Instagram hesabım: @ezgivani
Bol bol yorum yapmayı unutmayın. Satır arası yorumlarınızı bekliyorum 🖤🫶🏻
Emircan İğrek - Kumar
Eminem - Mockingbird
Keyifli okumalar!
10 Mayıs 2022
"Âlâ."
Elimdeki şeffaf, plastik kabın içindeki portakallı dondurmamdan bir kaşık daha alıp tadını çıkara çıkara yerken Ediz'e döndüm. "Hım?"
Bana tuhaf bakışlarla bakıyor, İtalyan karameli aromalı dondurmasını da bir süredir yemiyordu.
"Ne?" dedim dilimin üzerinde eriyen dondurmayı yuttuktan sonra. Kaşlarım havalanmıştı. "Niye öyle bakıyorsun? Bir şey mi oldu? Ediz? Ne oldu?"
Ediz bir süre sonra hafifçe gülümsedi. "Bir şey yok," dedi yutkunarak. Elini kaldırdı ve başparmağıyla dudağımın kenarına dokundu. "Şu dondurmayı adam akıllı ye diyecektim. Her yerine bulaştırdın."
Elini çektiğinde alayla güldüm ve önüme dönüp omuz silktim. "Dedi dondurmasını sakallarına bulaştırıp Şirin Baba'ya dönen Ediz."
Elini yüzüne götürdü. "Hadi ya?"
Kıkırdadım. "Tencere dibin kara seninki benden kara."
Ediz avucunun içiyle sakallarını silerken homurdandı. "Vazgeç şu atasözü muhabbetinden artık ya. 1.63 boyunda atasözleri ve deyimler sözlüğü gibi dolaşıyorsun etrafta."
"Vazgeçemem. Ne oldu? Rahatsız mı oldun sen de Elçin gibi?"
"Evet," dedi Ediz. "Biraz ağır geliyor bu kadarı. Hem dır dır konuşuyordun hem de araya çoğunlukla anlamını bilmediğimiz atasözleri sokuşturup duruyorsun."
Tatlı tatlı gülümsedim. "Söylenin söylenin. Edin şikayetinizi. Daha fazla rahatsız olun benden, yoksa hatrım kalır bak. Tamam mı?"
"Sincap," dedi Ediz sitemkâr bir ifadeyle. Kaşlarını çatmıştı.
"Abanın kadri yağmurda bilinir Ediz," dedim önüme dönüp bankında oturduğumuz çocuk parkına bakarken. "Bir gün değerimi anlarsın elbet ama umarım her şey için çok geç olmaz."
Ediz kısa bir an sustu, sonra çenemi tutup ona bakmamı sağladı. Kaşları çatılmıştı. "Senin bir şeyin var bugün. Alındın bana. Sen alınmazsın normalde."
Gözlerimi kırpıştırdım. Anlamıştı. Ediz beni hem çok iyi anlıyor hem de hiç anlamıyordu. O nasıl oluyor derseniz şöyle oluyordu; anlamasını istemediğim her şeyi anlayıp, anlatmaya çalıştığım hiçbir şeyi anlamıyordu.
Gerçi çoğu zaman beni dinlemiyordu bile. O istediği zaman ulaşabiliyordum ona. Çok da umurumda değildi. Üç aydır beni dinleyen bir Allah'ın kulu yoktu zaten.
10 Şubat'tan beri beni dinleyen kimse yoktu.
"Bir şeyim yok," dedim ve çenemi elinden kurtarıp önüme döndüm. Vardı. İki gün sonra gerçek bir yetişkin olmak zorundaydım ve buna hazır hissetmiyordum. Sırtıma yüklemek zorunda kaldığım sorumluluklardan çok korkuyordum. Ediz'e anlatmak istiyordum ama içimi dökmeye kalksam saatlerce konuşurdum. Buna katlanabileceğini sanmıyordum. Başını şişirdiğimi söyleyip duruyordu. Bu yüzden ben de susmayı tercih ettim. Üç aydır yaptığım gibi yine sustum.
"Söyle," dedi Ediz bu sefer iki kolumu tutup beni kendine çevirirken. "Hadi."
"Bir şey yok diyorum Ediz!" Kaşlarımı çattım. "Yani sen de, oturup da beni dinleyecekmişsin gibi! Allah Allah!"
Ediz'in kaşları daha derin çatılırken yüzü gerildi. "O ne demek Âlâ?"
"Ay bir şey demek değil. Bakma sen bana işte. Saçmalıyorum ben yine." Derin bir nefes aldım. "Bir şey yok ama gerçekten. Bakma bana öyle..." Durdum ve yüz ifadesinin değişmesini bekledim. Değişmedi. "Ay Ediz! Öf! Dramaya bağlama ya! Dondurmam eridi sana laf anlatacağım diye!"
Kollarımı bıraktı ve sıkıntıyla iç geçirerek önüne döndü. "Hava serinledi," dedi kuru bir sesle. "Ceket de almadık. Üşüyeceksin bu cropla. Eve geçelim mi?"
"Bugün sende değilim ya," dedim yarısı erimiş dondurmamı yemeye devam ederken. "Eve geçerim. Maya da eve geçecekmiş. Yalnız kalmasın şimdi. Hem işe başlıyorum yarından sonraki gün. Eve yerleşmemiz lazım artık. Temizlik de yapacağım."
"Temizlik yaptın ya kızım taşınırken?"
Omuz silktim. "Bir daha yapacağım."
Doğup büyüdüğümüz evi terk edip bir ay önce ufak, karanlık ve eski bir apartman dairesine taşındığımızdan beri daha hiç kalmamıştık evde. Spotçudan aldığım, temiz olduğuna asla ikna olamadığım eşyalarımız geçen hafta gelmişti ve sağlam bir temizlik yapmam gerekiyordu. Fakat erteliyordum. Yalnız kalmak istemiyordum.
Maya ile üç aydır Ediz'de kalıyorduk. Bir hafta önce en yakın arkadaşına gitmişti ve yarın dönecekti. Artık yeni hayatımızın yeni düzenine girmek zorundaydık ve bunu daha fazla erteleyemezdik. Özellikle ben erteleyemezdim. Babamın evi terk etmeden hemen önce salondaki sehpaya bıraktığı on beş bin lira bitmek üzereydi ve artık sorumluluk alıp çalışmam gerekiyordu.
Gözlerini devirdi.
"Akşam akşam nasıl gideceksin Keçiören'e?" dedi Ediz. "Araba da yok bende şu an. Bu gece de kal yarın ben götürürüm seni. Sabah sanayiden alacağım arabayı."
Ona yandan bir bakış attım. "Metro bu durumlar için var Ediz."
"Olmaz," dedi keskin bir inatla. "Bu saatte Keçiören metrosuna binemezsin."
"Ay ne olacak ya?" dedim hayretle.
"Olmaz dedim. Hadi metroda bir şey olmadı diyelim... bir de inip bir ton yol yürüyorsun ara sokaklarda. Kal bu gece de. Yarın sabahtan sanayiye gideriz sonra da eve götürürüm seni."
"Öf aman iyi," dedim huysuzlanarak. "İlla o sanayi tostunu yedireceksin bana. Hayır, hiç hijyenik değil bir de. Beni biliyorsun temiz olduğuna inanırsam sokak lezzetlerini çok severim ama ben o adamın burnunu karıştırmadığından emin olamıyorum Ediz. Bir de ısrar ediyorsun. Hayır ya ne ısrarı resmen zorla yediriyorsun. Savunman da o kadar saçma ki. Neymiş, vücudumuzun mikroba da ihtiyacı varmış. Sanki hiç kapmıyoruz mikrop. Yolda yürürken bile kapıyoruz, özellikle sokmaya ne gerek var vücudumuza? Saçma sapan şeyler ya! Tadı güzel, kabul ediyorum ama mesela motor yağı falan bulaşıyordur ona. Acaba ondan mı güzel tadı? Ne bileyim böyle iğrenç koşullarda yapılan yiyecekler hep güzel oluyor ya genelde. Nerede sağlıksız bir şey varsa he-"
Ediz sabırla bana döndü ve gözlerimin içine baktı. "Sus. Lütfen."
Bütün kelimelerim yine boğazımdan aşağı dökülürken sustum ve kucağımda duran telefonu elime aldım. "Neyse. Maya'ya mesaj atayım da gitmesin eve falan."
12 Mayıs 2022
Soğuk, kasvetli ve pis kokulu bir harabenin içindeydim. Buraya nasıl geldiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ayaklarımdaki babetler ince tabanlıydı ve üzerinde yürüdüğüm zeminin çıkıntıları ayaklarımın altına saplanıyordu. Kış ayında olmalıydık, bazı köşelerde yer yer yıkılan tavandan içeri yağmış ufak tefek kar yığınları vardı. Üzerimde askılı bir tişört, bir de kot pantolon vardı. Bu soğukta neden böyle giyinmiştim? Üstelik tuhaf bir şekilde donmuyordum da. Sadece üşüyordum. Fakat en son mayıs ayında olduğumuzu anımsıyordum. Ne ara kış gelmişti?
Birkaç adım daha attım harabenin beton zemininde. Yürüyordum ama sanki ilerleyemiyordum. Etraf çok sessizdi. Sessiz ve izbeydi. Kimseler yoktu. Attığım adımların belli belirsiz sesi dışında tek bir ses yoktu. Hiçbir yaşam belirtisi yoktu.
Kafam çok karışıktı. Burada ne aradığımı merak ediyordum. Buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum. Pek çok şeyi, hayatımın en son ne durumda olduğunu hatırlayamıyordum. Yaşadıklarımı unutmuştum. Zihnimde sadece cevapsız sorular yankılanıyordu.
Neden buradaydım? Neden buradaydım ve neden yalnızdım? Herkes neredeydi? Ailem neredeydi? Annem, babam, Maya...
Derken bir kanat çırpma sesi duydum ve irkilerek etrafa bakındım. Yeryüzünden göğe yükselen bir kuşun kanat çırpmasıydı bu. Gidiyordu. Veda eder gibiydi.
Kaşlarım çatılırken etrafımda tam tur döndüm ama kuşu göremedim. Hâlâ uçuyordu, kanatlarının sesini duyuyordum ama onu göremiyordum. Neredeydi?
İçime bir huzursuzluk düştü önce, sonra bir korku hissettim ve ensemden aşağı inen bir ürperti peydah oldu. Sebepsiz bir korkuydu bu. Kanat sesi kesildi. Derin bir nefes aldım. Neden böyle hissediyordum? Üstelik bir anda daha çok üşümeye başlamıştım. Korkuyla etrafa bakınırken kollarımı bedenime sardım. Buradan gitmem gerekiyordu, kendimi güvende hissetmiyordum.
Derken omuzlarımda yumuşak, kaliteli bir kumaşın usulca serildiğini hissederek irkildim.
"Üşüyor musun?" diye sordu tanımadığım bir adamın sesi. Tok, kulağa hoş gelen bir sesti bu. Geldiğini, adım seslerini hiç duymamıştım. Kaşlarımı çatıp omzumun üzerinden kim olduğuna baktım ama yüzünü seçemiyordum. Karanlıkta kalıyordu.
Fizik kurallarına aykırıydı bu ama kim olduğunu göremiyordum. Görebildiğim tek şey kısa, dalgalı saçları; beyaz gömleği, siyah kravatı ve geniş omuzlarıydı. Ceketini omzuma koydu ama ellerini çekmedi. Ceketi tutmaya devam etti.
"S-sen kimsin?" diye sordum kekeleyerek. Her şey çok garipti. Bu çok garipti ama az önce içimde yankılanan korku usul usul karanlığa çekilmeye başlamıştı.
"Üşüyor musun?" diye sordu tekrar. Sesinde hiçbir ifade yoktu. "Hava soğuk. Kış mevsimindeyiz. Üşüyor olmalısın."
"Üşüyorum," dedim önüme dönüp harabeye bakarken. "Kış mevsimindeyiz. Kar yığınlarını görüyor musun?"
"Görüyorum," dedi. Yanımda durmuyordu, bir adım gerimdeydi ve ceketi hâlâ omuzlarımda tutuyordu. "Bu yüzden geldim. Kar yağmış... Âlâ üşüyor olmalı dedim..."
"Üşüdüğüm için mi geldin?" dedim şaşırarak. "Burada olduğumu nereden biliyordun? Kimsin sen? Neden buradayım ki ben?" Etrafa bakınıyordum hâlâ. Her şey çok anlamsızdı. Her şey çok tuhaftı. Bu adam kimdi?
"Burası senin kaderin," dedi adam. "Geleceğin."
Kaşlarımı çattım. "Kaderim mi?"
"Kaderin," diye yineledi.
"Ama... ama burası korkunç bir yer!" dedim dehşet içinde. "Burada olmak istemiyorum. Korkunç ve soğuk!"
"Korkuyor musun?" diye sordu sesini yumuşatarak.
"Evet," dedim düşünmeden. "Evet, çok korkuyorum."
"Gözlerini kapatırsan korkarsın," dedi adam omzuma astığı ceketi sıkıca tutup kollarını bana sardığında. İrkildim ama korkmadım. Aksine bu yabancının dokunuşu bana kendimi güvende hissettirmişti. Bu his beni afallatmıştı.
"Gözlerini kapattığın sürece her zaman karanlıkta olduğunu düşüneceksin. Her şeyi siyah göreceksin. Gürültüyle yanan, etrafı aydınlatan bir ateşi bile."
Dudaklarımı ıslatıp söylediklerini düşündüm. "Burada bir ateş yok. Burası karanlık. Baksana, tavandan sızan ay ışığı dışında etrafı aydınlatan hiçbir şey yok!"
"Sen varsın," dedi adam nefesi boynuma dökülürken. "Sen aydınlatıyorsun."
"Anlamsız," dedim inatla. "Bu çok anlamsız."
"Yastığının altındaki anahtar kadar mı?" diye sordu.
Kaşlarımı çatarak ona döndüm ama yine yüzünü göremedim. "Yastığımın altına koyduğum anahtardan nasıl haberin olabilir?"
"Gözlerini aç Âlâ," dedi sorumu duymazdan gelerek. "Gözlerini kapatırsan korkarsın."
İrkilerek uyandığımda ensemden yayılarak bütün kafatasımı saran bir ürperti dalgası hissediyordum. Yatakta yan dönüp cenin pozisyonunu aldım ve hafızamdan silinmeden, detaylarını unutmadan önce gördüğüm rüyayı düşünmeye başladım. Çoğu gitmişti bile. Rüyam, cam bir bardak gibi uyandığım anda parçalara ayrılmıştı. Parçaların çoğu göremeyeceğim yerlere dağılmıştı. Büyük parçalar kalmıştı sadece ortada.
Derin bir nefes alıp yatağımın yanındaki ahşap komodine uzandım. Önce bir bardak su içip kurumuş ağzımı ıslattım, sonra telefonumu aldım elime. Saati gördüğüm anda ise yataktan zıplayarak kalktım. Geç kalmıştım! Alarmım çalmamıştı! Allah kahretsin!
"Maya!" diye çığlık attım. "Maya Allah seni kahretmesin! Geri zekâlı! Beni neden uyandırmıyorsun!?"
"Abla?" dedi Maya kapının ardından. "Ne bağırıyorsun sabah sabah?"
"Geç kaldım aptal!" diye çığırdım acele ve panik halinde kolileri karıştırıp altıma giyecek bir pantolon ararken. "Ya madem uyandın, beni neden kaldırmıyorsun? İşe gideceğimi bilmiyor musun?"
"Ay ben ne bileyim ya? Gittin sandım," dedi odanın kapısını açıp içeri girdiğinde. Okul formasının lakosunu eteğinin içine sokuşturuyordu. "Çok mu geç kaldın?"
Dün bütün gün temizlik yaptığım için çok yorulmuştum. Bu yüzden çalan alarmı kapatmış olmalıydım.
"Sus ya!" dedim bulduğum kot pantolonu yatağa fırlatıp göğüs kısmında çalıştığım kafenin logosunun olduğu tişörtü ararken. "Sus! Daha ilk günümde kovulacağım."
"Ya bir şey olmaz," dedi Maya umursamaz bir tavırla ilerleyip yatağıma oturduğu sırada. "Eleman ihtiyacı var Yakup abinin. Yalvardı bana eleman bulun diye. Kolay kolay kovamaz seni."
Ona dik dik baktım ama bir şey söylemedim. Pijama altımı çıkarmış, aceleyle kot pantolonumu giymeye çalışıyordum.
Maya'nın müdavimi olduğu, arkadaşlarıyla neredeyse her gün gittiği kafede işe başlıyordum bugün. Kafenin sahibi eleman aradığını, çalışmak isteyen bir tanıdıkları varsa işe alabileceğini söyleyince Maya koşarak beni aramıştı.
"Gördün mü rüya?" diye sordu Maya hevesli hevesli gülümseyerek.
Yeni evimizde kaldığımız ilk geceydi ve Maya yastığımızın altına anahtar koyarsak evleneceğimiz kişileri göreceğimiz konusunda ısrar etmişti. İkimiz de evlilik düşünmüyorduk fakat aptal bir batıl inanca inanası tutmuştu işte kardeşimin.
"Gördüm," dedim ve üzerimdeki tişörtü tek hamlede çıkarıp kafenin tişörtüne uzandım.
"Gerçekten mi?" dedi heyecanlanıp yatakta bağdaş kurarken. "Ne gördün?"
"Of saçma sapan bir şeydi Maya. Anlamsızdı. Doğru düzgün hatırlamıyorum bile!"
"Ya ne gördün söylesene! Anlamsız değil bir kere! Teyzem eniştemi görmüş ve evlendiler!"
Gözlerimi devirdim. "Ben evlenmeyeceğim. Ayrıca uyduruyor teyzem. Her zamanki gibi. Bayılıyor doğaüstü şeyleri bir tarafından uydurup uydurup bize satmaya."
"Ne gördün abla?" diye sordu ısrarla.
Saçımdaki topuzu çözüp tarağa uzanırken derin bir nefes aldım ve hızla üfledim. "Karanlık bir harabedeydim ve üşüyordum. Sonra bir adam geldi ve omzuma bir ceket astı. Hepsi bu."
"Kim?" diye sordu Maya. "Kimdi abla?"
"Bilmiyorum Maya!" dedim azarlayarak. "Yüzü görünmüyordu. Tanımıyorum."
"Hımm," dedi Maya gülümseyerek. "O zaman daha tanışmadınız demektir bu..."
Saçlarımı tararken ona bön bön baktım. "İnanma şu saçmalıklara." Sonra durdum ve kaşlarımı çattım. "Sen birini gördün mü?"
"Evet," dedi Maya homurdanarak. "Yağız'ı gördüm."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Eski okulundaki Yağız mı? Onuncu sınıftayken bursunu yakıp devlet okuluna geçmene sebep olan çocuk?"
Maya somurttu. "Evet."
"Iyy," dedim alaycı bir şekilde. "Yağız'la mı evleneceksin? Duy da inanma."
Maya hızla ayağa fırladı. "Ölürüm de evlenmem o manyakla ben! Sen demedin mi az önce saçmalık diye hem? Bana gelince mi inanasın tuttu?"
Kıkırdadım ve çantamı aldım. "Valla teyzem eniştemle evlendi Maya," dedim telefonumu alıp odanın çıkışına ilerlerken. "Geçmiş olsun. Boş ver ya, üzülme. En azından zengin."
"Abla!" diye çığırdı arkamdan. "Salak salak konuşma!"
Onu duymazdan geldim ve anlık bir aydınlanmayla dış kapıya koştum. Çok geç kalmıştım!
Şubat 2023
Beş yıldızlı bir otelin suit odasında kalıyor gibiydim. Saat sabahın yedisiydi. Yarım saat oluyordu uyanalı. Çok fazla uyuyamamıştım ama en azından rahat ve kaliteli bir uyku çekmiştim.
Karan'ın bana tahsis ettiği odadaki çift kişilik yatağım o kadar rahattı ki bebekler gibi uyumuştum. Uyandığımda yatakta enine yatıyordum hatta. O hale nasıl geldiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu fakat alanım geniş olduğu için yere düşmemiştim. Çünkü deli yatardım ve tek kişilik yatağımda uyurken birkaç kez yere çakıldığım olmuştu.
Güzel bir duş almış, saçlarımı kurutmuştum. Üzerime Nika'nın dolaba yerleştirdiği birkaç parça kıyafetin içinde bulduğum siyah, kot pantolonu ve turuncu, triko bir kazağı geçirip; çantamda taşıdığım için müteşekkir olduğum parfümümü sıktım ve odadan çıktım. Bugün düne göre daha iyi hissediyordum. Boğazım dünki kadar ağrımıyordu. Halsiz de hissetmiyordum. Üstelik neşeli uyanmıştım. Her ne kadar 10 Şubat'a dört gün kalmış olsa ve bu içimin git gide kararmasına sebep olsa da burada geçireceğim son beş günüm kalmıştı. Beş gün sonra evime dönecektim ve çok mutluydum. İyi olacaktım. Buradan çıktığım an iyileşecektim, biliyordum.
Müştemilata gidip güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Karan'ın bol köpüklü kahvesini hazırlayacak, sonra da Ceylin'le ilgilenecektim. Nasıl olsa gideceğim diyerek gevşemek istememiştim. Beni özgür bırakıyordu ve bundan vazgeçmesinden çok korkuyordum. En ufak bir vukuatım, onu birazcık bile sinirlendirmem fikrini değiştirmesine sebep olabilirdi ve bunun olmaması için ne gerekiyorsa yapacaktım. Onunla iyi geçinmek zorundaydım.
Koridora çıktığım an Mustafa abiyle burun buruna geldim ve yerimde sıçradım. Odasından çıkmıştı ve ben kapıyı açtığım anda da çarpışayazmıştık. Başparmağımı damağıma bastırıp güldüm. "Ay! Günaydın Mustafa abi! Nasılsın?"
Gülümsedi. "Günaydın, Âlâ. İyiyim. Sen nasılsın?"
Birlikte koridorda ilerlemeye başladık. "İyiyim. Kahvaltıya mı?"
"Evet," dedi hafifçe başını sallayarak. "Bu arada biz neden burada kalıyoruz? Bana bir açıklama yapılmadı. Az önce döndüm izinden ve bu odaya yerleşmemi söylediler. Öyle emretmiş Karan Bey."
"Ben Ceylin'le ilgileneceğim, ona yakın olmam gerekiyordu. E senin de bana yakın olman gerekiyormuş. Ondan yani," dedim neşeyle. "Aman boş ver. Haftasonuna kadar zaten. Sonra müştemilata geçersin sanırım."
"Neden haftasonuna kadar?" Bazıları beyazlamış kaşları çatılmıştı.
"Gidiyorum," dedim keyifli bir iç çekerek. "Eve döneceğim. Bırakıyor beni..."
"Öyle mi?" dedi Mustafa abi, yüzü aydınlanmıştı. "Çok sevindim."
Merdivenleri aşıp aşağı ulaştığımızda hol bomboştu. Kimseler yoktu. Acele etmemiz gerekiyordu. Karan kahvaltısını yapmadan karnımı doyurup ilaçlarımı içmem gerekiyordu.
Müştemilata ulaşana kadar Mustafa abiyle havadan sudan muhabbet etmiştik. Daha doğrusu ben etmiştim çünkü Mustafa abi pek konuşmuyordu. Beni dikkatle dinliyor, tıpkı annem gibi anlattığım şeyle alakalı sorular soruyordu.
"Ee?" dedi kış bahçesinin önünden geçtiğimiz sırada. Yaklaşık bir dakikadır es vermeden konuşmuştum ve nihayet sustuğumda gülümseyerek bana dönmüştü. "Sen ne yaptın sonra?"
Kıkırdadım. "Elimdeki fıçı birayı başından aşağı boşalttım."
"Ne?" dedi Mustafa abi ufak bir kahkaha atarak. "Gerçekten mi?"
Utanarak başımı salladım. "Hak etti ama. Aslında böyle şeyler yapmaya hiç cesaret edemem normalde korkarım ama işte bir anda kan beynime sıçradı. Kızı yaşındayım çünkü..."
"Tabii canım," dedi Mustafa abi ciddileşerek. "Patronun ne dedi bu duruma peki?"
Omuz silktim. "Sürekli gelen zengin bir müşterimizdi. Kovuldum bu yüzden. Tacize uğramış olmamın pek bir önemi olmadı."
"Aman iyi olmuş," dedi Mustafa abi. "Patronun adam olsaydı o adamı kovardı seni değil. Kurtulmuşsun."
İç geçirdim. "Aynen öyle. Ama işte... Alkollü mekanda çalışmak zor. Bir daha da çalışmadım zaten öyle yerlerde."
Yağan karın birazı erimiş, kalanlar da sulanıp çamurlaşmıştı. Güneş henüz doğmamıştı. Hava bugün diğer günlere göre daha sıcaktı ama yine de üşüyorduk. Öyle ki burnum donmuştu.
Müştemilata ulaştığımızda Mustafa abi cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtı ve geçmem için kenarı çekildi. Masa çoktan kurulmuştu ve yemek masasından gelen uğultulara bakılırsa da kalabalıktı. Yer bulabileceğimizi umaram minik adımlarla koridor boyu ilerledim.
"Günaydın," dedi Lale abla bizi fark ettiğinde. Gülümsüyordu. Masanın baş köşesinde oturmuştu ve elindeki bir dilim ekmeğe tereyağı sürüyordu.
Hafifçe gülümsedim ve boş olan iki sandalyeden birini çekip Oya'nın karşısına oturdum. "Günaydın herkese," dediğimde hepsi teker teker karşılık verdi. Sinan ve Oya ile göz göze gelmiştim ve ikisi de sıcacık bir gülümseme göndermişlerdi bana. Bugün Koral yoktu. Yani henüz gelmemişti sanırım. Bu yüzden bir nebze rahatlamıştım. Beni geriyordu çünkü.
Mustafa abi de yanıma yerleştiğinde adının Merve olduğunu hatırladığım kız somurtarak ayağa kalktı. Çaycıya yöneldiğini gördüğümde bir an kötü hissettim ve ayaklandım. "Ben alırdım... Zahmet etmeseydin..."
"Hiç zahmet olmaz," dedi Oya lafa atlayarak. Merve'nin konuşmasına ve muhtemelen bana laf sokmasına müsaade etmek istememiş gibi bir hali vardı. "Herkes işini yapıyor. Ne zahmeti?"
Mahçup bir şekilde gülümsedim ve Oya'nın imalı bakan yeşil gözlerine baktım. "Nasılsın?" diye sordum bir anda. "O gün kahve içecektik biliyorum ama işim vardı... Gelemedim... Sonra da misafir odasına geçince buraya hiç uğrayamadım."
Oya gözlerini kapatıp açtı ve samimi bir şekilde gülümsedi. "Önemli değil, içeriz müsait olduğunda."
"Şu karabiberi uzak artık," diye homurdandı Oya'nın başka bir versiyonu gibi görünen kız. Ela olmalıydı. E ikizler ya Âlâ. Benziyorlar ondan.
Oya ona dik dik baktı ve karabiberi alıp sertçe Ela'ya uzattı. "Al, salak!"
"Şşşh," dedi Lale abla uyarı dolu sert bir bakış atarak. "Bana bakın bugün kavga istemiyorum! Hadi! Kahvaltılar bitsin, sonra ikiniz de doğru işe!"
Hesaplamalarıma göre Oya ve Ela yirmi yedi yaşındaydılar. Baktığınız zaman çok daha küçük duruyorlardı ama bebek gibi ciltleri, doğal sarı saçları ve yemyeşil gözlerinden kaynaklıydı bu.
Ela gözlerini devirdi. "Beni arkadaşım alacak bugün," dedi huysuz bir şekilde. "Şerif abiye söylersin sen Oya. Abime yetiştirmesin Ela'yı işe ben götürmedim diye."
Oya yüzünü buruşturdu ve omuz silkti. "Bana ne ya? Ben niye söylüyorum? Git kendin söyle. Bir de işim gücüm yok senin arkanı mı toplayacağım? Ayrıca niye arkadaşın bırakıyor? Sanki ihtiyacın var?"
Ela derin bir nefes alıp verdi. "Tamam kes. Senden bir şey isteyende kabahat. Seninle uğraşacağıma Karan abimin azarını tercih ederim."
Sessizce tabağıma doldurduğum yiyecekleri yemeye başladığımda tartışmaya devam ediyorlardı. İkizlerin bazı durumlarda zıt karakterlerde olup anlaşamadıklarını biliyordum ve bunun güzel bir örneğiydiler.
"Kim bu arkadaşın?" diye sordu Lale abla. "İş yerinden mi?"
"Hı-hı," diye mırıldandı Ela. O sırada Merve çaylarımızı önümüze bırakınca başımı kaldırmış, gülümseyip teşekkür etmiştim ama bir cevap alamamıştım. Yüzüme bile bakmadan yerine geçmişti. Bu kızın sorunu benimle miydi yoksa tüm dünyaya karşı mı nefret besliyordu emin değildim.
"Abin tanıyor mu?" diye sordu Lale abla sorgulayıcı bakışlarını Ela'ya diktiğinde.
Ela derin bir nefes alıp verdi. "Anne arkadaşım sadece," dedi sitemkar bir sesle. Bunu burada konuşmaktan hiç çekinmiyorlardı. Garipsemiştim.
"Başka bir şey ima etmiyorum," dedi Lale abla arkasına yaslanırken. "Sadece bir soru sordum. Abin tanıyor mu?"
"Tanıyordur herhalde ne bileyim?" Ela çayından bir yudum aldı. "Çalışanı sonuçta. Belki tanıyordur."
Oya alaycı bir şekilde güldü. "Belki tanıyordur mu? Sen bilmiyor musun tanışıp tanışmadıklarını?"
"Öf sen sus ya!" dedi Ela yüzünü buruşturarak. "Karışma sen!"
"Ay ne halin varsa gör be! Aptala bak!"
"Oya," dedi Lale abla uyarı dolu bir sesle. "Kardeşine hakaret etme. Ya siz niye büyüyemiyorsunuz bir türlü kızım? Beş yaşındaki Ceylin yapmıyor şu yaptığınızı!"
Sinan kıkırdadı. "Aman abla boş ver. Her zamanki halleri işte."
Daha sonra kahvaltıyı yapana kadar konuşup konuşup durdular. Bir süre sonra düşüncelerime gömülüp dinlememiştim hatta. Karan'dan abi diye bahsettiklerine göre aralarında tahmin ettiğim gibi bir abi-kardeş ilişkisi oluşmuştu. E bu doğal bir süreçti tabii. Sonuçta Lale abla annelik yapmıştı Karan'a. Çocuklarını kardeş olarak benimsemesi normaldi.
Herkes kahvaltısını tamamlayıp masadan kalkarken Oya ayaklandı ve Ela'ya döndü. İkisi de gömlek ve pantolon giydikleri resmi bir kombin yapmışlardı. Oya sarı saçlarını ensesinde dağınık bir topuz yapmış, Ela ise at kuyruğu yapmayı tercih etmişti.
"Emin misin benimle gelmeyeceğine?" diye sordu tek kaşını kaldırarak. Kenarı bıraktığı el çantasını ve siyah dosya çantasını aldı.
"Eminim," dedi Ela da ayaklanırken. "Gidin siz."
"İyi," dedi ve masadaki, kahvaltı yapan adamlardan birine döndü. "Şerif abiyi arar mısın? Arabayı hazırlasın."
Adam başını salladı ve cebinden telefonunu çıkardı. O sırada Oya, Lale ablanın arkasına geçti ve boynuna sarılıp yanağına sulu bir öpücük kondurdu. Gözlerimi kaçırıp tabağımdaki son zeytini de ağzıma attım.
"Ben çıkıyorum anne," dedi neşeyle. "Bugün işim erken biter gibi. Cuma gününden halletmiştim çoğunu. Akşam arkadaşlarımla olacağım. Haberin olsun."
"Safsaklamayın bak kızım! Abinize laf getirmeyin," dedi Lale abla bunu sürekli söylüyormuş gibi. "Torpilli dedirtmeyin kendinize tamam mı? Bir de abinin haberi olsun nereye gittiğinden."
"Merak etme!" Lale ablayı bıraktı ve Ela'ya baktı. "Enerji Bakanlığı'ndan haber geldi mi? Ona göre Suna Hanım'la iletişime geçeceğim."
"Yok," dedi Ela nefesini üfleyerek. "Görüşme yapacaktık fakat yetişmedi. Bugün halledeceğiz."
"Halletseniz iyi olur çünkü Zeynep Hanım sorup duruyor. Benim üstüme salmayın şu kadını. Sizin yüzünüzden ben uğraşıyorum hep."
Ela omuz silkti. "Söyle abime o uğraşsın, bana ne?"
Oya, Ela'ya ters ters baktı. "Aynen, başı yeterince kalabalık değilmiş gibi; yeterince derdi sıkıntısı yokmuş gibi bir de sizin sorumsuzluklarınızla uğraşsın adam!"
"Sorumsuzluk derken? Aptal aptal konuşma ya, eşek gibi çalışıyoruz ekibimle!"
"O yüzden mi bir türlü programa başlayamadık? Anca laftasınız!"
"Sabah sabah dayak mı istiyorsun Oya?"
"Yeter!" diye bağırdı Lale abla. "Çıldırtmayın beni! Oya! Hadi, yürü!"
Oya sabırla derin bir nefes alıp verdi ve söylene söylene müştemilattan çıktı. Gerçekten aynı karında büyümüş iki düşman gibiydiler. Lale ablanın işi çok zordu. Kendisine Allah'tan sabırlar diliyorum valla iki saniyede başım şişti yürü Âlâ.
•••
Bir saat sonra, hesaplamalarıma göre Karan kahvaltısını bitirmek üzereydi ve ben mutfağa geçip kahvesini yapmaya başlamıştım. Sebepsiz bir minnet duygusuyla hareket ediyordum. Yapması gerekeni yaptığı için mi? Hayır, nedenini bilmiyordum. Bunda minnet duyulacak hiçbir şey yoktu. Benim yine enayliğim tutmuştu sadece. Orası kesin!
Aslında üstümden bir yük kalkmış gibi hissediyordum. Evime döneceğim için içim içime sığmıyordu ve bu rahatlamanın verdiği ruh haliyle Karan'la ilgili planımı değiştirmiştim. Evet, ondan hâlâ nefret ediyordum fakat gidene kadar arayı iyi tutacaktım. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyecektim yani. Vazgeçmesinden çok korkuyordum zira.
Asılı cezvelerden en küçüğünü alıp tezgâha bıraktım ve Türk kahvesinin olduğu cam fanus şeklindeki kabı aldım. Bir kaşık Türk kahvesini cezvenin içine boşalttım, ardından bir fincan su koyup iyice karıştırdım.
Cezveyi ocağa koyup kısık ateşte ağır ağır karıştırırken de telefonumu çıkarıp Maya'yı aradım.
"Efendim?" diyerek açtı telefonu. Sesi kesik kesik ve cızırtılı geliyordu.
"N'aber Arı Maya?" dedim sıkılgan bir sesle.
"İyi, okula gidiyorum. Metrodan indim az önce. Senden n'aber?"
Alt dudağımı dişledim. Eve döndüğümde insanlara iki günde kovuldum diyemezdim zira aradıklarında her şeyin çok güzel olduğunu söyleyip durmuştum. Üstelik bu işi de batırdığımı düşünüp saatlerce söylenecek, bana kendimi yetersiz hissettirene kadar susmayacaklardı. Ne yapacağımı hiç bilmiyordum.
"İyi," dedim kısaca. "Kahve yapıyorum... Karan Bey'e."
"Sen niye yapıyorsun?" dedi Maya garipseyerek. Caddede yürüyor olmalıydı zira arkadaki korna sesine karışan insan gürültüsünü net bir şekilde duyuyordum. "Kızıyla ilgilenmiyor musun sen?"
"Ayıptır söylemesi geçen yaptım çok beğendi ve hep sen yap dedi," diye kısmen yalan söyledim. "Ondan yani. Yoksa çocukla ilgilenmek dışında başka bir görevim yok."
"Hıım," dedi Maya umursamaz bir şekilde. "Anladım. Ee niye aradın sabahın köründe beni?"
Kaşlarımı çattım. "Arayamaz mıyım kız kardeşimi? Hayırdır ya sen? Ne oldu? Sümüklerini akıta akıta ağlıyordun 'abla gitmeeğ ehü' diye. Alıştın mı yokluğuma? Alışırsın tabii. Eve giriş çıkış saatine karışan yok tabii. Sabahlar olmasın, değil mi? Dökül. Ne boklar yiyorsun ben yokken? Her gece o bar senin bu bar benim takılıyorsun, değil mi? Ama ben biliyordum. Aklıma geldi... kesin dedim ben yokum diye sapıta-"
"Abla," dedi Maya bıkkın bir şekilde nefesini üfledikten sonra. "Bak yalvarıyorum sus ya! Az sonra Medeni Hukuk finaline gireceğim. Bütün gece ders çalıştım, beynim sulandı zaten. Uykum da var! Lütfen yorma beni."
Kaşlarımı çattım. "Başladı mı sınavların?"
"Evet," dedi Maya iç geçirerek. "Bugün başladı. Korkuyorum zaten. Kalırsam diye..."
Gülümsedim. "Benim kardeşim yapar. Her şeyi başarır. Vize notların çok yüksek zaten. Endişelenme."
"Umarım," diye mırıldandı. "Finalde zorlayacağım demişti. Çalıştım ama bu adamın soruları çok tuhaf... Neyse."
"Sınavdan çıkınca yaz bana," dedim kahvenin üzerinde birikmeye başlayan köpükleri fincana aktarmaya başladığımda. "Haber ver."
"Tamam tamam," dedi Maya. "Kapa- Yusuf! Bekle beni! Kapatıyorum abla. Sonra konuşuruz!"
"Tamam başarıla-"
Bip bip bip!
Suratıma kapatmıştı. Gözlerimi devirerek telefonu kulağımdan çektim ve tekrar cebime sıkıştırdım. Kahvenin köpükleri gittikçe artıyordu. Büyük bir dikkatle hepsini fincana aktardım ve karıştırmaya devam ederek kaynamasını bekledim. Kısa bir süre sonra nihayet kaynadığında ise cezveyi dikkatle ocaktan aldım, ocağın altını kapattım ve kahveyi yavaşça fincana doldurdum.
Bol köpüklü sade Türk kahvesi hazırdı!
"Kolay gelsin," dedi arkamdan biri. Gülümseyerek şaheserime bakıyordum o sırada.
"Sağ ol Mustafa abi," dedim istemsizce hevesli çıkan bir sesle. Fincanı tepsiye koymaya çalışıyordum dökmeden. "Karan Bey'e yaptım. Sen de ister misin? Yapayım hemen?"
"Yok," dedi Mustafa abi. "Yanından ayrılmamam gerekiyormuş. Az önce ikaz yedim."
Kaşlarımı çatıp ona döndüm. "O ne demek?"
"Bilmiyorum," diye mırıldandı. "Senden sorumluyum, evet ama her daim dibinde durmam gerektiğini ben de bilmiyordum."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Yani... ne olacak ki?" Duraksadım. "Her daim mi? Nasıl yani? Ceylin'leyken de yanımızda mı olacaksın?"
Başını salladı. "Bir sebep sunulmadı ama gözümün her daim üzerinde olmasını emretmiş Karan Bey."
Sanırım bu adam sana hâlâ güvenmiyor Âlâ. Hâlâ bana güvenmiyor muydu? Başıma adam dikecek kadar mıydı bu güvensizliği? Üzülmüştüm. Onun güvenip güvenmemesiyle pek ilgilenmiyordum fakat gururum incinmişti yine de. Allah aşkına ne yapacaktım ki? Hırsızlık mı yapacaktım? Evine zarar mı verecektim? Ya da... ufacık bir çocuğa kötülük mü edecektim?
"Anladım," diye mırıldandım ve önüme dönüp bir bardak su doldurduktan sonra tepsiyi tezgâhın üzerinden aldım. "Gel o zaman. Kahveyi Karan Bey'e birlikte götürelim de görsün yanımda olduğunu. İçi rahat etsin."
Yüzüm asılmıştı. İstemsizce alınmıştım. Her şeyi geçtim birinin beş yaşındaki masum bir çocuğa zarar vereceğimi düşünmesi canımı sıkıyordu. Siktir et. Beş gün sonra gidiyoruz zaten!
Derin bir nefes alıp verdim ve mutfaktan çıkıp yemek odasına doğru minik, dikkatli adımlarla ilerlemeye başladım. Mustafa abi peşimden geliyordu.
Yemek odasının önünde durduğumuzda Mustafa abi kapıda bekleyen adamlara başıyla işaret verdi, adamlar bunun üzerine yavaşça kapıyı açtı.
Dikkatli bir şekilde tepsinin üzerindeki kahveyi ve yanına koyduğum suyu dökmeden minik adımlarla içeri ilerledim.
"Aaaa! Âlâ'm geldi!" Ceylin'in beni gördüğünde heyecanlanmasına henüz alışamamıştım. Her seferinde şaşırıyordum, içim ısınıyordu.
İlerlemeyi kesip masanın önünde durdum ve bakışlarımı Ceylin'e çevirip kocaman gülümsedim. "Günaydın!" dediğimde kıkırdadı.
"Günaydın Âlâ'm!"
Beni sahiplenme biçimi çok komik ve tatlıydı. Ben de kıkırdadım. "İyi uyudun mu Ceylin'im?"
"Evet!" dedi heyecanlı bir şekilde tostundan bir ısırık alırken. Lale abla yoktu. Kendi yemeğini kendi yiyordu bugün. Sanırım tost yediği için birinin yardımına ihtiyaç duymamıştı.
Göz ucuyla Karan'ın masanın baş köşesinde oturduğunu görebiliyordum ama ona henüz bakmamıştım.
"Karnını iyice doyuruyor musun peki?" diye sordum dikkatli adımlarla Karan'a doğru ilerlerken. Gözlerimi tepsinin üzerindeki kahveye dikmiştim yine dökülmesin diye.
"Evet! Tostumu bitiricem! İzle beni!"
"Aferin," dedim, gülümseyerek kahveye bakıyordum.
"Kahveye bakmaya devam edersen iki saniye içinde sandalyeye çarpacaksın," dedi Karan'ın ifadesiz sesi.
Hızla durdum ve önüme baktım. Haklıydı. Az kalsın masaya dalıyordum. Fakat ona hiçbir şey söylemedim, başımı kaldırıp yüzüne de bakmadım. İki adım daha attım ve tepsideki kahveyi suyuyla birlikte yavaşça önüne bıraktım.
"Afiyet olsun," dedim ve doğrulup tepsiyi bacaklarıma yasladım. Gözlerimi yere, siyah botlarıma indirmiştim şimdi de.
Mesela bu evde neden ayakkabıyla geziyorduk? Ayakkabıyla gezdiğimiz halde yerleri nasıl temiz tutmayı başarıyorlardı? Gerçi az önce holde, mermer zeminde birkaç tane çamur lekesi görmüştüm. Temiz tutamıyorlardı. Saat başı silseler bile tutamazlardı. Bu ev benim olsa kimseyi ayakkabıyla sokmazdım içeri. Herkese birer ev ayakkabısı satın alırdım. Böyle bir evim varsa zengindim yani. Yirmi-otuz çift ayakkabı satın almak koymazdı sonuçta. Hatta kâr bile ederdim. Her dakika evi sildirmek daha maliyetli bir işti. Ne diyorsun yine Âlâ?
"Ellerine sağlık," dedi. Bana bakıyordu ama ben ona bakamıyordum. Gururum incinmişti ve sinirlenmemem gerekiyordu. Yüzünü görürsem sinirlenebilirdim. Sinirlenirsem ters düşebilirdik. Ters düşersek o sinirlenebilirdi. E o sinirlenirse de gitmeme izin vermezdi. Yani burada iki yıl kalmak istemiyorsam ona bakmamalıydım. Bu ne saçma bir neden-sonuç ilişkisi? Beynimi yaktın Âlâ.
"Afiyet olsun," dedim tekrar. Neden dediğimi bilmiyordum. Ellerine sağlık deyince bir anda çıkmıştı ağzımdan. İyi değildim, saçmalıyordum ve gitsem iyi olacaktı. Boğazımı temizledim ve botlarımın siyah bağcıklarını incelerken, "Ben mutfakta olacağım," diye mırıldandım.
"Sebep?" diye sordu Karan. Göz ucuyla dikkatli bir şekilde bana baktığını görebiliyordum.
"Şey," dedim gergin bir şekilde. "Ceylin kahvaltısını bitirene kadar orada bekleyeceğim..."
"Burada bekleyebilirsin?" dedi Karan. Soru sormamıştı ama sesi soru sorar gibiydi. Daha çok 'bekleyemez misin?' der gibi çıkmıştı.
Başımı kaldırıp Mustafa abiye baktım. Kapının girişinde el pençe divan pozisyonunu almış, sessizce duruyordu.
"Bilemedim ki şimdi nasıl olur..." diye geveledim bu sefer başımı çevirip Ceylin'e bakarken. Kesinlikle saçmalıyordum.
Karan sesli bir şekilde nefesini üfledi ve Ceylin'e döndü. "Ceylin," dedi ciddiyetten uzak ama kesinlikle şakalaşır gibi de çıkmayan bir sesle. "Yüzümde korkutucu bir şey mi var kızım?"
Ceylin bardağını iki eliyle tutarak büyük bir yudum aldığı portakal suyunu zorlanarak masaya bıraktı ve ağzının etrafına bulaşan meyve suyunu diliyle temizlemeye çalışırken Karan'a bakıp kıkırdadı. "Hayır babacım. Sen çok güzelsin."
Karan güldü. "O zaman Âlâ ablan neden bana hiç bakmıyor? Bir fikrin var mı?"
Ceylin gözlerini kırpıştırdı ve bana dönüp kaşlarını kaldırdı. "Neden bakmıyosun? Sen babama küstün mü?"
Panikleyerek ağzımı açtım ve, "Aa! Ben yok!" diyerek hızla Karan'a döndüm. Gözlerini yüzüme dikmişti. Gülümsemiyordu ama o alıştığım sert ifadesi de yoktu yüzünde. "Yok ne haddime," diye tamamladım cümlemi.
Karan'ın dudakları belli belirsiz bir gülümsemeyle titredi. "Günaydın," dedi sanki yeni gelmişim gibi.
"Günaydın Karan Bey," diye mırıldandım utanarak.
"Ayakta kaldın?" dedi bakışları beni tepeden tırnağa süzdükten sonra. "Otursana."
Ne bu nezaket Âlâ? Hiçbir fikrim yok Alelâde.
Önümde duran sandalyeyi yavaşça çekip Ceylin'in tam karşısına otururken başımı çevirip kapıda dikilen Mustafa abiye baktım. Gizleyemediği bir şaşkınlıkla Karan'a bakıyordu.
Karan'ın başına bir iş gelmiş de yerine başkası geçmiş olabilir mi Âlâ? Sanmıyordum. Vicdan azabı çekiyordu bana karşı. Kendini kötü hissediyordu ve bu yüzden iyi davranmaya çalışıyordu. Bu bile şaşkına dönmeme yeterli Âlâ. Bu adamı böyle tanımadık biz. Tabii bu bir kalbi olduğu anlamına geliyordu. Fakat hiç umurumda değildi. Onun bana güvenmediği kadar ben de ona güvenmiyordum. Dengesiz, gel-gitli tavırları arasında alabora olacağıma her daim kötü davranmasını yeğlerdim çünkü.
Karan kötü bir adamdı ve ben bunu biliyordum, kendimi kandırmayacaktım.
Ellerimi masanın altına, kucağıma koydum ve gergin bir şekilde etrafa bakmaya başladım. Ceylin bir yandan portakal suyunu yudumluyor, diğer yandan önündeki tablette kısık bir sesle oynayan çizgi filmi izliyordu. İngilizce izliyordu hem de.
Bakışlarım Ceylin'in üzerinde durduğunda hafifçe gülümsedim. "İngilizce film mi izliyorsun?" diye sordum merakla.
O sırada Karan solumda kahvesinden bir yudum aldı ve fincanı tabağına koydu. Beğendi mi acaba Âlâ? Ne bileyim ben? Ayrıca ne zamandan beri Karan'ın yaptığım kahveyi beğenip beğenmemesini umursar oldun Alelâde?
Ceylin başını sallayarak bana döndü. "Hı-hı."
"Anlıyor musun ne söylediklerini?" dedim, dirseğimi masaya, çenemi de elime yasladım ve ilgiyle Ceylin'e baktım.
"Eskiden çok anlamıyodum ama şimdi biraz anlamıyorum. Yani çok bir sürü anlıyorum ama ımmm... mesela bazen anlamıyorum." Güldüm.
İlgisini çekecek bir şey olmuş olmalı ki Ceylin yeniden ekrana döndü ve dikkatle izlemeye devam etti. Dikkatini dağıtmak istemediğim için sessiz kaldım.
"Kahvemi içip çıkacağım," dedi Karan ifadesiz bir sesle. Gözlerim onu bulduğunda kolunu bükmüş, kolundaki milyon liralık saatine bakıyordu. Takım elbisesinin kol kısmı geriye doğru çekilmişti.
Bakışlarını tekrar bana çevirirken yeniden kahvesine uzandı ve yüz ifademi tararken bir yudum daha içti. "Ceylin sana emanet." Fincanı tabağa bıraktı ve kısa bir an bozulan göz temasımızı yeniden kurdu. "Ben gelene kadar ilgilenirsin. Çok geç kalmam zaten."
Boğazımı temizledim. "İlgilenirim... de... anlamadım? Bana mı emanet?"
Gözleri kısılırken anlam veremeyerek yüzüme düz düz baktı. "Evet? Böyle konuşmamış mıydık?"
Gözlerimi devirip önüme dönerken, "Mustafa abiye emanet demek istediniz sanırım," dedim dan diye. Ardından gözlerim irileşti ve ne yapacağımı düşünmeye fırsat bulamadan elimle ağzıma bir şaplak attım.
ÂLÂ NE YAPIYORSUN SEN ÂLÂ???? Bilmiyordum. Bilmiyordum ne yaptığımı. Çok panik olmuştum. Bu beş günü vukuatsız geçireceğim diye strese girmiştim ve bu stres kontrolümü kaybettiriyordu.
Karan saniyelik bir duraksamadan sonra gözlerini kırpıştırdı. "Bu neydi şimdi?" diye sorarken sesi allak bullak çıkıyordu.
Geçerli bir açıklama düşünürken dönüp Ceylin'e baktım ve tostunu bitirdiğini gördüm.
"Eveeet," dedim hızla ayağa kalkarken. "Biz gidelim artık. Ceylin?"
Ceylin anlamayarak bana döndüğünde Karan nefesini üfledi. "Otur."
Gözlerimi kapattım ve yumruklarımı sıktım. Ağzımı tutabilsem hayat benim için çok daha kolay olacaktı. Başıma ne geliyorsa ağzımı tutamadığım için geliyordu. Ağzını tutsan bu sefer de gözün durmuyor Âlâ.
Pes ederek yeniden sandalyeye oturduğumda Karan, Mustafa abiye döndü. "Ceylin'i alıp oyun odasına götür. Âlâ da hemen gelecek."
Mustafa abi başını sallayıp Ceylin'e yöneldi. "Gel bakalım prenses," dedi, babacan bir ifadeyle gülümsüyordu.
Ceylin konuşulanları duymamış olacak ki şaşırarak Mustafa abiye baktı, akabinde de kaşlarını çattı. "Ben Âlâ ile oynicam! Senle değil!"
"Hep birlikte oynayacağız," dedim yumuşak bir sesle. "Ama benim ufak bir işim var. Sen Mustafa amcayla git, ben geliyorum hemen."
"Çabuk gel," dedi gözlerimin içine melül melül bakarak.
Şefkatle gülümsedim. "Hemen geleceğim. Söz."
Mustafa abi ve Ceylin yemek odasından çıktığında gergin bir şekilde balkonun ferforje korkuluklarını inceliyordum. Geçen de bunu yapmıştım. Neden oraya taktığımı bilmiyordum ama bu odadayken ve Karan hemen yanımdayken ailesinden azar yiyen çocukların halı desenini incelediği gibi orayı inceliyordum.
"Mustafa abiye emanet demek istemiştiniz sanırım," diye tekrarladı cümlemi. Keşke tekrarlamasıydı. Salaklığımı yüzüme vurmuş gibi hissediyordum.
"Şey," dedim ve sıkıntılı bir ifadeyle gülümseyerek ona döndüm. "Cümleyi yanlış kurdum. Yani şey demek istemiştim... Mustafa abi buranın koruması gibi bir şey ya. Diğer adamlar gibi hani. E o hep yanımda olacak. Yani bir şey olursa o korur anlamında dedim. Çünkü ben nereye kadar koruyabilirim ki? Yani zaten çok güçlü değilim ama hani dövüşmeyi falan da bilmiyorum hiç. Eğitimini almadım." Önüme döndüm. "Aslında iki ay önce yaşadığım bir olaydan sonra almak istemiştim ama çok pahalıydı. Kızılay metro altından bir biber gazı almak kulağa daha ekonomik gelince vazgeçmiştim. Aylık 1800 TL istemişlerdi de. Kiramdan fazla yani. Gerçi fazlaydı. Kira 2000 olmuş malum. Fırsatçı Şule karısı, fırsatı kaçırır mı hiç? Kaçırmamış. Ama ben bir gideyim biliyorum ona ne yapacağımı. Doyumsuz pislik. Gözü doymuyor ya. Hiç doymuyor."
Derin bir nefes aldım ve devam etmek için dudaklarımı araladım. Fakat o sırada gözlerim Karan'ı buldu ve yüz ifadesini gördüğümde şaşkınlıkla sustum. Gülümsüyordu.
Neye gülümsüyordu? Komik bir şey mi anlatıyordum?
"Öyle işte," dedim gözlerimi kaçırarak. Bakışlarımı yeniden ferforje korkuluklara çevirmiştim.
"Sen balkonu beğendin sanırım?" diye sordu boğazını temizledikten sonra. "Kalk da bir sigara iç bari orada. Gitmeden..."
Gözlerimi kırpıştırarak ona döndüm. "Sigara mı?"
"Evet? İçmeyelim mi?" Kahvesini eline alıp ayağa kalktı. "Ben içeceğim. Kahveyle güzel gidiyor. İstersen gel."
O geniş omuzlarını gözüme soka soka balkon kapısına doğru ilerlerken ben arkasından şaşkınlıkla bakmaya devam ediyordum. Gözüne soka soka mı? Sen bakmıyorsun yani? Adam gözüne sokuyor öyle mi? HAHAHAHAHA!
"Ay bir sus ya!"
Karan balkonun kapısını açarken duraksayıp omzunun üzerinden bana döndü ve kaşlarını çattı. "Bir şey mi dedin?"
Gözlerim irileşti. Bunu sesli mi söylemiştim? GERÇEKTEN Mİ? Geri zekalı Alelâde yüzünden kafayı sıyırıyordum. Ne diyecektim şimdi? Ha yok! Ben iç sesimle konuşuyordum yaaaa mı?
"Evet," dedim hızla ayağa kalkarken. "Bir sigara içsem iyi olur aslında diyordum. Malum akşama kadar vakit bulamayacağım içmeye..."
Karan kaşlarını kaldırdı ama başka bir şey söylemeden balkona çıktı. Güneş az önce doğmuştu ve hava tam aydınlanmamıştı. Kış aylarından nefret etmekte çok haklıydım. Hem güneş geç doğuyordu hem de erken batıyordu. Aydınlığa, ışığa, gündüze ve huzura uzak bir mevsimdi kış mevsimi.
Karan ilerleyip kahvesini korkuluklara takılı, üzerinde hiç çiçek olmayan saksı masasına koydu. Çekingen adımlarla ilerledim ve hemen yanında durdum. Hava çok soğuktu ve üzerimde triko bir kazaktan başka bir şey yoktu. Donuyordum. Karan dirseklerini korkuluklara yaslarken iki dal sigara çıkardı ve birini bana uzattı.
Uzattığı sigarayı alıp parmaklarımın arasına sabitledim ve manzaraya döndüm. Alacalı, aydınlanmaya başlayan gökyüzünün güzelliğini sömüren kar ve yapraksız kuru dallardan oluşan iskelet şeklindeki ağaçlardan başka bir şey göremiyordum. Çam ağaçları dışında diğer ağaçlar çırılçıplaktı. İleride donmuş bir gölet vardı.
Aslında çok güzel bir yerdi. Bu manzaraya bahar ayında; her yer yemyeşilken, o gölet donmamışken uzun uzun bakabilmek isterdim fakat böyle bir şansım olmayacaktı.
Göletin birkaç yüz metre solunda ise geniş, ortasında H harfi bulunan bir alan vardı. Helikopter pistiydi bu baktığım. Helikopteri mi vardı?
Karan sigarasını tutuşturup zipponun sönmemek için direnen ateşini bana doğru yaklaştırdı. Sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirdim ve eğilip ucunu tutuşturdum.
"Helikopter pisti?" dedim dumanı dışarı üflediğimde, ona dönüp kaşlarımı kaldırdım. Şaşırmıştım.
Bakışlarını ilerideki piste çevirip başını salladı. "Evet." Gri duman burun deliklerinden estetik bir şekilde dışarı süzülüyordu.
"Helikopteriniz mi var?"
Kafamda helikopterr helikopterrrr para kofer para kofer şarkısı çalıyor Âlâ. Benim de.
"Evet," dedi tekrar. Hâlâ piste bakıyordu.
"Nerede?" diye sordum merakla. "Yani... pistte değil?"
Bakışlarını pistten çekip önüne döndü ve karla kaplı yeryüzünün ortasında parlayan donmuş gölete baktı. "Bakımda. Arızalandı."
Ona döndüm. "Siz... içindeyken mi?" diye sordum gözlerimi büyüterek.
"Evet," dedi kuru bir sesle.
"Ne?" dedim şok olarak. Hayır diyecek sanmıştım. "Peki... size bir şey oldu mu?"
Adam yanında sapasağlam duruyor Âlâ. Sence bir şey olmuş mu?
"Yok, gördüğün gibi hayattayım. Kalkış sırasında arızalandı," dedi. Gerilmişti. "Yakınlardaki boş bir araziye iniş yapmak zorunda kaldık. Arıza motordan kaynaklıymış. Bu yüzden piste iniş yapamadı pilot. Araziye inince de yan yattık."
"Yan mı yattınız?" Gözlerim iri iri açıldı. "Bu korkunç bir şey," dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Çok geçmiş olsun. Kimseye bir şey olmamıştır umarım..."
"Yardımcı pilot yaralandı," dedi Karan sigarasından bir nefes çekip yavaşça üflerken. "Bir de... Ceylin."
"Ne?" dedim dehşet içinde. "Cey-Ceylin mi..." Bu duyduklarım göğsümün sıkışmasına sebep olunca devam edemedim.
"Evet," dedi başını eğip önüne bakarken. "Ufak tefek sıyrıklarla atlattı."
Rahat bir nefes alırken başımı iki yana salladım. Çok kötü olmuştum. "Çok korkmuş olmalı..."
"Korktu," diye mırıldandı. "Sadece korktu. Neyseki..." Nefes alamıyormuş gibi derin bir nefes aldı ve kravatını biraz gevşetti. "Daha kötüsü olmadı."
İçim daralmıştı. Bunu hatırlamak onu kötü etkiliyordu. Çok korkmuştu Ceylin'e bir şey olacak diye, bunu gözlerinde görebiliyordum. Sanki kendine sürekli 'ya olsaydı?' diye sorup duruyormuş gibi bakıyordu.
"Çok şükür," diye mırıldandım. Sonra derin bir nefes aldım ve ona döndüm. "Ben çok korkarım uçaktan," dedim hafifçe gülümseyerek. Konuyu değiştirmek istiyordum.
"Niye?" dedi ağır ağır sigarasını içmeye devam ederken. Duman yüzünden gözleri kısılıyordu. Dirseklerini korkuluğa yaslamıştı, ellerini de aşağı sarkıtmıştı. Ben de öyle yaptım.
"Kalkarken çok kötü oluyorum ya," dedim gülümseyerek. "Ölüyormuşum gibi geliyor. Ruhum bedenimden ayrılıyor sanki. Gerçi en son bindiğimde sekiz yaşındaydım. İlk ve sondu. Pek hatırlamıyorum ama çok ağlamıştım. Bir daha da binemedim zaten."
Hâlâ gölete bakıyordu. Bir yorumda bulunmayınca sigaramdan bir nefes çekip yavaşça üfledim ve sarkıttığım ellerimi inceledim.
İkimiz de durgunlaşmıştık. Karan o günü hatırlamış gibi görünüyordu. Yaşadığı korkuyu, çaresizliği düşünemiyordum. Bir çocuğum yoktu ama o duyguyu tahmin edebiliyordum. Evlat sevgisinin hiçbir sevgi türüyle karşılaştırılamayacağını annemden öğrenmiştim. Bir çocuğun olduğunda anlarsın, demişti annem. Onun gözlerinin içi iki saniye gülsün diye ömrün boyunca hiç gülümsememeyi göze alabilirsin. Evladın mutlu olsun diye kendini sonsuza dek mutsuzluğa mahkum edebilirsin.
Bu sözlerinin anlamını o günlerde kavrayamamıştım. Anneler her zaman bir şeyler söylerdi ve çocuklar genelde ne söylediği hakkında düşünmezdi. Anlamak ise büyüdüğünüz zaman gerçekleşirdi. Şimdi anlıyordum annemi. Benden vazgeçmemişti. Beni dünyaya getirebilmek için çocuk yaşında babamla evlenmek zorunda kalmıştı. Kendi hayallerinden vazgeçmişti. Biz üzülmeyelim diye hep susmuştu, içine atmıştı. Bizden ayrı düşmemek için babama ve ailesine yıllarca katlanmıştı. On altı yaşındayken, ben rahmine düştüğümden beri annemin kendine ait bir hayatı hiç olmamıştı. Kendi için yaptığı tek şey bir tatlı dükkanında çalışmaya başlamasıydı. Onu da bizi mutlu etmek için kullanmıştı yıllarca.
"İki ay önce ne oldu?" diye sordu Karan bir anda.
"Nasıl?" dedim ona dönüp bakarken.
"Az önce söyledin," dedi ifadesiz bir sesle. Dönüp kısa bir an gözlerime baktı, sonra tekrar önüne döndü. "Savunma dersi almak istemene sebep olan olayı soruyorum."
Bakışlarımı ellerime çevirirken göğsüme bir ağırlık çöküyordu.
"Çok önemli bir şey değildi," diye mırıldandım ama ses tonum yalan söylediğimi o kadar net söylüyordu ki ben bile inanmamıştım söylediğime.
"Anlatmak zorunda değilsin," dedi. "Fakat bana yalan söyleme, önemli olduğunu biliyorum."
Yutkundum ama bir şey söylemedim. Anlatmak istemiyordum. Bu konuyu konuşmak istemiyordum. Yaşadığım en korkunç olaydı. Hatta o kadar çok korkmuştum ki Karan'ın başıma silah dayadığı o an bunun yanında devede kulak kalıyordu.
Başını çevirip bana bakınca ben de ona döndüm ve göz göze geldik. "Çok mu korktun?" diye sordu aklımı okur gibi. "Biri bir şey mi yaptı sana?"
Üşüyen ellerimi yumruk yaptım ve gözlerimi kaçırıp önüme döndüm. Yeniden ruhum kararıyordu "Saçma sapan bir şey ya. Konuşmaya bile gerek yok."
"Devam ediyor mu?" dedi, gözlerimin içine ruhumu okumaya çalışıyormuş gibi bakıyordu.
"Hım?" dedim anlamamış gibi.
"O olay," diye açıkladı. "Devam ediyor mu?"
Ediyor muydu? Edip etmediğinden emin değildim zira bir süredir ses seda yoktu. Kurtulduğumu sanmıyordum ama bu korkuyla da yaşayamazdım. Aslına bakarsanız bunu düşünmek bile istemiyordum. Ayrıca neden bu kadar çok soru soruyordu?
"Hayır," dedim ve önüme döndüm. "Kapatalım mı bu konuyu?"
"Peki," dedi beni şaşırtarak. "Kapatalım."
Sigaramdan derin bir nefes daha çektim ve gri duman burun deliklerimden dışarı süzülürken, "Sanırım bana artık kızgın değilsiniz," diye mırıldandım.
Göz ucuyla bana döndüğünü görüyordum ama ben ona bakmadım. Bir şey söylemedi, neden bahsettiğimi de sormadı. Anlayıp anlamadığından da emin değildim.
"İki yıla iki yıl," diye açıkladım. "Vazgeçtiniz."
Karan önüne döndü ve birkaç saniye sustuktan sonra, "Vazgeçtim," diye tekrarladı.
Tembel bir gülümseme belirdi yüzümde. "Sana daha büyük bir zarar veremem," dedim iç geçirerek. Onun hep yaptığı gibi cümlesini tekrarlamıştım ben de. Bu bir açıklama beklediğim anlamına geliyordu. Kurduğumuz iletişimde cümle tekrarlamanın anlamı buydu.
Başını çevirip tekrar bana baktı. "Yeterince zarar gördüğünü düşünmüyor musun?" diye sordu ifadesiz bir sesle.
Bakışlarımı ona çevirdim ve gözlerinin içine baktım. "Bende yarattığınız hasarı tahmin bile edemezsiniz."
Bir anda açık açık konuşmaya başlamıştık ve bu tuhaftı.
"Biliyorum," diye mırıldandı gözlerini gözlerime dikerek. "Ne yaşattığımı. Ne hissettirdiğimi."
Ruhsuz bir şekilde gülümsedim ve kollarımı bedenime sarıp doğruldum. Çok soğuktu. Aldığım nefesler solunum sistemimin donmasına sebep oluyordu.
"Neden?" diye sordum. "Neden yumuşadınız? Neden acıyorsunuz bana?"
Kimseye acımadığını ilk anda açık açık, beni ikna edecek kadar ciddi bir şekilde belirtmişti. Öyle de yapmıştı. Bana hiç acımamıştı fakat neyin değiştiğini bilmiyordum, anlayamıyordum. Dün annemle ilgili öğrendiklerinden sonra almıştı bu kararı. Suçlu hissediyordu belki. Belki de anne konusunda hassastı. Bilemiyordum.
"Acımıyorum," dedi ifadesiz bir sesle. Kahvesini bir süredir içmiyordu ve bunu fark etmiş olacak ki sakince fincana uzandı. "Ben buna acımak demezdim."
"Ne o zaman?" dedim kaşlarımı hafifçe çatıp düşünceli bir şekilde gölete baktığımda. "Bunları tekrar tekrar söylemek istemiyorum. Hatırlamak da istemiyorum ama beni kaçırdınız. Başıma iki kez silah dayadınız, kendimi ayağımdan vurmamı söyleyip beni... beni sevdiğim herkesi öldürmekle tehdit ettiniz. Şimdiyse bana iyi davranıyorsunuz. Beni özgür bırakıyorsunuz ve karşıma geçmiş bana acımadığınızı söylüyorsunuz."
Karan söylediğim her şeyin havada dağılan bir duman kadar önemsiz kalmasına sebep olarak başını bana çevirdi ve bedenime sardığım kollarıma baktı. "Üşüyor musun?"
Gözlerimi kırpıştırdım ve bir an boş bulunarak, "Ne?" diye sordum.
"Soğuk," dedi.
Fincanı yerine geri koyup siyah takım elbisesinin ceketini çıkarırken şaşkınlıkla onu izliyordum.
"Siz üşürsünüz," dedim zar zor çıkarabildiğim bir sesle.
"Soğuk severim," dedi ve çıkardığı ceketi omuzlarıma astı. İstemsizce kaşlarım çatılmıştı.
Ceketi omuzlarımda tutmaya devam edince huzursuzlanarak ellerimi kaldırdım ve, "Teşekkür ederim," diye mırıldandım. "Ben tutarım."
Karan ellerini çekti ve tekrar korkuluklara yaslandı. Üzerinde sadece incecik, beyaz gömleği vardı. Derin bir nefes aldım ve ceketinden burnuma yayılan kokusunu duymamaya çalıştım.
Sigaram bitmişti, nereye koyacağımı bilemeyerek elimde tutmaya devam ettim.
O sırada bir kar tanesi aramızdan süzüldü ve balkonun mermer zeminine düştü. "Kar," dedim engel olamadığım tedirgin bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde. Zaten bana bakıyordu, fark etmiş de tepkimi görmek için bakışlarını bana çevirmiş gibiydi.
"Evet," dedi temkinli bir şekilde.
Yutkunup başımı göğe kaldırdım ve gökyüzünden süzülen kar tanelerine huzursuz bakışlarla baktım. "Çok yağıyor," dedim. Bir anda hızlanmıştı. İri iri yağan kar taneleri manzarayı görmemize engel olacak kadar çok yağıyordu. Artık üşüyen sadece bedenim değildi, ruhum da üşüyordu.
Karan iç geçirdi ve yaslandığı korkuluklardan yavaşça doğruldu. "İçeri geçelim."
Durdum ve yavaşça ona döndüm. "Neden?"
"Kar yağıyor," dedi. Kızıl kahve gözleri yüzümde dolaşıyordu.
Başımı çevirip yeniden yağan kara baktım. Kar yağıyordu ve ben içeri girmek istemiyordum.
"Ben küçükken," diye başladığımda hâlâ burada duruyor olabilmeme, koşarak içeri girmediğime şaşırıyordum. "Yağan karı izlemeyi çok severdim, biliyor musun?"
Karan duraksadı, ona tekrardan 'sen' diye hitap etmeme şaşırmış gibiydi. Ben de şaşırmıştım. Bilerek yaptığım bir şey değildi. "Öyle mi?" dedi.
Hafifçe başımı salladım. "Annem sıcak çikolata yapardı bana kar yağmaya başladığında. İki tane marshmallow koyardı içine. Çok severdim..." Gülümsedim. "Müstakil bir evde oturuyorduk. Geniş bir balkonumuz vardı alt katta. Arka bahçeye açılıyordu. Orada, divanın üzerinde oturur sıcak çikolatamı yudumlarken kitap okurdum. Okuyup bitirdiğim her sayfadan sonra bir süre yağan kar tanelerini izlerdim."
Sessizce beni dinliyordu. Bana bakıyordu ama ben ona bakamıyordum. Düşünmeden, hesap etmeden birine içimi açıp da bu tarz şeyleri anlatmayalı uzun zaman oluyordu. Susmak istemedim, dinlesin istedim. Biri beni dinlesin istedim. Kim olduğunun bir önemi yoktu.
Gülümseyerek ona döndüm. Başını çevirmiş bana bakıyordu. "Yazardım bir de. Kar yağarken yazmayı çok severdim."
Göz göze geldiğimiz an yüzü ifadesizleşirken boğazını temizledi. "Ne yazardın?"
"Roman, hikaye..." Güldüm. "Okusan çok gülersin ama. Çocukken yazdığım şeyler... çok komik... Bir tanesinde bir vampirle soylu bir prensesin aşkını konu almışım. On iki yaşındaydım onu yazdığımda, baktığın zaman saçmalamam normal ama kraliyet ailesine damat gelecek adamın vampir olması..." Kıkırdadım. "Dayanamayıp prensesin korumasının kanını içiyordu. Kraliyet ailesiyle tanışacağı gün hem de!
Karan gülüşümü izledi ve hafifçe gülümsedi.
"Bir tanesinde de..." Kahkaha atıp bir elimi yüzüme kapattım. "Hayır hayır! Bunu söylemeyeceğim! Çok utanç verici."
Gülüşümü izledi tekrar, sonra başını eğip önüne döndü. "Bu sefer kimin aşkını anlatıyordun?" diye sordu ifadesiz bir sesle. Gülümsemiyordu artık ama yüzünde bana kendimi iyi hissettiren bir ifade vardı.
Sanırım ondan eskisi kadar korkmuyordum.
Kıkırdadım. "Aşk değildi konusu ama... Ay boş ver! Bunu konuşmak çok utanç verici!"
"Yazıyor musun hâlâ?" diye sordu merakla.
Başımı iki yana salladım. "Yok," dedim. "Üniversite sınavına hazırlanırken bıraktım, bir daha da vaktim olmadı zaten..."
"Anladım," dedi düşünceli bir şekilde aşağı bakmaya devam ederken.
Sigaralarımız biteli çok oluyordu. Bir an onunla burada durup muhabbet ediyor olmamın koca bir saçmalık olduğunu düşündüm. İçeri girmeyi teklif etmişti az önce, bense anlık bir duygu durumuyla sohbet etmeye başlamıştım. Buna gerek yoktu. Sohbet edecek, içimi dökecek başka adam mı kalmamıştı dünyada?
"Şey," dedim. "Ben gideyim artık... Ceylin'i daha fazla bekletmeyeyim..."
"Tamam," dedi Karan. Yavaşça doğruldu ve fincanda kalan soğumuş kahveyi tek yudumda içti.
Omuzlarımda duran ceketi elime alıp ona uzatırken hafifçe gülümsedim. "Görüşürüz."
Hafifçe başını salladı ve ceketi elimden alıp koluna astı. "Görüşürüz."
Arkamı dönüp içeri girmek üzere balkon kapısına uzandım ama Karan bir anda kolumu tuttu.
"Âlâ," dediğinde gözlerimi kırpıştırarak omzumun üzerinden ona baktım.
"Bir şey mi oldu?" dedim afallamış bir ifadeyle.
"Teşekkür ederim," dedi kuru bir sesle. "Ceylin konusunda."
Kaşlarım çatıldı, tamamen ona döndüm. Teşekkür edeceği ne yapmıştım ki? Tamam, Ceylin'i çok seviyordum ama teknik olarak ödediği kiramın ve kardeşime gönderdiği paranın karşılığıydı bu.
"Teşekkür edilecek bir şey yok ki..." dedim şaşkınlıkla. "Ben... işimi yapıyorum... yani... sonuçta kiramı ödedin... kardeşime para gönderdin... Tamam bu senin ödediğin tutarı karşılamaz, geri ödeyeceğim zaten ama..."
"Ceylin kimseye bu kadar çabuk ısınmaz," dedi ifadesiz bir sesle. Yavaşça kolumu bıraktı ve iç geçirdi. "Dediğin gibi sadece işini yapıyor olsaydın sabah gözünü açar açmaz seni sormazdı."
Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken dudaklarım aralandı. "Beni mi sordu?"
"Evet," dedi başını çevirip başka bir yere bakarken. "Sen gelene kadar sadece benim onunla ilgilenmemi isterdi. Sorun çıkarırdı herkese. Ben yanında olmadığımda mutsuzdu, her gün işe giderken peşimden ağlardı." Yeniden bana döndü ve gözlerimin içine baktı. "Bugün gideceğimi söylediğimde ağlayacağını sandım ama... umursamadı."
Şaşkınlıktan konuşamıyordum. Ceylin'le birbirimizi sevmiştik, evet ama beni bu kadar sevdiğini bilmiyordum.
"Bu yüzden teşekkür edilecek bir şey var," dedi.
Yutkundum. "Bana güvenmiyorsun ama?"
Kaşları çatıldı ve neden bahsettiğimi anlamaya çalışır gibi baktı.
"Mustafa abiye her saniye yanımızda olmasını emretmişsin," dedim kırgın bir sesle.
"Evet?" dedi sakince. Gözleri kısılmıştı.
"Ceylin'e zarar vereceğimi düşünüyorsun," dedim iç geçirerek. "Düşünebilirsin. Bana güvenmek zorunda da değilsin ama ben asla bir çocuğa zarar vermem. Bunu sana söyledim."
"Âlâ," dedi sabırla. "Sana güvenmesem ve böyle düşünsem sence Ceylin'e yaklaşabilir misin?"
"Hayır, yaklaşamam," dedim durgun bir şekilde. "Ama başımıza adam dikiyorsun..."
"Onun sebebi başka," dedi ifadesiz bir sesle. "Sana olan güvenimle alakası yok. Yine senaristliğini konuşturmuşsun."
"Yani bana güveniyor musun?"
"Güvenmemem için bir sebep yok," dedi sakince. "Olursa bunu o zaman konuşuruz. Hadi."
•••
"Ben acıktım Âlâ."
Ona dönüp söylediğini anlamamış gibi baktım. "I don't understand you. Please speak English..." (Seni anlamıyorum. Lütfen İngilizce konuş.)
Kıkırdadı ve oturduğumuz halının üzerine yatıp bana doğru yuvarlandı. "I said, 'I'm HUNGRY!!!'" (Acıktım dedim.)
Güldüm. "So let's go to the kitchen and see what grandma has prepared for lunch." (Öyleyse mutfağa gidelim ve büyükannenin öğle yemeği için ne hazırladığına bir bakalım.)
"Okay!" diye bağırdı Ceylin neşeyle. Ardından doğrulup kucağıma atladı. "Can we speak Turkish now?" (Artık Türkçe konuşabilir miyiz?)
"Tamam," dedim onu sıkıca tutup ayağa kalkmaya çalışırken. Boynuma sarılmıştı. "Konuşabiliriz."
Beynim sulanmıştı zaten. Uzun zamandır İngilizce konuşmuyordum bu yüzden bayağı zorlanmıştım. Üstelik Ceylin'in İngilizcesi beklediğimden de iyiydi. Neredeyse söylediğim her şeyi anlıyordu. Telaffuzu ve aksanı çok şirindi üstelik. İngilizceyi de tıpkı Türkçe gibi bıcır bıcır konuşuyordu.
Aşağı indiğimizde Lale abla çoktan Ceylin'in öğle yemeğini hazırlamıştı. Mutfaktaki ada tezgâha koyduğu iki dilim ev yapımı -gayet sağlıklı görünen- pizza dilimini ve sıkma portakal suyunu gören Ceylin'in ağzı sulanmıştı.
Onu yavaşça sandalyeye oturttuğumda Lale abla bana ve peşimizden gelen Mustafa abiye baktı. "Siz de yer misiniz?"
Mustafa abi başını iki yana salladı. "Sağ olun Lale Hanım."
"Yok, teşekkür ederim," dedim ben de gülümseyerek. "Kahvaltıda çok yemişim..."
Güldü ve Ceylin'in yanına oturdu. "Yormadı değil mi seni bizim cadı? Huysuzluk falan yaptı mı?"
"Hiç," dedim elimi uzatıp Ceylin'in önüne düşen birkaç tutam saçını geriye atarken. "Çok eğlendik. Bir sürü oyun oynadık."
"E hadi sen biraz ara ver," dedi Lale abla. "Yorulmuşsundur. Dinlen biraz."
"Tamam," dedim gülümseyerek. Bir sigara içsem iyi olacaktı. Gerçi saatlerdir kar yağdığı için her yer bembeyazdı yine, dışarı çıkmak istediğimden emin değildim ama başka ne yapacaktım ki?
Mustafa abiyle birlikte sohbet ederek ön bahçeye çıkmıştık. Daha önce hiç görmediğim ama adını duyduğum Latif abinin yanına gidip birer bardak çay içmeyi teklif edince kabul etmiştim.
Latif abi, Mustafa abiden birkaç yaş küçük, otuzlarının sonlarında görünen bir adamdı. Kumral, uzun boylu ve yapılıydı. Yüzünde geçmişe dayalı, geçmemiş yara izleri vardı.
Malikânenin bahçesinin girişinde bekliyolardı. Yanına gittiğimizde bize birer bardak çay ikram etmişti.
Kar yağışı durmuştu ama her yer bembeyazdı. Üzerimdeki kalın monta rağmen üşüyordum. Sıcak bir çay bile ısınmama yardımcı olmuyordu.
Latif abiyle ufak bir sohbet edip tanışmıştık. Anladığım kadarıyla Kaya Kandemir'in sürgün ederek buraya gönderiği diğer adam oydu. Görüntüsünün aksine çok babacan ve güleryüzlü bir adamdı.
Latif abi ve Mustafa abi kendi aralarında sohbet ederlerken telefonumu çıkarmış internette geziniyordum. Sosyal medyada zaman öldürmeyi severdim fakat son günlerde bunu hiç yapamamıştım. Ben girmeyeli Instagram'da pek çok şey olmuştu ve neden herkes evleniyordu?
Bir saat içinde gördüğüm beşinci I said yes! postunu da beğendim ve telefonun ekranını kapattım. Ortaokul arkadaşımdı. Uzun zamandır görüşmüyorduk ama takipleşiyorduk.
"Karan Bey'e haber vermeden alamayız," dedi Latif abi diğer adama. Başımı kaldırıp ona baktım. Sıkıntılı görünüyordu, kapıdaki diğer adamla konuşuyordu.
"Kendisini aradım fakat ulaşamadım."
"Toprak Bey'e ulaşsaydınız?" dedi bir başka adam. "Bu gibi durumlarda Karan Bey'e ulaşamazsak onu aramamızı söylemişti."
"Aradık," dedi adam endişeyle etrafa bakınırken. "O da açmadı."
Diğer adam derin bir nefes alıp verdi. "Bekletelim o zaman."
"Evet ama hanımefendi..."
"Kim olduğunu biliyorum," dedi sertçe. Huzursuzlanmıştı. "Fakat Karan Bey yokken içeri alamayız."
"Lale Hanım'a haber versek?" dedi Latif abi.
O sırada adamın elindeki telsizden bir cızırtı geldi ve hemen ardından diğer ucundaki kişi konuştu.
"Saldırıya uğradık!" diye bağırıyordu. Mideme bir bıçak saplanırken kaşlarım korkuyla çatıldı. "Acil durum! Güneybatı yönünden üzerimize ateş açıldı! Ömer ve Asaf vuruldu. Mi..." Adam panik dolu bir nefes aldı. "Mira Hanım arazi sınırları içerisinde! Tekrar ediyorum! Mira Hanım arazi sınırları içerisinde ve malikâneye doğru geliyor!"
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum 🖤