İçeriğe geç

SİYAH ATEŞ

Bölüm 13 · 38 dk okuma

SİYAH ATEŞ

Bölüm 13

UNUTULAN TEBESSÜMLER

Instagram hesabım: @ezgivani

Twitter hesabım: @vanililate

Diğer kitabım: KASIRGA

🎶 Jacob Lee - Damons

🎶 Halsey - Gasoline

Araba oldukça büyük, rengarenk ışıklarla aydınlatılan bir eğlence parkının önünde durduğunda yaklaşık yirmi dakikadır susuyordum. Hayret edilesi bir şekilde sessizlik rahatsız etmemişti. Bir sürü şey düşünmüştüm ve uzun zaman sonra bunu yapmaktan kaçmamıştım. Düşünmem gerekiyordu çünkü dört gün sonra Ankara'ya dönecektim ve yarım bıraktığım mücadeleme kaldığım yerden devam edecektim.

İlk olarak dönüşüme bir kılıf uydurmam gerekiyordu. İşten çıktığımı söyleyemezdim, inanmazlardı. Kovuldum demeyi de yediremiyordum zira adım çıkmıştı artık. Geçerli bir sebep bulup dönüşüme kimsenin tek kelime söylemesine müsaade etmemeliydim. Ya ona bir kılıf uydururuz da sen şu kira işini ne yapacaksın Âlâ?

Onu düşünmek bile istemiyordum. İki yıllık kira demek kırk sekiz bin Türk lirası demekti. Üstelik bir de on bin lira Maya'ya göndermişti Karan. Yani hiç yoktan elli sekiz bin Türk lirası borcum vardı artık. Nasıl ödeyecektim bilmiyordum. Şule pisliğinin o parayı harcamamış olmasını umuyordum.

İş bulmam gerekiyordu döner dönmez. Cüzdanımdaki iki yüzlük banknot ve banka kartımdaki yüz seksen beş lira otuz iki kuruş dışında hiç param yoktu. Döner dönmez günlük bir işe koşmak zorundaydım. Maya o on bin lirayı harcadıysa aç kalacaktık.

"Ceylin," dedim kısık bir sesle. Arabadan inmiş, Ceylin'in tarafındaki kapıyı açmıştım. Melekler gibi uyuyordu hâlâ. Elimi kaldırdım ve parmaklarımı nazikçe saçlarında dolaştırdım. "Ceylin, geldik."

"Iğğhh," diye bir ses çıkardı Ceylin kaşlarını çatarak. Başını diğer tarafa çevirdi ve uyumaya devam etti. Güldüm.

"Ceylin," dedi Karan hemen arkamdan. "Uyan hadi, geldik."

"Hı-hım," dedi Ceylin gözlerini asla açmayarak. Minik elini kaldırdı ve boynunu kaşıyıp ağzını şapırdattı.

"Eh," dedim kıkırdayarak. "O zaman eğlence parkında biz eğlenelim, Ceylin de burada uyusun..."

"Bence de," dedi Karan ciddiyetle. "Madem uyanmıyor, ben de yalnızca bize bilet alırım."

"Uyanıyorummmm," dedi Ceylin kaşlarını çatarak. "Biras bekleyinn!"

Karan'ın güldüğünü duydum. "Biras bekleyelim mi?" dedi yumuşak bir sesle. "Peki, bekleyelim bakalım. Üç yüz saniyen var."

Gülümseyerek arkamı döndüm ve bize eskortluk eden araçların eğlence parkının otoparkına aralıklı bir şekilde yerleşmelerini izledim. Biri yüz metre sağımıza, diğeri solumuza; bir başkası arkamıza park etti ve diğer ikisinin nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Arabadan çıkmış, otoparkta dikilmeye başlamışlardı bile.

Karan, arabanın önüne doğru ilerledi ve kaputa yaslanıp bir sigara yaktı. Geçen seferki zırhlı jiple gelmemiştik; siyah bir Volvo idi bu seferki ve zırhlı değildi. Kaç tane arabası vardı bilmiyordum ama sadece adamlarına tahsis ettiği arabalar bir servet değerindeydi.

Ne yapacağımı bilemeyerek minik adımlarla Karan'ın yanına ilerledim ve hemen yanına yaslanıp ben de bir sigara yaktım.

Sessizce sigaralarımızı içerken Karan düşünceli görünüyordu. Çok fazla sorunu vardı, biliyordum. Mira Hanım'ın tutumu ve annesiyle ilgili o korkunç gerçek yalnızca bildiklerimdi. Üstelik babasını da kaybetmişti. Sert ve güçlü görünüyordu ama yaralı olduğunu biliyordum. Annesinden bahsederken gözlerinde gördüğüm o acı içime oturmuş kalkmıyordu.

Annesiyle ilgili bir daha tek kelime konuşmamıştık fakat o andan beri sürekli aklımın bir köşesinde duruyor; bana kendini hatırlatıp vicdanımı yakıyordu. Yaptığım büyük patavatsızlıktı. Ona kızıyordum ama benim yaptığımın da onunkinden pek bir farkı yoktu. İkimiz de bilmeden birbirimizin en büyük yarasını deşmiştik.

"Buradan çıktığımızda açık bir yer bulursak markete uğrayabilir miyiz?" diye sordum ona dönerek. Sesim gereğinden fazla kısık çıkmıştı.

"Buluruz," dedi hafifçe başını sallayarak. Uğrayabiliriz dememişti, buluruz demişti. Sonra bana döndü. "Ne alacaksın?"

"Şey," dedim ciğerlerime doldurduğum dumanı usulca üfledikten sonra. "Tatlı malzemesi."

"Evde vardır."

"Şey bu özel bir tatlı. Tüm malzemelerin olduğunu sanmıyorum... Mustafa abiye teşekkür etmek istiyorum da... ona yapacağım."

Karan kısa bir an duraksadıktan sonra, "Teşekkür etmek zorunda değilsin," dedi kaşları hafifçe çatılırken. "İşini yapıyordu."

"Biliyorum," dedim ılımlı bir şekilde. "Ama yapmaya da bilirdi. Beni korumak zorunda değildi..." Derin bir nefes aldım. "Yani bunu iş olarak yaptığını düşünmüyorum..."

"Neden?" diye sordu Karan, ardından önüne döndü. "Neden iş olarak yaptığını düşünmüyorsun?"

Omuz silktim. "Ben orada vurulsaydım da vurulmasaydım da bir şey fark etmezdi ki," diye mırıldandım.

"Fark etmezdi," diye tekrarladı anlamaya çalışır gibi. Sonra bana döndü. "Kim için ya da ne için fark etmezdi?"

"Senin için," dedim açık açık. "Yani... onların en önemli görevi sizi korumak sonuçta. Beni korumadı diye cezalandıracak halin yoktu ya... senin için çok da önemli değildir yani benim vurulup vurulmamam. Sonuçta şurada üç gün önce bunu yapmaya kalkış-" Sustum. Yine aklıma geleni söylüyordum.

Karan'ın bakışları aşağı doğru indi ve önümüzdeki sarı renk araç stoperine dalgın dalgın baktı. Sanırım bugün gerçekten vurulmuş olsaydım bunu ne kadar umursayacağını düşünüyordu. Umursamayacaktı.

Umursamasını beklemiyordum zaten. Beni öldürmekten vazgeçti diye ya da artık benden intikam almak istemiyor diye bana değer verecek değildi sonuçta. Sadece Mustafa abinin yaptığı şeyin benim için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışıyordum.

Sonuçta bu adamlar uzun süredir yanlarındaydı ve onların vurulduklarını söylediğimde bunu normal karşılamış, 'olabilir' demişti. Bana bir şey olması onun için hiç sorun olmazdı. Bu yüzden Mustafa abiye minnettardım. Ona bir can borcum vardı. Elbette bunu bir tatlıyla ödeyemezdim ama elimden gelen buydu. Üstelik cebimdeki son parayı o tatlının malzemelerine harcamayı planlıyordum. Umarım severdi. Hem annem de teşekkür etmek istediği insanlara güzel bir tatlı yapardı.

Karan uzun bir süre sustu ve dalgın gözlerle araç stoperine bakmaya devam etti. Sigaramı içmeye devam ederken başımı çevirip Ceylin'e baktım. Uyanmıştı ve gözlerini ovuşturarak kendine gelmeye çalışıyordu.

"Birileri uyanmış," dedim gülümseyerek. Karan başını çevirip bana baktı. Yüzü ifadesizdi. Bir süre yüzümü inceledi, sonra biten sigarasını kenarıdaki çöp kutusunun küllüğüne attı.

Sigaramdan son bir nefes daha çekip küllüğe bastırdım ve Ceylin'in yanına gitmek için arka kapıya yöneldim.

"Âlâ," dedi Karan arkamdan. Sesi durgundu.

"Hım?" dedim durup ona omzumun üzerinden bakarak. Gülümsüyordum. "Efendim?"

Karan ağzını açtığında gözleri gözlerimin içine bakıyordu. Bir süre cevap bekledim ama dudakları yeniden kapandığında kaşlarım çatıldı.

"Bir şey mi oldu?" diye sordum merakla.

"Yok," dedi ifadesiz bir sesle. "Ceylin'in montunu giydirebilir misin diyecektim... terlemiş sanırım biraz..."

"Ha," dedim başımı sallayarak. "Giydireceğim tabii ki. Hava buz gibi..."

🔥🌙

"Buna da bincem! Âlâ'm! Âlâ'm bak buna da bincem tamam mı?"

Başımı eğip Ceylin'e baktım. Eğlence parkının içinde bize tur attırıyor, neye bineceğine karar vermeye çalışıyordu. Yüzünde hevesli bir gülümseme, gözlerinde saf heyecan vardı. Bir eliyle Karan'ın parmağını tutmuş, diğer eliyle de benim elimi tutmuştu ve zıplaya zıplaya yürüyordu.

"Tamam," dedim gülümseyerek. "İlk önce hangisine binmek istersin?"

Durduk. Ceylin elimi bıraktı ve etrafa bakınarak, "Hımmm," diye mırıldandı. Sonra bir anda yüzü aydınlandı ve kaşları havaya kalktı. "Şu!" dedi heyecanla ilerideki top havuzunu parmağıyla gösterirken. "Şuna şuna!!"

Güldüm. "E hadi o zaman..."

Top havuzu diyordum ama büyük, çeşit çeşit şişme kaydıraklardan oluşan bir dünyaydı. Çok eğlenceli görünüyordu. Çok özenmiştim buradaki çocuklara. Ben çocukken yoktu böyle yerler. Ya da vardı ama bizimkiler götürmüyordu beni, emin değildim.

Zaten ailecek dışarı çıkma alışkanlığımız hiç yoktu. Genelde annem parka götürürdü bizi gündüzleri. Babam bu tarz şeyleri düşünebilen bir insan değildi. Hiçbir zaman hadi şuraya gidelim dediğini hatırlamıyordum. Sadece bir kere çok para kazandığını söyleyerek bizi tatile götürmüştü. O kadar şaşırmıştık ki hatta arabaya binip otele ulaşana kadar inanamamıştık.

Top havuzunun önünde Ceylin'in ayakkabılarını çıkarırken heyecanla kıpırdanıp duruyor, içeri girmek için sabırsızlanıyordu. Ayakları botlarından kurtulur kurtulmaz da bana döndü ve yanağıma aceleci bir öpücük bırakıp içeri koştu. Arkasından kıkırdadım.

"Dikkatli ol!" diye seslendi Karan top havuzuna doğru son hızla koşan Ceylin'e.

Ceylin koştu, koştu ardından kendini rengarenk topların içine attı. Karan homurdandı.

"Çocuk olsaydım keşke şimdi," dedim buruk bir gülümsemeyle. "Yetişkin olmak çok sıkıcı."

Karan'a döndüm ve hafifçe gülümsediğini gördüm. "Gir," dedi ilerleyip Ceylin'i görebileceğimiz şekilde koltuklardan birine otururken. "İstiyorsan gir."

Ona dönüp yanına ilerlerken kıkırdadım. "Yasaktır, baksana beş yaş ve üstü için burası... ebeveyn almıyorlar... ayrıca deli mi bu derler."

Omuz silkti. "Yasağı hallederim, kimin ne diyeceğini de umursama. İstiyorsan ciddiyim, gir."

"Ay yok!" dedim montumu çıkarmak için fermuarını açmaya çalışırken. Eğlence merkezi çok sıcaktı. "Öylesine dedim. Hem çocukken çıkardı tadı, şimdi değil."

"Sen bilirsin," diye mırıldandı. Gözleri Ceylin'in üzerindeydi. Ne yaptığını, nereye gittiğini takip ediyordu.

Arkama yaslanıp etrafa bakındım. Kocaman bir binanın içini rengarenk oyuncaklarla doldurmuşlardı. Her türlü oyuncak vardı çocuklar için. Uğultulu çocuk seslerinin yanında çok yüksek olmayan yabancı bir şarkı çalıyordu. Lunaparkları, eğlence merkezlerini hep sevmiştim. Çocukların eğlendiğini, mutlu olduğunu izlemek güzeldi.

"Montunu çıkarsana," dedim montumu yanıma koyup Karan'a döndüğümde. "Çok sıcak."

"Olur," dedi bilinçsiz bir şekilde. Bakışlarını Ceylin'den bir saniye bile çekmiyordu. Bu kadarına gerek var mıydı?

Montunun fermuarını tek hamlede indirip omuzlarından sıyırdı ve katlayıp benimkinin üzerine koydu.

"Açık market bulabileceğimizden emin değilim..." diye mırıldandım etrafa bakınarak. "Bir saate hepsi kapanacak."

"Hallederim ben," dedi Karan. Beni dinliyordu ama gözleri hâlâ Ceylin'in üzerindeydi. Gözünü bile kırpmıyordu.

"Nasıl?" diye sordum merakla. "Kapanacak diyorum. Tekel bayiiler açık olur bir tek, onlarda da malzeme satılmıyordur. Marketler kapanır. Hatta kapanmak üzereler."

"Açtırırız."

"Hı?" dedim şaşkınlıkla. "Nasıl yani..."

Gözlerini kısmıştı. Başını öne doğru uzatıp bir yere dikkatle baktı, sonra hızla ayağa kalktı.

"Karan?" dedim gözlerimi kırpıştırarak. "Ne oldu?"

"Ceylin yok," dedi bir sağa bir sola yürüyüp Ceylin'i görmeye çalışırken. Telaşlanmıştı.

"Oynuyordur," dedim tedirgin bir şekilde. "Bir yere gidecek hali yok ya Karan..."

Karan'ın endişeyle derin bir nefes aldığını duydum. Ne olabilirdi ki? Kapıya doğru ilerledi ve şişme kapıya tutunarak içeri baktı. "Ceylin!" diye seslendiğinde şaşkınlıkla ona bakıyordum. Ceylin gerçekten ortalıkta görünmüyordu ama çıkmış olsa fark ederdik. Nereye gidecekti ki? Üstelik top havuzunun diğer kapısı da görüş alanımızdaydı.

"Ceylin!"

Panikleyerek ayağa kalktım ve ona doğru ilerlemeye başladım. "Karan neler oluyor?"

"Ceylin!"

"Ne!?" diye bağırdı Ceylin'in sesi bir yerlerden. "Babacım ne?"

Karan'ın rahat bir nefes aldığını gördüm. Gözlerini kapattı ve birkaç saniye öylece durdu. Bu neydi şimdi?

"Gözümün önünden ayrılma!" diye seslendi. "Neredesin?"

Ceylin kaydırağın arkasından çıktı ve babasına kaşlarını çatarak baktı. "Burdayım ben. Oturdum biras buraya. Yoruldum da."

"Tamam," dedi Karan başını sallayarak. "Dikkatli ol. Bir şey olursa bana seslen."

"Tamam babacım," dedi Ceylin gülümseyerek, sonra arkasını dönüp kaydırağın merdivenine doğru koştu.

Karan bir süre dalgın bakışlarla Ceylin'i izledi, sonra bana doğru ilerledi. Hâlâ ona bakıyordum. Şaşkındım.

"Sen biraz fazla mı pimpiriklisin?" dedim kaşlarımı çatıp gülümseyerek. "Çocuk top havuzunda oynuyor. Ne olacak Karan?"

Karan yanıma oturdu ve bakışlarını Ceylin'e dikip arkasına yaslandı. "Her şey olabilir," diye mırıldandı kuru bir sesle. Rahatlamıştı ama telaşından geriye kalan gerginliği olduğu gibi duruyordu kızıl kahve gözlerinde.

"Ay," dedim alaycı bir şekilde. "Ben de kendimi pimpirikli sanırdım. Sen benden betersin..."

Başını çevirip bana baktı ve gözlerinin puslandığını gördüm. "İleride bir çocuğun olursa emin ol onun normal bir hayatı olur," dedi. Sesi kederliydi.

"Nasıl yani?" dedim gözlerimi kırpıştırarak. "O ne demek?"

Önüne döndü ve gözlerini yeniden top havuzunda birkaç çocukla birlikte kahkahalar atarak oynayan Ceylin'e baktı. "Ceylin'in normal bir hayatı yok."

Kaşlarımı çatarak ona doğru eğildim. "Nasıl? Nasıl normal bir hayatı yok?"

"Babacım bak!" diye bağırdı Ceylin tam o esnada. "Bak ne yapıcam!"

İkimizin de dikkati dağıtırken ona dönüp gülümsedik. "Bakayım," dedi Karan merakla. Ceylin top havuzunun kenarındaki ağlara tutunmuş hevesle sırıtıyordu.

"Bak şimdi takla atcam!" dedi ve top havuzunun kenarındaki şişme zemine koştu. Ellerini ayaklarının önüne yaslayıp başının üstünü şişme zemine koydu. "Bakıyo musunuz baba ve Âlâ!?"

"Bakıyoruz!" diye seslendi Karan. "Dikkat et!"

"Bak bak bak!" diye bağırdı ve dizlerini yere yaslayıp top havuzunun içine doğru takla attı. Topların içinde kaybolduğunda güldüm.

"Vaaaay!" diye bağırdım ve alkış çaldım. "Nasıl yaptın onu öyle?"

Ceylin topların arasından çıkıp oturur pozisyona geçti ve katıla katıla güldü. "İyi yaptım di mi?"

"Aferin," dedi Karan gülümseyerek. "İyi yaptın."

Ceylin tekrar kıkırdadı ve top havuzunun içinde zıplayıp, "Hadi bay bay!" diye bağırdı. Sonra da kaydıraklara doğru koştu.

Gidişini izledikten sonra Karan'a döndüm ve gülümsedim. "Şu çocuğun bir yerlerine nazar boncuğu takmalısın."

Bana yandan bir bakış atıp güldü. "Lale ablan her gün nazar duası okuyor, merak etme."

"Okusun okusun," dedim başımı sallayarak. "Nazar değecek diye korkuyorum valla."

Karan arkasına yaslandı ve tam o esnada telefonunun zil sesi duyuldu. Ceketinin iç cebine uzanırken bakışlarıyla yeniden Ceylin'i hapsetmişti.

"Efendim?" dedi telefonu açıp kulağına yasladığında. Karşı tarafı dinledi ve hafifçe başını salladı. "Güzel. Kaç gibi burada olursunuz?"

Gözleri hâlâ Ceylin'in üzerindeydi. Her anını, her hareketini takip ediyordu.

"Tamam," dedi samimi bir şekilde. "Bir gece kalın bari."

Karşı taraf bir şeyler daha söyledi, Karan alaycı bir şekilde güldü. "Haklısın kıç kadar ev, sığamayız." Sanırım Kaya Kandemir'le konuşuyordu. Başını iki yana sallayarak güldü. "Söyle Gece'ye, lütfen rahat olsun. Nasıl anlattıysan beni, belli ki kalmak istemiyor." Duraksadı. "Hayırdır? Yengeye göstereceğim nezaketten şüphen mi var lan?"

Kaya Kandemir'i dinledi, ardından sırıttı. "Sen beni hiç tanımamışsın Kaya efendi. Kalbim kırıldı."

Onu izlediğimin farkında değildim. Gözleri beni bulduğunda bakışları yüz ifademi taradı ve afalladığını gördüm. Gülümsemesi yüzünde dondu kaldı. Utanıp panikleyerek önüme döndüm ve Ceylin'e bakmaya başladım.

Karan boğazını temizledi. "Tamam, yarın görüşürüz o zaman... nereye ineceksiniz? Sabiha'ya mı İstanbul Havalimanı'na mı?"

"Tamam, araç gelecek mi almaya sizi? Göndereyim mi bizim çocukları?"

Arkama yaslanıp cebimden telefonumu çıkardım ve utancımdan silkelenmeye çalışırken sosyal medyada dolaşmaya başladım.

"Tamamdır, görüşürüz." Telefonu kapatıp yeniden iç cebine koydu ve sesli bir nefes alıp arkasına yaslandı.

"Yarın mı gelecekler?" diye sordum şarjını bitirmemek için telefonun ekranını kapatıp Karan'a döndüğümde.

"Evet," diye mırıldandı top havuzunda oynayan Ceylin'i izlerken. "Akşama doğru."

"Ceylin çok mutlu olacak," dedim gülümseyerek. "Bayağı seviyor Kaya Bey'i."

Başını çevirip bana baktı. "İnsanlara bey ya da hanım demek zorunda değilsin, Âlâ."

Kaşlarımı çatarak güldüm. "Ne diyeceğim ki? Yani... ben şeyim ya..."

"Değilsin," dedi net bir sesle, sonra yeniden önüne dönüp Ceylin'e baktı. "Mira'ya kahve yapmak zorunda değilsin, ona hanım diye seslenmek zorunda da değilsin, yarın Kaya ve Gece'ye de hizmet etmeyeceksin. Senin işin bu değil ve kimsenin karşısında kendini aşağıda görmeni istemiyorum." Yeniden bana döndü ve gözlerimin içine baktı. "Karşındaki insan patronun olsa bile."

Alt dudağımı dişleyip gözlerimi kısarak bir süre yüzüne baktım, sonra kafam karışmış bir şekilde gülümsedim. "Patronuma bey ya da hanım demezsem işten kovulurum yalnız."

"O başka," dedi. "İş arkadaşına da bey ve hanım diyebilirsin ama sen bunu mesafe için değil, çekindiğin için yapıyorsun. Kimseden çekinme." Sonra yeniden Ceylin'e baktı.

Doğru, Mira'dan ödüm koptuğu için hanım demiştim ve evet, kendimi ondan aşağıda görmüştüm çünkü ben o malikânede sadece bir çalışandım. Karan görmese de Mira beni böyle gördüğü için kahve istediğinde yapmak zorunda hissetmiştim. Neden bahsettiğini biliyordum. İnsanların karşısında eğilip bükülmemem gerektiğini, kimseye sınıf farkı yüzünden ekstra hürmet göstermek zorunda olmadığımı ve dik durmamı söylemeye çalışıyordu. Bu cümleleri ezberlemiştim çünkü çok bilmiş kardeşim de söyleyip duruyordu. Fakat yaşarken öyle olmuyordu işte. Benim yaptığım işleri yapmıyordu Maya. Üç kuruş için kanı bozuk insanlara minnet etmek zorunda kalmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. Ben de bayılmıyordum bu duruma ama iş hayatına girdiğinde buna mecbur kalıyordun. Zaten her işten bir hata yapıp kovuluyordum, bir de dik başlı davranıp işleri zorlaştırmaya gerek yoktu.

"Kaya Bey ve Gece Ha-" Bakışları beni buldu, duraksadım. "Kaya ve Gece," diye düzelttim ama sonra yüzümü buruşturdum. "Çok garip oluyor böyle. Onlar benim arkadaşım değil ki! Patronumun arkadaşları."

"Tamam," dedi Karan ılımlı bir şekilde. "O zaman şöyle yapalım. Dün söylediğimi unut. Şu andan itibaren patronun değilim. Tamam mı?"

Gözlerimi kırpıştırdım. "Ne?"

Omuz silkti. "Dört gün sonra gideceksin ve ben senin patronun olmak istemiyorum. Bana bu şekilde davranmaya bir son verebilirsin."

Bu adama bir şey mi malum oldu Âlâ? Çok korkuyorum, Ceylin babasız kalmasın? Ağzından yel alsın geri zekâlı!

"Ama..."

"Aması fakatı yok," dedi kaşlarını çatarak. "Ceylin'le ilgileniyorsun çünkü seni çok seviyor. Bakıcı değilsin."

Ben de kaşlarımı çattım ve ona dikkatle baktım. "Karan sen iyi misin?" dedim yüzünü iyice incelerken.

Gözleri beni bulduğunda hafifçe yüzü buruştu. "Ne?"

Bu adama ne oluyordu böyle? Her saniye beni biraz daha şaşırtıyordu. Üç gün önce karşısında korkudan tir tir titrediğim Karan ile bu Karan aynı kişi olamazdı.

"Hiç," dedim yüzüne bakmaya devam ederken. "Öyle, sordum."

Hafifçe başını salladı ve yeniden arkasına yaslandı. "Ee?" dedi sohbet edercesine. "Ankara'ya döndüğünde planın ne?"

Yeniden kaşlarımı çattım. Kesinlikle aynı kişi değillerdi. Kesinlikle.

"Bilmem," diye mırıldandım ben de arkama yaslanarak. "İş bulmam lazım hemen... muhtemelen günlük bir iş bakarım yine."

"Ne gibi mesela?" diye sordu ilgiyle. "Ne gibi işler yapıyorsun?"

İç geçirdim. "Valla yapmadığım iş yok... garsonluk desen yaptım tezgâhtarlık desen yaptım... kasiyerlik desen onu da yaptım... çocuklara hitap eden bir YouTube kanalında ayı bile oldum." Güldüm, Karan beni dikkatle dinlerken gülüşümü izledi. "Hatta havalimanındaki işten önce cinsiyet partisinde kız bebek olarak dans bile ettim salak salak." Duraksadım ve heyecanla telefonumun ekranını açtım. "Dur, sana göstereyim." Fotoğraflar kısmını açıp yukarı doğru ilerlerken kıkırdıyordum. "Ama dalga geçmek yok!"

"Muhtemelen geçeceğim," dedi Karan çarpık bir gülümsemeyle.

Fotoğrafı bulduğumda ekranı elimle kapattım ve ona dönüp yapmacık bir şekilde kaşlarımı çattım. "Hayır, geçme."

Dudaklarını birbirine bastırdı. "Göster," dedi gözüyle telefonu işaret ederken. "Hadi."

"Of aman geçersen geç," dedim umursamaz bir tavırla. Sonra elimi ekrandan çektim ve telefonu ona doğru uzattım.

Karan başını eğip çimlerin ortasında ellerimi iki yana açtığım, kocaman bebek kostümüyle poz verdiğim fotoğrafa bir süre uzun uzun baktı ve gözleri beni bulduğunda haylaz bir şekilde parladı. "Bu kostüm sana büyük," dedi kahkahalarını tuttuğunu anlayacağım bir sesle. Sonra dudaklarını birbirine bastırıp yüzüme baktı.

"Evet," diye homurdandım yana kaydırıp diğer fotoğrafı açtığımda. Bu sefer bebeğin kafasını çıkarmış, kolumun altına sıkıştırmıştım ve otuz iki diş sırıtıyordum kameraya. Karan yeniden telefona baktı ve bir süre daha uzun uzun inceledi.

"Kesinlikle büyük," dedi muzur bir sesle. "Kaybolmuşsun içinde."

Güldüm. "Nefes alamıyordum... Erkek bebek kostümü giyen çocukla itişip kakışmamız gerekiyordu bir de. Bebek erkekti... parti sahiplerinin yanına gitmek için beni öyle bir itti ki az önce Ceylin'in sergilediği performansın daha iyisini sergilemiş bulundum." Kıkırdadım. "Üç takla attım yerde."

Telefonun ekranını kapatıp kucağıma koyduğumda Karan gülümseyerek yeniden arkasına yaslanmıştı. "Yakışmış ama," dedi alaycı bir sesle. Başımı çevirip ona baktığımda bana kaçamak bir bakış attı. "Kostüm."

Gözlerimi devirdim. "Geç dalganı geç!"

Kısa bir an sustuk ve sessizce Ceylin'i izledik. Oradan oraya koşturuyordu ve kıpkırmızı olmuştu. Üstelik terlemişti de, saçları alnına yapışmıştı. Gözlerim kısılırken elimi çantama attım ve küçük göze sıkıştırdığım lastik tokayı alıp ayağa kalktım.

"Ceylin!" diye seslendim kapıya doğru ilerlerken. "Gel saçlarını toplayalım, daha rahat hareket edersin."

Ceylin bana baktı ve kocaman gülümsedi. "Olur!"

Seke seke bana doğru ilerlemeye başladığında gülümseyerek onu izledim. Nefes nefese kalmış bir şekilde yanıma geldi. Elimi önce terli alnına götürdüm, sonra da kazağının yakasından içeri sokup sırtını kontrol ettim. Ter içinde kalmıştı. "Hasta olacaksın," dedim üzüntüyle. "Çok terlemişsin."

"Bi şey olmas Âlâ'm! Sıcak burası," dedi kaşlarını çatarak.

"İyi tamam," dedim gülümseyerek. "Ama eve gittiğimizde hemen üstünü değiştireceğiz."

Başını salladı. "Söz."

Eğilip alnına kocaman bir öpücük kondurdum, ardından canını yakmamak için ekstra çaba göstererek saçlarını at kuyruğu yaptım. Ben saçlarını toplarken kazağımın ilmeklerinr parmaklarını geçirip durmuş, uslu uslu beklemişti.

"Gidiyim mi?" diye sordu sabırsız bir şekilde kıpırdanırken.

At kuyruğunu hafifçe sıktım ve, "Git bakalım," dedim tebessümle. "Ama dikkat et tamam mı? Gözümüzün önünden ayrılma."

"Tamam!"

"Maşallah! Nasıl güzel!" Başımı çevirip sesin sahibine baktığımda kadının biri gülümseyerek Ceylin'e bakıyordu. Fakat Ceylin duymamıştı, çoktan top havuzuna atlamıştı.

Kadın'ın Ceylin yaşlarında görünen oğlu da ayakkabılarından kurtulup içeri dalmıştı o esnada. Uzun sarı saçları, büyük kahverengi gözleri vardı. Çocuk koşarak top havuzuna atladığında kadına döndüm tekrar. Göz göze geldiğimiz an gülümsemesine karşılık verdim.

"İsmi ne?" diye sordu yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle.

Başımı çevirip Karan'a baktım. Bizi duyuyordu ve Ceylin'in adını söylememde bir sakınca var mıydı emin olamamıştım. Google'da yazıyor ya Âlâ.

Karan bir sorun olmadığını belli ederek gözlerini kapatıp açınca yeniden kadına döndüm. "Ceylin."

"Kendi gibi ismi de çok güzelmiş," dedi kadın hayranlıkla. "Maşallah aynı da annesine benziyor. Siz de çok güzelsiniz..."

Gözlerim genişlerken şaşkınlıkla kalakaldım. "Aa..." dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Teşekkür ederim... siz de öyle..." Annesi değilim desene Âlâ.

Kadın gülümsedi. "Allah bağışlasın."

"Sağ olun... Size de..." dedim panikle. "Sizinki de çok yakışıklı maşallah! Adı ne?" Âlâ biz ne ara anne olduk da böyle otuz yaş üstü muhabbetler yapıyoruz?

"Pars. Sormayın! Dışı sizi içi beni yakar," dedi kadın sitemkâr bir sesle. "Hep bir kızım olsun istedim ama olmadı. İki oğlan çocuğuyla otuz yaşımda yaşlandım." Güldü. "Ama sizin maşallahınız var, kız annesi olmak böyle bir şey işte. Yirmilerinizin başında gibi duruyorsunuz." Abla öyleyiz zaten. Ne anlatıyorsun Allah aşkına?

"Yaa," dedim zoraki bir gülümsemeyle. Bu konuşma hemen bitsin istiyordum ama bitmiyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. "İşte... hayat... seçemiyor insan cinsiyetini. Bizlik bir durum yok ki! Erkek ne yollarsa o sonuçta. X ya da Y... yüzde elli yüzde elli... Gerçi artık cinsiyet belirlenebiliyor biliyor musunuz?" Kadın şaşkınlıkla bana bakıyordu artık. "PGD yöntemi diyoruz biz... Preimplantasyon Genetik Tanı... Halk arasında tüp bebek işleminde bebeğin genetiğine bakılması işte... Yani tabii asıl amaç cinsiyet belirlemek değil, genetik hastalıkları önlemek amaçlı geliştirilmiş bir yöntem ama cinsiyet belirlemek isteyen anne babalar için..."

"Âlâ!"

Karan bana seslenince bakışlarımı bana şaşkınlıkla bakan kadından çekip ona döndüm ve soran bakışlarla bön bön baktım. Gülümsüyordu.

"Gelsene," dedi muzip bir sesle. "Beni çok yalnız bırakma burada."

Gözlerim kısılırken ona ne saçmaladığını anlamaya çalışır gibi baktım.

"Eşiniz sanırım," dedi kadın mahçup bir gülümsemeyle. "Bekletmeyin isterseniz... İyi akşamlar."

Kadına döndüm ve yüzüne düz düz baktım. Ceylin'in annesi gibi davrandın ya Âlâ. O da babası olunca böyle bir durum oluşmuş bulundu.

"İyi akşamlar," diye mırıldandım ve koltuklara doğru ilerledim. Karan hâlâ imalı imalı gülümsüyordu, bense gözlerimi kısmış ona doğru ilerliyordum. "Bu neydi şimdi? Seni kocam sandı."

"Kadınla sohbet etmeye pek can atıyor gibi görünmüyordun," dedi umursamaz bir şekilde. "Sadece ağzını açtığında devamını getirmeden susamıyorsun ya... kurtarayım dedim seni bu durumdan."

"Kocam gibi davranarak mı?" diye homurdandım.

Bana düz düz baktı. "Ceylin'in annesi rolünü canlandırırken sorun yoktu ama?"

Kaşlarımı çattım ve utançla önüme döndüm. "Ne alakası var? Ben mi dedim annesiyim diye? Kadın bir anda pat diye öyle şey yapınca dumur oldum. Hayır değilim diyemedim işte. Ne biliyim..."

"Peki," diye mırıldandı alaycı bir şekilde. Gözlerimi devirip telefonumu çıkardım tekrar ve utançla sosyal medyada gezme işime geri döndüm. Allah kahretmesindi bu kadını. Güzelsek güzeldik, ona neydi? Ne diye gelip salak salak konuşuyorduysa! Beni ne duruma sokmuştu haberi bile yoktu.

Instagram'dan Twitter'a, oradan WhatsApp'a dönüp dönüp Bermuda şeytan üçgeninin etrafını tavaf ettim. En son tekrar Instagram'a döndüm ve ekranı kaydıra kaydıra insanların paylaştıkları fotoğraflara bakmaya başladım.

Bir arkadaşım Palandöken'de kayak tatilindeydi, başka bir tanıdığım gece kulübündeydi, üniversiteden arkadaşım staj günlükleri isimli bir fotoğraf serisi paylaşmıştı, bir diğeri ise sevgilisinin sırtına çıkmış kocaman gülümsüyordu. Millet hayatını yaşıyor Âlâ.

Dakikalar sonra iç geçirip telefonun ekranını kapattım ve sessizce yanımda oturan Karan'a baktım. Gözlerini yine Ceylin'e dikmiş, hafifçe kaşları havalanmıştı. Şaşkınlık ve hayret dolu bir yüz ifadesiyle gözünü bile kırpmadan Ceylin'i izliyordu.

Neye şaşırdığını merak ederek ben de Ceylin'e baktım ve kaşlarım çatıldı. Ceylin top havuzundaydı ve yalnız değildi. Az önceki kadının oğluyla birlikte top havuzunun içinde gülüşe gülüşe sohbet ediyordu. Pars, Ceylin'i etkilemek için şekilden şekile girmişti ve Ceylin'in yüzündeki gülümseme; yanaklarının kızarmış oluşu beni de hayrete düşürmüştü. Çocuk sürekli bir şeyler anlatıyordu Ceylin'e. Elini kolunu kaldırıp indiriyordu, kaşlarını kaldırmıştı. Ceylin ise arada bir kıkırdıyor, bazen şaşırıyordu. Elini at kuyruğuna atmış, dalgalı saçlarını parmağına dolayıp duruyordu. Hayırlı işler Ceylin'ciğim.

"Hayda," diye mırıldandım.

"Müdahale etsem?" dedi Karan, gözleri kısılmıştı. "Gidip 'kızımdan uzak dur' desem?"

Kahkaha attım. "Saçmalama!"

"Bak," dedi komik bir öfkeyle, gözleri biraz daha kısılmıştı. "Bak ne yapıyor."

Dudaklarımı birbirine bastırırken tekrar Ceylin'lere baktım. Pars, Ceylin'in elini tutmuştu ve birlikte kaydıraklara doğru ilerliyorlardı.

"Yapabileceğin hiçbir şey yok," dedim kıkırdayarak. Ciddi ciddi kıskanıyordu ve aşırı komiğime gitmişti.

Karan kollarını göğsünde bağladı ve arkasına yaslanıp onları izlemeye devam etti. "Büyümesini beklerim o zaman," dedi dümdüz bir ses tonuyla.

"Yok artık!" Hayret içinde ona döndüm ve ciddi olup olmadığını sorgulayan bakışlarla baktım. Ciddi görünüyordu ama bence değildi. "Sen hiç çocukken aşık olmadın mı?" dedim gülerek.

"Olmadım," dedi ifadesiz bir sesle. Kaşlarını çatmış, huysuz bir ifadeyle Ceylin'e bakıyordu. "Çocuklar ne bilsin aşkı?"

Gülümsedim. "Bilir," dedim. "Çocukluk aşkı diye bir şey duymadın mı hiç?"

"Saçmalık," diye homurdandı. "Çocuk dediğin ağlar, oyun oynar, saçmalar, bilmediği her şeyi defalarca kez sorar... aşk ne?"

"Oho!" dedim kıkırdayarak. "Günaydın!"

Bana yandan ters bir bakış atıp önüne döndü ve kahkahalar atarak kaydıraktan kayan Ceylin ve Pars'ı göz hapsinde tutmaya devam etti. Dudaklarımı birbirine bastırıp kahkahalarımı yuttum ve onun yaptığı gibi kollarımı göğsümde bağladım.

Pars kaydıraktan kaymış; ucunda, aşağıda durmuş, Ceylin'in kaymasını bekliyordu. Ceylin ise yukarıda oturmuş yapay bir tereddütle Pars'a bakıyordu.

"Ama düşerim ki!" diye bağırdığında istemsizce kıkırdadım. Nazlanıyordu. Pars gelene kadar tek başına elli kere kaymıştı o kaydıraktan.

"Hayır, düşmessin, ben seni tutarım!" dedi Pars kendinden emin bir şekilde. "Düşmene izin vermem!"

Karan homurdanıp duruyordu. Bu hali çok komikti.

"Tutmazsan düşersem nolcak?" dedi Ceylin kaşlarını çatarak.

"Tutucam ben!" diye seslendi Pars kararlılıkla. "Düşmene izin vermicem!"

"Resmen cilveleşiyorlar," dedi Karan hayret içinde. "Kaydı o kaydıraktan tek başına. Düşmeyeceğini biliyor. Gördüm ben!"

"Nazlanıyor," dedim keyifli bir şekilde. "Pars'ın onu tutacağını söylemesini istiyor."

Karan başını çevirip bana düz düz baktı. "Duruyor işte çocuk tutmak için. Belli değil mi tutacağı? Söylemesine ne gerek var?"

Ah şu erkekler!

"Biz kadınlar duymak isteriz," dedim bilmiş bir tavırla. "Siz sadece göstererek anlamamızı bekliyorsunuz ama biz hareketlerinize bakarak emin olamıyoruz işte."

"Saçmalık," dedi huysuz bir şekilde. Kaşlarını çatmıştı, yüzünde komik bir somurtganlık vardı.

Omuz silktim. "Bu böyle. Beş yaşında da olsan, kırk beş yaşında da olsan fark etmiyor işte."

Başını iki yana salladı. "Yanlış düşünüyorsunuz."

Karan'a yan yan bakıp alaycı bir şekilde gülümsedim. "Neymiş yanlış olan şey? Duymak istememiz mi?"

"Kelimelere kapılmanız," dedi düz bir ifadeyle.

"Nasıl yani?"

"Anlayacağın dilden konuşayım: lafla peynir gemisi yürümez," dedi ciddiyetle. Bana dönüp gözlerimin içine baktı. "Sözcüklerin samimiyetine güvenebilir misin? Ben güvenmem." Kaşlarım hafifçe çatıldığında yüzüne bakmaya devam ediyordum. Karan iç geçirdi. "Benden sana tavsiye, hayatında biri varsa ne söylediğiyle çok ilgilenme. Kelimelerine değil, gözlerine bak. Davranışlarını oku, sözlerini değil."

Bakışlarımı yerdeki yıldız desenlerine çevirdim ve kısa bir an söylediklerini düşündüm. "Doğru," diye mırıldandım saniyeler sonra ona baktığımda. "Ama dediğim gibi, bazen emin olamazsın."

"Mesela?" dedi Karan tek kaşını kaldırarak.

"Örneklendirmek zor," diye mırıldandım. "Yani... birinden hoşlandığında bence aklın normal çalışmıyor. Ya hiç anlamıyorsun karşılıklı olduğunu ya da adamın umurunda olmadığın halde her hareketinden bir anlam çıkarıyorsun. Bence hareketler de yanıltıcı olabiliyor."

Karan'ın gözleri kısıldı, yüzümü inceliyordu. "Öyle biri var yani?"

"Yoo," dedim utanarak. "Ne alaka? Yok tabii ki. Nereden çıktı şimdi bu?"

Bir süre dikkatle tepkimi izledi, sonra yüzü ifadesizleşirken önüne döndü ve yeniden Ceylin ve Pars'a baktı. "Yaşıyormuşsun gibi anlattın," dedi umursamaz bir tavırla.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yaşamıştım ama karşılık alamamıştım. Bunu söylemeye de dilim varmıyordu. Üstelik üç yıl boyunca aynı kişiye takılı kaldığım için de bu yaşıma kadar kimseyle bir ilişkim olmamıştı. Elçin'in ayarladığı flörtler de hep başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bunun da etkisi o çocuktu. Tabii bu eski bir mevzuydu. Şu an nerede ne yaptığını bile bilmiyordum. Pes edip aklımdan çıkaralı bir yıldan fazla oluyordu. Hayır, bir yıldır öyle şeylerle uğraşıyorsun ki Furkan'ı düşünmeye zaman bulamıyorsun. Doğru. Fakat tam şu anda aklıma gelmişti yine. Neredeydi acaba? Ne yapıyordu?

"Genel konuşuyorum," diye mırıldandım dalgın dalgın Ceylin'in kıkırdamalarını izlerken. "Bunları bilmek için yaşamama gerek yok ki. Ben çok kitap okurum, dizi/film izlerim... ondan yani. Yoksa benim işim olmaz. Birinden hoşlanacağım da onu etkilemeye çalışacağım... hareketlerine bakacağım falan ne hissettiğini anlamaya çalışacağım. Psh! Uğraşamam. Vaktim yok zaten."

"Anladım," dedi kuru bir sesle. İkna olmuş gibi görünmüyordu. "Çocuk değilsin ama. Neden olmasın?"

"Ay yok!" dedim inatla. "İstemem."

Karan bir şey söylemedi. Ceylin'i izlemeye devam etti. Derin bir nefes alıp verdim ve telefonumun ekranını açıp Instagram'a girdim. Arama kısmına Furkan'ın kullanıcı adını yazarken uzun zamandır profiline bakmamış olmama hayret ediyordum. Farkında bile değildim. Eskiden günde elli kez girer bakardım. Takip ettiklerini ezbere bilirdim. Elçin saplantılı bir manyak olduğumu iddia ederdi hatta.

Furkan'ın profili açıldığında gözlerimi kısarak bakmadığım süre boyunca paylaştığı fotoğraflara baktım. Koyu kahve saçları her zamankinden daha uzundu artık. Attığı son fotoğrafta otuz iki diş sırıtıyordu ve yalnız değildi. Beline sarıldığı bir kızla birlikteydi. Hayatında biri vardı. Kaşlarım havalanırken karnıma bir sancı yayıldı ve dudağımı kemirmeye başladım. İster istemez kızı incelemeye başlamıştım bile. Bırak, Âlâ. Başlama yine.

Küt, kestane kahve renginde saçları; kocaman mavi gözleri vardı. Güzeldi, minyon tipliydi ve Furkan'ın yanına yakışmıştı. Üzerindeki kırmızı, beyaz çiçekleri olan elbiseye baktım bir süre. Sonra derin bir nefes alıp verdim ve ekranı kapattım. Yapmayacaktım. Bunu kendime tekrardan yapmayacaktım.

Bir yıl önce görseydim çok daha büyük bir acı hissederdim fakat sanırım bazı şeyler değişmişti. Zaman, hislerin yoğunluğunu silip süpürüyordu işte.

Furkan'ı ilk 2019 yazında, Ankara'nın işlek bir kafesinde görmüştüm. Temmuz ayıydı. Ediz ve ben Ankara'nın sıcağından bunalmış, soğuk bir şeyler içmek için bir kafeye oturmuştuk. Çilekli limonatamı yudumlarken masamıza gelip Ediz'e selam vermişti. Onu gördüğümde o kadar beğenmiştim ve o kadar heyecanlanmıştım ki ne yapacağımı bilemeyerek çilekli limonatamı birkaç dakika içerisinde bitirmiştim.

Masaya bir sandalye çekip Ediz ve benim ortama oturmuştu. Ediz ile sohbet ederken de bir anda bana dönüp, "Âlâ'ydı, değil mi?" diye sormuştu. Heyecandan dilimin tutulduğunu hatırlıyorum. Sakalsız yüzüne, açık kahverengi gözlerine bakakalmıştım. Sonra da aceleyle başımı sallamıştım. "Evet."

Elini uzatmıştı gülümseyerek. "Ben de Furkan," demişti. "Çok memnun oldum."

Beni nereden tanıdığını, adımı nereden bildiğini bilmiyordum. Ediz'in sosyal medya hesaplarında benimle paylaştığı fotoğraflardan görmüş olmalıydı. Dikkatini çekmiş olabilme düşüncesiyle uzattığı elini sıktığımda bayılacağımı sanmıştım. Daha sonra pek çok kez Ediz, o ve ben görüşmüştük. Ondan o kadar çok hoşlanmıştım ki yaptığı her hareketi üzerime alınıyordum. Elçin'in başının etini yediğim günler olmuştu. Kurduğu cümlelerden kelime seçiyor, farkında bile olmadan yaptığı hareketlerden bir anlam çıkarmaya çalışıyordum. Elçin en sonunda dayanamayıp kendime gelmem gerektiğini, Furkan'ın bana gayet normal davrandığını ve benden hoşlanıyor olsa çoktan adım atacağını söylemişti. Haklıydı da. Ediz de bir süre sonra benim hislerimi fark etmiş, beni korumak için onunla buluştuğunda beni çağırmamaya başlamıştı. Fakat ben akıllanmamıştım. Üç yıl boyunca onunla hayaller kurmuştum ve kimseye dönüp göz ucuyla bile bakmamıştım.

Karan bir anda kıpırdandı ve öne doğru eğildi. İrkilip dalgın bakışlarımı ona çevirdim ve ne olduğunu anlamaya çalışarak gözlerimi kırpıştırdım. Kaşlarını derince çatmış, gözlerini kısmıştı. Bakışları Ceylin ve Pars'a kitlenmişti.

"Bak," dedi. "Gördün mü, gördün mü ne yapıyor, bak!"

Şaşkınlıkla bakışlarımı o tarafa yönlendirdim ve gördüğüm şeyle gözlerim irileşti, dudaklarım aralandı. Pars, Ceylin'in dudaklarına tekrar tekrar öpücük bırakıp geri çekiliyor, sonra ikisi de ellerini ağızlarına kapatıp katıla katıla gülüyorlardı.

"Ne?" dedim şok içinde. Bu kadarını ben de beklemiyordum. Ben de beklemiyordum vallahi. Bizim bıcırık ne yere bakan yürek yakanmış da haberimiz yokmuş kız Âlâ?

"Ne yapayım?" dedi bana döndüğünde. Telaşlanmıştı ve bu telaşı aşırı gülünesiydi. "Bir şey söyle. Ne yapmam lazım şu an?"

"Tabii ki hiçbir şey!" dedim hayretle gözlerimi büyüttüğümde. "Saçmalama."

"Öpüyor kızımı," dedi kısık bir sesle. Bana doğru eğilmiş, bir sır veriyormuş gibi konuşmuştu. "Lavuğun biri karşımda kızımı öpüyor Âlâ."

Kahkaha attım ve geri çekildim. "Karan lavuk dediğin küçücük bir çocuk! Sakin ol! Çocuk onlar. Yaptıklarının ne anlama geldiğini bile bilmiyorlar. Masum bir öpücük sadece..."

Burnundan bir nefes verdi ve eliyle yüzünü ovuşturdu. "Allah'ım yarabbim ya!" diye homurdandı. "Hayır, bir de gözümün önünde... tövbe tövbe!"

Bir kahkaha daha patlattım. "Eyvahlar olsun! Ceylin'in senden çekeceği var," dediğimde elini yüzünden çekip suratıma dik dik baktı. "Ne?" dedim kıkırdayarak. "Bakma hiç öyle. Ne sanıyorsun? Bu kız büyüyecek... genç bir kız olacak... sevgilisi olacak..."

"Sus," dedi kaşlarını çatarak. "Biliyorum, olacak ama bunu şu an duymak istemiyorum. Paylaşamam ben onu kimseyle."

Başımı iki yana salladım, "İnanılmazsın."

Başını çevirip somurtarak Ceylin'e baktı bir süre, sonra ayağa fırladı. "Yeterli," dedi komik bir telaşla. "Başka bir şeylere binsin artık."

İtiraz etmek için ağzımı açtım ama bana fırsat vermeden şişme kapıya doğru ilerledi. "Ceylin!" diye seslendi sesini normal çıkarmaya çalışarak.

Ceylin kıkırdamalarına bir son verip Karan'a baktı. "Baba bak, Pars benim akadaşım oldu."

"Ne güzel," dedi Karan başını sallayarak. "Hadi, bütün zamanını burada bitirdin. Yeter."

Ceylin'in yüzü asıldı. "Ama ben bu-"

"Çarpışan arabalara bineceğiz," diye böldü onu Karan telaşla. "Biz çok sıkıldık. Biraz da bizimle eğlen."

"Of," dedi Ceylin omuzlarını düşürerek. "Tamam!" Sonra Pars'a dönüp gülümsedi ve bir şeyler söyleyip el salladı. Pars'ın da yüzü asılmıştı, yavaşça el salladı ve Ceylin bize doğru ilerlemeye başladığında arkasından gidişini izledi.

Karan nefesini üfleyerek bana döndüğünde ona hayret içinde bakıyordum. "Ne?" dedi öfkeyle. "Bakma öyle bana."

"Şaka gibisin," dedim başımı iki yana sallayarak. "Çocuk onlar daha."

Kaşlarını çattı ve yanıma gelip koltuğun üzerine koyduğu montunu aldı. "Biliyorum çocuk olduklarını," dedi huysuz bir şekilde.

"E o zaman?" dedim kaşlarımı kaldırarak.

"Öpemez benim kızımı kimse." Montunu alıp kapının önünde bekleyen Ceylin'in yanına gitti. Ceylin somurtarak kapının önünde beklerken önüne çömeldi ve botlarını giydirmek için eline aldı. Rabb'im de Ceylin'e sabır versin Âlâ.

"Pars benim akadaşım olmuştu," dedi Ceylin, dudaklarını aşağı doğru bükerek konuşuyordu. "Zaten akadaşımsızım! Bi tane bilene yok! Onunla oynicaktım işte."

Karan, botu Ceylin'in havaya kaldırdığı ayağına geçirirken, "Daha sonra oynarsın," dedi. Daha sonrası olmayacaktı, bunu o da biliyordu ve resmen çocuğa yalan söylüyordu.

"Ama nası oynicam, bizim evimis usak!" dedi Ceylin, Karan botun fermuarını çektiği sırada. Diğer ayağını kaldırdı.

"Ben sizi tekrar bir araya getireceğim," dedi Karan yumuşak bir sesle. Diğer ayağına da botu giydirdi ve yavaşça fermuarını çekti. "Tamam mı?"

Ceylin ikna olmuyordu. Ben de olmamıştım. "Pars bizim evimize gelemes, usak!" dedi inatla.

"Ceylin," dedi Karan sabırlı bir şekilde, başını kaldırıp Ceylin'e baktı. "Sana verdiğim hangi sözü tutmadım ben babacığım?"

Ceylin kaşlarını çatarak bir süre babasının yüzüne baktı, ardından bana döndü. Hafifçe gülümsedim. Çatılan kaşlarından ve somurtganlığından taviz vermeyerek babasına döndü. "Ben Âlâ'nın sürüdüğü çarpışma arabasına binicem!"

"Olur," dedi Karan sakince. Ardından güldü. "Bana sinirlendin tabii, hıncını alacaksın değil mi?"

Ceylin'in montunu ve kendi montumu alıp ayağa kalkarken kıs kıs güldüm. Karan'dan hıncını almaya çalışan tek kişi Ceylin olmayacaktı.

🔥🌙

Çarpışan arabalara yerleştiğimizde direksiyonu sıkı sıkı kavramıştım. Ceylin yanımda sabırsızlıkla kıpırdanıyor, kıkırdayıp duruyordu.

Bindiğimiz araba da büyüktü, pist de. İlk defa böyle bir çarpışan araba pisti görüyordum. Bizim bindiklerimiz küçücük oluyordu hep, hareket bile edemiyorduk.

"Hep babama vur tamam mı?" dediğinde heyecanla gülüyordu.

Başımı çevirip hemen yanımızaki arabaya binmiş, bizi izleyen Karan'ı yokladım ve pis pis güldüm. Gözlerini kısıp gülüşümü izledi.

"Hazır mısın Karan Ateş Soykamer?" dedim alaycı bir şekilde. "Az sonra kızının desteğiyle birlikte benim gazabıma uğrayacaksın."

Dudağının kenarı yukarı doğru kıvrılırken bir eliyle direksiyonu kavradı ve yüzüme meydan okuyan bakışlarla baktı. "Elinden geleni ardına koyma Âlâ Karaca."

Kaşlarımı kaldırdım ve meydan okumasını kabul ettim. "Bol şans."

"Size de."

Yanımda Ceylin'in oturuyor olması benim için bir avantajdı. Karan, Ceylin'e bir şey olur korkusuyla yapabileceği hiçbir şeyi yapamazdı. Bense ona acımayacaktım. Tabii Ceylin'e dikkat etmek zorundaydım. Kemerini sıkı sıkı bağlamıştım ama güven vermiyordu. Bu yüzden görevli adam düdüğü çaldığında kolumu uzatıp sağ elimi Ceylin'e siper ettim ve gaza asıldım. Ceylin elimi çekti. "Düreksüyonu tut Âlâ ben iyiyim böyle."

"Tamam ama dikkat et!" dedim ve direksiyonu sağa kırıp Karan'ın tam tersi istikametine doğru ilerledim. "Babam orda kaldı Âlâ!" diye bağırdı Ceylin telaşla. "Ona vuracaktık!"

Gülümsedim ve iki elimle direksiyonu kavrarken, "Sıkı tutun!" dedim. Ardından direksiyonu tamamen sola kırıp U dönüşü yaptım. Arabaların içinden Karan'ınkini bulmam uzun sürmemişti. Ona çarpan insanlara sert hamlelerle karşılık veriyor, bir yandan da bizi yokluyordu. Yüzümde hınzır bir gülümsemeyle Karan'a doğru ilerlerken, "Ceylin sıkı tutun!" diye bağırdım tekrar.

"Tutunuyom! Vur babama!" dedi Ceylin heyecanlı bir haykırışla. "Vur!" Bizim bıcırık aşk hayatına müdahale ettiği için babasına bayağı sinirlenmiş Âlâ.

Karan onu sıkıştıran arabaların arasından sıyrılıp bize doğru ilemeye başladığında gözleri beni buldu ve üzerine sürdüğümü fark etti. Yüzünde alaycı bir gülümseme oluştuğunda gaza biraz daha asıldım ama daha hızlı gitmiyordu bu lanet olası araba. Karan gözlerini gözlerimden ayırmadan yavaşladı ve rahat bir tavırla ona doğru ilerleyişimi seyretti.

Yüzümde hırs dolu bir ifadeyle Karan'a yaklaştıkça yaklaşıyordum ve ben yaklaştıkça yüzündeki o alaycı gülümseme genişliyordu. "Hadi Âlâ'm!" diye bağırdı Ceylin kahkaha atarak. "Vur babama!"

Kalbim heyecan ve adrenalinle güm güm atıyordu. "Sıkı tutun!" dedim tekrar. "Vuracağım ama sıkı tutunman lazım!"

"Tutunuyom!"

Yaklaştık, yaklaştık ve aramızda santimetreler kala ona çarpmak üzereyken dişlerimi sıkıp gözlerimi kapattım. Fakat beklediğim çarpışma gerçekleşmedi. Hesaplamalarıma göre çoktan çarpmışmış olmamız gerekirken hâlâ ilerliyorduk. "Ama!" diye bağırdı Ceylin sitemle.

Ne olduğunu anlamayarak gözlerimi açtığımda Karan yoktu. Pistin kenarındaki bariyerlere doğru ilerliyorduk. Direksiyonu sağa kırmış ve bize çarpmadan geçip gitmişti. Öfkeyle arkamı döndüm ve tam tersi istikamete giden Karan'a bakarken direksiyonu sola kırıp bir U dönüşü daha yaptım.

Diğer arabalar sağ arkamda birbirlerine girmişlerdi. Zaten benim tek odak noktam da Karan'dı. Peşinden ilerlerken çok hırslanmıştım. Resmen kaçmıştı.

"Sür Âlâ'm!" diye bağırdı Ceylin el çırparak. "Çarpala babama!"

Kıkırdadım. "Çarpala mı?"

"Evet!" dedi Ceylin hırsla babasını göstererek. "Çarpala!"

Karan bariyerlere ulaştığında U dönüşü yaptı ve gözlerini tekrar bana dikerek bize doğru ilerlemeye başladı. Yine kaçacaktı, biliyordum. Ona doğru son hızla ilerlerken direksiyonu kırma ihtimaline karşı tetikteydim.

Karan ben ona yaklaştıkça keyifle gülümsedi, sonra da bir anda geri geri ilerleyerek benden uzaklaşmaya başladı. Gaza biraz daha asıldım ama hızım ona yetişmem için yeterli değildi. Geri geri giderek sağa döndüğünde direksiyonu sağa kırdım ve tekrar üstüne sürdüm. Nasıl geri gittiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Çarpışan arabayı kontrol etmek zor bir işti ve belli ki ben onun aksine ben bunu beceremiyordum.

Ona çarpmak üzere yeniden üzerine sürdüğümde ise geri geri ilerleyerek yanıma geçti ve saniyeler sonra nasıl olduğunu anlamadan direksiyonu sola kırarak bize arkadan çarptı. Pistin bariyerlerine savrulmadan hemen önce öfkeyle, "KARAN!" diye bağırmıştım.

Arabaların hızı kesildiğinde ben de Ceylin de öfkeden çılgına dönmüştük. Bir kez bile ona çarpamamıştık. Bir şekilde kaçmıştı ve biz ne olduğunu anlayamadan da sağdan, soldan ya da arkadan çarpıp durmuştu. Speedy Gonzales gibiydi. Beni çıldırtmıştı.

Kemerimi çözüp Ceylin'i kucağıma alırken arabadan inmiş yaylana yaylana bize doğru ilerliyordu. İkimiz de çatık kaşlarımızla ona bakarken zafer dolu gülümsemesiyle yanımıza ulaştı ve iki elini de kaldırıp sinir bozucu bir tavırla yanaklarımızdan makas aldı. "İçerlemiş gibisiniz?"

"Küstük biz seninle," dedim kaşlarımı çatarak. "Değil mi Ceylin?"

"Evet!" dedi Ceylin de somurtarak. "Çok bir sürü küstük!"

Karan kaşlarını kaldırdı. "Çok bir sürü mü küstünüz? Eyvah!" Sonra sakallarını kaşıdı ve etrafa bakınıp tekrar ona öfkeyle bakmaya devam eden bize döndü. "Bence gönlünüzü alabilirim."

"Alamazsın!" dedim hırsla. Ceylin nazlanarak omuz silkti ve boynuma sarıldı. "Alabilemezsin baba!"

"Göreceğiz," dedi gülümsemeye devam ederken. "Düşün önüme."

Ceylin'i birkaç oyuncağa daha bindirdikten sonra oradan çıkmıştık. Karan gönlümüzü nasıl alacağını gayet iyi biliyordu. Bizi ayıla bayıla yediğimiz, mükemmel bir hamburgerciye götürmüştü ve ben çoktan yelkenleri suya indirmiştim. Ceylin de öyle.

Hayatımda yediğim en güzel hamburgerdi, hatta o kadar güzeldi ki utanmasam üç tane daha yerdim.

"Pars'ın annesi öğretmenmiş baba biliyo musun? Ama okula gitmiyomuş artık kardeşi doğdu diye! Sonra babası da şeymiş... ımm... arabaları satıyomuş."

Karan yemeğini çoktan bitirmiş arkasına yaslanmıştı. Hafifçe başını sallayarak hevesli hevesli konuşan Ceylin'i dinliyordu. Bir eli masanın üzerindeydi.

Hamburgerimin son lokmasını ağzıma atıp kağıdı buruşturdum ve kolamdan art arda birkaç yudum içtim. İlaçlarımı içmem gerekiyordu ama yanıma almamıştım. Eve döndüğümüzde unutmamayı umarak sona sakladığım patates kızartmalarını yemeye başladım.

"Bi de Pars dedi ki ben prenses gibiymişim!" Ceylin'e baktım. Gözleri parlıyordu.

"Evet," dedi Karan ciddi bir şekilde. "Benim prensesimsin."

"Hı-hı!" dedi Ceylin. Bir eliyle hamburgerini tutuyor, diğer eliyle çocuk menüsünün içinden çıkan küçük köpekbalığıyla oynuyordu. Ağzındaki lokmayı yutup gülümsedi. "Baby shark düt düt dürü rürü baby shark düt düt dürü rürü baby shark düt düt dürü rürü! BABY SHARK! Mommy shark düt düt dürü rürü, mommy shark düt düt dürü rürü, mommy shark düt düt dürü rürü MOMMY SHARK!"

Yerinde zıplamaya başlamıştı. Köpekbalığını Karan'a doğru yüzdürmeye başladığında kocaman sırıtıyordu. "Daddy shark düt düt dürü rürü, daddy shark düt düt dürü rürü, daddy shark düt düt dürü rürü DADDY SHARK!" Kıkırdadı.

Karan gülümsedi. "Yemeğini yemezsen daddy shark sana puding falan almayacak. Haberin olsun."

"Yiyorum babacım!" dedi kaşlarını çatarak. "Ayrıca ben baby sharkım yani sadece küçücük balıkları yiyebilirim hamburger yiyemem!"

Karan kaşlarını kaldırdı. "Balık yiyor musun sen Ceylin?"

Ceylin kısa bir an duraksadı ve büyümüş gözleriyle babasına baktı. "Hayır."

"O zaman nasıl baby shark oluyormuşsun? Balık yememek için sinir krizi geçiren baby shark mı olur?"

"Yiyerim," dedi Ceylin dudaklarını büzerek. "Balık yiyerim ki ben."

"O zaman babaannene söyleyelim de yarın şöyle güzel bir balık pişirsin." Karan arkasına yaslandı. Tabaktaki son patatesi de ağzıma attım ve kenarıda duran ıslak mendili alıp jelatinini yırttım.

Ceylin köşeye sıkışmış olacak ki kısa bir an etrafa bakındı sonra hızla Karan'a döndü. "Bana vidio açabiler misin yutuptan? Hamburgerim bitene kadar izliyim?"

Karan bana döndü. "Bugün hiç video izledi mi?"

Başımı iki yana salladım ve ellerimi sildiğim ıslak mendili tekrar jelatinin içine sıkıştırdım. "İzlemedi. Oyun oynadık sabah."

"İyi," dedi Karan kısaca. Telefonunu çıkarıp YouTube Kids'i açtı ve Ceylin'e uzattı. "Yemeğin bitene kadar. Sonra belki biraz da dönüş yolunda. Bir saati aşmayacağız. En baştan anlaşalım bak, sonra ağlamak yok. Tamam mı?"

"Tamam babacım," dedi Ceylin. Telefonu alıp yanına koydu ve minik parmağını ekranda sürterek izlemek için video aradı.

"Kesene bereket," diye mırıldandım. "Çok güzeldi hamburger."

"Afiyet olsun," dedi Karan sandalyesini yavaşça geriye ittiğinde. "Beğendiysen geliriz bir daha." Gözlerimi kırpıştırarak ona baktığımda duraksadı. "Gel bir sigara içelim."

"Ama?" dedim başımı çevirip açtığı çizgi filmi pür dikkat izleyen Ceylin'e bakarak. Onu burada yalnız bırakabilir miydik?

"Yalnız kalmayacak," dedi Karan ayağa kalkıp yan sandalyeye astığı montunu alırken. Buraya hiç yakışmıyordu. Kapıdan içeri girdiğinde paltosunu aceleyle alacakları o lüks mekanlara daha çok yakışıyordu. "Çocukları yollayacağım yanına. Hadi."

"Az önceki telaşından sonra garip geldi," dedim ben de ayaklanırken. Hafifçe gülümsemiştim.

"Eğlence parkına adam sokamam," dedi ifadesiz bir sesle. Kapıya doğru ilerlerken hamburgercinin önünde bekleyen adamlardan birine başıyla işaret verdi, adam komutu alır almaz Ceylin'e yöneldi. "İçerisi çocuk doluydu. Çocukları huzursuz edecek değilim."

Haklıydı. Küçük bir çocuk olsam etrafta bir sürü takım elbiseli adam görmek beni huzursuz ederdi. Ceylin bu duruma alışıktı ama diğer çocuklar için bu anormal bir durumdu. Nitekim benim için de öyleydi. Hâlâ garipsiyordum bu işleri. Gerçek dünyada sadece siyasilerin korumalarla gezdiğini sanıyordum çünkü.

Bahçeye çıktığımızda dışarıdaki masalardan birine oturduk ve birer sigara yaktık. "Ceylin'e neden yalan söyledin?" diye sordum montumu giymeye çalışırken. Hava soğuktu ve ayaz vardı.

"Ne yalanı?" dedi dumanı üfleyip arkasına yaslandığında.

"Pars'la bir daha görüşemeyecekler ama sen görüşeceklerini söyledin," diye açıkladım. Sigaramı dudaklarıma hizalamış montumun fermuarını çekmeye çalışıyordum. Çok garipti ama artık Karan'a bir soru yöneltirken eskisi kadar çekinmiyordum. Çok yüz verdi sana da ondan Âlâ. Tepesine tırmanmaya başladığını fark etmez umarım.

"Yalan söylemedim," dedi düz bir sesle. Gözleri fermuarı çekmeye çalışan ellerime bakıyordu. "Niye yalan söyleyeyim? Görüştürmeyecek olsam görüştürmeyeceğim derdim."

Kaşlarım çatıldı. "Nasıl yapacaksın onu?" diye sordum. Dudaklarımda bekleyen sigaramın dumanı sinsice yukarı doğru süzüldü ve gözüme girdi. Panikle fermuarı bıraktım ve sigarayı elime alıp diğer elimle yanan gözümü ovuşturdum. "Çocuğun yanından resmen kaçırdın Ceylin'i."

"Kaçırmadım," dedi ve ayağa kalktı. "Ayrıca arkadaş olabililer. Buna engel olacak değilim."

Yanıma geldi ve kolumu tutarak beni de ayağa kaldırdı. Ben ne yaptığını anlamak için yüzüne bakarken elleri montumun fermuarına gitti ve takılan fermuarı kolayca yukarı doğru çekti. Şaşkınlıkla ona bakakaldığımda arkasını dönüp tekrar yerine oturdu.

Kalbimin hızlanmasına anlam veremiyordum artık. Ondan korkuyor muydum hâlâ? Korkacak bir şey kalmış mıydı ki? Emin değildim. Sağı solu belli olmuyordu ve ben o ilk tanıdığım Karan'ı unutamıyordum. Üstelik anlaşılan o ki vücut fonksiyonlarım da emin olamıyordu. Benden ve düşüncelerimden bağımsız tepkiler veriyordu.

Tekrar yerime oturdum ve rahat görünmeye çalışarak sigaramdan bir nefes daha çektim. "Aman sanki bir daha nereden bulacaksan Pars'ı..."

Karan gülümsedi ama başka bir şey söylemedi. Sessizce sigarasini içmeye devam ederken caddeden geçip giden arabaları izlemeye başladı. Bulacağım diyor Âlâ. Bulurum diyor.

Sohbeti devam ettirmek amacıyla söyleyecek bir şeyler düşündüğüm sırada telefonum çalmaya başladı. Dağılan dikkatimle birlikte şarjı bitmek üzere olan telefonu cebimden çıkardım ve arayana baktım. Ediz arıyordu. Saat gece yarısına geliyordu. Bir sorun mu vardı? Birine bir şey mi olmuştu?

"Ediz?" dedim telefonu açar açmaz. Sesim o kadar telaşlı çıkmıştı ki Karan'ın kaşları çatıldı.

"Âlâ..." dedi Ediz kahkaha atarak. "Sincaap! Benim küçük sincabım." Sesi boğuk ve değişik geliyordu. Arkadan da uğultulu bir müzik duyuluyordu.

Kaşlarım çatılırken yüzüm ekşidi. "Sarhoş musun sen?"

"Yoo," dedi Ediz boğuk bir sesle. "Sarhoş falan filan değilim! Benim ne zaman sarhoş olduğumu gördün?" Dili sürçüyor, kelimeler diline dolanıyordu. Kesinlikle sarhoştu ve Ediz ne zaman bu hale gelse muhakkak biriyle kavga eder, başını belaya sokardı.

Gözlerimi kapatıp nefesimi üfledim. Bir endişe dalgası bedenimi sarıp sarmalıyordu. "Kimlesin?" dedim sakince. "Yalnız mısın?"

"Dangalak Tolga'yla rakı içiyoruz hocanın orada," dedi Ediz keyifle. "Yine bütün hesabı bana kitledi it!" Sonra bir takırtı duydum. "Şşşşt!" diye bağırdı Ediz. "O arabayı çekin lan oradan! Sikerim ha!"

Başımı iki yana salladım. "Ağzınla içmemişsin belli ki," dedim huzursuzlanarak. "Tolga'yı ver bana. O da mı sarhoş?"

"Onun ben ağzına sıçayım," dedi Ediz öfkeyle gülerek. "Boş boş konuşup beni sinirlendirmekten içmeye fırsatı olmuyor ki. Puşt Tolga!" diye bağırdı. Ardından kahkaha attı.

Karan pür dikkat kesilmiş, yüzümü inceliyordu. Gerilerek derin bir nefes aldım. "Ediz," dedim sakin kalmaya çalışarak. "Eve taksiyle dönün, olur mu?"

"Arabamı bırakmam!" dedi inatla. "Arabamı seviyorum."

Dudaklarımı ıslatıp elimi alnımdan kaydırarak saçlarıma daldırdım. "Ediz beni dinle," dedim yumuşak bir sesle. "Bak beni endişelendiriyorsun. Bu haldeyken araba kullanamazsın. Ayrıca lütfen kimseyle kavga etme. Tamam mı?"

"Şşşşh," dedi Ediz. "Sus. Sen susacaksın ben konuşacağım. Biraz da ben konuşayım ya!"

Gözlerimi kapattım. "Ediz," dedim gergin bir şekilde.

"Şşşh!" dedi tekrar. "Sana bir şeyler söyleyeceğim şimdi, beni iyi dinle küçük sincabım. Tamam mı?"

"Dinliyorum," dedim sigaramdan bir nefes daha çekip huzursuz bir şekilde dışarı üflediğimde. Karan yeniden caddeyi izliyordu. "Ne söyleyeceksin?"

"Ben..." dedi ve hıçkırdı. "Şimdi... ben kimim?"

"Ediz'sin," dedim sakin bir sesle.

"Sen kimsin?" diye sordu.

"Âlâ'yım." Sabrıma hayran kalıyordum. Sinirlerim tepeme doğru çıkıyordu çünkü. Azarlamak, kızıp bağırmak istiyordum ama bunu yaparsam Ediz bu geceyi vukuatsız kapatmazdı.

"Hayır!" dedi sertçe. "Sen benim küçük sincabımsın."

İstemsizce güldüm. Ediz sarhoşken her an kavga çıkarabilecek bir sevgi pıtırcığına dönüşüyordu. Hem çevresindeki herkesi sevgiye boğuyor hem de tek bir lafınıza alınıp kavga çıkarabilecek kadar agresifleşiyordu.

"Tamam," dedim yumuşak bir sesle.

"Kimmişsin? Söyle bakayım."

"Senin küçük sinabınım," diye tekrarladım. Karan'ın gözleri beni buldu, yeniden kaşları çatıldı. Utanarak gözlerimi kaçırdım.

"Evet!" dedi Ediz hırıltılı bir nefes vererek. "O zaman şimdi sana bir şey söyleyeceğim."

"Söyle," dedim ve sigaramı söndürüp boştaki elimi montun cebine soktum. Donuyordum. Ediz yine nasihat faslına geçecekti belli ki ve ben telefonu kapatmak istiyordum şu anda.

"Ben..." dedi. Sustu. Boğazını temizledi. "Ben..."

"Hop!" diye bağırdı Tolga'nın sesi. Kulağımı tırmalayan bir hışırtı duydum ve yüzüm buruştu. "Yamyam mı o?"

"Ver lan!" diye bağırdı Ediz öfkeyle. "Ver şu telefonu!"

"Ben de konuşayım," dedi Tolga. "Ben de özledim Yamyam'ımı."

Kaşlarım çatıldı. "Tolga?" dedim azarlayan bir sesle. "Siz ne bok yiyorsunuz Allah aşkına? Niye içti o bu kadar?"

"Âlâ!" diye bağırdı Ediz arkadan. "Küçük sincabım!"

"Aman Ediz işte," dedi Tolga telaşla. Sesi normal geliyordu. Rahat bir nefes aldım. Ediz kadar aşırıya kaçmamış olmalıydı. "Başladı mı durmuyor işte. Neyse merak etme sen. Her şey kontrolüm altında. Kapatıyorum ben. Başını şişirdi senin de gece gece. Hadi bay bay!"

Sonra suratıma kapattı. Telefonu kulağımdan çekip ekrana boş boş baktım. "Dangalağa bak ya," dedim şaşkınlıkla. "Suratıma kapattı."

Karan arkasına yaslanıp bana dikkatle bakmaya devam etti. "Arkadaşın," dedi ifadesiz bir sesle. "İçip içip seni mi arıyor?"

Telefonu tekrar cebime koyarken derin bir nefes alıp verdim. "Ediz kötü hissettiği her an beni arar," dedim durgun bir sesle. "Belli ki bir derdi var. Ondan içmiş bu kadar."

Karan ağır ağır başını salladı ama başka bir yorumda bulunmadı. Başını çevirip yeniden geçip giden arabalara baktı, saniyeler sonra da ayağa kalktı. "Hadi," dedi mesafeli bir sesle. "Geç oldu."

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum ❤️

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.