."

"Ben de çok memnun oldum," dedi ve Karan'a baktı. Sanırım kim olduğumu merak ediyordu. Hiç sorma Kaya'cığım. Karan'ın da bir cevabı yoktur eminim.

Üstelik egoist, soğuk bir adam bekliyordum fakat oldukça sıcakkanlı görünüyordu. Hatta Gece'nin yanında fazla sıcakkanlı kalıyordu diyebilirdim.

Gece'ye döndüm ve gülümsedim. "Hoş geldin."

Gece bana bakıp gülümsediğinde gerginliğinin azaldığını hissettim. Uzattığım elimi tereddüt etmeden sıktı ve, "Hoş buldum," dedi.

"Kaya, sen Âlâ'nın arkadaşısın di mi?" dedi Ceylin bir anda. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar demişler Âlâ. Ayıkla pirincin taşını şimdi.

Karan bana döndü. Kaya'nın kaşları çatılırken yüzünde şaşkınlık dolu bir gülümseme oluştu. Dönüp bana bakınca mahçup bir şekilde gülümsedim. Gece de şaşkınlıkla bana bakıyordu. Yine rezillik diz boyu! Çok utandım ben, çabuk düzelt şu işi!

"Şey," dedim kısık bir sesle. "Çok ağlıyordu da... sakinleşmesi için sizin geleceğinizi söylemiştim. Öyle anlamış olmalı..."

Kaya gülümseyip hafifçe başını salladığında nihayet içeri geçmek üzere ilerlemeye başlamıştık. Güzel toparlamıştım sanırım. Yani umarım öyleydi zira çok utanmıştım. Öyle ki bu soğukta yüzüm cayır cayır yanıyordu.

"Açsınız, değil mi?" dedi Lale abla hep beraber arka bahçeye doğru ilerlediğimiz sırada. "Masa hazır, sizi bekliyor. Kış bahçesini hazırladım."

"Kurt gibi," dedi Kaya, ona koala gibi sarılmış olan Ceylin'le birlikte ilerliyordu. "Senin döktüreceğini bildiğim için bir şey yemedik." Kaya boşta olan elini Lale ablanın omzuna attı.

"Ha şöyle!" dedi Lale abla kahkaha atarak. "Aferin."

Kış bahçesine yaklaştığımız sırada onlarla yemek yememin saçma olacağını düşündüğüm için verandaya yöneldim ama Karan bir anda belimi kavrayıp beni yemek odasına doğru çevirdi. Kalbim ağzıma gelirken şaşkınlıkla ona baktığımda, "Nereye?" dedi ağzının içinde.

"Odama..." dedim gözlerimi kırpıştırarak.

Başını çevirip bana baktı. "Saçmalama. Yemek yiyeceğiz."

Tam cevap verecektim ki bir telefon sesi yankılandı bahçede. Kaya omzunun üzerinden yanımızdan ilerleyen Gece'ye soran bakışlarla bakınca, "Abim," dedi Gece. "Açmam lazım. Siz geçin, ben geliyorum."

Ardından arkasını dönüp verandaya doğru ilerledi ve telefonu kulağına yasladı, "Efendim abi?" dedi. "Ulaştık. Yok... yarın geliriz biz artık... tamam... siz ne yaptınız? Ayla nasıl?"

Karan belimdeki elini çekince ona döndüm. "Ben gelmeseydim... saçma olacak..." İlerlemeye devam ediyorduk.

"Niye saçma olsun Âlâ? Saçmalama," dedi Karan düz düz bakarak.

"Ne bileyim..." dedim sıkıntıyla ışıkları yanan kış bahçesine bakarak. "Ne vasıfla aynı masada oturacağım ki..."

Bana ciddi olup olmadığımı sorgulayan bakışlarla bir süre baktıktan sonra, "Âlâ." dedi bıkkın bir sesle. "Ben dün sana ne söyledim?"

Derin bir nefes alıp verdim ama başka bir şey söylemedim. Kış bahçesinin cam kapısı açıktı. Sessizce içeri geçtiğimde Karan da peşimden geliyordu.

"Ben senin yanına oturcam!" dedi Ceylin kaşlarını çatarak. Kaya, Ceylin'i ona özel yapılan çocuk sandalyesine oturturken güldü. "Hayır efendim ben senin yanına oturacağım," dedi haylaz bir ifadeyle. Sonra Ceylin'in yanındaki sandalyeyi çekerek oturdu ve masaya göz attı. "Lale sultan? Bize çilingir sofrası hazırlamışsın?" Kaşlarını kaldırmış, muzip bakışlarla Lale ablaya bakıyordu.

"Öyle oldu," dedi Lale abla gülümseyerek. "Karan balık istedi, rakısız olmaz diye düşündüm."

Karan alaycı bir gülümsemeyle masaya ilerleyip bir sandalye çekti, "Halden anlıyor sultanım," dedi yarım ağız gülümseyerek. Lale abla kahkaha attı. Karan çektiği sandalyeye oturmak yerine kapıda dikilmeye devam eden bana döndü. "Gelsene Âlâ," dedi yumuşak bir sesle.

Sandalyeyi benim için mi çekmişti?

Gözlerimi kırpıştırırken şaşkınlıkla yutkundum ve minik adımlarla yanına ilerleyip sandalyeye oturdum. "Teşekkür ederim," derken sesim gördüklerime inanamıyormuşum gibi çıkmıştı.

Karan yanımdaki sandalyeyi de kendisi için çekti ve masaya oturup Kaya'ya döndü. "Nasıl geçti yolculuk?"

"Benlik bir sıkıntı yok da Gece mahvoldu," dedi Kaya sıkıntıyla, kolunu Ceylin'in sandalyesinin gövdesine yasladı.

Karan tereddüt içinde masaya ve masadaki balıklara baktı. "Bunları yiyemez o zaman şimdi? Daha hafif bir şeyler hazırlatalım..."

"Yok," dedi Kaya cıklayarak. "Gece balık sever. Canı çekiyordu zaten, yedirmeye fırsatım olmamıştı Ada'da. Tam üzerine bastınız."

O esnada Merve içeri girdi ve gözleri direkt beni buldu. Bana bakarken ufak bir şaşkınlık yaşasa da sonra toparlandı ve getirdiği buz dolu kovayı masaya bıraktı. Lale abla, Ceylin'in diğer tarafına oturup Kerime'ye döndü. "Rakı'yı çıkardınız mı buzdolabından?" dedi ciddiyetle.

"Kerime getiriyor," dedi Merve. Elindeki tepsinin üzerinde duran birkaç tane mezeyi masaya yerleştirip kış bahçesinden çıktı. Kim bilir neler düşünüyordu tam şu anda? Bu masada oturuyor olmam sadece benim için tuhaf değildi, kim görse sorgulardı.

Lale abla iç geçirdi ve ortada duran balıklardan bir tanesini alıp Ceylin'in önündeki tabağa koydu. "Ceylin'e yedireyim de... uyku saati geliyor," dedi.

Karan başını sallarken Ceylin panikle yerinden sıçradı. "Uyumicam! Hayır, uyumicam ben!"

"Uyuman gerek," dedi Karan sakin bir ifadeyle.

"Ama Kaya'mla oynicaktım!" dedi Ceylin. Bir ağlama krizi daha kapıdaydı.

"Gitmiyorum ki ben," dedi Kaya. "Hem biz de yemek yedikten sonra gidip uyuyacağız. Yarın sabah oynarız." Eğilip Ceylin'in saçlarını öptü. "Resim de çizeceğiz. Söz verdim."

"Senle uyicam o zaman!" dedi Ceylin.

"Tamam," dedi Kaya. Kıyamıyordu Ceylin'e. "Ben uyuturum seni. Tamam mı?"

"Tamam," dedi Ceylin başını sallayarak. Ağlama isteğini geri gönderdi ve Lale ablanın ayıklayıp yedirmeye çalıştığı balık etine yüzünü ekşiterek baktı.

"Hiç öyle bakma," dedi Karan. "Baby shark değil misin? Hadi, bitecek o balık."

Ceylin kaşlarını çatarak Karan'a döndü. "Baby sharkım!"

"Ye o zaman güzelim," dedi Karan tatlı tatlı gülümseyerek.

"Yicem!" dedi ve babaannesinin balık etini ağzına yerleştirmesine izin verdi. Her ne kadar çiğnerken yüzü buruşsa da inat ettiği için ses çıkarmadan yiyordu.

O sırada Gece geldi ve gergin bir şekilde Kaya'nın yanına oturdu. Kaya ona döndü ve yüzünü inceledi. "İyi misin?" dedi yumuşak bir sesle. "Ne oldu?"

"Abim," dedi Gece homurdanarak. "Ayla ile kavga etmişler. Başımın etini yedi yine."

Kaya'nın kaşları çatıldı ve bıkkın bir şekilde nefesini üfledi. "Ne olmuş yine?"

"Aman ne bileyim? Anlamadım ki. Biri mesaj mı ne atmış abime. Ayla görmüş... delirmiş... evi terk etmiş."

Kaya başını iki yana sallayıp ayağa kalktı. "Ben bir arayayım şunu," dedi gerilerek. "Hayattan soğuttu adamı."

"Üstüne gitme şimdi," dedi Gece. "Sinirlidir. Birbirinize girmeyin."

"Yok," dedi Kaya telefonunu çıkarıp kış bahçesinin kapısına doğru ilerlerken. "Sakinleştireceğim."

Gece derin bir nefes aldı ve ellerini masanın üzerine koydu. Gergindi.

"Bu arada hayırlı olsun," dedi Karan, Gece'ye. "Nişana katılamadım özel sebeplerden dolayı ama tebriğimi iletmesini istemiştim Kaya'dan."

Gece hafifçe gülümsedi. "İletti, teşekkür ederim," dedi biraz daha gevşeyerek. Karan'ı çözmeye çalışır gibi bir hali vardı. Sonra ne ara açtırdığını bilmediğim videoyu izleyerek Lale ablanın ayıkladığı balıkları yiyen Ceylin'e bakıp Karan'a döndü. "Maşallah, çok güzel bir kızınız var..."

Karan hafifçe gülümsedi. "Size biraz kan kusturdu ama..."

Gece güldü. "Yok canım! Anlıyorum ben onu. Aynısını yaşadım çocukken." Kıkırdadı. "Ben daha büyük tepkiler vermiştim. Ceylin çok anlayışlı davrandı..."

Karan da güldü. Ardından Gece bana döndü. "Sana çok benziyor maşallah," dedi gülümseyerek. "Kaşı gözü aynı sen..."

İkinci kez şaşkınlık içinde kalakaldım. Karan'ın içtiği su boğazına kaçtı ve art arda öksürmeye başladı.

"Ay yok! Annesi ben değilim," dedim panikle. Karan'ın öksürmesi beni daha büyük bir paniğe sürüklemişti.

Gece'nin kaşları havalanırken, "Aa!" dedi mahçup bir şekilde. Yanımda öksüren Karan'a şaşkınlıkla bakıyordu. "Çok pardon, ben yanlış anladım..."

"Yok, sorun değil..." Gülümsedim ve Karan'ın sırtına birkaç kez sertçe vurdum. "Helal helal."

"Pardon," diye mırıldandı Gece tekrar. "Patavatsızlık ettim sanırım..."

Rahatlamasını umarak kocaman gülümsedim. "Böyle sanan tek kişi sen değilsin, sorun yok."

"Ama gerçekten benziyor sana," dedi Gece suyuna uzanırken. Kafası karışmıştı. Tam şu anda Ceylin'in annesinin nerede olduğunu ve benim kim olduğumu düşündüğünden emindim.

"Ada nasıldı?" dedi Karan nihayet öksürükleri dindiğinde. Boğazını temizledi ve bir yudum su daha içti.

"Soğuktu," dedi Gece yüzünü buruşturarak. "Kışın gidilmez oraya ya. Rüzgarı çarpıyor valla." Derin bir nefes aldı ve suyundan birkaç yudum içti.

"Ada?" dedim meraklı bakışlara Karan'a baktığımda.

"Kuşadası," diye açıkladı Karan hafifçe gülümseyerek.

"Anladım," diye mırıldandım. O esnada Kaya geldi ve sakince sandalyesine oturup elini Gece'nin omzuna attı.

"Ne yaptın?" dedi Gece ona dönerek. "Hallettin mi?"

"Konuştum," dedi Kaya hafifçe başını salladığında. "Tunga'ya gitmiş. Millet kocasına küsüp annesinin evine döner, bizimki kalkıp Tunga'ya gidiyor." Hayret içinde başını iki yana salladı.

Gece güldü. "Şaka gibiler."

Kısa bir sessizlik oldu, ardından, "Balıklar soğudu," dedi Lale abla sitemle. "Hadi!"

Daha sonra Lale ablanın gazabından korkarak hepimiz karnımızı doyurmaya başladık. Ben ve Gece sessizliğe gömülüp tabağımızdaki balıkla cebelleşirken Kaya ve Karan iş hakkında koyu bir muhabbete dalmışlardı. Ceylin ise telefondan açtıkları videoya daldığı için neredeyse tabağındaki bütün balığı yemişti.

Gece içmiyordu. Sanırım ilaç kullandığı için yasaktı alkol tüketmesi. En azından konuşulanlardan anladığım buydu. Ben ise içiyordum. Aslında ben de ilaç kullanıyordum şu anda ama bugün içmeyecektim. Biraz gevşemeye ihtiyacım vardı; abartmadan biraz rahatlamaya karar vermiştim. Tabii Merve rakıları doldururken önüme koyduğu bardaktan düşünmeden bir yudum aldığımda Karan gözlerini kısarak yüzüme bakmayı ihmâl etmemişti. Omuz silkip ilaç içmediğimi söylediğimde ise hayret içine başını iki yana sallamış, önüne dönmüştü.

İkinci bardağa geçtiğimde tabağıma aldığım haydariden bir kaşık daha yiyordum. Ceylin, yemeğini bitirmişti. Kaya da Lale abla ile birlikte onu uyutmak için gitmişti ve yarım saattir yoktu.

"Öyle mi? Nerede?" dedi Gece. Karan'a biraz olsun ısındığını görebiliyordum. Sandığı Karan'la tanıştığı Karan aynı değildi ve bunu anlamıştı. Bir süredir ikisi sohbet ediyorlardı; bir kısmını dinlemiştim ama devamında dikkatim dağılmıştı. Aklım komodinin üzerinde imzalanmayı bekleyen sözleşmedeydi. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir yanım bu fırsatı kaçırmamamı söylüyor, diğer yanımsa gurur yapıyordu.

"Âlâ?" dedi Karan bana dönerek. "Maya nerede okuyordu?"

Ona dönüp anlamaya çalışarak gözlerimi kıstım. "Gece'ye, Maya'nın hukuk okuduğunu söyledim de..." diye açıkladı onları dinlemediğimi anlamış gibi. "Nerede okuduğunu sordu."

"Ankara Üniversitesi," dedim ona düz düz bakarak. Sanki bilmiyordu. Her şeyi araştırdığına emindim. Maya'yı takip ettirirken nerede okuduğunu öğrenmemiş olması imkansızdı.

"Helal olsun," dedi Gece gülümseyerek. "Kaçıncı sınıfta?"

Gece'ye döndüm. "Birinci sınıf daha," dedim gergin bir gülümsemeyle. "Alışmaya çalışıyor. Zorlanıyor ama işte... alışacak."

Gece kocaman gülümsedi ve sandalyeye astığı çantasından bir kartvizit çıkarıp bana uzattı. "Her konuda yardımcı olurum," dedi samimi bir şekilde. "İstediği zaman arayabilir beni."

Şaşırsam da gülümsedim ve uzattığı kartviziti alıp tabağımın yanına koydum. "Teşekkür ederim. Onun adına da... çok mutlu olacaktır ona yol gösterecek biri olduğu için."

"Babası kılıklı, aynı sen," dedi Kaya tatlı tatlı homurdanarak. Hepimiz ona döndük. Gece'nin yanına doğru ilerlerken sırıtıyordu. "Kucağımda uyudu hanımefendi. Uyuduğu zaman gitmeye kalkarsam hissedip uyanabilmesi içinmiş."

Karan güldü. "Tabi lan, uyanık yetiştiriyorum kızımı ben."

Kaya alaycı bir gülümsemeyle sandalyeye yerleşip rakısından büyük bir yudum aldı ve yüzünü buruşturdu. Ardından masanın diğer ucundaki buz kovasına uzandı ve bardağının içine maşayla iki tane buz attı.

"Sen ne iş yapıyorsun?" dedi Gece bana dönerek. Limonlu sodasından bir yudum alıp, bardağını yeniden masaya koymuştu. Fazla sessiz kaldığımı düşünmüş olmalıydı. Aslında insanlarla muhabbet etmeye can atmıyormuş gibi görünüyordu. Bense tam tersiydim ama ortam şartları nedeniyle sessiz kalıyordum.

Boğazımı temizleyip kaşığımı tabağın üzerine bıraktım. "Şu an çalışmıyorum," dedim gülümseyerek. "Birkaç güne Ankara'ya döneceğim... döndükten sonra bir iş bakacağım," dedim gergin bir şekilde. Karan derin bir nefes aldı.

"Ankara'da mı yaşıyorsun?" Gece hevesle gülümsedi. "Ben Ankara'lıyım."

"Aa," dedim ben de tebessüm ederken. "Öyle mi? Neresindensin?"

"Baba tarafım Ayaşlı," dedi gülümsemesi yavaş yavaş yüzünde sönerken. "Ben hiç gitmedim açıkçası Ayaş'a... hep merkezdeydik biz ama aslen oralıyım."

"Ben de Ankara'da doğdum büyüdüm," dedim gülümseyerek. "Aslen Çanakkale'liyiz ama babam öğretmendi... ben doğmadan önce Ankara'ya tahini çıkmış. Sonra da emekli olunca kalmışız orada."

"Ben de Ankara'da doğdum ama sonra İzmir'e taşındık," dedi Gece de gülümseyerek.

"Ankara bebesi mi diyordunuz siz kendinize?" dedi Karan bana ve Gece'ye sırasıyla bakarak.

"Angara," diye düzelttim Karan'ı. Bana döndü, pis pis gülümsedim. Dudağının kenarı yukarı doğru kıvrıldı.

"Angara bebeleriyle başım belada benim," dedi Kaya homurdanarak. "Geçmiş olsun sana da..."

Karan alaycı bir şekilde gülümsedi. "Halledersin sen."

"Halledemiyorum," dedi Kaya da alaycı bir tavırla. "Canıma okuyorlar valla. Yanımdaki ayrı, abisi ayrı..."

Gece ona yandan ters bir bakış attı. "Abimi anlarım tamam da ben ne yaptım şimdi?"

Kaya alaycı bir şekilde güldü. "Racon konusunda beni geçtin, daha ne yapacaksın?"

Gece homurdanınca Kaya güldü ve eliyle ince belini kavrayıp onu kendine çekti. "Şaka yapıyorum," diye mırıldandı boynunu öperken. "Sinirlenme hemen."

Gülümseyerek onlara baktığımın farkında değildim. O esnada Karan'ın bana baktığını gördüm ve hızla ona döndüm. Bakışlarıyla yüzümü izledi; ifadesiz bir yüz ifadesiyle önüne döndü.

Derin bir nefes alıp verdim ve rakımdan bir yudum daha aldım. Daha sonra havadan sudan, yaza yapmayı planladıkları düğünden ve başka muhabbetlerden konuşmaya devam ettik. Aslında sohbet güzeldi, katılmak da istiyordum fakat karşımdaki insanların kim olduğunu bir türlü unutamıyor; gevşeyemiyordum. Üçüncü bardağa geçmiştim üstelik. Kafam ağırlaşmış, göz kapaklarım yarıya inmişti. Başım da dönüyordu.

"Bir haber yok," dedi Karan ifadesiz bir sesle. İki parmağıyla rakı bardağını üstten tutarak dudaklarına götürdü ve büyük bir yudum aldı. "Beklemiyorum da zaten. Rusya, Türkiye'den yirmi bir kat büyük. Sanırım imkansız artık." Bakışları puslanmıştı.

Göğsümde hissettiğim ağırlık yüzünden yutkundum, derin bir nefes alıp verdim ve bardağıma uzanıp rakıdan birkaç yudum daha içtim. Yakıcı sıvı boğazımdan akıp giderken de artık açık tutmakta zorlandığım gözlerimi kapattım. "Yani anlayacağınız... Karan benim yüzümden annesini asla bulamayacak."

Masaya gülle gibi düşen itirafım karşısında tüm sesler kesilirken gözlerimi açtım ve bana şaşkınlıkla bakan iki çift göze gülümsedim.

"Âlâ," dedi Karan uyarı dolu bir sesle.

Sarhoştum. Evet, sus. Yalvarırım sus. Gece'nin gözleri kısılırken Kaya'nın kaşları çatıldı ve dönüp Karan'a baktı.

Rakı bardağını elime aldım ve havaya kaldırıp kocaman gülümsedim. "Kendi ellerimle Rusya'ya gönderdiğim pezevenk Hayalet'e!" Ardından bardağımda kalan son birkaç yudumu tek seferde içtim.

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum! ❤️

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.