Instagram hesabım: @ezgivani
Twitter hesabım: @vanililate
Bana her zaman ulaşabilirsiniz. Bir mesaj kadar uzağınızdayım.
Diğer kitabım: KASIRGA (15. Bölüm Gece ve Kaya misafirimiz olacak. Çok heyecanlıyım!)
🎶 Güldiyar Tanlıdağlı, Eda Güney - Umutsuz Aşk
🎶 Emir Can İğrek - Kumar (Bu şarkı Âlâ ve Karan için yazılmış. Aksine beni kimse inandıramaz.)
🎶 Mehemmed Cahadov - Turanım
🎶 Kodaline - Born Again
"Âlâ?"
"Ediz! Ediz annem!"
Derin bir nefes alıp kapattığım gözlerimi araladım ve başımın altındaki yastığı hırsla düzeltip sağa döndüm. Uyuyamıyordum. Sabahın köründe kalkmış olmama rağmen saatlerdir yatakta dönüp duyuyordum. Gözümü her kapattığımda göreceğim kâbusun habercisiymiş gibi o gün yaşadıklarım sahneleniyordu göz kapaklarımda. Sıcak yatağımdaydım, kar yoktu; soğuk yoktu ama yine de kurtulamıyordum düşüncelerimden. Boğazıma yapışan bir çift el gibiydi; boğuyordu beni.
Sıkıntılı bir nefes üfledim ve uzanıp günler sonra şarja taktığım telefonumu kaldırıp saate baktım. 03.12
Uyumam gerekiyordu. Sabahın köründe kalkacak, kahvaltı yapıp Karan'ın kahvesini hazırlayacaktım. Ardından da Ceylin'le ilgilenecektim. Fakat kafam o kadar doluydu ki uyku değil yanıma, odaya dahi uğramıyordu. Bugün yaşanılanlar kafamda dönüp dönüp duruyordu. Mira'nın yaptıkları, ölümden dönmüş olmam, Karan'ın öfkesi ve Ceylin'in korkusu zihnimde tekrarlanıp duruyordu.
Ardından Ediz geliyordu aklıma. Onu düşünüyordum uzun uzun. Bir derdi vardı, biliyordum. Ne olmuştu acaba? Kesin bir şeye üzülmüştü, kafasına taktığı bir şey vardı çünkü başka türlü bu kadar içmezdi. Kendini bu hale getirmezdi. Bir sebebi olmalıydı.
Ediz'i düşününce o güne gidiyordum. Karların içindeyken yanıma koşuşunu; beni sarıp sarmalayışını hatırlıyordum. O benim en kötü günümde aradığım ilk insandı. Yanıma koşan, bana sıkıca sarılan ilk insandı ve şimdi can dostumun bir derdi vardı; bense yanında değildim.
Birkaç dakika daha dönüp durdum yatakta. Sonra uyuyamayacağıma kanaat getirerek yataktan çıktım ve telefonumu alıp dolabın karşısına geçtim.
Yemek yedikten sonra Karan beni açık bir markete götürmüştü. Devasa marketin neden ve nasıl açık olduğunu bilmiyordum ama tek bir çalışan vardı içinde. Malzemeleri alıp eve döndüğümüzde uyuklayan Ceylin'i odaya çıkarıp sıcak bir banyo yaptırmıştım. Sırtında, kollarında ve bacaklarında iz kalan, kabuk bağlamış çizikleri gördüğümde Karan'ın helikopter kazasından bahsederkenki yüz ifadesi gözümde canlanıp durmuştu. Ciddi bir şey olmadığı için seviniyordum ama bu ufak çiziklerin, yara izlerinin Karan'ı ne kadar yaraladığının da farkındaydım. Kızının dökülen tek bir saç teli bile onu üzüyordu sanki.
Ceylin'e temiz pijamalarını giydirmiş, saçlarını tarayıp kurutmuştum. Ardından da o uykuya dalana kadar yanında uzanıp ona kitap okumuştum. Bana doğru dönüp cenin pozisyonunu almıştı ve minik eliyle elimi tutup gülümseyerek yarı açık gözleriyle beni izlerken uykuya dalmıştı. Öyle güzeldi ki uykuya daldığını bildiğim halde bir süre öylece durup onu izlemiştim. Saçlarını okşamıştım, gözlerinin altına serilen kara kirpiklerine uzun uzun bakmıştım. Öfkelenmiştim de. Mira'ya o kadar çok öfkelenmiştim ki ona annelik yapmadığı için, o an karşımda olsa yüzüne tükürebilecek duruma gelmiştim.
Eve ulaştığımızda Karan ortalıktan kaybolmuştu. Nereye gittiğini bilmiyordum ama sanırım aksayan işleri yüzünden çalışma odasına kapanmıştı. Zaten ben de Ceylin uyuduktan sonra bir duş alıp yatağa kıvrılmıştım.
Duştan çıkıp dolabın kapağını açtığımda ise çok şaşırmıştım. Çünkü dolap yeni alınmış, etiketi üzerinde duran bir sürü kıyafetle doluydu. Nedenini ya da sebebini anlayamamıştım. Sanırım artık başka insanların kıyafetlerini giymemi istemiyordu Karan. Bunun için ona minnettardım çünkü ben de istemiyordum. Kimsenin hiçbir şeyini giyemez, kullanamazdım normalde. Kıyafet, tarak, çorap gibi kişisel eşyaları sadece sahibinin kullanmasının doğru olduğuna inanırdım. Diş macunum bile bana özeldi. Sonuçta diş fırçam değiyordu tüpün ağzına. Başkası kullanmamalıydı. Onun ağzındaki bakteriler bana, benimkiler ona geçerdi sonuçta. Takıntılı, obsesifin tekiyim demiyorsun da!
Normal şartlarda yeni alınan bir kıyafeti asla giymezdim ama yıkamak gibi bir seçeneğim olmadığından pijamaları oflaya poflaya giymek zorunda kalmıştım. Buraya geldiğimden beri takıntılarımın yarattığı tepkileri gösteremiyordum. Mesela başkasının kıyafetini giyen Âlâ, normalde huylanıp kaşınırdı. Ondan kendisine mantar geçeceğini düşünürdü. Aynı şekilde yeni alınan kıyafeti yıkamadan giyen Âlâ da huylanırdı. Mikrop kapacağını sanıp yerinde duramazdı. Bu malikânede bunları düşünecek halin mi kalıyor Âlâ?
Dolaba asılı yeni ve bana ait olan siyah, şişme montu alıp üzerime geçirdim ve şaşırdığım diğer şey olan şifonyerin üzerine bırakılan sigara paketlerinden birini alıp odadan çıktım. Karan içtiğim sigaranın markasına dikkat etmiş olacak ki odaya girdiğimde şifonyerin üzerinde yirmi-otuz paket sigarayla karşılaşmıştım. Kabul edelim, güzel hareket Âlâ.
Sessizce loş ışıklarla aydınlatılan koridorda ilerlediğimde nereye gideceğimi bilmiyordum. Tek istediğim bir sigara içip Ediz'in ne durumda olduğunu öğrenmekti. Beni arayalı üç saatten fazla olmuştu. Hâlâ meyhanedeler miydi yoksa eve mi geçmişlerdi bilmiyordum. Belki de karakoldaydılar? Ediz birine sataşıp olay çıkarmıştı ve bu geceyi nezarette geçiriyordu. Bunu yapmamış olmasını umuyordum. Babasının kulağına giderse bu sefer Orhan amcanın sakin bir şekilde olayın üzerini kapatacağını sanmıyordum çünkü.
Ediz, babasının önemli bir partide hatrı sayılır bir milletvekili oluşunun ağırlığını kaldıramıyordu. Babası buna göre davranması konusunda onu baskılıyor, hareketlerine dikkat etmesi konusunda ikaz edip duruyordu. Fakat Ediz bunun altında eziliyordu, görüyordum. O ağırlığı, o ciddiyeti giyemiyordu üzerine. Kendi hayatını babasına göre yaşamak istemiyordu. Siyasetten de nefret ediyordu üstelik. Bunda Orhan amcanın payı büyüktü ve o da bunu kabullenemiyordu. Oğlunun onun yolundan gitmesini istiyordu fakat Ediz'in hayalleri çok daha başkaydı. Yapay zeka mühendisi olacaktı Ediz. Yurt dışında yaşacak, ismini duyuran Türk bir bilim insanı olacaktı. Tabii yüksek lisansı bitirmesi gerekiyordu önce...
Salona ulaşıp verandaya çıktığımda sessizce koltuklardan birine oturdum ve bir sigara yakıp Tolga'yı aradım. Telefon çalarken gergin bir şekilde bahçedeki kar yığınlarına bakıyordum. Bugün epey kar yağmıştı. Sabah başlamış, öğlene kadar durmadan beyaza boyamıştı bahçeyi. Fakat yollar, veranda ve havuz başı temizdi. Kürenmiş olmalıydı.
"Yamyam?" diye açtı Tolga telefonu. Kısık sesle konuşuyordu. Uyumamış olmasına şükrederek nefesimi üfledim.
"Tolga? N'aptınız? Ediz iyi mi? Evde misiniz? Başını belaya sokmamıştır inşallah?"
"İyi iyi," dedi Tolga rahat bir tavırla. "Eve getirdim. Hiçbir sorun yok. Kustu, kustu, sonra sızdı. Uyuyor şimdi odasında."
Ferahlamış şekilde derin bir nefes alıp verdim. "Ne oldu Tolga?" dedim sorgulayıcı bir sesle. "Neyi var onun?"
"Bir şeyi yok," dedi Tolga tereddütle. "Eğlendik biraz işte. Ne zamandır gitmiyorduk hocanın mekanına."
İnanmıyordum. Ediz eğlenirken bu kadar içmezdi. Başlayıp da duramıyorsa onu üzen bir şey var demekti. "Aleyna ile ilgili bir şey var..." dedim tek kaşımı kaldırdığımda. "Değil mi?"
"Ne Aleyna'sı kızım ya?" dedi Tolga güler gibi bir sesle. "Ediz unuttu sen unutamadın kızı."
"Var bir şey," dedim inatla. "Babasıyla mı tartışmışlar yoksa?"
"Hayır, Âlâ," dedi Tolga gerilerek. "Aleyna da değil babası da değil. Ayrıca Aleyna konusu kapanalı yıllar oluyor. Ediz'in üzerinde bir gram etkisi yok ki kızın şu an. Ne alaka?"
"Sevgilisi varmış," dedim gergin bir şekilde. "Geçen hafta öğrendim ben de. Elçin'le konuşmuştuk da Ediz'e söylemedik üzülür diye. Belki öğrenmiştir diye şey yaptım..."
"Evet, biliyor," dedi Tolga. "Ve umurunda değil Âlâ. Kurcalama işte. Hocayı görmüyorduk bayağıdır, bir gidelim dedik. Biraz fazla içti işte."
"Ama Ediz içmez ki bu kadar, üzgün değilse..." dedim sıkıntıyla. "Var bir şey Tolga..." Sonra duraksadım. "Bana ne söyleyecekti o?"
Tolga güler gibi bir ses çıkardı. "Aman ne diyecek? Yine sarhoş zırvalamaları işte. Sevgi sözcükleri, azarlamalar, nasihatler... başını şişirecekti ama ben senin kahramanın olduğum için izin vermedim."
Güldüm. "Allah razı olsun."
Tolga da güldü, sonra ciddileşti. "Merak etme," dedi kuru bir sesle. "Ediz iyi."
"Elimde değil ediyorum," dedim sıkıntılı bir nefes vererek. "O benim can dostum Tolga. Olmayan abim gibi... her zaman her koşulda yanıma koşan tek insan. Şimdi bir derdi varsa ve ben yanında olamıyorsam çok kötü hissederim."
"Laflara bak ya!" diye homurdandı Tolga. "Biz eşek başı mıyız? O can dostun da biz neyiz? Elçin'e söyleyeceğim seni."
Kıkırdadım. "Kıskanma, geri zekâlı. Sizi de çok seviyorum. Hepinizi aynı seviyorum ama Ediz birazcık daha ayrı bir yerde. Biliyorsun."
"Aman neyse," dedi Tolga umursamaz bir sesle. "Elçin de benim için böyle diyordur eminim!"
Kahkaha attım. "Seni üzmek istemem ama demiyor Tolga. Elçin'in bizi taktığı falan yok. Üniversitedeki arkadaşlarına odaklanmış durumda..."
"Doğru!" dedi Tolga yapay bir öfkeyle. "Sarı çiyan, ne olacak?"
Minik bir kahkaha daha attım. "Yine bana kaldın işte. İyi geçin benimle."
"Sana kurban olsun o sarı çiyan," dedi Tolga, sesinden yağcılık akıyordu. Aynı şeyi benim için Elçin'e söylediğinden emindim. "Zaten ben en çok seni seviyorum."
"Bilmez miyim?" dedim alaycı bir sesle.
"Tabi kızım. Sen uyumaya devam et. Ediz Ediz diye dolaş etrafta. Bilmiyorsun ki senin tek kardeşin benim..."
Kaşlarımı kaldırdım. "Ha bi' de!" dedim hayretle.
"Ben söyleyeceğimi söyledim!" dedi alayla. "Sen karar ver gerisine, Ediz mi ben mi?" Kahkaha attı.
"Ay kapat ya!" dedim kıkırdayarak. "Gece gece sinirlendirme beni. Ediz'e de söyle, yarın uyanıp kendine geldiğinde beni arasın."
Sol tarafımda bir hareketlilik oldu, ardından bir karartı gördüm ve irkilerek o tarafa baktım. Karan gelmişti. Üzerinde siyah bir eşofman takımı vardı; mont giymemişti. Üşüyecekti böyle.
Kısa saçlarının dalgalı tutamları dağılmıştı. Bakışlarını bana değdirmeden ilerledi ve rahat bir tavırla karşımdaki tekli koltuğa oturup bir sigara yaktı.
"Okay!" dedi Tolga neşeli bir şekilde. "Öpüyorum Yamyam, dikkat et kendine."
"Ben de öpüyorum, görüşürüz..." dedim boğazımı temizleyerek. Ardından telefonu kapattım. "Karan?" Yerimde kıpırdandım. "Uyumadın mı sen?" Sesim fazla gergindi.
Sigarasından çektiği derin nefesi yavaşça üflerken ifadesiz bakışlarını yüzüme çevirdi. "Sen neden uyumadın?"
Derin bir nefes aldım. "Uyku tutmadı," dedim mırıldanarak. "Ben de bir hava alayım dedim..."
Hafifçe başını sallayıp dirseğini koltuğun koluna yasladı ve sigarasını tuttuğu elinin başparmağını dişlerine yaslayarak bakışlarını salon camlarına dikti.
"İyi misin?" diye sordum ince bir sesle. İyi görünmüyordu.
Bana bakmadan onaylayarak başını salladı. Yerimde kıpırdanıp yarıya inen sigaramdan bir nefes daha çektim. Sonra ne yapacağımı bilemeyerek, "Hımm. Allah iyilik versin..." diye mırıldandım. Amin canım amin. "Şey... adamlarından bir haber var mı?" diye sordum gergince. "Nasılmış durumları?"
"Gayet iyiler," dedi ifadesiz bir sesle. Hâlâ bakmıyordu bana.
"İyi çok şükür," diye mırıldandım. "Sevindim."
Gözleri beni bulurken hafifçe kısıldı, ardında yayvan bir şekilde oturduğu koltukta doğrulup bana doğru eğilerek dirseklerini dizlerine yasladı. Başını kaldırıp gözlerini yüzüme diktiğinde biraz daha gerilmiştim. Yüzü ifadesiz görünüyordu ama canını sıkan bir şeyler vardı ve yine bir bok yemiştim belli ki.
Aramızdaki hava keyifsiz bir hal almıştı. Buraya geldiğim için mi kızmıştı acaba? Yasak mıydı ki? Ya da uyumadığım için mi sinirlenmişti? Sabah kalkamayacağımı ve Ceylin'le ilgilenemeyeceğimi mi düşünüyordu?
"Bana bu şekilde davranmanı istemiyorum," dedi bir anda, saniyeler sonra konuştuğunda.
Kaşlarım çatılırken, "Hım?" dedim bilinçsizce. Kalbim yeniden hızlanmış, mideme bir huzursuzluk çökmüştü. Gözlerimi yüzünde tutmaya devam ettim ama ürkmüştüm. Çaktırmadan bir nefes almaya çalıştım ama olmadı, tıkandım. Bir saygısızlığım mı olmuştu? Bu şekilde davranmak derken ne kastediyordu ki? Fazla mı samimi davranmıştım? Laubali mi gelmişti hareketlerim ona? Tepesine tırmanmaya başladığını fark etti bence Âlâ.
"Bana böyle bakmanı da istemiyorum."
Yutkundum. Neden bahsettiğini anlamıyordum. Ne söylediğini de anlamıyordum. Yine ne yapmıştım? Neye kızmıştı? Sorular zihnimde uçuşup duruyordu ve ben ona bakakalmıştım. Gözlerimin korku ve endişeyle büyüdüğünü hissedebiliyordum.
"Anlamadım," dedim çekine çekine. Ellerimi kucağıma indirdim ve parmaklarımın arasında duran sigarayı içmeye çekinerek ona bakamaya devam ettim.
"Böyle işte," dedi geriye çekilip koltuğun gövdesine yaslanırken. Bakışlarıyla yüzümü hapsetmişti. "Böyle korkuyla, huzursuz bakışlarla bakma bana."
"Ben mi?" dedim kısık bir sesle. "Yok... ben şey..." Durdum ve nefesimi sesli bir şekilde üfledim. "Seni kızdırdım mı yine?"
Karan gözlerini kapatıp başını çevirdi ve yeniden açtığında bakışlarını boşluğa dikti. Neden böyle davrandığını anlamıyordum. Yanlış bir şey yaptığım kesindi ama ne yaptığım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bir şey vardı ve anlamamı bekliyordu ama anlamıyordum.
"Bir şey mi yaptım?" diye sordum. Sesim titremişti. Bir süre cevap bekledim ama vermedi. Sonra düşünmeye başladım, bütün günü düşündüm. Ama hiçbir şey bulamadım. Bir şey yapmamıştım. Her şey normaldi.
"Karan?" dedim sessizce. "Bir şey mi yaptım ben?"
"Sen değil," dedi soğuk bir sesle. "Ben yaptım." Sigarasını içti ve yavaşça üfledi. "Her şeyi ben yaptım." Dudakları düz bir çizgi halinde gerilmişti; yüzü hâlâ ifadesizdi.
"Ben anlamıyorum..." dedim yutkunarak. "Bir yanlışım mı oldu? Sınırımı mı aştım? Hadsizlik mi yaptım?"
Başını çevirip çevik bir hareketle bana döndüğünde gözleri demir gibi sert bakıyordu artık. "Anlamıyor musun?" dedi sakince. "Ne söylediğimi dinlemiyor musun?"
Dinliyordum ama anlamıyordum. Neden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bu adamın sorunu neydi? Durup durup kuruluyordu bana. Bir an önce evime dönseydim de kurtulsaydım şu dengesizliklerinden artık. Ona bakmaya devam ederken havadaki gerginlik, tadına bakabileceğim kadar yoğunlaşmıştı artık.
"Dinliyorum ama..." Derin bir nefes sokuşturdum araya. "Ama şey... bilmiyorum ben ne yaptığımı..."
"Sınır diyorsun," dedi buz gibi bir gülümsemeyle. "Sana sınır koyuyor muyum sence şu an?"
Gözlerimi kırpıştırdım. Koyuyor muydu? Koymuyor muydu? Bilmiyordum ki! Vallahi benim de devreler yandı Âlâ. Sana laf edemeyeceğim şu an.
"Koymuyor musun?" diye sordum korkarak. Sigaram kendi kendine yanıp sonuna kadar gelmişti ve yaydığı ısıyı iki parmağımın üzerinde hissediyordum. Elim yanacaktı ama kıpırdamaya korkuyordum, sigarayı küllüğe atmaya çekiniyordum. Sanki onu daha çok kızdıracakmışım gibi hissettiğimden kıpırdamak bile istemiyordum.
Eliyle alnını ovuşturdu ve hemen ardından gözlerimin içine baktı. "Beni anlat," dedi tek nefeste. "Beni bana anlat. Hadi."
"Ne?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Beni bana anlat... anlat ki sendeki beni bileyim."
Ona şaşkınlıkla bakakalmıştım. O esnada sigaranın yanan son külü parmağıma düştü ve tenimde hissettiğim acıyla yerimden sıçradım. Karan'ın gözleri hızla elime çevrilirken kaşları çatıldı ve bana doğru uzandı. "Yaktın kendini," dedi yüzü acıyla buruşurken. "Acıdı mı?"
Elime baktım, parmağımın üzerinde yanıp yavaşça sönen küle baktım ve hafifçe gülümsedim. "Yaktım kendimi," diye mırıldandım. "Her zamanki gibi."
Ortamızdaki sehpayı aşarak elime uzandı ve bitmiş sigarayı parmaklarımın arasından alıp külü eliyle silkeledi. "Acıyor mu? Yanık kremi sürelim mi?"
"Yok," dedim durgun bir sesle. "Geçti. Bir şey olmaz."
Sigarayı küllüğe atıp elime uzandı ama irkilerek elimi bir anda çektim. Karan duraksadı ve gizleyemediği bir şaşkınlıkla başını kaldırıp yüzüme baktı. "Ciddi bir şey var mı diye bakacaktım," dedi kuru bir sesle.
"Yok ya!" dedim panikle. "Acımıyor bile artık. Öyle bir anlık bir acıydı... Geçti."
Karan elini çekip yavaşça geriye çekildi ve sigarasından bir nefes daha çekerken gözlerini kaçırıp salonun camdan duvarlarına bakmaya devam etti. "Benden hâlâ korkuyorsun," dedi kuru bir sesle. Başını çevirip bana baktı. "Değil mi?"
Yutkundum. "Yok..." diye geveledim. "Korkmuyorum... ben..."
"Anlat Âlâ," dedi gözlerime bakarak. "Anlat. Nasıl biriyim ben?"
"Anlatacak bir şey yok ki..." dedim kaçar gibi. Böyle ciddi bir konuşmanın içerisine neden ve nasıl girdiğimizi bile anlamıyordum. "Karan'sın işte..."
Burnundan bir nefes verip gözlerime baktı. "Bu mu?" dedi kuru bir sesle. "Karan. Sadece Karan. Başka bir düşünce yok mu aklında? Dümdüz Karan mıyım ben?"
Neyi merak ettiğini ya da neden ettiğini bilmiyordum. Anlamsız bakışlarla yüzüne bakmaya devam ettim. Egosu zedelenmiş Âlâ bu adamın.
"Yani..." dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Karan sigarasını söndürüp pakete uzandı ve gözlerini yüzümde tutmaya devam ederken bir sigara daha yaktı. "Yani... şeysin işte... biraz sertsin..." Derin bir nefes aldım. Kırk yılda bir karşıma biri geçmişti ve konuşmamı istiyordu ama ben yapamıyordum. Konuşamıyordum. "Soğuksun..."
"Başka?" diye sordu beklentiyle. "Başka neyim?"
"Sinirlisin," dedim korkarak. "Yani sakinsin aslında ama bir anda sinirleniyorsun. Beklemediğim bir anda... Mesela bir şey yapıyorum ve hemen ardından korkuyorum kızacaksın diye ama kızmıyorsun. Sakin karşılıyorsun..." Kucağımdaki ellerimi birbirine kenetledim ve parmaklarımı gergince birbirine sürtmeye başladım. "Ama sonra hiç farkında olmadan yaptığım bir şey için... kızmayacağını düşündüğüm bir şey için öyle bir sinirleniyorsun ki altıma yapacağımı sanıyorum..."
"Mesela?" dedi Karan düşünceli bir şekilde yüzüme bakmaya devam ederken. Bakışları yüzümün her ayrıntısında dolaşıyordu.
"Mesela beni bağladığınız o odada... sen gelirken hakkında bir sürü kötü şey söylemiştim... Kel dedim, göbekli dedim, kısa boylu; bir çaksan iki seksen yere uzanır bile dedim... duyduğunu biliyorum ama kızmadın." Hafifçe başını salladı ve devam etmemi bekledi. "Sonra öyle bir anda sinirlendin ki... Hiçbir şey yapmamıştım seni kızdıracak. Anlat demiştiniz, ben de anlatıyordum olanları sadece... Buna o kadar sinirlendin ki birkaç dakika içinde alnıma bir silah bile dayadın..."
Dişlerini sıktı ve şakaklarının seğirdiğini gördüm.
"Arabada da..." dedim çekinerek. "Şaka yapmıştım... tamam çok büyük bir patavatsızlıktı yaptığım ama bir anda bağırıp çağırdığın için korktum. Bilmiyordum Karan. Çok özür dilerim ama işte..."
"Bu yüzden mi?" diye sordu sakince. "Bu yüzden mi diken üstündesin yanımdayken? Hep temkinlisin, hep korkuyorsun? Bazen farkında olmadan gevşiyorsun ama yanındakinin ben olduğumu hatırladığın an mesafe koyuyorsun. Benden korkuyorsun..."
Hafifçe başımı salladım. "Yanlış bir şey yaparım da sinirlenirsin diye... geriliyorum," dedim açık açık.
Karan başını çevirip bir süre sadece düşündü. Sonra yeniden bana döndü.
"Hiç iyi bir şey söylemeyecek misin peki?" dedi kuru bir sesle. "Karan sen şöyle kötüsün böyle kötüsün ama..." Durdu ve gözlerini kaçırdı. "Ama'sı yok mu hiç?"
"Var," dedim hızlı, küçük bir hareketle başımı salladığımda. "Çok iyi bir babasın."
Karan'ın yüzü yavaş yavaş ifadesizleşirken gözlerini bir kez kırptı ve ağır ağır başını sallayıp geri çekildi. "Çok iyi bir babayım," dedi. "Anladım."
"Şey," dedim panikle. "Düşüncelisin bir de... teşekkür ederim bu arada... kıyafetler ve sigaralar için."
Söylediğimi duymazdan gelerek sigarasını içmeye devam etti. Bana bakmıyordu artık. Gözlerini camlara dikmiş; loş ışığın hakim olduğu salona bakıyordu.
"Karan yanlış bir şey mi söyledim?" dedim ürkek bir sesle. Yerimde kıpırdanıp bana bakmasını sağlamaya çalıştım ama bakmıyordu.
"Yanlış yaptığın hiçbir şey yok," dedi Karan ifadesiz bir sesle. "Şimdi düşündüm de haklısın. Bok gibi bir insanım ama iyi bir babayım. Katılıyorum. Bunu sana da kanıtlamışım."
Kaşlarımı çattım. "Ben sana bok gibi bir inansın demek istemedim..." dedim telaşla. "Yanlış anladın beni... Zaten daha kaç gün oldu ki? Tanımıyorum bile belki seni... bana davranış biçiminle değerlendiremem sonuçta. Yani... ben o adamı kaçırdığım için... pamuklara saracak halin yoktu ya!" Ah Âlâ, o kadar enayisin ki ikna turuna çıktın!
Bakışları bana çevrilirken yüzünün gerildiğini gördüm. Uzun uzun baktı bana, sessizce sigarasını içmeye devam ederken sadece baktı. Konuşmadan, bir şey söylemeden yalnızca baktı. Rahatsız hissederek kıpırdanıp durdum, bazen gözlerimi kaçırdım; başka bir şeylerle ilgilenmeye çalıştım ama o bana bakarken yapamadım. En sonunda pes ederek gözlerine baktığımda, "Neden böyle bakıyorsun bana?" diye sordum.
"Özür dilerim Âlâ," dedi bir anda. Gözlerini gözlerimden bir saniye bile çekmeden konuşmuştu. "Yaptığım her şey için. En başından beri."
Şaşkınlıkla ona bakakaldığımda yavaşça yutkundum. "Şey," dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Diledin ya zaten."
"Ondan bahsetmiyorum," dedi durgun bir sesle. "Bile bile yapılan hiçbir şey için özür dilenmez, bunu sana ben söyledim ama başka ne yapabilirim, ne söyleyebilirim bilmiyorum." Başını çevirip boşluğa baktı. "İki yıldır peşindeydim o itin. Yavuz Gökmen'in lakabı Hayalet'tir. Ortadan kaybolur, kimse bulamaz." Yeniden bana döndü ve gözlerimin içine sanki onu anlamamı istiyormuş gibi baktı. "İki yıldır santim santim yaklaşmıştım ona. O gün yakalayacaktım. Çok yaklaşmıştım. Fas'ta, uçaktan indiği anda ellerimde olacaktı."
Gözlerimi bir kez kırptım ve şaşkınlığımı gizleyemeyerek yüzüne bakmaya devam ettim. Benden özür dilemişti. Benden özür diliyordu her şey için. Şaşkınlığım damağımda somutlaşmıştı ve tadını alabiliyordum.
"Telefonum çaldığında başarılı olduğumu, yakalandığını duymayı beklerken Rusya'ya kaçtığını öğrendim."
Lafını bölüp art arda özür cümleleri sıralamamak için yanağımın içini dişledim. Karan ne yaptığıma baktı ve, "Gözüm döndü Âlâ," dedi kuru bir sesle. "Gözüm döndü çünkü iki yılım çöpe gitmişti."
Başımı salladım. "Haklısın." Sesim çatallaşmıştı. Boğazımı temizleyip başımı çevirdim ve gözlerimi kaçırdım.
"Hayır," dedi ve ayağa kalkıp sehpanın etrafından dolaşarak yanıma geldi. Sol tarafıma oturup bana döndüğünde nefesimi tuttum ve hızlanan kalbimi sakinleştirmeye çalıştım. Karan çenemi nazikçe tutup yeniden ona bakmamı sağlayarak, "Haklı değilim. Sana yaşattıklarımın bir izahı olamaz. Haklı çıkmaya çalışmıyorum, açıklama yapıyorum," dedi.
Âlâ bu adam ne yapıyor, neler diyor? Bir tane çaksak mı belki kendine gelir?
"Önemi yok," diye mırıldandım bakışlarımı aşağı indirerek. Gözlerine bakamıyorum. Ayrıca çenemdeki elinin varlığını da görmezden gelmem gerekiyordu. "Geçti."
Başını iki yana salladı. "Geçmedi, Âlâ. Biliyorum."
"Karan," dedim sıkıntılı bir ifadeyle. Panik olmuştum. Bu konuşmayı yapmak istemiyordum. "Gerek yok. Gerçekten..."
Çenemi bırakıp geriye çekildi ve bakışlarını karşıya dikti. "Ceylin silah sesini neden ayırt edebiliyor, biliyor musun?" diye sordu ifadesiz bir sesle. Yavaşça ona döndüğümde gözlerini bana çevirdi. "O adam yüzünden. Hayalet yüzünden."
Yutkundum ve şaşkınlığımı gizleyerek gözlerimi kaçırıp dudaklarımı birbirine bastırdım.
"İki yaşındaydı," dedi kuru bir sesle. "Yavuz Gökmen ortalıktan kaybolmadan önceydi." Başını eğip bacaklarının üzerinde duran ellerine baktı. "Saldırı düzenledi ve Ceylin korkunç bir çatışmanın ortasında kaldı. Onu bulduğumda..." Sertçe yutkundu. "Onu bulduğumda etrafındaki herkes ölmüştü. Herkes kan içindeydi. Korkmuştu. Ağlıyordu. Titriyordu. Cesetlerin ortasında oturuyordu."
Dehşet bir sarmaşık gibi beni sarmalarken ellerimi yüzüme kapattım. "Hayır," diye mırıldandım. "Hayır ya..."
Karan başını önüne eğdi. "Yanında nefes alan kimse yoktu. Hiç kimse yoktu."
Tüylerimin ürperdiğini, yakıcı bir acının boğazıma kadar yükseldiğini hissettim. "Çok özür dilerim Karan," dedim acı içinde ona döndüğümde. Gözlerim dolmuştu. "Çok özür dilerim." Sesim titredi.
İç geçirip hafifçe gülümsedi. "Çok temizsin," dedi elini kaldırıp yüzüme düşen bir tutam saçı parmaklarının arasına aldığında. İrkildim ama geri çekilmedim. "Çok temiz bir kalbin var Âlâ. Fedakârsın, sevgi dolusun, şefkatlisin..." Saçımı bıraktı ve elinin tersini nazikçe saçlarımda gezdirdi. "Ama gözlerin kapalı," dedi dingin bir sesle. "Görmüyorsun."
Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Gözlerimi bir kez kırptım ve o anda yanağıma düşen gözyaşını hissettim. Karan yanağımdan çeneme süzülen gözyaşını izledi ve elini çekip kırgın bir şekilde gülümsedi. "Gözyaşını silmeye kalksam yine korkar mısın?"
Başımı iki yana salladığımda yüzünde belli belirsiz şefkatli bir gülümseme belirdi ve elini kaldırıp başparmağıyla gözyaşımı sildi.
"Özür dilerim," dedim tekrar. "Özür dilerim, benim salaklığım yüzünden..."
"Gözlerini aç Âlâ," dedi durgun bir sesle. Elini çekti ve yeniden kucağına koydu. "Gözlerini aç artık ve özür dilemeyi bırak. Senin bir hatan yoktu." Başımı önüme eğip boğazımdan yükselen hıçkırıkları serbest bıraktım. "Senin bir hatan yoktu, sen..." Yutkundu. "Seninle karşılaşmayı bile hak etmiyordum ben."
Burnumu çekip başımı kaldırdım ve gözyaşlarımın arasından ona baktım. "Keşke bilseydim," dedim boğuk bir sesle. "O adamı yakasından tutup sana getirirdim yemin ederim. Ceylin'e bunu yaşattığı için..." Ağlamaya devam ettim.
Karan iç geçirdi ve oturduğu yerde kıpırdandı. Bana yöneldiğini göz ucuyla görebiliyordum ama dokunmaya korkuyordu.
"3 Şubattan beri başımı yastığa koyduğumda düşünüp duruyorum," dedi kederli bir sesle. Bana dokunmaktan vazgeçmişti, yavaşça geriye çekildi. "İlk başta çok öfkeliydim, öyle çok öfkeliydim ki masumiyetini göremiyordum. Dedim ya, gözüm dönmüştü. Çünkü Yavuz Gökmen kaçtığında kaybolan tek şey iki yılım ya da Ceylin'e yaşattıklarının hesabını sorabilecek olmam değildi." Başını çevirip bana baktı. "Umutlarımı da kaybettim ben, Âlâ."
Elimin tersiyle gözyaşlarımı silip yüzüne baktım. Hafifçe gülümsedi ve iç geçirip alnını ovuşturdu. "Annemi bulabileceğime dair hiçbir umudum kalmadı. Bu yüzden gözüm döndü."
Anne kelimesini duyduğum an göğsüme inen darbeyle yaşlı gözlerim irileşti. "Ne?" dedim resmen fısıldayarak. Bu ne demek oluyordu?
"Annem onun elinde," dedi acı dolu bir sesle. Gözlerine yine arabada gördüğüm acının kahvesi yayılmıştı. "Yavuz Gökmen, kadın ticareti yapan pisliğin teki ve benim annem..." Dişlerini sıktı. "Benim annem onun elinde."
Gözlerimi kapattım ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ederken ne yapacağımı bilemeyerek elini tuttum. "Karan..." dediğimde sesim sarsılıyordu. "Ben... ben..."
Başını eğip elini tutan elime baktı bir süre, sonra yaşlı gözlerime çevirdi gözlerini. "Özür dilerim, Âlâ," dedi saf bir pişmanlıkla. "Beni bu şekilde tanımanı istemezdim. Bu yüzümü görmeni istemezdim."
Başımı iki yana salladım. "Hayır," dedim inatla. "Dileme. Çok üzgünüm! Bunları yaşadığın için... ben... ben neye sebep olduğumun farkında değildim!"
Karan dudaklarını ıslatıp gözyaşlarımı izledi. "Ben bunları kendimi haklı çıkarmak için anlatmıyorum," dedi kederli bir sesle. "Ben bunları belki beni affedersin diye anlatıyorum..." Boşta kalan elini yanağıma yasladı ve art arda akan yaşları inatla sildi. "Sandığın gibi bir adamım. Yanılmıyorsun." Başını eğip yüzüme bakmaya çalıştı. Kaşları hafifçe kalkmış, çehresine şefkatli bir ifade kazınmıştı. "Sandığın gibi bir adamım ben Âlâ. Haklısın. Bazen çok kötü bir adama dönüşebiliyorum. Bunu inkâr etmiyorum... görmeni istemezdim sadece."
Başımı iki yana salladım. "Hayır, hayır öyle değil. Ben sadece... ben sadece korktum... çünkü..."
"Çünkü seni korkuttum," diye tamamladı cümlemi. "Çünkü korkunçtum."
"Evet!" dedim hıçkırarak. "Korkunçtun!" Çocuk gibi ağlıyordum.
Karan iç geçirip yüzümdeki elini belime indirdi ve beni ürkek bir hareketle kendine doğru çekip başımı göğsüne yasladı. Ona karşı koymadım, irkilip korkmadım da. Yüzümü göğsüne gömüp hıçkıra hıçkıra ağladım. Bana ölümü hatırlatsa da hâlâ aşık olduğum o kokusuyla, yaşattığı her şey için hıçkıra hıçkıra ağladım.
Karan çenesini başıma yasladı ve belimdeki elini aşağı yukarı hareket ettirip sırtımı sıvazlayarak beni sakinleştirmeye çalıştı.
"Sana aslında nasıl bir adam olduğumu göstermek isterdim," dedi kuru bir sesle. "Karşılaşmayı hiç hak etmediğin halimi değil de gerçek Karan'ı görmeni isterdim. Görmemen gereken Karan'ı gördüğün için... bana baktığında gördüğün tek şey zifiri karanlık, biliyorum ama aksinin olduğunu bilmeni isterdim. Aydınlığımı görmeni isterdim, Âlâ."
Cevap vermedim. Sessizce ağlamaya devam ettim. Patlamıştım yine. Bugün yaşadıklarım, annem ve söyledikleri yine bir volkan gibi patlamama sebep olmuştu.
"Gidiyorsun," dedi eli sırtımdan yukarı doğru ilerleyip ensemdeki saçları okşadığında. "Üç günün kaldı Âlâ. Gideceksin ve ben yaşattığım her şeyi unutturmak istiyorum. Beni güzel hatırla istiyorum."
Neden umurundaydı ki onu nasıl hatırlayacağım? Neden bunları söylüyordu ki şimdi bana? Pişman Âlâ. Yaşattığı hiçbir şeyi hak etmediğini biliyor. Öfkesi dinmiş ve yanıldık; Karan kötü bir adam değil.
"Ben uyumak istiyorum," dedim burnumu çekip geri çekildiğimde. Saçlarımdaki eli tereddütle durdu ve saniyeler sonra dokunuşunun varlığınu hissedemedim. "Yarın... yarın sabah kalkamayacağım yoksa." Sesim boğuk ve titrekti ama mesafeliydi de. Elimde olmadan, söylediği onca şeye rağmen mesafeyi aşamıyordum.
Karan yüzüme baktı bir süre, sanki beklediğini bulamamış gibi uzun uzun baktı. Ardından başını çevirip toparlandı. "Kalkmana gerek yok," dedi kuru bir sesle. "İstediğin kadar uyu. Kahve yapmanı istemiyorum."
"Ceylin'e kim bakacak?" dedim gözyaşlarımı silerken. "Daha birini bulamadın..."
"Buldum," dedi ifadesiz bir sesle. "Yarın sabah gelecek. Uykunu almadan kalkma, bir sorumluluğun yok."
Bulduysa neden hâlâ gitmiyordum ki? Ediz'lerle gideceksin ya Âlâ.
Ceylin'le bir başkasının ilgilenecek olmasına sebepsizce üzülmüştüm. Hafifçe başımı salladım ve yavaşça ayağa kalktım. "Çabuk bulmuşsun."
"Sen gitmeden alışması lazım kıza," dedi soğuk bir sesle. "Aksi takdirde Ceylin büyük bir boşluğa düşecek."
"Anladım," diye mırıldandım ve kapıya doğru ilerledim. "Neyse... Şey... İyi geceler..."
Kapıya doğru ilerlediğimde Karan'ın aceleyle ayağa kalktığını duydum ve durdum. "Âlâ," dedi yumuşak bir sesle.
"Efendim?" dedim arkamı dönüp ona bakmadan. Her şey çok karışmıştı. Ne hissedeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum ve doğruyu söylemek gerekirse kaçıyordum.
"Fark ederdi," dedi buruk bir sesle. "Eğer bugün sana bir şey olsaydı..." Kısa bir an sustu, ardından iç geçirdi. "Fark ederdi."
'Ben orada vurulsaydım da vurulmasaydım da bir şey fark etmezdi ki.'
Sesim kulaklarımda yankılanırken gözlerimi kapattım.
"Üç gün önce bunu bizzat sen yapacaktın Karan," dedim ifadesiz bir sesle. Ona döndüm ve gözlerinin içine baktım. "Beni öldürecektin."
"Hayır," dedi başını iki yana sallayarak. "Öldürmeyecektim. Bir an bile seni öldürmeyi düşünmedim."
Kaşlarımı kaldırdım ve buz gibi bir ifadeyle güldüm. "Bana sevdiklerimin mezarını aynı anda ziyaret etmek isteyip istemediğimi sordun!" dedim öfkeyle. Bu öfke nasıl ve nereden doğmuştu bilmiyordum ama karşımda durup pişman olduğunu gösterdiğinde bazı şeyler değişmişti. Ondan korkmak yerine ona öfkelenebilmiştim. "Kardeşimi, uğruna hayatımı harcadığım insanı öldüreceğini söyledin bana!"
"Yapmayacaktım," dedi sakince. "Yapmayacaktım Âlâ. Sadece söyledim. Öfkeliydim."
"Ben de öfkeliyim," dedim çaresiz bir şekilde. "Ben de öfkeliyim ama lanet olsun, Allah kahretsin ki senin gibi bir pisliğe dönüşmüyorum!"
Yutkundu ve bana doğru bir adım attı. "Bak," dedi yatıştırıcı bir sesle. "Ben yaptığım her şey için..."
"Pişman mısın?" diye sordum buz gibi bir sesle. Ani bir çöküş yaşıyordum. "Görüyorum pişman olduğunu ama bir önemi var mı emin olamıyorum Karan. Beni yakıp kül ettikten sonra gelip özür dileyemezsin."
Gürültüyle yanan bir ateş yaktıklarından özür dilese küllerinden doğar mıydı yananlar? Yeniden dikilebilir miydi karşısına gülümseyerek?
Yanmıştım, onun karanlığında yanmıştım ve beni yakarken hiç aydınlatmamıştı. Şimdiyse küllerimin başında durmuş özür diliyordu. Onu affetmekten korkuyorsun Âlâ. Öfkeli değilsin, korkuyorsun ve kaçmak istiyorsun. Dürüst ol, öfkelenmezsen ona kıyamayacaksın ve kıymak istiyorsun. Mesafe istiyorsun çünkü ona doğru bir adım atarsan geri dönememekten korkuyorsun. Hissettirdiklerinden korkuyorsun Âlâ. Onu affetmek istemiyorsun, sebebini de biliyorsun. Sen bunu kabullenip kendine itiraf edemesen de benden saklayamazsın. Bir şeyler değişti.
"Özür dilerim," dedi Karan başka hiçbir şey söylemeden. "İstersen hemen yarın gidebilirsin. Götürürüm seni. Tek kelime etmem ama bilmeni istediğim bir şey var Âlâ."
Bana doğru temkinli bir adım daha attı.
"Gözlerini kapatırsan korkarsın. Karanlıkta kalırsın. Görmezsin, cayır cayır yanan o ateşin artık seni yakmak için değil de yolunu aydınlatmak için yandığını fark etmezsin. Aç gözlerini."
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum ❤️