Bana her daim ulaşabileceğiniz Instagram hesabım: @ezgivani
Diğer kitabım: KASIRGA
Bol bol yorum yapın lütfen... Özellikle satır aralarını coşturmanız beni çok mutlu eder. Şimdiden teşekkür ederim 🥺❤️
Camila Cabello - Shameless
Twenty One Pilots - Heathen
Mabel Matiz - Fan
Bazı şeylerin sadece dizi ve filmlerde olduğunu sanırdım. İç çekerek ya da yüzümü buruşturarak izlediğim pek çok şeyin gerçek hayatta olmadığını düşünürdüm. Bence yanılmıyordum da. Çoğunun gerçek hayatta olamayacağına olan inancım yerli yerindeydi fakat silahlı çatışmalar ve tehlikeli şizofrenik insanlar bu grubun içinden sıyrılmıştı.
"Saldırıya uğradık! Acil durum! Güneybatı yönünden üzerimize ateş açıldı! Ömer ve Asaf vuruldu. Mi...Mira Hanım arazi sınırları içerisinde! Tekrar ediyorum! Mira Hanım arazi sınırları içerisinde ve malikâneye doğru geliyor!"
Kalbim korkuyla boğazımda atmaya başlarken hızla ayağa fırladım ve ne yapacağımı bilemeyerek Mustafa abiye baktım.
Mira Hanım kimdi ve neler oluyordu? Vurulmak derken ciddi ciddi vurulmaktan mı bahsediyorlardı? Çatışma mı çıkmıştı? Yok canım kadına vurulmuşlar, çok güzelmiş de ondan!
"Hassiktir," diye mırıldandı boyu kısa olan esmer adam. "Hassiktir. Pozisyon alın! Yaklaşık bir dakika içinde buraya ulaşacaktır!"
"Hanımefendiye dokunamayız!" dedi diğeri telaşla. "Karan Bey'in kesin emri var! Kılına zarar veremeyiz haberi olmadan!"
"Evet!" dedi tıknaz adam. "Ama kadın yine aksiyon peşinde Bartu! Geçen sene olanları unuttunuz mu? Bir şey yapmazsak hepimizi paketleyecek!"
Adının Bartu olduğunu öğrendiğim; saçları sıfıra vurulmuş, kaşında çizik olan adam ellerini alnından ensesine kadar kaydırdı ve gözlerini kapattı. "Hay ben böyle işin! Ne sikim yiyeceğiz? Dokunsak olmaz dokunmasak hepimiz siki tutacağız!"
"Her ihtimale karşı pozisyon alalım," dedi başka bir adam, tedirgin bakışlarla etrafa bakınıyordu. Diğer adamlara göre gayet sakindi. "İçeri alamayız! Yine saldırıya uğrarsak kendimizi savunmak zorundayız..."
"Emir var," dedi Bartu sertçe. "Patronun emrini çiğneyemeyiz! Kadına kimse dokunmayacak!"
"Hepimiz geberelim o zaman!" dedi sakin adam kaşlarını çatarak. Artık sakin görünmüyordu. "Bu nefsi müdafaaya girer artık! Her seferinde aynı şey!"
Bartu öfkeyle güldü. "Devlet kurumu muyuz biz amına koyayım? Burada işler böyle işlemiyor! Patron ne derse o!"
"Sen Mira Hanım'ın nasıl bir kadın olduğunu unuttun galiba?" diye sordu Bartu'nun kısa boylu, tıknaz adam. Kaşlarını kaldırmıştı.
"Biliyorum," dedi Bartu sıkıntıyla. "Fakat patronun emrini çiğnersek ne olacağını da biliyorum. Sadakat yemininizi bozmayacaksınız."
Nefes almaya çalıştım ama olmadı. Sertçe yutkundum, olanları idrak etmeye çalışıyordum ama beynim durmuştu. Yana doğru iki adım atarak donup kalmış Mustafa abiye yanaştım. "Abi kim bu kadın?" diye fısıldadım. "Neden herkes ölüm tanrıçası Hela gelmiş gibi davranıyor?"
Mustafa abi gergin bir nefes aldı ve yüzüme bakmadan, "İçeri geç Âlâ," diye fısıldadı. "İçeri geç ve Ceylin'i en üst kata çıkar. Şifreli kata."
Yutkundum. "Neler oluyor?" dedim. "Kim bu kadın? Ve..." Dehşet içinde duraksadım. "Ve vurulduk derken ciddiler miydi? Yani... yani silahla mı vurulmuşlar?"
Mustafa abi başını çevirip kısa bir an ciddi miyim değil miyim diye yokladı ve gayet ciddi olduğumu gördü. "İç-"
Her şey o esnada oldu. Önce siyah bir araba gördüm. Sağdan saparak önümüzdeki yola döndü ve malikânenin demir kapılarına doğru ilerledi. Öyle hızlıydı ki demirlere çarpmaktan çekinmeyecek gibiydi.
Sanırım gerçekten tehlikedeydik. Acilen Ceylin'in yanına gitmem gerekiyordu. Bu kadın kimdi, ne istiyordu bilmiyordum ama buraya misafirliğe gelmediği kesindi. Yeraltı dünyasında kadın mafya lideri de olabilir mi Âlâ? Öyleyse feminist yanım bununla gurur duyardı.
Alelâde tehlikenin farkında değildi sanırım bu zevzekliğine bakılırsa! Kim olduğu umurumda değildi, bu kadın az önce iki kişinin vurulmasına sebep olmuştu. İki insan. Kanlı, canlı; hayatı ve sevdikleri olan iki insan!
Bir adım gerileyip içeri koşmaya hazırlandım fakat ayağım yere basmadan kulaklarımın çınlamasına sebep olacak patlama sesleriyle donup kaldım. Hassiktir Âlâ, neler oluyor!? Etrafımdaki herkes silahına davranmıştı ve sıkılan kurşunların bazıları demir kapılara isabet ediyor, metalik bir ses bırakıyordu ardından. Şaşkınlıkla ortada kalmış; bir iki saniye kıpırdamadan şok içinde demir kapının ardına sıkan adamlara bakakalmıştım. Kalbim boğazımda atıyordu ve nabzımın saniyede üç kez attığından emindim. Mevcut bir çatışmanın ortasındaydım ve HER AN VURULABİLİRDİM!
Karşı taraf başlatmıştı; fakat nereden, kim tarafından; arabadan mı yoksa başka bir yerden mi sıkıldığını anlayamamıştım. Zaten tam o anda, ben şok içinde kalakalmışken Mustafa abi gür bir sesle ismimi bağırdı ve beni girişteki çeşmenin arkasına saklayacak şekilde üzerime atladı.
Karın içine düştüğümde tamamen üzerime kapanmıştı ve benim aklımda tek bir düşünce vardı. CEYLİN.
"Ceylin!" diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Silah sesleri öyle yüksekti ki kendi sesimi duyamıyordum. Mustafa abinin altında debelendim. "Ceylin!" Kalbim ağzımda atıyor, kulaklarım çınlıyordu. Ne olduğunu bilmiyordum ama tek bildiğim şey Ceylin'in yanına gitmem gerektiğiydi. O küçücük çocuğun saçının teline bile zarar gelmemeliydi. Üstelik sesleri duymuş olmalıydı ve ben korkudan gebermek üzereyken o kim bilir ne haldeydi?
Çatışma ne kadar sürdü bilmiyordum ama silah seslerine dolanmış haykırışlar birilerinin vurulduğunu söylüyordu bana. Dehşet içindeydim. Ellerim ve yüzüm kara yaslanmıştı, korkudan uyuşmuş haldeydim. Birileri sürekli bağırıyor, diğerlerine komut veriyordu ama anladığım tek bir şey vardı: Karan'ın adamları gafil avlanmıştı. Üstelik bunun en büyük sebebi Karan'ın emriydi.
O esnada ilk önce keskin bir fren sesi duydum, ardından silah sesleri bir anda kesildi. Mustafa abi hâlâ üzerime kapanmış vaziyetteydi ve nefes alamıyordum. Aman Allah'ım ben ne yaşıyordum tam şu anda!?
Duran arabanın kapısı açıldı, ardından kapandı. Mustafa abinin hızlı hızlı aldığı nefeslerini ensemde hissediyordum. Çok korkuyordum, inanılmaz korkuyordum, Ceylin'in yanına gitmek istiyordum ve birilerinin vurulup vurulmadığından bile emin değildim. Kabus görüyordum sanki, idrak edemiyordum. Yaşadığım şeyin ne kadar korkunç olduğunu algılayamıyordum. Şoka girmiştim.
"Kapı," dedi bir kadın sesi nefes nefese. Sesi öyle gür, kendinden emin ve kararlıydı ki bir an için öleceğime inandım. "Karşılama merasiminiz bittiyse kapıyı açın. Huh! Bu biraz tatsız oldu ama... eğlendim!"
Mustafa abi yavaşça doğruldu ve kolumu tutarak beni yukarı çekti. "Üç dediğimde koş," dedi kısık bir sesle. Başını eğip saklandığımız yerden kadına baktı ve doğru anı beklemiş olacak ki saniyeler içinde hızla bana döndü. "Üç!"
Panikle ayağa dikildim ve sendeleyerek karın içinde düşe kalka yürümeye başladım. Arkamı dönüp Mira dedikleri kadına bakmaya cesaret bile edememiştim.
Demir kapıların açıldığını duyduğumda girişteki çeşmenin arkasından dolaşarak kimseye görünmeden arka bahçeye gitmeye çalışıyordum. Koşmak istiyordum ama dizlerim o kadar titriyordu ki yapamıyordum. Duyduğum tek şey hızlı hızlı alıp verdiğim nefeslerimdi. Şoka girmiştim sanırım. Nabzım damarlarımı patlatacak kadar yüksekti.
"Yaralılar için de kusura bakmayın lütfen!" dedi Mira denilen kadın neşeli bir kahkahayla birlikte. "Bilirsiniz, selam vermeye çalışıyordum!"
Duyduğum son şey bu oldu. Tüylerimin diken diken olduğunu hissedebiliyordum. Duraksamadan içeri koştum ve mutfağa yöneldim. "Ceylin!" diye bağırdım avazım çıktığı kadar. "Lale abla! Ceylin!"
"Yukarı!" dedi bir adam arkamdan. "Şifreli kata! Hemen!"
Hız kesmeden merdivenlere koştum. Boğazım yırtılacak gibiydi. Karan'a ulaşmamız gerekiyordu. Aman Allah'ım az önce bir çatışmadan sağ kurtulmuştum ve insanlar vurulmuştu!
Şifreli kata ulaştığımda elinde silahla hazırda bekleyen adamlar hızla şifreyi girdiler ve beni içeri aldılar. Merdivenleri üçer beşer çıkarak kata ulaştım ve Ceylin'in odasına daldım.
"Ceylin!" dedim telaşla irileşmiş gözlerim hızla odayı tararken. Lale ablanın kucağında korkuyla ağlıyordu. Lale ablanın zümrüt yeşili kazağını küçük elleriyle sıkı sıkı tutmuştu. Koyu kahverengi gözleri dehşet içinde açılmıştı. "Ceylin? Lale abla? İyi misiniz?"
Lale abla başını çevirip bana baktı, o da dehşet içindeydi fakat yeşil gözlerinde bir ifade daha görüyordum: bıkkınlık. "İyiyiz," dedi kuru bir sesle.
Ceylin'in gözleri beni bulurken hıçkırıkları şiddetlendi. "Âlâ!" diye bağırdı beni gördüğü anda. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, şoka girmiş gibi bakıyordu.
Rahat bir nefes aldıktan sonra hızla yanlarına gittim ve önüne çömelip ellerimle yüzünü avuçladım. "Korkma," dedim sakinleşmeye çalışırken. Başparmaklarım gözyaşlarını silmeye çalışıyordu. Panik halindeydim ve bu küçücük çocuğu nasıl sakinleştireceğimi bilmiyordum. "Korkulacak bir şey yok. Ha-" Derin bir nefes aldım. "Havai fişek! Havai fişek gösterisi sadece!"
"Hayır!" dedi başını şiddetle iki yana sallayarak. Lale ablayı bırakıp bana doğru atıldı. "Si-silah! Silahtı!"
Aman Allah'ım!
Ceylin'i koltukaltlarından tutup onu hızla kucağıma alırken şok içinde Lale ablaya baktım. Beş yaşındaki bir çocuk nasıl olurdu da silah sesini ayırt edebilirdi? Bu çocuk ne yaşamıştı da silahın nasıl bir ses çıkardığını biliyordu? Ben bile silah sesinin diğer seslerden farkını anlayamazken, egzoz patlatma sesini bile silah sanıp korkarken bu küçücük çocuk bunu nasıl bilebilirdi?
Dehşete düşmüştüm, ne hissedeceğimi bilmiyordum. Donup kalmış bir şekilde Ceylin'i sıkıca sardım. Ceylin korkuyla ağlamaya devam ederken başını kaldırıp bana bakmaya çalıştı. "B-bi yerin ka-kanıyor mu bakiyim?"
Yaralandığımı sanıyordu! Bir an içim öyle bir acıdı ki organlarımın içeride paramparça olduğunu sandım. Hızla çarpan kalbim damarlarımı zorlarken başımı kaldırıp Lale ablaya baktım. Gözlerini kapatıp nefesini üzüntüyle dışarı üfledi. Ceylin her ne yaşadıysa buna çok üzülüyordu. Çocuğun ne hissettiğini, ne kadar korktuğunu adı gibi biliyordu ve en az benim kadar ne yapacağını bilemez haldeydi.
"Hayır," dedim yutkunarak. Sesim de vücudum gibi titriyordu. "Hiçbir yerim kanamıyor Ceylin. Çünkü duyduğun sesler silah sesi değildi. Sana öyle gelmiş. Hem silah sesi olsa ben korkmaz mıydım sence?" Kendimi gülmeye zorladım. "Bak, ben gayet iyiyim."
Ceylin gülüşümü izleyip iç çeke çeke başını göğsüme yasladı ve minik eliyle kazağımı avuçladı. "Ba-baba. Babamı isti- istiyorum."
"Tamam." Lale ablaya döndüm. "Numarasını verebilir misin?" dedim kısık bir sesle. "Arayayım."
Kimse ulaşamamıştı, nasıl ulaşacağımı bilmiyordum ama o Mira denilen kadın malikâne sınırları içerisindeyken hiçbirimiz güvende değildik, bildiğim tek şey buydu.
Karan ona dokunulmaması konusunda kesin emir vermişti. Adamlarına saldırı düzenleyecek kadar manyak bir kadının neden dokunulmaz olduğunu ve onun tam olarak kim olduğunu bilmiyordum fakat güvende değildik. Karan'ın hemen buraya gelmesi gerekiyordu. Hemen!
Üstelik kadının soğukkanlılığı ve alaycı sesi yüzünden tir tir titriyordum. Bir saldırı düzenlemiş, insanları yaralamıştı hatta belki de öldürmüştü. Üstüne de hiçbir şey yokmuş gibi elini kolunu sallayarak, histerik bir neşeyle içeri girmişti. Şu anda neredeydi, içeride miydi bilmiyordum fakat silah sesi gelmediğine göre durmuştu.
Ne yapacağımı bilmiyordum. Bu odada güvende olduğumuzu düşünmek istiyordum fakat onca adam keklik gibi vurulmuşken aşağıda, şifreli kapının önünde bekleyen iki tane adam mı koruyacaktı bizi?
Lale abla telefonunu çıkarıp Karan'ın numarasını buldu ve bana uzattı. Gülümseyerek Ceylin'e döndüm. "Bak ne diyeceğim? Sen babaannenle birlikte sinema odasına geç ve Karlar Ülkesi'ni aç... ben de babanı arayıp geleyim. Sonra baban gelene kadar birlikte film izleyelim. Ne dersin?"
Ceylin başını kaldırıp yüzüme bakmaya çalıştı. İnce telli, koyu kahve saçları çeneme sürtünürken eli hâlâ kazağımı sıkı sıkı tutuyordu. "A-ama çabuk g-gel tamam mı?"
"Tamam," dedim eğilip başının üstüne ufak bir öpücük kondururken. "Hemen geleceğim. Sakın korkma Ceylin. Korkacak hiçbir şey yok. Tamam mı?"
"Ta-tamam."
Ceylin'i, Lale ablanın kucağına oturtup uzattığı telefonu aldım ve numarayı hızla kendi telefonumdan tuşladım. Lale ablaya telefonunu geri uzatıp titreyen bacaklarıma aldırmadan odadan çıktım. Öyle çok korkuyordum ki sırtımdan soğuk terler boşalıyordu.
Numarayı ararken küçük koridorda volta atıyordum. Aşağı inmek istiyordum. Yaralılar vardı ve müdahale edilmezse ölebilirlerdi. Doktorun burada olup olmadığından emin değildim ve eğer değilse belki ben bir şeyler yapabilirdim. Onları ameliyat edebileceğimi hiç sanmıyordum ama en azından hastaneye sevk edilene kadar ilk müdahaleyi yapabilirdim.
Telefon çaldı, çaldı, çaldı, çaldı fakat açan olmadı. Derin bir nefes aldım ve telefonu kulağımdan uzaklaştırıp tekrar aradım.
Telefon uzun uzun çalarken şifreli kapıya ulaşmıştım. Kapıyı tıklatıp açılmasını bekledim. Saniyeler sonra az önceki adam kapıyı açtı ve başını içeri uzatıp bana baktı. "Hanımefendi burada kalın," dedi ciddi bir ifadeyle. "Mira Hanım aşağıda ve şu anda çıkmanız hiç güvenli değil."
"Tıp fakültesi dördüncü sınıf öğrencisiyim," dedim telaşla. "Yaralılar var. Müdahale edilmezse ölebilirler."
Telefon hâlâ çalıyordu.
"Doktor ilgilenecek," dedi ve kapıyı kapatmaya çalıştı. Panikle ayağımı kapının arasına soktum ve kapatmasına engel oldum.
"Kaç kişinin vurulduğunu bilmiyoruz bile," dedim. "Tek başına zorlanacaktır. Yardımcı olabilirim."
Adam bir süre tereddüt içinde yüzüme baksa da kapıyı açıp kenarı çekildi. "Yaralılar üçüncü kata, ameliyat odasına taşınıyor. Lütfen hiçbir yere uğramadan oraya gidin. Mira Hanım alt kattaki salonda. Salona sakın gitmeyin."
Başımı sallayıp yanından geçerek sağa döndüm ve koridor boyu ilerledim. Yaralıları taşıyor olmaları bile sorundu aslında. Ambulans çağırmaları gerekiyordu. Bunu bu şekilde halledemezdik.
Karan telefonu açmadı. Bir kez daha aradım. Yine açmadı ve tekrar aradım.
Tam hiçbir zaman açmayacağına kanaat getirmiştim ki bip sesi yarım kaldı ve bir hışırtı duydum. "Efendim Âlâ?" Sesi gergin, aksi, telaşlı ve agresifti.
Bir dakika? Numaramı biliyor muydu?
Gözlerimi kırpıştırdım ve merdivenlere yöneldim. "Karan," dedim sesimi sakin tutmaya çalışarak. "Neredesin?"
"Geliyorum," dedi sesindeki telaşı saklayamayarak. "Ceylin iyi mi?"
Ulaşmışlardı demek. Derin bir nefes aldım ve dudaklarımı araladım. Fakat tam o esnada karnından vurulan bir adamı bağırış çağırış yukarı taşıdıklarını gördüğüm için merdiven başında donup kaldım. Bartu denilen adamdı bu. Baygındı ve beyaz gömleği kan içindeydi.
"Dayan kardeşim," dedi onu taşıyan adamlardan biri. "Dayan Bartu!"
"Âlâ?" dedi Karan telefonun ucundan. "Ceylin iyi mi dedim?"
"İyi... fakat çok korktu!" Derin bir nefes aldım. "Hallettim ama. İyi şu anda."
Karan kısa bir an sustu, sonra, "Sen?" dedi. "Sen iyi misin?"
"İyiyim. Ceylin'e havai fişek gösterisi olduğunu söyledim. Şu an şifreli katta, Lale ablayla birlikteler," dedim tek nefeste. Artık sakin kalamıyordum. Kan, zor da olsa bastırdığım paniğimi beslemiş, gömüldüğü yerden güçlenerek çıkmasına sebep olmuştu. "Hemen gelmen lazım!"
"Sen neden o katta değilsin?" diye sordu bastıra bastıra. "Hemen yukarı çık ve ben gelene kadar kılınızı kıpırdatmayın!"
"Saldırdılar adamlarına!" dedim elimi yüzüme götürürken. "İnsanlar vuruldu! Doktor tek başına yetişemez! Yardım etmem lazım!"
Koşar adımlarla üçüncü kata çıkan merdivenleri aşmaya çalışırken nefeslerim titriyordu.
"Sana dediğimi yap," dedi Karan net bir sesle. "Ambulanslar yolda, senin yapabileceğin bir şey yok. Hepsini yaşatacağım, Âlâ. Duydun mu? Hepsini hastaneye sevk ettireceğim. Şimdi yukarı çıkar mısın? Hemen."
"Ama ölebilirler!" dedim elimi yüzüme kapatarak. Sesim titriyordu. "Vu-vuruldular!"
"Olabilir," dedi kuru bir sesle.
Olabilir mi? Gerçekten bu muydu söyleyeceği tek şey? İnsanlar vurulmuştu!
"Senin emrin yüzünden kendilerini savunamadılar!" diye bağırdım. "Sana olan sadakatleri yüzünden ölebilirler ve sen olabilir mi diyorsun?"
"Yukarı çık Âlâ," dedi sinirlendiğini belli eden bir sesle. "Hemen! Ben gelene kadar da burnunun ucunu çıkarma dışarı."
Sonra telefonu suratıma kapattı. Telefonu cebime sıkıştırdım ve Bartu'yu taşıyan adamların peşinden ilerlemeye devam ettim. Yukarı falan çıkamazdım. İnsanlar yaralanmışken, elimden gelen bir şeyler varken yukarı çıkıp öylece oturamazdım. Yapamazdım. Çünkü eğer bunu yaparsam ileride asla gerçek bir doktor olamazdım.
Korku ve panikle ameliyathaneye daldığımda Bartu'yu masaya yatırmışlardı. Doktor üzerindeki gömleği yırtıp yarasını açığa çıkarmaya çalışıyordu.
"Diğerleri?" dedim panikle masaya yaklaşıp Bartu'nun yarasına bakarken. Kurşun karnına isabet etmişti ve tek bir mermi girişi görüyordum. Ölümcül bir yaralanma mıydı emin olamıyordum fakat iyi görünmüyordu.
Doktor başını kaldırıp bana düz düz baktı. "Lütfen çıkar mısınız?" dedi gergin bir şekilde.
"Size yardım etmeye geldim," dedim panikle. "Tıp fakültesi öğrencisiyim. Dördüncü sınıf."
Doktor kaşlarını çattı. Ağzını açtı ama konuşmasına izin vermedim. "Bakın kaç kişinin vurulduğunu bilmiyorum ama hepsine tek başınıza müdahale edemezsiniz. Tamam... siz bir doktorsunuz bense bir stajyerim ama... ama beni yönlendirirseniz halledebilirim."
Doktor derin bir nefes alıp verdi ve başıyla kapıyı işaret etti. "Bartu ağır yaralı," dedi sakince. "Onun dışında üç kişi vurulmuş fakat ölümcül yaralanmalar söz konusu değil. Aşağı inip müdahalede bulunabilirsiniz." Duraksadı. "Yapabilirsiniz, değil mi?"
Hızla başımı salladım. "Yapabilirim."
"Pekala," dedi sıkıntıyla. Bu durumdan bıkmış gibi bir hali vardı. Üstelik bana da güvenmiyordu fakat başka çaresi yoktu. Başında bekleyen adamlardan birine döndü. "Kıza telsiz verin. Bana ulaşabileceği, herhangi bir durumda iletişime geçebileceğimiz bir telsiz."
•••
Panik ve telaş içinde merdivenleri aştığımda kulaklarım uğuldamaya devam ediyordu. Silah seslerinden dolayı bir süredir rahatsız edici bir çınlama da vardı fakat aldırmıyordum. Vücudum hâlâ titriyordu; hâlâ dehşet içindeydim ama bir şekilde düşünebiliyordum. Korkudan gebermek üzere de olsam kendimden geçmemiştim.
Tamam, teknik olarak Karan'ın sözünü dinlemiyordum ve şu an aşırı tehlikeli bir işe kalkışıyordum. Kadın aşağıdaydı; ne yapacağı belli değildi. Belli ki psikopatın tekiydi ve tehlikeliydi. Fakat yaralı insanlar varken sadece kendi güvenliğimi gözetemezdim. Bunu yapamazdım. Korkuyor muydum? Evet, çok korkuyordum. Korkmam bencil olabileceğim anlamına mı geliyordu? Hayır, gelmiyordu.
Ceylin'e yanına gideceğime dair bir söz vermiştim. Bir yanım ona yalan söylediğim için kötü hissediyordu ama kayıtsız kalırsam ve vurulan adamlardan biri ölürse ömrüm boyunca kendimi affedemezdim. Ben annemin kızıydım. Yardıma ihtiyacı olan bir karıncaya bile sırt çeviremezdim.
Aceleci adımlarla merdivenleri inip zemin kata ulaştığımda ortalıkta kimse yoktu. Dışarıdan bağırış çağırış sesleri geliyordu. Korkuyla kesik bir nefes aldım ve buz tutmuş elimi enseme atarak mutfağa yöneldim.
"Pardon," dedi tok bir ses. Adımlarım anında dururken telsizi cebime soktum ve omzumun üzerinden sesin sahibine baktım. Salonun girişinde bekleyen takım elbiseli bir adamdı. Genç görünüyordu; yirmilerinin ortasında olmalıydı. Açık kumral saçları ve sakalsız bir yüzü vardı. Kalın kaşları hafifçe çatılmıştı. Ciddi görünmeye çalışıyor gibiydi. Daha önce hiç görmemiştim burada. Sanırım karşılaşmadığım adamlardan biriydi.
"Efendim?" dedim korkumu gizleyemeyerek. Ellerim titriyordu, midem kasılıp kasılıp gevşiyordu.
Adam dudaklarını ıslattı ve bana doğru ilerlemeye başladı. "Çalışan mısınız?"
Yutkundum. "E-evet. Yani..."
"Benimle gelin," dedi ciddi bir şekilde. Yanıma ulaşıp nazikçe kolumu tuttu.
"A-ama..." dedim ve dönüp mutfağa baktım. Gidemezdim. Yaralılara müdahale etmem gerekiyordu.
"Hanımefendiyi kızdırmak istemezsiniz," dedi ifadesiz bir sesle. "Size rica etmiyorum. Gelmek zorundasınız."
Adama dönüp kahverengi gözlerine korkuyla bakarken bir kez daha yutkundum. "A-anlamadım?"
"Genceciksiniz," dedi adam yüzümü inceleyerek. "Size bir zarar gelmesini istemem. Buyurun lütfen."
Ensemdeki elimi korkuyla ağrıyan karnıma sardım ve sakin kalmaya çalıştım. Beni o kadının yanına mı götürecekti? Hayır! Hayır gidemezdim. Az önce dört kişiyi gözünü bile kırpmadan öldürmeye kalkmış bir kadının yanına gidemezdim. Üstelik biri ağır yaralıydı ve yukarıda canıyla boğuşuyordu.
Adam kolumu tutmaya devam ederek beni salona doğru yönlendirdi. Adımlarım benden bağımsız bir şekilde salona doğru ilerlerken başımı kaldırıp adama kurbanlık koyun gibi baktım. "Bana ne yapacaksınız?"
"Sorun çıkarmazsanız hiçbir şey," dedi adam gayet kibar bir şekilde. "Kişisel algılamayın lütfen."
Tamam, sakin olmalıydım. Sakinliğimi ve soğukkanlılığımı korumalıydım. Ne olabilirdi ki? Ben burada sıradan bir çalışandım sadece. Bana bir şey yapmazdı. Niye yapsındı ki zaten? Eli silahlı, takım elbiseli bir adam değildim sonuçta. Hem kadın dayanışması diye bir şey vardı. Vardı sonuçta yani. Hiçbir kadın durduk yere başka bir kadını öldürmezdi. Kız kardeşlik kazanırdı. İnşallah kazanırdı yani. Sakin ol Âlâ.
Salonun geniş kapısından içeri girdiğimizde kalbim öyle hızlı atıyordu ki gümbürtüsü bütün bedenimi sarsıyordu. Burada olmak istemiyordum. Şu lanet olası beş günün bitmesini ve hemen evime dönmeyi istiyordum sadece. Silahsız, çatışmasız, mafyasız her dakika korkmadığım o salak hayatıma geri dönmek istiyordum. Allah şahidimdi, para kazanacağım diye kendimi yırttığım günleri çok özlüyordum. Sıradan hayatımı öyle çok özlüyordum ki eve gittiğim gün parkeleri öpecektim. Ankara'mın her sokağını şarkılar söyleyerek gezecektim.
"Hanımefendi," dedi kolumu tutan adam salona girdiğimiz anda. "Emrettiğiniz üzere, getirdim..."
Bakışlarım ileride, camın kenarındaki berjerlerin birinde evin sahibiymiş gibi oturan kadına çevrilirken korkudan bayılmak üzereydim. Kadının buz mavisi... hayır... gri gözleri beni bulurken kırmızı ruj sürdüğü dudakları samimiyetsiz bir gülümsemeyle kıvrıldı.
"Selam küçük kız," dedi sevecen bir şekilde. "Nasılsın?"
Bana mı söylüyordu? Başımı çevirip arkama baktım ama solumda duran adam ve kadının yanında dikilen başka bir adam dışında kimse yoktu.
"İ-" Yutkundum ve tekrar ona döndüm. "İyiyim... sa-sağ olun."
"Sanırım sen yenisin burada..." Açık renk kaşları çatılırken yüzümü inceledi ve dudaklarını büktü. "Korkuttuk mu seni yoksa?" diye sordu yapmacık bir tavırla.
Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalıştım. Gözlerimi yeniden açtığımda kirpiklerimin arasından ombreli sarı saçlarına baktım. Maşa yapılmış dalgalı saçları beline kadar uzundu. Sağ tarafını kulağının arkasına sıkıştırmış, omzunun gerisine atmıştı. Üzerinde deri, siyah bir pantolon; göğüs dekolteli, pantolonunun içine sıkıştırdığı açık pembe bir kazak vardı. Kazağın üzerine giydiği bej rengindeki kürk yelek öyle pahalı görünüyordu ki her nereden aldıysa önünden bile geçemeyeceğim bir mağaza olduğunu tahmin edebiliyordum. Küçücük, fındık kadar burnu, dolgun dudakları ve en az Hailey Bieber'ınki kadar parlayan kusursuz cildiyle gerçekten güzel bir kadındı. Tanrıça gibiydi fakat o kadar korkunç ve histerikti ki gri gözleri bana bakarken taşa dönecekmişim gibi hissediyordum.
"Y-yok," diye kekeledim. "Ko- korkmak değil de... şey..."
Mira Hanım tiz bir kahkaha attı ve kırmızı rujuyla tezat oluşturan bembeyaz dişleri gözlerimi aldı. Bir süre ben ona dehşet ve şaşkınlıkla bakarken sadece güldü, sonra inleyerek sustu. Âlâ seni bilmem ama benim tüylerim diken diken oldu.
"Alışırsın," dedi buz gibi gözleriyle gözlerimin içine bakarken. Ardından o gözlerinde içimi titreten bir ima gördüm. "Biz böyle sevişiyoruz."
Böyle mi sevişiyorlardı? Ne diyor bu kadın Âlâ?
Ben anlam vermeye çalışarak gözlerimi kısarken bir kahkaha daha attı ve başını çevirip etrafa bakındı. "Ah şu masum küçük kızlar! Bayılıyorum size!"
Bu kadın gerçekten normal değildi. Hiç normal değildi hem de. Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemeyerek öylece kalmıştım. Gizleyemediğim bir şaşkınlıkla onun camdan dışarı bakarak kıkırdamasını izliyordum.
"Tatlım," dedi en sonunda gülümseyerek bana döndüğünde. "Bana şöyle güzel bir kahve yapar mısın? Yanında da tatlı bir şeyler getirirsin. Kan şekerim düştü de..." Halimi izledi ve gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. "Ne dersin? Sence getirebilir misin?"
Kadın resmen korkunla besleniyor Âlâ. Biraz dik dur! Umurumda değildi. Çok korkuyordum.
Gözlerimi kırpıştırdım ve kesik bir nefes alarak, "T-tabi..." dedim, başımı sallıyordum. "Nasıl olsun... kahve?"
"Filtre kahve," dedi arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne atarken. "Sade olsun."
"Yapayım," dedim telaşla ve gitmek üzere geriye doğru bir adım atıp arkamı döndüm. Hızlı hızlı yürümeye çalışırken ayağım tökezleyip duruyordu ama umursamadan devam ettim.
"Şşşt! Küçük kız!" diye seslendi arkamdan Mira Hanım. Kalbim ağzıma gelirken adımlarım kesildi ve sendeleyerek durdum. "Patronun... geliyor mu?"
Geliyordu fakat bunu söylemeli miydim? Ne istediğini bilmiyordum. Kim olduğunu bile bilmiyordum. Belki de Karan'a tuzak kuracaktı? Beynim ambale olmuştu. Yaralılara müdahale etmem gerekiyordu ama şu anda tam olarak onları yaralayan kadına hizmet etmek zorunda kalmıştım. Geçen zaman aleyhime işliyordu. İşimi çabuk bitirip o lanet olası kahveyi hemen yapmalı, sonra da doğruca vurulan adamların yanına koşmalıydım.
"Bilmiyorum," dedim ve arkamı dönmeden salondan çıkmak üzere hızlı adımlarla kapıya ilerledim. Nefes alamıyordum. Nasıl bir kadındı bu? Yüzü, bakışları, gülüşü, konuşması... her şeyi kanımı donduracak kadar histerikti. Kahkahalar atarak katliam yapıyormuş gibi bir havası vardı. Korkunçtu. Filmlerdeki o sevilen, neşeli kötü karakterlere benziyordu.
Mutfağa ulaştığımda elim ayağım öyle bir titriyordu ki kahve fincanını çıkarmaya çalışırken etrafı dağıtmıştım. Nefeslerim de kalp atışlarım gibi düzensizdi.
Alelacele filtre kahve makinesini fişe taktım ve filtresini değiştirdim. İçine kahve ve su koyup düğmeye bastığımda sakinleşmeye çalışıyor ama bir türlü beceremiyordum. Bu lanet olası malikânede panikatak hastası olacaktım.
Kahve damla damla akarken sabırsız bir şekilde dizimi titretiyor, tırnak etlerimi kemiriyordum.
Dışarıdaki bağırışlar kesilmişti. Geçen her saniye daha çok panik yapmama sebep oluyordu. Ne yapacağımı bilemeyerek tatlı bir şeyler bulabilmek için çekmeceleri ve dolapları karıştırmaya başladım. Her şeyi çarparak ve dökerek etrafı aradıktan sonra durdum. Puding. Dün yaptığımız pudingten götürebilirdim. Zamandan kazanmam gerekiyordu. Aksi taktirde yaralılar kan kaybından ölecekti.
Birkaç dakika sonra filtre kahve makinesi öttüğünde dolaptan bir kase puding aldım ve tepsiye koydum. Hazırlanan kahveyi de çıkardığım beyaz, geniş ağızlı fincana doldurup bir tatlı kaşığı aldım ve salona doğru koşar adımlarla ilerledim.
"Sana bunu bir daha yapma demiştim!" Karan'ın gür sesi kulaklarıma dolduğunda dizlerim görünmez bir bıçakla kesildi ve korkuyla irkildim. Gelmişti. Ne ara gelmişti? "SENİ UYARMIŞTIM!"
Nefesim boğazımı tırmalıyordu. Ne yapacağımı bilemeyerek salonun girişine birkaç adım kala öylece durdum.
Mira Hanım kıkırdadı. "Sakin ol," dedi kışkırtıcı bir sesle. "Sinirlenince çok seksi oluyorsun. Bilirsin, tahrik olduğumda konuşulanlara odaklanamam ben..."
Kaşlarımı çattım. Sinirlenince seksi mi oluyordu? Karan sinirlenince ben altıma yapacağımı sanıyordum, Mira Hanım ise bunu seksi mi buluyordu?
Normalde olsam buna çok fena gülerdim ama mevcut bir savaşın ortasındaymışım gibi hissediyordum. Gülemedim.
"Dışarı!" diye kükredi Karan. Muhtemelen salondaki adamlara söylüyordu bunu. "İkinizin de beynini dağıtmamı istemiyorsanız evimden çıkın!"
Kısa bir sessizlik oldu, ardından adamlar yerinden kıpırdamamış olacak ki Karan daha gür bir sesle, "SİKTİRİN GİDİN LAN BURADAN!" diye bağırdı.
"Çıkın," dedi Mira Hanım. Sesi ne kadar eğlendiğini bizzat anlayabileceğim kadar neşeliydi. Bu kadın gerçekten balataları yakmıştı. "Bizi baş başa bırakın."
Ne yapacağımı bilemeyerek merdivenlere yöneldim ve sessizce ikinci basamağa oturdum. Şu an oraya gidemezdim. Olacaklardan ödüm patlıyordu. Birbirlerine silah falan doğrulturlar mıydı? Belki de salonun ortasında koltukların arkasına saklanarak çatışırlardı?
Ayrıca kimdi bu kadın? Eski sevgilisi falan mıydı?
Mira Hanım'ın adamları olduğunu şu an anladığım iki adam da koşar adımlarla salondan çıkıp dış kapıya yöneldiler. Dizlerime koyduğum tepsiye baktım ve iç çektim. Keşke bir kuş olsaydım da uça uça gitseydim şuradan.
"Mira," dedi Karan bastıra bastıra. Öyle öfkeliydi ki hızlı hızlı alıp verdiği nefeslerini ta buradan duyuyordum. Ona rağmen sesi sakin çıkıyordu. "Bak, şu anda seni tek bir kurşunla gebertmemek için öyle zor tutuyorum ki kendimi..." Sesi yükseldi. "Öyle zor tutuyorum ki!"
Mira Hanım iç çekti ve inler gibi zevk içinde bir ses çıkardı. "Şöyle bağırıp çağırmaya devam edersen beni şuraya yatırıp becermeni isteyeceğim Karan."
Gözlerim iri iri açılırken başım hızla salonun kapısına çevrildi. Ne isteyecekmiş Âlâ???
Ağzım beş karış açılmıştı.
Karan'ın sabırla derin bir nefes aldığını duydum. "Ulan!" dedi çıldırmış bir şekilde. "ULAN BEN SANA NE YAPAYIM ŞİMDİ? CEYLİN YUKARIDA TİR TİR TİTİYOR! NE YAPAYIM BEN SANA ŞİMDİ SÖYLE!?"
Mira Hanım kıkırdadı. "Bilerek yapıyorsun, değil mi? Sana azıyor olmam hoşuna gidiyor."
Alt dudağımı eyvah eyvah der gibi dişlerimin arasına aldım. Karan biraz daha bağırırsa Mira Hanım tarafından tecavüze uğrayabilirdi. Ve buna şahit olan tek kişi olduğum için onu kurtarmak zorunda kalabilirdim. Âlâ ne diyorsun yine?
"Mira," dedi Karan sabırla. Nefesini dışarı üfledi. "Mira, Mira, Mira!"
"Söyle," dedi Mira Hanım hayran hayran.
"Bak şu eve insan gibi gel," dedi öfkeyle. "Şu amına koyduğumun evine bir kere de insan gibi gel!"
"Ama şöyle edepsiz konuşmaya devam edersen..."
"Seni öldürürüm," dedi Karan ürkütücü bir sesle. "Bu bir daha tekrarlanırsa seni gözümü bile kırpmadan öldürürüm."
"Yapmazsın," dedi Mira Hanım iç gıcıklayıcı bir kıkırdamayla. "Yapmazsın Karan, ikimiz de biliyoruz bunu. Bu eve her geldiğimde birilerini indiriyorum ama kimse bana dokunmuyor... Çünkü sen bana kıyamazsın."
"Kıyamaz mıyım?" dedi Karan hayret içinde. "KIYAMAM, ÖYLE Mİ!?" Öyle bir bağırmıştı ki oturduğum yerde sıçramıştım. "Sence bu yüzden mi dokunmuyor kimse sana? Böyle mi düşünüyorsun gerçekten?"
"İkimiz de bunun sebebini iyi biliyoruz," dedi Mira Hanım bir anda ciddileşerek. Nefesleri hızlanmıştı, sesi artık boğuktu. "Bana karşı koyamazsın. Bir gün..." Sesli bir nefes daha verdi ve aldığı nefesin tam ortasında yutkunduğunu duydum. "Bir gün her şey eskisi gibi olacak."
"Sikerim o günü," dedi Karan dişlerinin arasından. "Eskisi gibi diye bir şey yok! Anla artık! O sarı kafana sok bunu!"
"Göreceğiz..." Mira Hanım tekrar kıkırdadı. "Of! Şu salak çalışanın da bir kahveyi üç saatte yapamadı ya! Kov gitsin bence."
Hızla ayaklandım. Kahveyi unutmuştum! Kahveyi siktir et, dışarıdaki yaralıları unutmuştum! Salak çalışan mı? Âlâ bu kadın bize salak dedi az önce!
Düşünmeden salona doğru ilerledim ve elimde tepsiyle girişte durup sol duvardaki karartıya gözlerimi kırpıştırarak baktım. Karan, Mira Hanım'ı duvara yaslamış; tek eliyle iki elini bileklerinden tutarak duvara bastırıyor, diğer eliyle de çenesini tutuyordu. O kadar yakınlardı ve birbirlerine o kadar odaklanmışlardı ki geldiğimi fark etmemişlerdi bile.
Karan öfkeden çılgına dönmüştü. Yüzü kaskatıydı, boynundaki damarı buradan görebiliyordum. Mira Hanım ise halinden memnundu. Yüzünde şuh bir gülümseme vardı ve ikisi de nefes nefeselerdi. Bence bunlar cidden böyle sevişiyor Âlâ. Ben bu manzaradan bunu anladım.
"Ne kahvesi amına koyayım?" dedi Karan alnını Mira Hanım'ın alnına bastırarak. Kafa atmak istiyor ama yapamıyor gibi yaslamıştı. "Ne kahvesi Mira?"
"Şey," dedim dan diye, ne yapacağımı bilemeyerek. "Filtre kahve."
Karan'ın başı hızla bana çevrildi ve gözleri gözlerimle buluştuğu an Mira Hanım'ın çenesini bıraktı. Dişlerini sıkarken gözlerini kapatıp öfkeyle burnundan sesli bir nefes verdi. Beni gördüğüne hiç memnun olmamıştı.
"Tatlım," dedi Mira Hanım gözleri Karan'ın boynunda dolaşırken. "Koy oraya sen... ben... ben..." Nefesini üfledi. "Siktir, bu kadar yakınımdayken konuşmak çok zor."
Gözlerimi kırpıştırarak bakışlarımı Karan'a çevirdim. Gözlerini kapattı ve dilini ağzının içinde dolaştırarak sakin kalmaya çalıştı. Mira Hanım'ın bileklerini bırakıp geriye çekilerek arkasını döndüğünde elimde tepsiyle hâlâ orada duruyordum. Salonun içinde ilerlerken burun kemerini sıkıyor, sakinleşmeye çalışıyordu.
"İç şu kahveyi sonra defol git buradan," dedi Karan sakinliğini korumak için çaba göstererek. "Git, Mira yoksa elimden gerçekten bir kaza çıkacak."
Mira Hanım yaslandığı duvardan doğruldu ve kendini toparlamaya çalışarak saçlarını düzeltti. "Ceylin'i görmek istiyorum," dedi Karan'ın peşinden ilerlerken. Siyah, ince topuklu botlarının parkede bıraktığı ses salonda yankılanıyordu.
Karan hızla ona döndü ve öyle bir baktı ki korku içinde kalakaldım. Bana şöyle baksa altıma yapardım, kesinlikle yapardım. Hiç şüphem yoktu.
"Sence Ceylin şu anda seni görmek isteyecek mi?" diye sordu işaret parmağıyla kapıyı, yani benim olduğum tarafı gösterirken. Gözlerinden alev fışkırıyordu.
"İster," dedi Mira Hanım rahat bir tavırla Karan'a doğru ilerleyip ellerini göğsüne götürdüğünde. Gömleğinin üzerinden kaslarını okşuyordu. "Neden istemesin? Bir yıl olacak neredeyse, özlemiştir beni." Gömleğinin yakasını düzeltip onu kendine doğru çekmeye çalıştı.
Bir an ne yapacağımı bilemeyerek onlara doğru ilerledim ve kahveyi orta sehpaya bıraktım. Karan, Mira Hanım'a diktiği gözlerini bana çevirdi ve seninle sonra hesaplaşacağız der gibi baktı. Yukarıda beklemediğim için sanırım bir miktar sinirlenmişti.
Tam o anda kısa bir siren sesi duydum ve ambulansların geldiğini anlayıp rahat bir nefes aldım. Dışarıdan bağırış çağırış sesleri yükselmeye başlamıştı yeniden. Fakat anlamadığım bir nokta vardı. Ambulans geldiyse polisin de işin içine dahil olması gerekmiyor muydu? Silahlı yaralanmalar adli vakaydı ve anında polise haber verilirdi.
"Hadi," dedi Mira Hanım ısrarcı bir tavırla. Elleri Karan'ın boynuna ulaşmıştı. Yaramaz bir çocuk gibiydi ve Karan'ın ona neden bu kadar sabır gösterdiğini anlayamıyordum. Şu hareketleri ben yapsam elli kez öldürmüştü beni herhalde. "Söyle Ceylin'i getirsinler. Söz veriyorum korkutmayacağım onu."
"Mira," dedi Karan sabırla. Gözlerini gri gözlerine çevirdi ve dişlerini sıktı. "Şansını zorluyorsun."
"Eminim o da beni çok özlemiştir," dedi dudaklarını bükerek. "Sen de özlüyorsun aslında ama işte... naz yapıyorsun." Çarpık bir gülümsemeyle birlikte göz kırptı.
Karan derin bir nefes alıp bana döndü. Arkalarında dikilmeye devam ediyordum. Anlamsız ve amaçsızca hem de.
"Âlâ," dedi ifadesiz bir sesle. "Ceylin nerede?"
"Sinema odasında," dedim yutkunarak.
"Havai fişek gösterisine inandı mı?" diye sordu gözlerimin içine bakarak. Mira Hanım parmak uçlarında yükselip dudaklarını Karan'ın boynuna bastırınca bir anlığına gözüm oraya kaydı. "Ya bir dur be kadın!" diye bağırdı Karan yüzünde illallah etmiş bir ifadeyle, Mira Hanım'ı kolundan tutup kendinden uzaklaştırırken. Mira Hanım arsızca kıkırdadı ve bana döndü. Karan da yeniden bana bakıyordu.
"Ö-" Boğazımı temizledim. "Önce silah sesleri olduğu konusunda ısrar etti ama sonra... inandı sanırım. Yani inanmış gibi görünüyordu."
Karan gözlerini kapatıp sakin kalmaya çalıştı. "Buraya getirir misin?"
Tereddüt içinde bir kadına bir Karan'a baktım. Gerçekten Ceylin'i buraya getirmemi mi istiyordu? Karan'la yeniden göz göze geldiğimizde gözlerini kapatıp açtı ve dediğini yapmam gerektiğini anlattı.
"Tabii," dedim telaşla. "Getireyim ama... çok korktu. Bu yüzden sakin olman lazım."
Karan, bana hafifçe başını sallarken ona bir anlık gafletle sen diye hitap etmem Mira Hanım'ın kaşlarını çatarak bana dönmesine sebep oldu. Panikleyerek ona gülümsedim ve arkamı dönüp koşar adımlarla salondan çıktım.
"Ne bu samimiyet? Çalışanın sana sen diye mi hitap ediyor?" diye sordu Mira Hanım sorgulayıcı bir sesle. Karan'ın cevabını beklemeden merdivenlere yönelip şifreli kata doğru koşmaya başladım.
Acaba Karan'a sen dediğim için kıskanmış mıydı? Beni öldürür müydü? Bu kadından her şeyi beklerdim. Üstelik ilişkilerini de pek anlayamamıştım. Bir geçmişleri olduğu apaçık ortadaydı fakat kadın saplantılı görünüyordu. Ürkünçtü.
Koşa koşa şifreli kata ulaştığımda nefes nefeseydim ve yüzümdeki panik kapının önünde bekleyen adamların pozisyon almasına sebep olmuştu.
"Hanımefendi?" dedi az önceki adam kaşlarını çatarak. Elini omzuma koydu. "İyi misiniz? Bir sorun mu var?"
"İyiyim," dedim tıkanarak. Derin bir nefes aldım. "İyiyim. Ceylin'i alacağım. Karan Bey öyle emretti."
Adam kısa bir an beni süzdü ve yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalıştı.
"Karan Bey aşağıda ve Ceylin'i istiyor," dedim tekrardan. "İsterseniz bize eşlik edebilirsiniz."
Adam bana inanmış olacak ki diğerine döndü ve başıyla işaret verdi. Komutu alan diğer adam şifreyi girerek kapıyı açtı ve kenarı çekildi. Hız kesmeden içeri daldım ve merdivenleri aşıp sinema odasına girdim.
Ceylin dediğimi yapmış, Karlar Ülkesini açmıştı. Lale ablaya sarılarak filmi izliyordu ama yüzü gülmüyordu. Diken üstündeydi. Sanki aklı dağılmıştı ama içindeki o korku bir türlü gitmiyordu.
"Ceylin," dedim yumuşak bir sesle.
Bakışları beni bulurken kızarmış gözlerini kırpıştırdı. Bana durumu soran bakışlarla bakan Lale ablaya gülümsedim, sonra yeniden ona döndüm. "Baban geldi ve seni bekliyor."
Lale abla iç geçirdi. "Gitti mi?"
Başımı iki yana salladım. "Yok," dedim gergin bir şekilde. "Şey yapmak istedi." Anlamasını umarak Ceylin'e baktım. "Karan da onayladı."
Lale abla gözlerini kapatıp burun kemerini sıktı. Hoşlanmıyordu Mira Hanım'dan. Şaşırmamıştım.
Ceylin ayaklanmış, koltuktan yavaşça inmişti. Lale ablaya bakıp burnunu çekti. "Ben bi babama bakiyim. Filmi kapatma babaanne tamam mı?"
Lale abla hafifçe gülümsedi ve başını salladı. "Tamam kuzum. Bekliyorum ben seni."
Ceylin önüne dönüp minik adımlarla bana doğru ilerlerken çömeldim ve yanıma ulaşmasını bekledim. Tam karşımda durduğunda keyifsiz bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
"Artık korkmuyorsun, değil mi?" dedim iki elimle yanaklarını tutup yüzünü okşarken. "Aşağıdaki abiler ufak bir kutlama yapmak istemişler. Kızdım ben onlara ama. 'Bir daha yapmayın, Ceylin havai fişekten korkuyormuş' dedim."
Ceylin hafifçe başını salladı. "Havai pişşek izlemeyi severim ama sesinden korkarım," dedi ağlamaklı bir sesle, dudaklarının kenarı aşağı doğru kıvrılmıştı. "Silah sandım da."
Sormak istiyordum. Silahı, silah sesini, silahın birini yaralayabileceğini, vurulunca bir yerlerinin kanadığını... tüm bunları nereden bildiğini sormak istiyordum ama yapamazdım. Soramazdım.
Fakat içimden bir ses bu çocuğun çok korkunç şeylere şahit olduğunu söylüyordu. Evet, tam olarak böyle söylüyorum.
Güldüm. "E hadi, babanı bekletmeyelim. Seni çok özlemiş."
Onu kucağıma aldığımda boynuma sıkıca sarıldı ve minik yanağını yanağıma yasladı. Sinema odasından çıktık, koridorda ilerleyip merdivenleri inmeye başladık.
"Âlâ," dedi Ceylin. Boynuma sararak birbirine kenetlediği ellerinin başparmakları usul usul tenimi okşuyordu.
"Efendim?" dedim gülümseyerek.
"Sen çok güzelsin," dedi kısık bir sesle. "Çok güzel bir ablasın."
Merdiven basamağında durdum. Gözlerim beni şaşırtacak bir hızla dolarken ağlamamak için kendimi sıktım. Sabahtan beri yaşadığım aksiyon, korku ve dehşeti tek bir cümleyle alaşağı etmişti Ceylin. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum ama yapamazdım. Burnumu çektim ve dolan gözlerimi kapatıp açarak gözyaşlarımı geri yolladım.
"Sen de çok güzelsin," dedim merdivenleri inmeye devam ederken. Ona biraz daha sıkı sarıldım. "Çok güzel bir çocuksun."
Şifreli kapıyı da aşıp zemin kata çıkana kadar Ceylin başka bir şey söylemedi. Bana o kadar sıkı sarılıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum.
Salona yöneldiğimizde biraz daha sıkı sarıldı ve başını çevirip yanağıma sulu bir öpücük kondurdu. Şaşkınlıkla gülümsedim. Ceylin de kıkırdadı ve yanağını tekrar yanağıma yasladı.
Salon kapısından girdiğimde Karan'ın kısık bir sesle Mira Hanım'a bir şeyler söylediğini belli belirsiz duyuyordum. Ceylin'i götürdüğüm için susmaları gerekiyordu çünkü ne konuştuklarını bilemezdim.
"Ceylin Hanım geliyor," diye seslendim. "Son iki saniye!"
Ceylin tekrar kıkırdadı. "Bunu abiler söylüyo hep babam gelirken!"
Güldüm ve Karan'ın sustuğunu duyduğumda içeri girdim. Karşılıklı bir şekilde berjerlerde oturuyorlardı. Mira Hanım rahat bir tavırla koltuğa yayılmış, umarsızca puding kaşıklıyordu.
Karan'ın gözleri bizi bulduğunda kaskatı kesilmiş yüzüyle iyi olup olmadığını kontrol eder gibi hızla Ceylin'i taradı, ardından yüz kasları gevşedi ve gülümseyerek ayağa kalktı.
Ceylin ise Mira Hanım'ı gördüğü anda bana daha sıkı sarılmıştı. Çocuk bu manyak kadının ne bok olduğunu biliyor sanırım Âlâ?
"Ne yapıyormuş benim güzeller güzeli prensesim?" dedi Karan bize doğru ilerlemeye başladığında. Mira Hanım, Ceylin'e bakıyor; hiçbir şey yapmadan pudingini yemeye devam ediyordu.
Ceylin, Karan'ın kucağına atılınca Karan bize doğru eğildi ve kokusunu alabileceğim kadar yakınımda durarak Ceylin'i kucağına aldı. Nefesimi tuttum.
"Baba," dedi Ceylin durgun bir sesle. Karan'a sıkıca sarıldı. "Korktum."
Karan başını çevirip Mira Hanım'a karanlık bir bakış attı, sonra bir elini nazikçe Ceylin'in saçlarına götürüp onu koklayarak öptü. "Korkacak bir şey yok bebeğim," dedi yumuşak bir sesle. "Havai fişek patlatmışlar."
"Hııı," dedi Mira Hanım sırıtarak. "Ben geldim ya! Kutlama yaptık işte! Geçen sefer de yapmıştık ya hani?"
Ceylin başını Karan'ın omzundan kaldırıp çekingen bakışlarla Mira Hanım'a baktı. "Mira geldi diye mi havai pişşek patladı?"
Mira Hanım öfkeyle güldü ve pudingi orta sehpaya bırakıp ayağa kalktı. "Ne Mira'sı kızım?" dedi pantolonunu düzeltip onlara doğru ilerlerken. "Anne diyeceksin, an-ne."
Gözlerimi kırpıştırdım. Anne mi? Ceylin'in annesi... Mira Hanım mıydı? Ben şok Âlâ! Ben de şok olmuştum. Aslında konuşmalarından bunu tahmin edebilirdim ama hiç benzemiyordu Ceylin, Mira Hanım'a. Baktığınız zaman asla anlayamazdınız. Böyle tatlı, bıcırık bir çocuğun bu kadından çıkmış olmasına imkan yoktu Âlâ. 'Anasına bak kızını al' atasözü şu dakika itibariyle geçerliliğini yitirmiştir.
"Mira," diye uyardı Karan onu. Gülümsüyordu ama bu tehditkar bir gülümsemeydi.
"Gel bakalım anneye," dedi Mira Hanım gülümseyerek Ceylin'i kucağına almaya çalışırken. "Özleştik? Ha?"
Ceylin huzursuzlanarak Karan'a daha sıkı sarıldı ve başını omzuna yaslayıp bana korkuyla baktı. Bir an ne yapacağımı şaşırdım. Annesinden korkuyordu. Öz annesinden ödü kopuyordu çocuğun.
"Aa!" dedi kaşlarını çatarak. "Küstün mü bana anneciğim?"
Karan nefesini üfledi ve başını çevirip Ceylin'in ensesine bir öpücük kondurdu. "Kızım?" dedi yumuşak bir sesle. "Ne oldu?"
Ceylin gözlerini sıkıca kapattı.
"Şey," dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Çok korktu da... biraz sakinleşmesi gerekiyor..." Mira Hanım'a baktım. "Ona biraz zaman verirseniz..."
Mira Hanım bana dönüp gözlerini kıstı. "Kızım o benim," dedi azarlar gibi. "Ne yapacağımı sana sormayacağım ufaklık. Üstüne vazife olmayan işlere bulaşma. Bizi yalnız bırak."
Gözlerimi kırpıştırdım ve midem stresle kasılırken dönüp Karan'a baktım. Sinirlenmişti, gözlerini Mira Hanım'a dikmiş, alt dudağını dişlerinin arasına almıştı ve resmen eziyordu. Burun delikleri de genişlemişti. Lakin Ceylin kucağında olduğu için sakin kalmaya çalışıyordu.
"Ben gideyim..." diye mırıldandım ve gitmek üzere arkamı döndüm.
"Hayır!" diye bağırdı Ceylin panikle arkamdan. "Âlâ gitme! Gitmesin baba!"
"Âlâ," dedi Karan sakince. Bu gitme anlamına geliyordu. Derin bir nefes alıp verdim ve arkamı dönüp hafifçe başımı salladım.
"Tamam," dedim yumuşak bir sesle. "Buradayım Ceylin."
Mira Hanım bana küçümser bakışlarla bir süre baktı, sonra aynı kulvarda olmadığımızı düşünmüş gibi saçını savurup Ceylin'e yöneldi. "Annecik sana Amerika'dan bir sürü bebek getirdi," dedi saçlarıyla oynarken. "Bratz bebeklerinin hepsini aldım."
Ceylin'den hiçbir tepki gelmedi. Hâlâ Karan'a sarılmaya devam ediyor, Mira Hanım'a bakmayı reddediyordu.
"Ceylin Bratz bebeklerini sevmez," dedi Karan dümdüz bir sesle. "Barbie sever."
Mira Hanım bir an duraksadı. Sonra yüzünü buruşturdu. "Ay öf ne Barbie'si ya!? Barbie mi kaldı?" Ceylin'e döndü. "Anneciğim Bratz'ler daha güzel!"
Ceylin başını kaldırdı ve kaşlarını derince çatarak annesine öfkeli öfkeli baktı. "Bratz bebekleri çok çirkin!" dedi hırçın bir sesle. "Kafaları çok bir sürü kocaman!"
Mira Hanım şaşkınlıkla buz rengi gözlerini kırpıştırdı, sonra tiz bir kahkaha patlattı. "Çok bir sürü kocaman ne demek be!?"
Karan sabır dilenir gibi yukarı baktığında durumun ne kadar içler acısı olduğunu düşünüyordum. Kızını tanımıyor, onunla iletişim kurmayı dahi beceremiyordu. Ceylin için çok üzülmüştüm. Annesine yabancıydı. Öyle ki ona anne bile diyemiyordu.
"Ay," dedi Mira Hanım kahkahalarının ardından. "Otursak ya? Niye ayakta dikiliyoruz?"
Sonra koltuklara ilerledi ve üçlü koltuğa oturup ayaklarını orta sehpaya uzattı. Gözlerimle onu takip ettim ve derin bir nefes alıp Karan'a baktım. Karan başını iki yana sallayıp elini Ceylin'in başının arkasına koydu ve saçlarını öpüp kulağına bir şeyler söyledi. Ceylin ise her ne söylediyse omuz silkip huysuzlandı.
"Tatlım... ımmm... Aleyna mıydı?" Gözlerim yeniden Mira Hanım'a çevrilirken parmak şıklatıp adımı hatırlamaya çalışıyordu.
"Âlâ," dedim istemsizce soğuk bir sesle. Sabrım taşıyordu.
"Hıh! Âlâ!" Gülümsedi. "Kahvemi ve pudingimi getir. Orada unuttum." Eliyle berjerleri gösterdi.
Sabırla derin bir nefes alıp arkamı döndüm ve ağzımı oynatarak sessizce, söylene söylene berjerlere doğru ilerledim. Kız Karan gelince sana bir cesaret geldi bakıyorum? Kadının karşısında tir tir titriyordun az önce?
"Mira ne zaman gidicek?" diye sordu Ceylin kısık bir sesle. Ama bunu ben de duymuştum sanırım Mira Hanım da.
"Birazdan," diye mırıldandı Karan. "Nazik ol, tamam mı? Seni görmeye geldi." Bunu ise sadece ben duymuştum.
Tepsiyi alıp Mira Hanım'a doğru ilerlerken Karan da Ceylin'le birlikte peşimden geliyordu. Ben tepsiyi Mira Hanım'ın yanına, koltuğun üzerine bırakıp ikili koltuğa oturduğumda Karan da yanıma oturdu ve Ceylin'i kucağına yatırdı. Ceylin yanağını babasının göğsüne yaslamış, annesine canavar görmüş gibi bakıyordu.
"Ceyloş?" dedi Mira Hanım puding kasesini eline alıp Ceylin'e uzatırken. "Puding yiyecek misin?"
Ceylin kaşlarını çattı ama bir cevap vermedi. Mira Hanım bir süre öylece Ceylin'e baktı, sonra gülümsemesi yavaş yavaş söndü. Pudingi tekrar tepsiye bırakırken boğazını temizledi ve derin bir nefes aldı.
"Bu çok hırçınlaşmış ya," dedi Karan'a bakarak. "Yalnızlıktan bence. Kardeş mi yapsak bir tane? Hım?" Pis pis sırıtınca bir an boş bulunup gözlerimi devirdim. Neyse ki kimse görmemişti.
Karan yaklaşık on saniye boyunca Mira Hanım'ın yüzüne boş boş baktı, ardından, "Zevzekliğin sırası mı sence?" diye sordu ifadesiz bir sesle. "On ay önce geldin en son. Her geldiğinde de havai fişek patlatıyorsun. Korkuyor."
Şifreli konuşuyordu ama ben de Mira Hanım da gayet iyi anlıyorduk neden bahsettiğini. Üstelik şu an Mira Hanım'ın neden dokunulmaz olduğunu da idrak edebilmiştim. Çocuğunun annesinin tabii ki dokunulmazlığı olacaktı. Böylesine manyak ve psikopat olsa bile anne anneydi işte.
"Eğlenmek de suç," dedi Mira Hanım homurdanarak gözlerini etrafta dolaştırırken. Orta sehpaya uzattığı ayakları sinirimi bozuyordu. Ayakkabılarının altı pisti.
Karan sakinliğini korumaya çalışır gibi şakağını kaşıdı ve Ceylin'e sıkıca sarılıp yanağını saçlarının üzerine yasladı. "Güzel kızım sen anneni özlemedin mi?" diye fısıldadı sadece onun duyabileceği bir sesle. "Bak senin için geldi."
Karan'a üzülmüştüm. Mira Hanım'ın annelik yapmıyor oluşunu, yetersizliğini Ceylin'e yansıtmamaya çalışıyordu. Ne olursa olsun kızının annesiydi ve Ceylin'in bir annesi olmadığını düşünmesini istemiyordu. Bana kalırsa bu kadın çocuğun psikolojisini bozmaktan başka bir şey yapamazdı. Gerçi bu olaya Karan'ın gözünden bakamazdım. Bir çocuğum yoktu çünkü. Ebeveyn olmadan ebeveyn aklıyla düşünemezdiniz. Çocuğunu tek başına büyütmeye çalışıyordu ve Ceylin'in gerçek bir anneye duyduğu ihtiyacın farkında olmalıydı.
Ceylin başını iki yana sallayarak Karan'a biraz daha sokuldu. "I-ıh! Gitsin!"
Karan iç geçirdi ve başka bir şey söylemedi.
Mira Hanım sıkılgan bir şekilde bakışlarını bize çevirdi ve yüzünü buruşturdu. "Çok sıkıcısınız ya! Baydı beni bu ev. Azıcık neşelenin! Üstünüze ölü toprağı koyulmuş gibi."
"Serpilmiş," dedim bir anda, dan diye. Mira Hanım'ın gözleri hızla beni bulurken o da benim kadar şaşırmıştı. "Ölü toprağı serpilmiş gibi."
Karan kısa bir an başını çevirip şaşkınlıkla bana baktı, göz göze geldiğimizde de dudaklarını birbirine bastırıp önüne döndü.
Atasözü takıntın az sonra ölümümüze sebep olacak Âlâ. Sus. Atasözü değil bu Alelâde. Deyim! Seni Allah bildiği gibi yapsın Âlâ, ben hiçbir şey demiyorum.
Mira Hanım kaşlarını çattı ve Karan'a baktı. "Senin hizmetçilerinin dili hep böyle pabuç gibi mi? Ela ve Oya da aynı böyleler."
Karan'ın gözleri kısıldı. "Ela ve Oya benim hizmetçim değil," dedi ifadesiz bir sesle. Sonra bana döndü ve kısa bir an yüzüme bakıp yeniden Mira Hanım'a çevirdi gözlerini. "Âlâ da değil."
"Ha doğru," dedi Mira Hanım alaycı bir gülümsemeyle. "Onlar kız kardeşlerin." Sonra aynı tavırla bir kahkaha attı.
"Evet," dedi Karan düz bir sesle.
"Bu?" dedi çenesinin ucuyla beni işaret ederek. "Bu neyin peki? Bunu da sahiplenecek bir pozisyon bulmuşsundur sen. Manevi kuzenin falan mı?" Kıkırdadı.
Bu, demesine öyle sinirim bozulmuştu ki Ceylin olmasa şimdiye kalkıp gitmiştim buradan.
Karan ona ifadesiz bir şekilde birkaç saniye baktı, sonra arkasına yaslandı. "Ceylin'in oyun ablası," dedi düz bir sesle.
Mira Hanım bakışlarını bana çevirdi ve beni tepeden tırnağa küçümser bakışlarla inceledi. Ardından omuz silkip gözlerini kolona montelenmiş şömineye çevirdi. "Ne fark eder? Aynı şey işte."
"Değil." Karan'ın sesi netti.
Yutkundum. İnsan yerine konulmamaya okulu bırakıp hizmet sektörüne geçtiğimden beri alışıktım fakat hiçbir müşteri bu kadar pervasızca konuşmuyordu. Böylesiyle ilk defa karşılaşıyordum ve ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Sadece gitmek istiyordum. Manyaklarla uğraşmak zorunda kalmadığım o dümdüz, sıradan hayatıma geri dönmek istiyordum.
Mira Hanım, Karan'a aldırmayıp bir süre boş bakışlarla yanan şömineyi izledi, sonra iç geçirdi. "Amma büyümüşsün," dedi Mira Hanım düşünceli bir şekilde Ceylin'e döndüğünde. "Kocaman olmuşsun Ceyloş. En son geldiğimde küçücüktün."
"Büyüdü, Mira," dedi Karan günaydın der gibi bir sesle. Bakışları suçlayıcıydı. "Beş yaşını doldurdu."
"Hımm," diye mırıldandı Mira Hanım buz rengi gözleriyle Ceylin'i süzerken. "Okula başlamayacak mı?" Karan'a baktı.
"Seneye," dedi Karan kısaca. Yapmak zorunda olduğu sıkıcı bir konuşmanın içerisindeymiş gibi duruyordu.
"Aman başlasın hemen," dedi Mira Hanım alaycı bir şekilde. "Çok hırçınlaşmış. Geçen geldiğimde hiç böyle değildi, öpüp kokluyordu annesini. Küstüm." Dudağını büzerek Ceylin'e baktı. "Anne küstü sana, duydun mu?"
Kaşlarımı çattım. Bu nasıl bir iletişim sorunuydu böyle? Tamam, herkesin çocuklara nasıl davranacağı konusunda uzman olması gerekmiyordu ama düzgün bir iletişim için de pedagog olmaya gerek yoktu. Sence tek sorun iletişimi mi? On aydır çocuğunu görmeye gelmemiş kadın, üstelik geldiğinde de silahlı çatışma yaratarak resmen ev basıyor!
"Küsersen küs," dedi Ceylin, kaşlarını çatmış; dudaklarını öfkeyle büzmüştü.
Mira Hanım tek kaşını kaldırdı. "Küstüm zaten. Hiç öpmedin beni, anne bile demedin. Annen olmayacağım artık." Sonra duraksayarak Karan'a döndü. "Bu niye böyle davranıyor bana? Sen mi doldurdun?"
Karan hayret içinde kaşlarını kaldırdı ve gözlerini iki kez kırptı. Ağzını açtığında bir an küfredecek sandım ama yapmadı. "Artık bebek değil," dedi sadece. "Kör de değil."
Mira Hanım umursamaz bir tavırla kafasını ağır ağır salladı ve başını çevirip boşluğa baktı. "Birkaç gün götüreyim yanımda diyorum... Tekrar Amerika'ya döneceğim haftaya... biraz zaman geçiririz. Babamı da özlemiştir hem?" Bakışlarını Karan'a çevirdi. "Ne dersin?" Ceylin'e baktı bu sefer. "Özledin mi Cevdet dedeyi?"
"İstemiyorum!" dedi Ceylin anında.
Karan gözlerini kapatıp nefesini üfledi ve dudaklarını ıslatıp araladığı kirpiklerinin arasından Mira Hanım'a dik dik baktı. "Gerek yok," dedi ters bir şekilde. "Baban görmek istiyorsa kalkıp gelebilir."
Mira Hanım gözlerini kıstı. "Polise mi gideyim?" dedi tehditkar bir gülümsemeyle. "Babası çocuğumu bana göstermiyor rolünü iyi yaparım."
Karan öfkelenediğine dair birkaç mimik yapınca tedirgin bir şekilde Ceylin'e baktım. Karan'a sıkıca sarılmış, korkuyla annesine bakıyordu.
"Elinden geleni ardına koyma," dedi Karan gözlerini Mira Hanım'a dikerek. "Neyin ne olduğunu kendin de biliyorsun. Benimle savaşacaksın diye bu durumu kullanmana izin vermem. Bütün emniyeti kapıma yığabilirsin, problem yok."
Ceylin'in yanında tüm bunları konuşmaktan rahatsızdı ama sabrı taşmıştı.
"Savaş mı? Bunu yapmak istemiyorum." Mira Hanım tatlı tatlı gülümsedi. "Bana istediğimi ver."
Karan güldü. Buz gibi bir kahkaha attı ve Mira Hanım'a bakan gözlerinde öyle saf bir öfke gördüm ki bir an kaçmak istedim. "Sana tanıdığım her şeyin sonundasın Mira."
"Bunlar çok büyük laflar," dedi Mira Hanım alaycı bir ifadeyle uzun tırnaklarındaki rakı beyazı renginde ojelerini incelerken.
Karan boğazını temizledi. "Bu sondu, haberin olsun."
Gözlerini Karan'a çevirdi ve kocaman gülümsedi. "Hayır, değildi. Daha önümüzde upuzun bir hayat var."
Karan iç geçirdi. "Bitti Mira."
Mira Hanım gülümsemeye devam etti ama gözlerinde buz gibi bir ifade vardı. "Bitmediğini ikimiz de biliyoruz. Bitiremezsin. Mümkün değil."
Karan tepkisiz bir şekilde Mira Hanım'a bakmaya devam etti. "Bu evden çıktığın anda yıllar önce verdiğim emri geri alacağım. Bir daha bu eve adım attığında her ne yaparsan aynı şekilde karşılığını alacaksın. Ve buraya gelip sergilediğin şeyin sadece kağıt üstünde olduğunun farkına varana kadar da Ceylin'e yaklaşmayacaksın." Ardından bana döndü. "Âlâ," dedi sakin bir ifadeyle. "Ceylin'i götürür müsün?"
Hızlıca başımı salladım ve ayağa kalktım. "Gel," dedim Ceylin'in elini tutarak. "Biz filmimizi izleyelim."
Ceylin huzursuz bir ifadeyle annesine baktı, sonra iç çekerek bana doğru atıldı. Onu yavaşça kucağıma aldım ve götürmek üzere salonun çıkışına yöneldim.
"Ceylin hiçbir yere gitmeyecek," dedi Mira Hanım bir anda ciddileşerek. "Bir adım daha atarsan yapacaklarımdan sorumlu değilim!"
Omzumun üzerinden şok içinde Karan'a baktım. Karan bana döndü ve güven veren bakışlarla gözlerimin içine baktı. "Götür Âlâ."
"Âlâ mısın nesin," dedi Mira Hanım hızla ayağa fırlarken. "Dediğimi duydun. Ben blöf yapmam. Şimdi sen karar ver ne yapacağına."
Ceylin bana sıkıca sarılınca bir an öyle öfkelendim ki kadını parçalamak istedim. Tuttuğum nefesi gürültüyle dışarı üflerken Ceylin'i koruma içgüdüsüyle sıkıca sardım, Mira Hanım'a döndüm ve kaşlarımı çattım. "Çocuk korkuyor, lütfen yapmayın."
"Korkmaz," dedi inatla. "Benim kızım korkak olmayacak. Annesi gibi cesur, güçlü bir kadın olacak."
Karan'ın sabrı gerçekten hayret edilesiydi. Fakat taşmasından ve patlamasından çok korkuyordum. Şu anlık Ceylin'in varlığı onu dizginliyordu ama gözlerinden anlayabiliyordum ne kadar zorlandığını. Ne yapacağımı bilemeyerek ona baktığımda göz göze geldik.
"Ceylin'i götür," dedi yumuşak bir sesle. "Mira da şimdi gidecek zaten."
"Kızıma dokunamadım bile!" dedi Mira Hanım öfkeyle. "Çocuğa nasıl işlediyseniz yüzüme bile bakmıyor!"
Karan dişlerini sıktı ve ağır ağır Mira Hanım'a döndü. "Sen hiç akıllanmaz mısın?" diye sordu sakin ama ürkütücü bir ifadeyle. "Sana gösterdiğim toleransı her defasında paramparça etmekten hiç utanmıyor musun?"
Mira Hanım ona aldırmadı. Orta sehpanın etrafından dolaşarak yanımıza geldi ve Ceylin'i koltuk altlarından tutarak kucağına almaya çalıştı. Ceylin birden ağlamaya başlayıp bana sıkıca sarılınca panikleyerek Mira Hanım'ı göğsünden sertçe ittim ve geriye doğru birkaç adım attım.
Mira Hanım geriye doğru sendelerken şok olmuş bir şekilde yüzüme baktı, ardından sağ gözü seğirdi ve yüzünde korkunç bir ifadeyle bana doğru bir adım atarak işaret parmağını yüzüme doğrulttu. "Sen..."
Korkuyordum ama belli edemezdim. Gözlerinin içine bakmaya devam ettim. Çocuk onun çocuğu olabilirdi fakat bu şekilde korkutamazdı. Benim yanımda kimse bir çocuğa bunu yapamazdı. Hele ki bu çocuk Ceylin'se asla izin vermezdim. Seni bu ender rastlanan cesaretinden dolayı tebrik ediyorum Âlâ.
Karan ayağa kalkmış yanımıza gelmişti bile. Aramıza girip Mira Hanım'ı kolundan sertçe tuttu. "Çık git şu evden," dedi dişlerini sıkarak. "Çık yoksa gerçekten çok kötü olacak."
Ceylin boynuma sarılmış, yüzünü boyun girintime saklamıştı ve korkuyla ağlıyordu. Elimi saçlarıma götürdüm ve "Şşşh," diye mırıldandım. "Korkacak bir şey yok. Korkma."
Mira Hanım bağırıp çağırmaya, bana parmak sallamaya başlayınca hızla arkamı dönüm ve ne söylediğini dinlemeden ilerlemeye başladım. Hızlı adımlarla salondan çıktığımda Karan da bağırmaya başlamıştı ve artık kavga ediyorlardı. Ne söylediklerini dinlemiyordum, söylediklerine kulak veremiyordum çünkü Ceylin çok korkmuştu ve tek odağım onu derhal uzaklaştırmaktı.
"Ceylin?" dedim mutfağa ulaşıp onu ada tezgaha oturttuğumda.
Ceylin hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Zeytin gözlerinden iri iri damlalar süzülüyordu. Gözlerini sıkıca kapatmıştı.
"Korkma," dedim gülümseyerek. "Korkma Ceylin. Bir şey yok."
"Ge-gelmesini istemi-miyorum!" dedi zar zor çıkarabildiği sesiyle. "Mira'yı iste-miyorum işte! Kavga ediyo hep, bağırıyo!"
Üzüntüyle yüzüne baktım. İçim yanıyordu, gözünden düşen her gözyaşı içimi parçalıyordu. Elimi başına götürdüm ve onu göğsüme bastırıp sıkıca sarıldım. "Tamam," dedim yumuşak bir sesle. "Geçti."
Karan'ın bağırtısını duyabiliyordum. Ne söylediğini anlayamıyordum ama patlamıştı. Hem de öyle bir patlamıştı ki Mira Hanım'ın yerinde olmak istemezdim. Ceylin birkaç dakika boyunca sadece ağladı, sonra içerideki sesler de kesilince sustu ve burnunu çekip başını kaldırmaya çalıştı. "Sümüküm aktı Âlâ."
İstemsizce güldüm ve uzanıp bir kağıt havlu kopardım. "Sümükün mü aktı? Olamaz! Hemen silelim!"
Eğilip peçeteyi burnuna yasladığımda yaşlı gözlerine baktım ve kocaman gülümsedim. "Sümkür!"
Ceylin yüz ifademe baktı ve komiğine gitmiş olacak ki kıkırdayarak sümkürmeye çalıştı ama güldüğü için başaramadı. Kahkaha attım. "Kız sümkürsene!"
Ceylin başını iki yana salladı ve gülmeye devam etti.
Kıkırdadım. "Vedalaş artık sümüklerinle Ceylin. Hadi! Yapabilirsin!"
Ceylin başını geriye atıp kahkahalarla gülmeye devam etti. Ben de gülüyordum.
"Sümükümü çıkaramıyorum ama! Komiklik yapma!" dedi en son nefes almak için durduğunda.
Dudaklarımı birbirine bastırıp peçeteyi tekrar burnuna yasladım. "Üç deyince," dedim teşvik edici bir sesle. "Yapabilirsin, sana güveniyorum."
Ceylin kıkırdadı. "Yapıcam!"
"Bir... iki... ÜÇ!"
Ceylin derin bir nefes alıp var gücüyle sümkürdü.
Burnunu temizlerken kahkaha attım. "İŞTE BU! Aferin!"
Ada tezgahtan sarkan ayaklarını oynatarak kahkahalar atmaya devam etti. Neşelendiği için mutluydum. Derin bir nefes alıp verdim ve peçeteyi çöpe atmak için arkamı döndüm. Çocuk çocuktu işte. Ne olursa olsun iki dakika sonra unutturabiliyordunuz yaşadığını. Asıl sorun bu travmaların sonradan gün yüzüne çıkacak olmasıydı.
"Bu başarıyı nasıl kutluyoruz?" diye sordu Karan'ın sesi hemen arkamdan. İrkilerek ona döndüğümde gülümseyerek Ceylin'e doğru ilerliyordu. "Bir an başaramayacaksın diye çok korktum."
Gözlerimi kırpıştırdım. Ne başarısını kutlayacaktık? Ceylin'in sümkürme başarısını Âlâ. Burada mıydı? Ne kadar zamandır buradaydı?
"Âlâ beni güldürdü!" dedi Ceylin eliyle beni göstererek.
"Sabote etmeye çalıştı yani," dedi Karan gözlerini kısarak bana döndüğünde.
"Aaa!" dedim ellerimi teslim olur gibi kaldırarak. "İftira!"
Ceylin katıla katıla gülmeye başladığında ben de güldüm. Sonra bir anda durup Karan'a baktım. "Şey..."
"Gitti," dedi ifadesiz bir sesle. Gözlerimin içine bakıyordu. Aklımı okuduğu için memnundum.
Yutkundum ve kısa bir an tereddüt etsem de, "İyi misin?" diye sordum. Öylesine sormamıştım. Gerçekten merak ediyordum çünkü kolay bir süreç değildi geçirdiği.
Karan'ın kaşları istemsizce hafifçe çatılırken kısa bir an bakışları yüzümde takılı kaldı. Gözlerini birkaç kez kırparak bakışlarını kaçırdı ve ellerini pantolonunun ceplerine sokup etrafa bakınırken, "İyiyim," dedi. İyi olduğu için değil de iyi olması gerekiyormuş gibi söylemişti.
Hafifçe başımı salladım. Ceylin el çırptı. "Kartopu oynicam! Kardan adam yapcam! Olaf yapcamm!"
Karan, Ceylin'e döndüğünde gerilmiştim. Hafifçe başını salladı. "Tamam," dedi yumuşak bir sesle. "Âlâ seni giydirsin. İkimiz kardan adam yapalım sonra."
"Âlâ da yapsın! O da Olaf'ı seviyo!" Bana döndü. "Di mi Âlâ? Benle oynarsın sen di mi?"
Boğazımı temizledim, yutkundum ve Ceylin'in beklenti içinde bakan zeytin gözlerine bir süre tedirgin bir şekilde baktım. Karan'da başını çevirmiş bana bakıyordu.
"Olur," dedim en sonunda, bir çırpıda söylemiştim. "Tamam. Yapalım."
Kara dokunmak, kartopu oynamak ya da kardan adam yapmak ölümle eş değerdi. Daha şimdiden göğsüm sıkışıyordu ama Ceylin'e hayır diyemezdim. Az önce yaşadıklarından sonra ne isterse yapacak haldeydim.
"Benim daha iyi bir fikrim var," dedi Karan bir anda. "Boş ver kartopunu kardan adamı falan şimdi."
Kaşlarımı çatarak Karan'a döndüğümde, Ceylin ilgiyle, "Ne fikiri babacım?" diye sordu.
"Eğlence parkı," dedi, hafifçe gülümsemişti. "Kar yok, soğuk yok, hasta olma derdin yok... sadece eğlence var. Ne dersin?"
Ceylin kısa bir an düşündü, sonra yüzü aydınlandı ve kocaman gülümsedi. "TAMAM!" Kaşlarını çattı. "Ama Âlâ da gelsin!"
"Gelecek tabii ki," dedi Karan.
"Aslan babam!" Ceylin kıkırdayarak babasına doğru atıldı ve Karan onu hemen kucakladı. Benimse gözlerim onda takılı kalmıştı. Beni nasıl büyük bir yükten kurtardığının farkında mıydı acaba?
Karan gözlerini kapattı ve Ceylin'in alnına uzun, sevgi dolu bir öpücük kondurdu. Sonra başını eğip sıcacık bir gülümsemeyle kızına uzun uzun baktı.
Tezgâha yaslanmış onları izliyordum ve yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyordum ama Karan bana döndüğünde bir an duraksadı. Hızla toparlanıp doğruldum ve yüzüne afallamış bir şekilde bakmaya başladım.
"Benim bir hastaneye gitmem lazım... malum... bizim çocuklar..." Boğazını temizledi. "Üşütmüşler biraz. Bir bakayım onlara. Döndüğümde de hazır olursunuz, hemen çıkarız. Olur mu?"
Hızlıca başımı salladım. "Bana da haber verirsin, değil mi?" Yutkundum. "Yani... aklım kaldı da benim... çok öksürüyordu Bartu."
Karan iç geçirip başını salladı ve Ceylin'e döndü. "Ben gelene kadar Âlâ ablanı üzme. Kartopu falan da yok. Tamam mı? Oyun odanda oynayın."
Ceylin gülümsedi ve Karan'ın yanaklarını tutup alnını dudaklarına yasladı. "Tamam babacım."
•••
Araba asfalt yolda ilerlerken başımı çevirip arkamızda, yanımızda ve önümüzde ilerleyen siyah araçlara baktım. Karan'ın adamları bize eskortluk ediyordu. Bunun her zaman mı böyle olduğunu, yoksa bugün yaşanılanlardan dolayı mı olduğunu bilmiyordum ama gerilmiştim. Çocukların bulunduğu bir eğlence parkına bu şekilde gitmek bana hiç normal gelmiyordu. Hepsi silahlıydı ve bir durum yaşanır mıydı yaşanmaz mıydı emin olamıyordum.
Karan sakin bir ifadeyle yola odaklanmıştı ve arabaya bindiğimizden beri tek kelime konuşmamıştı. Düşünceliydi; dalgındı ve durgundu. Ceylin'in daha fazla etkilenmemesi için normal davranmaya çalışıyordu ama öfkesinin dinmediğini biliyordum. Öfkeli miydi üzgün müydü onu da pek kestiremiyordum gerçi.
Güneş batmış, hava usul usul karanlığını giyinmeye başlamıştı. Bugün çok hızlı geçmişti sanki. Ya da o kadar aksiyonluydu ki ben nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Bilemiyordum.
Karan hastaneden döndüğü gibi çıkmıştık evden. Birkaç saattir yoktu ve onu gördüğüm anda ilk işim adamlarının durumunu sormak olmuştu. Neyseki ölen yoktu. Adamların üçü ölümcül olmayan hafif yaralanmalarla atlatmış, müşahade altında tutuluyordu. Bartu ise çok şükür ki hayati tehlikesini atlatmıştı. Yoğun bakımdaydı. İyi olacaktı.
İç geçirerek arkada, otokoltuğunda uyuyakalan Ceylin'e baktım. Öğle uykusu uyumadığı için arabaya bindikten beş dakika sonra uyuyakalmıştı.
Yeniden önüme döndüğümde nefesimi sıkıntıyla dışarı üfledim ve şarjının bitmemesine hayret ettiğim telefonumu montumun cebinden çıkarıp WhatsApp'a girdim. Maya öğlene doğru sınavının güzel geçtiğine dair bir mesaj atmıştı ama kafam o kadar doluydu ki cevap yazamamıştım. Ona hızlı bir 'aferin' yazdım ve gelen diğer mesajlara bakmadan Google'a girdim. Arama kısmına Karan Soykamer yazarken telefonu utanmasam ağzımın içine sokacaktım. Karan'ın görmesinden korkarak telefonu yüzüme yaslamıştım resmen. Ekranla burun burunaydık şu anda.
Ekranda ilk başta Vikipedi'nin Karan için hazırladığı biyografi yazısı çıktı. Takım elbiseyle çekilmiş bir sürü fotoğrafı vardı. Hepsinde o kadar karizmatikti ki bir süre gözlerimi kısarak sadece fotoğraflara baktım. Salyanı sil, ağzının kenarından damladı damlayacak Âlâ.
Adam yakışıklıydı. Bunu inkâr etmiyorduk herhalde. Alelâde açık aramayı acilen kesmeliydi.
İçimden homurdana homurdana genel bakış kısmında yazılanları okumaya başladım.
KARAN ATEŞ SOYKAMER
İş İnsanı
Gözlerimi kırpıştırdım. Bir ismi daha mı vardı?
Karan Ateş Soykamer, Türk iş insanıdır.
Soy Holding Yönetim Kurulu Başkanı.
Yönetimi, ünlü iş insanı Faruk Soykamer'den devralan Karan Ateş Soykamer, 20 Aralık 2019 tarihinden itibaren Soy Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı'dır.
Doğum Tarihi: 4 Ocak 1994
Net serveti: 2.8 Milyar USD
Çocukları: Ceylin Lila Soykamer
Ceylin'in de iki ismi vardı.
Ebeveynleri: Faruk Soykamer, bilinmiyor
Kardeşleri: Kartal Ata Soykamer
Kuzeni: Toprak Ayaz Soykamer
Eğitim: Columbia College, Robert Kolej, Harvard University
Serveti ve eğitimi ıslık çalma isteği yaratmıştı. Bir dakika ne? Bir kardeşi mi vardı? Gerçek bir kardeşi mi vardı? Gözlerimi kısıp Kartal Ata Soykamer ismine tıklamak için parmağımı ekrana yaklaştırdım.
"Beni mi araştırıyorsun sen?"
Yerimde sıçramamla telefonun önce suratıma çarpıp sonra yere düşmesi saniyeler içerisinde gerçekleşti. Acıyla yüzümü tutarken. "Ne?" dedim telaşla. "Hayır!" Lakin boşuna çabalamıştım. Hemen ortamızdaki bölmeye düşen telefonda isminin altındaki fotoğrafları kabak gibi ortadaydı. Telefonu hızla aldım, ekranı kapattım ve cebime sokup utançla alt dudağımı ısırdım.
Karan sol dikiz aynasından yolu kontrol edip bana döndü. "Neyi merak ettin?" diye sordu alaycı bir şekilde. "Yanında oturuyorum. Bana niye sormuyorsun?"
Ona ayak uydurup ben de alaycı bir şekilde güldüm fakat o kadar utanıyordum ki yeterince alaycı görünemiyordum. "Ya ne merak edeceğim seni? Sadece hani böyle zenginsin falan... zengin olmak ünlü olmak demektir ya.... Merak ettim Google'larsam çıkar mısın acaba diye... Hiç duymamıştım da adını magazinde falan... Yani mesela Kaya Kandemir'i tanıyorum ben. Onunla ilgili haberleri görüyordum hep. Ondan yani. Seninle ilgili hiçbir şey duyup görmeyince merak ettim ünsüz bir zengin misin acaba diye? Yoksa bana ne senin ikinci adından, servetinden, eğitiminden, kuzeninden... Soy Holding'i biliyordum mesela. Ama seni hiç duymadım. Yanlış anlama, merak edilmeyecek adamsın falan demek istemiyorum da... ben etmedim. Niye edeyim ki? O bakımdan yani."
Derin bir nefes alıp ona döndüm. Dudaklarını birbirine bastırmış, gülmemek için kendini zor tutuyordu.
"Magazinde göremezsin beni zaten," dedi gözleri beni bulurken.
"O niyeymiş?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Magazine düşmen için kadın lazım, beni bir kadınla da göremezsin."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Nasıl yani?"
Önüne dönüp yeniden sol dikiz aynasını kontrol etti ve arabanın hızını biraz artırarak sol taraftaki beyaz, sivil aracın önüne geçti. Bunu yaptığı anda arkamızda kalan eskortlar biraz daha hızlanarak açılan mesafeyi azami seviyeye indirdi.
"Dikkat ederim," diye mırıldandı. "Magazine düşmem."
"Haa," dedim arkama yaslanarak. "Ben de bir an kadınlarla işim olmaz falan diyeceksin sandım. Kadın düşmanı ya da homoseksüel olduğunu düşünecektim." Hızla sustum. Az kalsın sabahki gibi ağzıma bir şaplak atacaktım yine. Bu laubaliliğin sebebini sorabilir miyim Âlâ?
Kaşlarını çatarak bana döndü. "Ne?"
"Hiç," dedim telaşla. "Konuşuyorum işte yaa. Bakma sen bana..." Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırıp başımı sağa çevirdim ve camdan dışarıyı seyretmeye başladım. Bravo bana, beş dakika içinde yine kendimi rezil etmeyi başarmıştım.
"Hoşlanmıyorum," diye mırıldandı birkaç saniye sonra. Başımı çevirip soran bakışlarla ona baktığımda ise, "Çapkın iş insanı imajından," diye açıkladı.
Hafifçe başımı salladım ve önüme döndüm. "Anladım... yani bence de çok hoş bir şey değil. Kimse çapkınlık peşindeki adamları ciddiye almaz."
Karan başka bir yorumda bulunmadı. Kısa bir süre sessizce arabayı sürmeye devam etti. Başımı çevirip Ceylin'i kontrol ettim tekrar. Boynu sağa doğru bükülmüş, dudakları aralanmıştı. Koyu kahve saçlarının birkaç tutamı yüzüne dökülmüştü ve melekler gibi uyuyordu. Minik ellerini kucağında birleştirmişti.
"Yani mesela Kaya Kandemir'i tanıyorum ben," dedi Karan yine cümlemi kelimesi kelimesine tekrarlayarak. Hafızasına hayret ediyordum.
Gergin bir şekilde önüme döndüm ve tamamen kararmış gökyüzüne baktım. "Magazinden," diye mırıldandım. "Bir avukatla olan ilişkisini okumuştum. Gece Hanım. İhale haberi falan çıkmıştı..." Güldüm. "Hatta sırf inat uğruna o ihaleyi almıştı. Avukat için."
"Hadi ya," dedi Karan başını çevirip bana şaşkınlıkla bakarken. "Hiç haberim yok. Ee? Anlatsana."
Ona dönüp gözlerimi kıstım. "Dedikodu mu yapalım şimdi?"
Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Sevdiğini söylemiştin?"
Söylemiş miydim? Evet, her şeyi söylediğin gibi dedikodu perilerinden de bahsettin adama.
Kıkırdadım. "Evet ama seninle dedikodu yapamam ben..."
Başını çevirip bana baktığını gördüm. "O niyeymiş?" diye sordu merakla.
Karan Ateş Soykamer'le dedikodu mu yapacaktım? Hem de Kaya Kandemir'in dedikodusunu mu yapacaktım? Kayda al Âlâ, anlatsan kimse inanmaz buna.
"Yani," dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Sırtımı yasladığım koltuktan ayırdım ve ona döndüm. "Yapabilir miyim?"
Karan bana düz düz baktı. "Niye yapamayasın? Ayrıca sohbet ediyoruz, dedikodu değil bu."
"Hıı, doğru. Sohbet ediyoruz," dedim ve rahatlayarak tekrardan arkama yaslandım. "Aslında Kaya Kandemir'i de tanımıyordum önceden. Yani Kandemir Holding'i herkes gibi ben de biliyordum ama iş haberlerini falan pek takip etmem. O yüzden kim nereyi yönetiyor bilmiyorum yani..." Derin bir nefes aldım ve hızla üfledim. Karan yola odaklanmış, ilgiyle beni dinliyordu. "İlk önce Gece Hanım'la ilişki yaşadığına dair bir haber çıkmıştı. İki buçuk yıl oluyor sanırım. Dikkatimi çekince biraz araştırmıştım. Kadın da bayağı güzeldi, Instagram'ına falan bakmaya çalıştım ama hesabı yoktu. Neyse işte ondan sonra ayrıldıklarını duydum. Avukat, Kandemir Holding'ten istifa edince ayrılık haberleri çıkmıştı." Saçlarımı alnımdan geriye savurdum. "İşte geçtiğimiz sonbaharda da ihale haberi çıktı. Şu Arıkan Holding'in sahibi var ya. Çapkın Baran Arıkan. Tanıyor musun?" Karan'a baktım.
Hafifçe başını salladı. "Tanıyorum," dedi ifadesiz bir sesle. "Hiç de sevmem o lavuğu." Kaşlarım çatılınca hızla, "Ee?" dedi.
"Heh! Neyse işte. Bir ihalede karşı karşıya gelmişler. Gece Hanım, Baran Arıkan'ın yanında yer alıyormuş. İhaleyi Kandemir Holding aldı. Bayağı zarar ederek hem de. Herkes Kaya Kandemir'in bunu kıskançlıktan yaptığını söylüyordu. Bence de öyle çünkü ertesi günü Baran Arıkan'la Gece Hanım'ın ilişkisi olduğuna dair bir haber yapıldı. Hem de Gece Hanım doğruladı bu iddiayı."
Kaşlarını kaldırarak bana döndü. "Yapma ya," dedi hayretle. "Kaya delirmiştir."
Güldüm. "Bilmiyorum artık... ama şu an tekrar birlikteler. Nasıl oldu bilmiyorum. Yani... iç yüzünü bilemem tabii..."
Karan alaycı bir ifadeyle güldü. "Bizim Kasırga'ya bak sen. Paparazilerin ağzına sakız olmuş demek."
Omuz silktim. "En azından tek bir kadınla..."
"Doğru," dedi. "Bakma sen, aslında Kaya da magazinlik adam değildir ama işte hayatında bir kadın olunca... magazine de ekmek çıkmış."
"Öyle," dedim gülümseyerek. "Gece Hanım'ın hayatı falan tehlikedeymiş, biliyor musun?" Ona dönmüş, gözlerimi büyütmüştüm.
Başını çevirip bana baktı ve yüz ifademi izleyip önüne döndü. "Öyle miymiş?"
"Hı-hı," dedim. "Düşmanları falan varmış. Mustafa abi söyledi. Evden zorla götürmeye çalışmışlar. Hırpalayarak!" Dehşet içinde konuşuyordum.
"Kimin yaptığını da söylemedi mi Mustafa abin?" diye sordu muzır bir sesle.
"Yok," dedim ve kaşlarımı çattım. "Çok korkunç ya. Ben olsam arkama bakmadan kaçardım. Seviyor demek ki adamı cidden..."
Karan bunun üzerine başka bir şey söylemedi. Bense düşüncelere dalmış, az önce söylediklerimi düşünüyordum. Kendimi Gece Hanım'ın yerine koyuyor, ne yapardım diye düşünüyordum. Kaçardım, korkardım. Bir kere Kasırga diye anılan bir adamdan da korkardım ben. Kim olursa olsun kaçardım herhalde. Söylenilenlere göre yanındaki ondan betermiş Âlâ. Kaçmıyorsun?
Ondan da korkuyordum ki. Ayrıca tehlikeli birinin yanında çalışmakla onun hayatındaki kadın olmak arasında fark vardı. Bugün yaşadıklarımın on katını yaşamıştı belki de Gece Hanım. Bilmiyordum, bilmek de istemiyordum ama cesaretini ve sevgisini ayakta alkışlamak istiyordum.
"Çok mu korktun bugün?"
Düşüncelerimden soyunurken başımı çevirip Karan'a baktım. Yüzü ifadesizdi, öylece akıp giden yola bakıyordu.
"Şey... biraz... yani..." Nefesimi üfledim. "Evet ya. Korktum."
İç geçirdi. "Ne işi vardı?" dedi sakin bir şekilde. "Bahçede... kapının önünde..."
Kaşlarımı çattım. Orada olduğumu nereden biliyordu? Adamın her yerde askerleri var Âlâ, biri söylemiştir.
"Ceylin öyle yemeği yiyordu, ben de Mustafa abiyle biraz hava almaya çıkmıştım... Çay içiyorduk Latif abinin yanında. Her şey bir anda oldu." Başımı iki yana salladım. "Çatışma çıktığında ama gerçekten... bir an öleceğimi sandım..."
Yüzü gerildi ama tek kelime etmedi.
"Mustafa abi olmasa muhtemelen nalları dikmiştim zaten," diye mırıldandım alayla.
Başını çevirip bana baktığında bundan haberinin olmadığını anladım. Beni Mustafa abinin kurtardığını bilmiyordu ve bilmeliydi. Mustafa abinin imajını tazelemeliydim gözünde. Karan'ın güvensizliğini hak eden bir adam değildi çünkü o. Her şeyden önce iyi bir adamdı. Yaptığı işin gözümde hiçbir önemi kalmamıştı. Onun iyi bir adam olduğunu biliyordum. Baktığın zaman Koral da aynı işi yapıyordu fakat çok farklıydılar.
Karan hâlâ bana bakıyor, bir açıklama bekliyordu.
"Silah seslerini duyduğumda ne olduğunu anlayamadım. Donup kaldım ortada. Mustafa abi kurtardı beni. O olmasaydı muhtemelen vurulacaktım. Üstüme kapandı."
Gerçi Mustafa abinin benim hayatımı kurtarmasının Karan için ne kadar önemli olduğu tartışılırdı ama görevini yerine getirmişti işte. Ben Mustafa abinin bunu görev için yaptığını düşünmüyordum ama. Benim için gerçekten kendini feda etmişti ve bunu yapmayabilirdi de. Ona bir can borcum vardı. Gerçek bir teşekkür etmeliydim.
"Üstüne kapandı?" dedi Karan düşünceli bir şekilde önüne dönerken.
"Evet," diye mırıldandım. "Hayatımı kurtardı. Nasıl teşekkür edeceğim bilmiyorum..."
Karan bir yorumda bulunmadı. Sessizliğe gömüldü. Başımı kaldırıp geçip giden sarı ışıklı sokak lambalarına baktım. Bugünü zihnimde nasıl normalleştirebildiğimi anlayamıyordum. Sanki kötü bir kabus görmüşüm gibi hissediyordum. O silahlar hiç patlamamış, bir çatışmanın ortasında kalmamışım, kimse vurulmamıştı sanki. Gerçi ben neleri normalleştirmiştim... Neler görmüştüm. Her şey gibi bunu da atlatmıştım işte. Atlattığın falan yok, kendini kandırma. Sadece vurdumduymaz kör ayvazlığına devam ediyorsun.
"Mira Hanım," dedim bir anda sessizliği dağıtarak. İstemsizce kısık bir sesle konuşmuştum. Ceylin uyuyordu ama yine de tedirgindim işte. "Şey... hep böyle midir?"
Karan bana yandan bir bakış atıp gözlerini tekrar yola çevirdi. "Hanım demene gerek yok," dedi ifadesiz bir sesle. "Ve evet, ne kastediyorsun bilmiyorum ama hep böyle."
Boğazımı temizledim. "Şey... şey demek istemiştim." Kızının annesi hakkında kötü bir şey söylemek istemediğim için doğru kelimeyi bulmam gerekiyordu. "Çılgın?"
Burnundan bir nefes vererek güldü. "Çılgın... masum kaldı sanki biraz?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Nasıl tanımlayacağımı bilemedim de."
"Ben anladım," dedi kuru bir sesle. "Rahat ol."
"Ceylin hiç benzemiyor annesine... yani dış görünüş olarak." Başımı çevirip kısa bir an Ceylin'e baktım ve istemsizce gülümsedim. "Ceylin ay ve gecenin uyumu gibi... Mira Hanım ise... daha çok buz ve kış güneşi..." Ne anlatıyorsun Âlâ? Edebiyatın sırası mı şimdi?
Utançla kıkırdadım. "Ay ne diyorum ben ya? Düşününce çok havalıydı ama söyleyince olmadı."
Karan şaşkınlıkla güldü. "Edebiyata ilgili olduğun belli. Beni neye benzeteceksin merak ettim doğrusu?" Bana baktı.
Kaçar gibi başımı diğer tarafa çevirdim ve dudağımı dişledim. "Şey," dedim gözlerim utançla kısılırken. "Dondurucu ayazın vurduğu bir çöl...?"
Keşke söylemeseydim, keşke söylemeseydim, keşke söylemeseydim!
Karan kısa bir süre sessiz kaldı, sonra, "Dondurucu ayaz ve çöl," diye mırıldandı. "Neden?"
Ne diyecektim? Gerçek bir aptaldım. Şu ağzım açılınca neden kapanmıyordu ki? Aklımdan geçirdiğim her şeyi dışa vurmak zorunda mıydım gerçekten? Kesinlikle aptal olduğumu düşünüyor olmalıydı. Kesinlikle.
"Âlâ?" dedi kısık bir sesle. "Neden ayaz vurmuş bir çölüm ben?"
Nefesimi sıkıntıyla dışarı üfledim. "Soğuksun," dedim bir çırpıda. "Çok soğuk bir insansın ama yüzündeki her bir detay sıcak tonlarda. Mesela gözlerin... kızıl kahve... sakalların, saçların... sıcak kahve... Ondan yani. Soğuk bir çöl gibisin."
Buzdolabını sırtladım gidiyorum Âlâ. Rezil ettin kendini yine. Daha fazla katlamıyorum.
"Gözlerim kızıl kahve mi benim?" dedi Karan kaşlarını çatarak, şaşkındı. "Hiç dikkat etmemiştim."
"Ben de etmedim ki!" dedim telaşla. "Belki de değildir. Bilmiyorum. Ben öyle gördüm demek ki. Çok dikkat etmedim çünkü." Başımı yan cama doğru çevirdim ve gözlerimi sıkıca yumdum. Konuştukça batıyordum. Susmalıydım. Susmak istemiyordum ama susamıyordum da. Artık çenemi kapatmalıydım.
"Utandın mı sen?" diye sordu Karan bir anda. Hızla ona döndüm. Kaşlarını çatmış, yarım ağız gülümsüyordu.
"Hayır," dedim omuz silkerek. "Neyden utanayım ki? Niye utanayım? Utanacağım bir şey mi oldu? Oldu mu? Bilmiyorum ki? Hım?" Ona dönmüştüm ve başımı minik hareketlerle sağa sola sallayıp duruyordum. "Ne oldu?"
Karan minik bir kahkaha attı ve yola döndü. "Hiç," dedi muzip bir şekilde. "Bana öyle geldi sanırım..."
"Yani bence de," dedim koltuğa gömülme isteğimi bastırmaya çalışırken. Sonra yine bir anda kaşlarımı çatıp ona döndüm. "Mira Hanım senin neyin oluyor şimdi ya? Kafam karıştı."
Ya Âlâ... sen niye böylesin ya? Yoruldum bak. Samimi söylüyorum çok yoruldum. İmdat ya! İstifa etmek istiyorum iç seslikten!
Sanırım Alelâde haklıydı. Sanırım bu sefer cidden haklıydı ama gerçekten elimde değildi. Susamıyordum, duramıyordum. Kendimi dizginleyemiyordum. Kelimelere ket vuramıyordum, olmuyordu; çıkıyordu ağzımdan işte pat diye.
"Eski nişanlım," dedi Karan ifadesiz bir sesle. Yüzü de ifadesizleşmişti bir anda.
"Haa," dedim başımı ağır ağır sallayarak. "Anladım..."
Ceylin'i nişanlıyken yapmışlardı o zaman. Yani... kaza sonucuydu muhtemelen. Sana ne kızım milletin çocuğunu ne zaman ve nasıl yaptığından?
Karan başka bir şey söylemedi. Sanırım biraz gereksiz bir soru sormuştum ve hoşlanmamıştı. Biraz mı gereksiz?
"Kusura bakma," dedim bir anda yine. "Ben öyle dan diye sordum ama... tutamadım içimde. Bayağı patavatsızlık ettim. Özür dilerim..."
"Patavatsızlık değil bu." Karan gözünü yoldan ayırmadan konuşmuştu.
Sanırım daha kötü bir kelime yoldaydı, bana doğru son hızda ilerliyordu. Sağ gözümü kapatıp yüzümü sanki suratımın tam ortasına top çarpacakmış gibi buruşturdum ve kendimi duyacağım söze hazırlamaya çalıştım.
Patavatsızlıktan daha kötüsü ne olabilirdi mesela? Ne söyleyebilirdi bana? Boşboğaz demişti bir keresinde. Onu söyler miydi? Ağız ishali derse bayılırdım. Ya da çığlık atardım. Bilmiyordum ne yapacağımı. Bana hakaret edeceği kesindi. Tamam, ne söylerse söylesin alttan alacak, haklı olduğunu söyleyecektim. Bugünü saymazsak dört günüm kalmıştı. Dişimi sıkabilirdim. İki üç hakaret öldürmezdi beni sonuçta.
"Doğallık," dedi.
"Haklısın," dedim üzgün bir ifadeyle. "Ne desen haklısın... Yani... yaptığım çok..." Durdum. Kaşlarımı çattım ve ona bön bön baktım. "Doğallık mı?"
Kısa bir an bana bakıp kaşlarını çatarak tekrar önüne döndü. "Evet? Aklına geleni söylemenden bahsediyorum."
Kızmamış mıydı yani? Sorduğun hadsiz sorular hoşuna mı gitmiş, anlamadım ben? Ben de anlamamıştım.
"Hıı," dedim rahat bir nefes alarak. "Ben de kızdın sandım. Başka bir şey söyleyeceksin diye... şey yaptım... düşündüm."
Karan başını iki yana salladı ama hiçbir şey söylemedi.
Aklıma takılan yeni bir şey vardı şimdi. Kafamda deli deli sorular oluşup duruyordu. Mitoz bölünüp çoğalıyorlardı sürekli. Kafamı mı kesseydim acaba? Başka türlü susmayacaktım, soru yağmuruma devam edecektim. SUS ÂLÂ! SAKIN AKLINDAN GEÇEN SORUYU SORMA. SAKIN!
Alelâde'ye itaat ettim ve dudaklarımı birbirine bastırıp gergin bir şekilde yerimde kıpırdandım. Susmak çok zordu ama bu adamın da bir sabrı, bir sınırı... efendime söyleyeyim bir özel hayatı vardı. Röportaja gelmiş gazeteci gibi didikleyip duruyordum. Yeterince gerilmişti bugün, bir anda sinirlenip kızması an meselesiydi. Zaten bana neydi ki? Meraklı bir insandım, evet ama bana neydi? Neyse neydi, nedense nedendi, niçinse niçindi. 5N1K'nın hiçbiriyle bir alakam yoktu. İlgilenmiyordum. Umurumda değildi.
Karan nefesini üfledi. "Sor, Âlâ. Ne sormak istiyorsan sor."
Hızla ona döndüm ve afallamış bakışlarla sakallarına baktım. "Hım? Ne?"
"Can çekişiyorsun," dedi düz bir sesle. "Şekilden şekile girdin."
"Ben mi? Y-"
"Sor sor," dedi yumuşak gibi bir sesle. "Kızmayacağım."
Âlâ polisi ara. Karan Ateş Soykamer KAÇIRILMIŞ!
"Kızmayacaksın," dedim, ona dönüp kocaman gülümsemiştim.
"Kızmayacağım," diye yineledi güven veren bir sesle.
"Tamam," dedim ve rahatlamış bir şekilde nefesimi dışarı saldım. "Şeyi merak ettim... Hani dedin ya magazine düşmek için bir kadın lazım diye... E varmış işte. Nişanlın varmış?"
"Evet," dedi Karan ciddiyetle. "Ama onunla nişanlıyken göz önünde değildim." Derin bir nefes aldı. "Daha doğrusu şirketin başına geçene kadar hiç kimse neye benzediğimi bile bilmiyordu. Soy Holding'in veliahtı olduğumu tanıştığım insanlar bilmezdi. Sadece yakınlarım gerçekten kim olduğumu biliyordu. Babam ölene kadar..."
"Anladım," diye mırıldandım. "Başın sağ olsun bu arada."
"Dostlar sağ olsun," dedi ifadesiz bir sesle.
"Peki adını soyadını duyan anlamıyor muydu?" dedim kaşlarımı çatarak ona baktığımda. "Yani... Sonuçta adını biliyordur herkes."
"Ateş'i söylemiyordum," diye mırıldandı. "Yalnızca Karan'ı kullanıyordum. İsim benzerliği diyerek geçiştiriyordum soranlara da." Başını çevirip bana baktı ve hafifçe gülümsedi. "Hatta o kadar alıştım ki hâlâ kullanmıyorum Ateş'i."
"Evet," dedim başımı sallayarak. "Herkes senden Karan Soykamer diye bahsediyordu. Adamların falan..."
Keyifsiz bir şekilde güldü. "Böylesi daha iyi."
"Neden ki? Ateş ismi de çok güzel..." dedim şaşkınlıkla.
"Ben sevmiyorum," dedi kuru bir sesle.
Sustum. Başka bir şey söylemedim.
Karan isminin birden fazla anlamı vardı. Biri temiz, masum, yürekli, yiğit, kahraman... diğeri ise karanlık.
Karan, karanlık demekti. Ateş ise ısı ve ışık demekti.
Bu iki ismi ona bilinçli bir şekilde mi koymuşlardı bilmiyordum fakat karanlığın ortasında yanan bir ateşi düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum.
Ateş, cayır cayır yanıyordu; ona yaklaşan her şeyi yakıyordu ama aydınlatıyordu da. Karanlık ise onun tam zıttıydı. Yolunu keser, seni kör ederdi.
Karanlığın ortasında yanan bir ateş elbette etrafı aydınlatabilirdi fakat... ya karanlık daha güçlüyse? O zaman ne olurdu?
OY VE YORUMLARINIZI BEKLİYORUM ❤️