Dolu Kadehi Ters Tut - Öylece Durdu
Skapova - Son Arzum
Eminem - Mockingbird (slowed)
Teya Dora - Dzanum
Maia Moham, Sanaz - In The Name Of God
Keyifli okumalar!
Bazı acılar geçmiyordu.
Bazı acılar hiç geçmiyordu.
Günlük hayatın koşuşturmasında üzerine toprak atıyor ve fark etmiyordun ne kadar çok kanadığını yaralarının. Ne kadar acıdığını unutuyordun. Biri o yarayı sana hatırlatana kadar acımıyordu. Hatırladığında ise çok acıyordu. Öyle bir acıyordu ki tarifi imkansız bir acıydı bu.
Unutulan yaralar büyürdü. Yaşanmayan acı güçlenirdi. Annemin ölümü içimde gittikçe büyüyen bir yaraydı. Kapatmaya çalıştığım, iyileşmesi için görmezden geldiğim bir yaraydı ve hiç geçmiyordu. Her hatırladığımda sızım sızım sızlıyordu. Çok kanıyordu. İçim kanıyordu.
Taziye evinde annemin her gün oturup dizi izlediği, evde kendi köşesi olarak belirlediği o oymalı berjerde otururken ne hissedeceğimi bilmiyordum. Komşularımız gelmişti, akrabalarımız yanımızdaydı. Herkes vardı ama annem yoktu. Herkes yanımdaydı ama kimsesizdim. Etrafım kalabalıktı ama ben yalnızdım.
İnsanların kendi aralarında öksüz kalışımızı fısıldaşmalarını, arada bir bana acıyarak bakmalarını, "vah vah" larını unutamıyordum. Benim olduğum yerde, hemen yanımdaki koltukta oturan iki komşumuzun "inancı zayıfmış demek ki," diyerek bir hafta önce ölen annemin dedikosunu yapışlarını unutamıyordum. Annemi ölüm şekli için bile yargıladıklarını unutamıyordum.
Benim pamuk tenli, nehir gözlü annem kısacık ömrüne o kadar çok acı sığdırmıştı ki onun yaşadıklarının hesabını soramayacak kadar güçsüz olduğum için kendime çok öfkeliydim. Hır gür çıkmasın diye sustuğum her an için kendimden nefret ediyordum. Annemi daha bir çocukken hamile bırakan babama, ona sahip çıkmayıp evlenmeye zorlayan dedeme, buna sesini çıkarmayan ablasına ve anneanneme, anneme her türlü şiddeti uygulayan babaanneme sesimi çıkarmadığım için kendimden nefret ediyordum.
Benim annemi döverdi, ona küfürler ederdi babaannem. Babamın sesi çıkmazdı. Amcam sahip çıkardı anneme hep. Hep o korurdu babaannemden annemi. Bundandı Maya'nın da benim de amcama olan düşkünlüğümüz.
Annemin yaşadığı her şeyin hesabını sormak istiyordum ama yapamıyordum. Yapamıyordum. Neden böyleydim ben? Neden duyduğum öfke içimde kalıyordu? Neden hep susuyordum? Neden babama tek kelime edememiştim? Neden ona kızamıyordum?
Bazen Maya'ya o kadar özeniyordum ki. O hep savunurdu annemi. Kimseye göz açtırmazdı. Babaanneme, teyzeme, babama... Anneme kötülük eden herkese ağzının payını verirdi. Ben anneme çekmiştim ama. İçime atıyordum. Kin tutamıyordum. Bana ne yapılırsa yapılsın unutuyordum. Annem gibiydim. O da susmuştu. İçine atmıştı hep.
Benim sonum da annem gibi mi olacaktı?
Boğuk çığlıklarım, feryatlarım bahçede yankılanırken üzerindeki tişörte tutundum ve avcumun içine alıp var gücümle sıktım. Annemin son görüntüsü göz kapaklarımın üzerindeydi yine, bağırışlarım kulaklarımda çınlıyordu, Ediz'in dehşet içinde bakan mavi gözleri zihnimde büyüyordu. Yine oradaydım, o andaydım.
"Anne!" diye sayıkladığımı işittim kesik kesik. Göğsüne yaslanan yanağıma süzülen yaşlar tişörtünü ıslatıyordu.
Üzerinde uzun kollu incecik bir tişört vardı, üşüyor olmalıydı. Fakat ben yanıyordum. Buz gibi havada alev alev yanıyordum hem de.
"Orada değilsin," diye mırıldandı Karan. Eli nazikçe saçlarımda geziniyordu. "O anda değilsin, Âlâ."
O anda değildim. Orada değildim, bunu biliyordum ama gözümün önünden gitmiyordu annemin görüntüsü. Silemiyordum yine; yine baş edemiyordum acımla. Hayatımın mahvolduğu o soğuk kış günü boğazıma yapışmış öldürmek ister gibi gırtlaklıyordu beni. Aşamıyordum. Aşmak için hiçbir çabam da yoktu, doğru. Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Annesi intihar eden bir insan nasıl iyileşirdi ki? Bir kuralı olmalıydı bunun. Yapılacaklar listesi olmalıydı. Nasıl başa çıkacağımı birinin bana söylemesi lazımdı. Ben yapamıyordum. Atlatamıyordum. Unutmaya çalışıyordum fakat bunu yaptıkça her hatırlayışım diğerinden daha ağır oluyordu.
"Bırak beni!" diye bağırdım onu sertçe iterek. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. "Senden nefret ediyorum! Senden nef-nefret ediyorum!"
"Âlâ," dedi Karan ne diyeceğini bilemiyormuş gibi.
"Bırak!" diye bağırdım ve ellerimi göğsüne yerleştirip tekrar ittim onu. Bu sefer direnmedi, beni azad etti. Geriye doğru birkaç adım atıp gözlerimden art arda akan yaşları hırsla sildim. "Ö-özrünü istemiyorum!"
"Âlâ," dedi tekrar. Başını eğdi ve gözlerimin içine hâlime üzülür gibi baktı. Bu bakışları cenazedeki kadınların bakışlarını hatırlatınca daha çok öfkelendim.
"Bana öyle bakma!" dedim acı dolu bir öfkeyle. "Bana acımanı istemiyorum! Ben... ben güçlüyüm! Senin yüzünden oldu! Senin yüzünden böyle oldum! Ben iyiydim!"
Bana doğru temkinli bir adım attı. "Dinle beni..."
Bir adım daha gerileyip kapattığı mesafeyi yeniden açtım ve başımı iki yana salladım. "İstemiyorum!" diye bağırdım gözyaşlarımın arasından. "Senin yüzünden oluyor! Sen hatırlattın bana! Sen acıttın yine canımı! Ben... ben ağlamıyordum bile hiç!"
Ondan nefret ediyordum. Bana acılarımı hatırlattığı için ondan nefret ediyordum. Kokusundan nefret ediyordum. Bana yaklaşmasını istemiyordum.
"Benden uzak dur!" diye bağırdım çaresizce. "Uzak dur benden!"
Gözlerimi hırsla sildim ve dönüp koltuk takımının üzerinde duran çantamı ve ilaç poşetini sertçe aldım. Sakinleşmem gerekiyordu. Yalnız kalmam gerekiyordu. Unutmam gerekiyordu.
Beni acılarımla, hatıralarımla dolu bir göle itmişti sanki. O göl beni içine çekiyordu ve ben çaresizce çırpınmaktan başka bir şey yapamıyordum. O ise göl kenarında durmuş, tepemde dikilmişti ve beni ittiği için utanmadan özür diliyordu. Ondan nefret ediyordum.
Salona yöneldiğimde Karan'ın bana doğru ilerlediğini duydum ve hemen akabinde kolumu tuttu.
"Bırak!" diye bağırdım acı içinde. Kolumu elinden kurtarma umuduyla çekiştirdim ama başaramadım. "Bırak. Yalnız kalmam lazım! Lütfen."
"Tamam," dedi sakince. Beni kendine döndürdü ve gözlerimin içine baktı. "Yalnız kalacaksın. Yemek odasını boşaltacağım şimdi. Güzelce karnını doyur, ilaçlarını iç. Sonra odana çıkar dinlenirsin."
"Bir şey yemek istemiyorum," dedim ve kolumu çekmeye çalıştım. "Lütfen bırak beni."
"O ilaçlar içilecek Âlâ," dedi kaşlarını çatarak. "Ve aç karna içemezsin. Hiçbir şey yemedin bugün."
"Sana ne?" dedim burnumu çektikten sonra. Benim de kaşlarım çatılmıştı. "İçerim içmem, sana ne!? İki gün önce başıma silah dayamışken şimdi ilaçlarımı içmemi söyleyemezsin! Melek misin sen? İyi bir adam mısın sanki? Ne o? Acıdın mı yoksa bana? Hani kimseye acımazdın sen?"
Derin bir nefes aldı ve hızla üfledi. "Patronun olarak emrediyorum," dedi ifadesiz bir sesle. "Kızımla ilgilenirken kendine dikkat etmek zorundasın. Hadi."
Dişlerimi sıktım ama başka bir şey söylemedim. Arkamı döndüğümde kolumu bıraktı ve elini sırtıma koydu. "Yürü."
Sesimi çıkarmadan ilerlemeye başladım. Sırtımdaki eli sinirimi bozuyordu. Salona girdiğimizde burnumu çektim ve ıslanan yanaklarımı iyice sildim. Bu kaçıncı ağlayışımdı şu iki günde? Bir yıl içinde ağlamadığım kadar çok ağlamıştım. Hayatımın altını üstüne getirmişti iki günde.
İki yıla iki yıl demişti ama iki gün içinde mahvolmuştum ben.
Yemek odasının önünde durduğumuzda elini sırtımdan çekti ve kapının önünde bekleyen adamlara döndü.
"Nika'ya söyleyin dediğim odayı hazırlasın ve Âlâ için temiz kıyafet ayarlasın."
Adamlardan yaşı diğerine göre daha küçük görünen kumral adam başını sallayıp gittiğinde ise bana döndü.
"Karnını doyur ve o ilaçları iç. Beni kandırmayı da sakın düşünme, yapamazsın çünkü."
Çok ciddi görünüyordu. İstemsizce yüzüne ters ters baktım ve bir şey söylemeden odanın kapısını açtım. Ay ters ters baktık mı cidden Âlâ? Ne oldu, bize bir cesaret geldi bir yürek yemişlik söz konusu valla.
"Âlâ!" diye bağırdı Ceylin beni gördüğü anda. Lale abla ile birlikte yemek yiyorlardı. Yüzündeki gülümsemeye ve parlayan gözlerine baktığım anda içimdeki ateşin yakıcılığının usul usul azaldığını hissettim.
Bu his beni afallatmıştı bu yüzden bir süre kızarmış gözlerimle Ceylin'e öylece baktım. Öyle ki küçük ağzındaki lokmayı yutarken gülümsemesi yüzünde soldu.
Âlâ, kendine gel ve çocuğa gülümse.
Alelâde'nin dediğini yaparak yüzüme kocaman bir gülümseme kazıdım ve içeri ilerledim. "Afiyet olsun," diye şakıdım sanki aşırı neşeliymişim gibi. "İyice doyurdun mu karnını bakalım?"
Hevesli bir gülümsemeyle bana baktı ve başını küçük hareketlerle hızlı hızlı salladı. "Tabakımı bitirdim!" Sonra boş tabağı iki eliyle kaldırıp bana doğru uzattı. "Baaaak!"
"Aferin!" dedim karşısındaki sandalyeyi çekip otururken. "Şimdi sıra bende o zaman?"
"Sen de tabakını bitir yoksa babam puding yemene izin vermez!" dedi Ceylin başını sallaya sallaya, gözlerini büyüterek bana bakıyordu.
Güldüm. "Bitireceğim."
Lale abla yüzümü inceliyor, neden ağladığımı anlamaya çalışıyordu. Göz göze geldiğimiz sırada bana hafifçe gülümseyip bakışlarını arkamdaki bir noktaya çevirdi ve ne oluyor? der gibi baktı.
Arkamdaki nokta ise boğazını temizledi ve, "Yemeklerinizi yediyseniz kalkın," dedi ifadesiz bir sesle. "Ceylin'in üzerini değiştirip sinema odasına götür sen, pudingini de alıp beklesin beni."
Lale abla hafifçe başını salladı. Ceylin'in gözleri telaşla irileşti. "Ama Âlâ?" dedi bir bana bir Karan'a bakarak. "Onu beklemiyim mi?"
"Âlâ ablan yorgun. Dinlenmesi gerekiyor," dedi Karan ciddiyetle. "Bize katılmayacak."
Ceylin'in gözleri hızla beni bulurken yanağımı dişledim. Yalnız kalmak, kafa dinlemek istiyordum ama onu üzmek de istemiyordum.
"Benimle Barbie izlemiceksin mi?" diye sorarken dudakları aşağı doğru kıvrılmış; kaşları üzüntüyle çatılmıştı. Kafan dağılır belki Âlâ?
Derin bir nefes alıp verdim ve dudaklarımı araladım fakat Karan tekrar konuşunca kelimelerim domino taşı gibi boğazımdan aşağı devrildi: "Israrcı olmanı istemediğimi biliyorsun, Ceylin. Birlikte izleyeceğiz. Âlâ ablan iyi olduğunda onunla da izlersin," dedi ciddi bir şekilde. Sonra homurdanarak ekledi. "Yüz bin defa izledin zaten bütün filmlerini."
Ceylin huysuzlanarak omuz silkti ve o sırada alt dudağının titrediğini gördüm. Ağlayacaktı.
"Ben iyiyim," dedim hızla. "Bakma sen babana, abartıyor. İzleyeceğiz tabii ki ama... yemeğimi yiyene kadar beni bekler misin?"
Ceylin yutkunarak ağlama isteğini geri gönderdi ve başını hafifçe sallayıp uysal bir şekilde, "Çok bir sürü beklerim," dedi. Şu çocuğun kolundan küçük bi' ısırık alsak babası çok kızar mı Âlâ?
Gülümseyip tabağımın yanında duran çatalımı ve bıçağımı aldım. Antrikot yapmıştı Lale abla. Et severdim ve açıkçası uzun zamandır çok pahalı olduğundan tüketemiyordum. Yanında basmati pirincinden yapılma bir pilav ve kremalı patates püresi vardı. Çok lezzetli görünüyordu; iştahım kabarmıştı.
"Hadi," dedi Lale abla gülümseyerek Ceylin'i kucağına alırken. "Pijamalarını giyme vakti..."
"Barbie'li olanı giyinmek istiyorum!" dedi Ceylin hevesli bir bağırmayla. "Bir de Âlâ'nın giyindirdiği Barbie bebeklerimi de götürcem!"
"Saçlarını da tararsın," dedi Karan. "Puding yiyecek ama yine de dişlerini fırçalasın. Uyuyakalıyor izlerken."
"Tamam oğlum," dedi Lale abla hafifçe başını sallayarak. Karan'a bakmıyordu, Ceylin'le birlikte odadan çıkana kadar da bakmamıştı.
Sanırım ona gerçekten kırgındı.
Arkamdaki varlığını görmezden gelmeye karar vererek tabağımdaki eti yavaş hareketlerle kesmeye başladım. Orta derecede pişirilmişti. Bunun için memnundum çünkü az ya da çok pişmiş et sevmezdim.
"Bunu yapmak zorunda değilsin," dedi Karan sessizliği dağıtarak. Hâlâ arkamda dikiliyordu. "Git dinlen. Ben onunla konuşurum."
Kestiğim eti ağzıma yerleştirdim ve çiğnemeye başlamadan önce konuştum: "Verdiğim sözü tutacağım."
Sesim istemsizce soğuk çıkmıştı. Ona trip atıyor gibi görünüyor olabilirdim dışarıdan ama durum bu değildi. Onu görmek bile istemiyordum. Çok şiddetli bir nefretti bu. Evet, ona zarar veremezdim. Ona hiçbir şey yapamazdım ama hiçbir şey yokmuş gibi de davranamıyordum. Politik bir insan değildim, hiçbir zaman da olamamıştım.
Ağladığım için burnum tıkalıydı ama hafif bir boğaz ağrısı dışında gayet iyi hissediyordum. Ceylin'le oturup film izledim diye incilerim dökülmeyecekti sonuçta.
"İyi," dedi o da buz gibi bir sesle. "Çok bekletme o zaman... Kızımı." Gittiğine dair adım seslerini duydum.
"Bekletmem," dedim soğuk bir sesle. "Yemek yiyip geleceğim."
Başka bir şey söylemedi, kapı önce açıldı sonra da kapandı. Gittiğini anlayıp tuttuğum nefesimi üfledim ve ağzımda çiğnedikçe büyüyen lokmayı sertçe yutkunarak yuttum.
Aramızdaki duvarların bir kısmı bugün yıkılmış olsa da az önce hepsini yeniden inşa etmiştik. Evet, bazı kapılar aralandığı gibi yeniden kapanmıştı. Böyle olması gerekiyordu. Bana zarar veriyordu ve sırf birkaç saat iyi davrandı diye bunu göz ardı edemiyordum. İki yıllık uzun bir süre vardı önümüzde ve ben bu iki yılı onunla iletişimi en az seviyede tutarak tamamlamayı umuyordum.
Bana zarar vermek istiyordu, bunu kendi ağzıyla söylemişti ve korkum bir nebze azalmış olsa da hâlâ orada duruyordu. Ona güvenmiyordum. Gerçi sanırım artık gözünde herhangi bir çalışanından farkım yoktu fakat iletişim kurmak istemeyen bir çalışandım. Bazı şeyler değişmişti. Mesela iki gün önce başıma silah dayayan adamla bugünki adam asla aynı kişi değildi, olamazdı. Psikolojisi bozuktu bence. Dengesizdi. Belki de bipolar hastasıydı? Bipolar böyle bir şey değil Âlâ. Utan utan, tıpçı olacaksın bir de! Gördüğün her dengesize bipolar teşhisi koyarak nasıl psikiyatrist olmayı planlıyorsun acaba?
Benden uzak durmasını istiyordum, onu görmek bile istemiyordum fakat gel gör ki oturup Barbie filmleri izleyecektik şimdi. Başımı iki yana salladım ve tabağımdakileri yemeye devam ettim.
Derdi veren Allah sabrını da verir Âlâ. En azından düşmanıymışsın gibi davranmıyor artık?
•••
Karnımı iyice doyurduktan sonra neredeyse boğularak ilaçlarımı içmiştim. Öyle ki yemek odasından çıktığımda yemek borumda varlığını hissettiğim ilacı gönderebilmek için yutkunup duruyordum. Özellikle antibiyotik o kadar büyüktü ki yutmak için iki üç dakika uğraşmam gerekmişti.
Nereye gideceğimi bilemeyerek mutfağa yöneldim. Bahçede bir sigara içecebileceğim kadar vaktim vardı. Sonrasında da kendime bir kâse puding alıp nerede olduğu hakkında hiçbir fikrimin olmadığı sinema odasına gitmem gerekiyordu.
Mutfakta kimse yoktu. Sessizce bir dal sigara çıkardım ve kapıyı açıp bahçeye çıktım. Sigaramı ağır ağır içerken montumun cebimden şarjı birmek üzere olan telefonumu çıkardım ve Instagram'a girdim. Girmediğim süre boyunca neler olduğuna, kimin ne yaptığına bakarken karşıma çıkan bir hikaye kaşlarımı derince çatmama, dudaklarıma götürmek üzere yaklaştırdığım sigaranın havada asılı kalmasına sebep oldu.
Ediz'in bu kızla ne işi vardı?
Instagram'dan aceleyle çıkarken kaşlarım hâlâ çatılı vaziyetteydi. Öfkelenmiştim, çok öfkelenmiştim. Rehberde Elçin'in numarasını bulana kadar da öfkem az önceki ruh halimden yararlanarak artmış; bir kartopu gibi büyümüştü. Elçin'i arayıp telefonu kulağıma yaslarken burnumdan soluyordum.
"Alo?" diye açtı telefonu ilk çalışta. Yüksek çıkan sesi keyifli geliyordu; arkadan gelen boğuk müzik sesine bakılırsa dışarıdaydı yine.
"Ediz'in hikayesini gördün mü?" diye sordum doğrudan. "Şaka mı yapıyor?"
"Ne?" diye bağırdı Elçin. "Duyamıyorum! Bir daha söyle!"
"Çık o sıçtığımın yerinden o zaman!" diye bağırdım beni duyabilmesi için. "Dışarı çık!"
"Bekle!"
Sigarayı dudaklarıma götürdüm ve derin bir nefes çekip hızla üfledim. Ayağımın birini ritimli bir şekilde yere vuruyor; üşüyen parmaklarımı birbirine sürtüyordum.
"Heh!" dedi Elçin bir süre sonra. "Çıktım dışarı, söyle şimdi."
"Ediz," dedim derin bir nefes alarak. "Hikaye atmış, gördün mü?"
"Yoo," dedi Elçin. "Ne hikayesi?"
"Cemre'yle birlikte," dedim, öfkeyle gülümsüyordum. "Sarmaş dolaş hem de. Hatta öyle bir fotoğraf ki neredeyse öpüşecekler! Burun burunalar!"
"Ne!?" diye bağırdı Elçin. "Sen ciddi misin?"
"Gir bak!" Sigaramı normalden daha hızlı içiyordum. "Aptal mı bu çocuk? Aynı şeyi ben yapsam ağzıma sıçar! Dalga mı geçiyor?"
"Sıç o zaman ağzına," dedi Elçin de öfkeyle. Sonra histerik bir kahkaha attı. "Piçe bak ya! Karı kalmadı dünyada sanki!"
Derin bir nefes aldım. "Kapat," dedim. "Ediz'i arayacağım."
"Ara kız. Ağzına geleni söyle. Az çektirmedi sana Çağlar konusunda. Üstelik senin yaptığın hiçbir şey yoktu. Gelip selam vermişti altı üstü..."
Elçin gazla çalıştığımı çok iyi biliyordu. Ve haklı olduğum her konuda gazımı almak yerine yangına körükle giderdi. Haksız olsan da gazlıyor seni Âlâ. Az çorap örmedi başına zamanında.
Başka bir şey söylemeden telefonu suratına kapattım ve hız kesmeden Ediz'in numarasını tuşladım. Telefon çalarken durduğum yerde öfkeyle sallanıyor, içten içten kendimi dolduruyordum.
Üçüncü çalışta, "Efendim Sincap?" diyerek açtı telefonu. Attığı hikaye neresi olduğunu bilmediğim alkollü bir mekândaydı fakat şu anda arkadan gelen bir ses yoktu.
"Sincabına tüküreyim senin!" diye bağırdım hırsla.
Ediz kısa bir an duraksadıktan sonra, "Ne?" dedi şaşkınlıkla. "Ne oldu?"
"Elinin körü oldu! Sen ne yapıyorsun ya? Ne bu terbiyesizlik!" dedim nefes almadan. "Benimle dalga mı geçiyorsun?"
"Âlâ," dedi Ediz sakince. "Ne diyorsun, anlamıyorum?"
"Neredesin sen?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Ben mi?" Ediz boğazını temizledi. "Evdeyim...?"
"Kim var yanında?"
Derin bir nefes aldı. Kısa bir an söyleyip söylememekte tereddüt etse de en sonunda kısık bir sesle, "Bir arkadaşım," dedi.
Kahkaha attım. "Bir arkadaşın? Öyle mi? Sana yazıklar olsun be! Sana var ya gani gani yazıklar olsun! Pis köpek! Olmaz olsun böyle en yakın arkadaşlık!"
"Âlâ," dedi uyarı dolu bir sesle. "Ne saçmalıyorsun? Açık konuş."
"O çiyan Cemre'yle olduğunu biliyorum. Pislik! Bir daha sakın konuşma benimle. Sen nasıl yaparsın bunu bana ya? O sıska Çağlar'a selam verdim diye bir hafta anamdan emdiğim sütü burnumdan getirdin benim! Üstelik çocuk sana hiçbir şey yapmamıştı! Sadece gıcık oluyorsun diye olay çıkardın!"
Ediz, "Sincap," dedi ama onu dinlemeden laf bombardımanıma devam ettim.
"Sarmaş dolaşsınız bir de! Ay bir de evine götürmüşsün ya! Allah seni bildiği gibi yapsın! Bana verdiğin değer de bu kadar işte! Aptal! Sırf sen geliyorsun diye izin aldım ben patronumdan haftasonu için! Ama ne var biliyor musun? Şimdi iptal edeceğim o izni. O salak Cemre'yi getir, onunla gez. Pislikler! Seninle olan arkadaşlığımı tam şu anda son-"
"Âlâ!" diye bağırdı Ediz. "Yeter!" Dişlerimi sıktım ve sustum. İç geçirdi. "Cemre'yleyim evet. Takılıyoruz sadece, ciddi bir şey yok aramızda."
"Ciddi bir şey yok mu?" Kahkaha attım. "Ya bana ne? Geri zekâlı! Sence ben buna mı takılıyorum!" dedim daha da sinirlenerek.
"Ne o zaman?" dedi Ediz kısa bir an sustuktan sonra. "Sorun ne? Sen neden bu kadar sinirlendin? Söylesene?"
Konuştukça sinirlendiriyordu beni. "Neden mi?" dedim hayret içinde. "Sana yazıklar olsun! Takılacak başka kız mı kalmadı da benim saç saça baş başa kavga ettiğim o çiyanla takılıyorsun? Bu mu en yakın arkadaşlık? Seni Allah bildiği gibi yapsın! Git ne bok yiyorsan ye! Hain! Vatan haini!"
Ediz keyifli bir şekilde güldü. "Aşırı tepki vermiyor musun sence de?"
"Ne?" dedim şok içinde. "Aşırı tepki mi veriyorum? Seni Allah kurbağaya çevirsin inşallah da vırak vırak vıraklamaktan götün ayrılsın! Bir hafta küstün benimle Çağlar'la konuştum diye bir hafta! Ya sen değil miydin 'benim hoşlanmadığım insanlarla konuşamazsın, en yakın arkadaşlar böyle yapar' diyen?"
Ediz kısa bir an sustu, saniyeler sonra tekrar güldü. "Evet. Bendim."
"Ulan o zaman ne işin var benim kavgalı olduğum kızla?" dedim öfkeli bir hayretle. "O kızı günahım kadar sevmediğimi bilmiyor musun sen? Saçımı başımı yoldu benim! Tırnak izleri hâlâ duruyor kolumda, geçmedi; iz kaldı! Ne bok yiyorsun o zaman? Onunla ne işin var? Tahmin edemedin mi benim..."
"Senin ne?" diye böldü beni Ediz merakla.
Kaşlarımı çattım. "Benim kızacağımı."
Bir süre sustu. Kaşlarım çatık bir şekilde sessizliği dinledim. Sanırım bana hak veriyordu; haklılığım yükleniyordu. Ediz birine hak verirken susardı. Sigaramı içerek sessizce bekledim bu yüzden.
"Dinle," dedi saniyeler sonunda. "Sesini kapat ve sakın konuşma."
"Ne?" dedim yüzüm buruşurken. "Nasıl ya-"
"Sesini kapat."
Başımı iki yana sallayıp telefonu kulağımdan uzaklaştırdım ve sesimi kapattım. Telefonu yeniden kulağıma yasladığımda ahizeden hışırtılı sesler geliyordu.
"Kiminle konuşuyordun ya?" dedi Cemre'nin ciyaklayan sesi. Dişlerimi sıkmama sebep olmuştu sesini duymak. "Ağaç oldum burada."
"Âlâ," dedi Ediz düz bir sesle.
Cemre birkaç saniye sustuktan sonra, "Ay! Evin de çok sıcakmış. Kaçta yakıyorsun ya? Kazağımı çıkardım baksana. Neyse. Peynir tabağı hazır," dedi neşeli bir şekilde. Sanki adımı hiç duymamış gibi davranıyordu. "Kadehleri de masaya koydum. Şarabı getirir misin?"
"Getiremem," dedi Ediz anında. Sesi mesafeliydi.
"A-anlamadım?" dedi Cemre afallayarak. "Nasıl getiremem?"
"Hazırlan. Taksi çağırıyorum. Gidiyorsun."
Kaşlarım kalktı. Haklı olduğumu gerçekten anlamıştı. Zira kızı resmen kovuyordu. Dikkatle dinlemeye devam ettim.
"Efendim?" dedi Cemre şok içinde. Asyalı olduğunu düşünmeme sebep olacak kadar küçük ve çekik olan gözlerinin irileştiğini tahmin edebiliyordum. "Gidiyor muyum?"
"Evet." Ediz'in sesi netti.
"O Âlâ pisliği söyledi bunu yapmanı, değil mi?" dedi Cemre öfkeyle. "Hah! Kudurdu tabii attığın hikayeyi görünce! Benden yediği dayağı hâlâ hazmedememiş mi? Altı sene oldu!"
Biten sigarayı çömelerek karın içinde söndürdüm ve öfkeyle derin bir nefes aldım. Pislik karı! Hem utanmadan en yakın arkadaşıma yavşıyordu hem de beni suçluyordu.
"Düzgün konuş," dedi Ediz sakince. "Onun hakkında böyle konuşamazsın."
Doğruldum ve istemsizce gülümsedim.
Cemre kahkaha attı. "Yalan mı? Kudurmadı mı? Aradığında bağırıp çağırmadı mı sana?"
Ediz'in sabırla derin bir nefes aldığını duydum. "Haklı. Seninle takılamam; bu bizim arkadaşlığımıza aykırı bir durum."
"Arkadaşlığınıza aykırı bir durum mu?" Cemre tiz bir kahkaha daha attı. "Sen onu benim külahıma anlat. Kör müyüm ben? Görmüyor muyum senin-"
Cemre'nin cümlesinin tamamını duyamadan birkaç bip sesi duydum ve telefon kapandı. Kaşlarım çatılırken telefonu kulağımdan uzaklaştırıp ekrana baktım. Hat kesilmiş olmalıydı. Bence suratına kapattı ama sen bilirsin Âlâ.
Cemre'nin hakkımda söylediği şeyleri duymamı istememişti belli ki. Umurumda değildi. Haklıydım ve Ediz bunu anlamış, gerekeni yapmıştı. Artık onunla küsmeme gerek yoktu. Hem bunu telafi edebilirdim. Ona güzel, onu hak eden bir kız bulabilirdim. Zira Cemre'nin amacı takılmak falan değildi; onu kapaklamaya çalışıyordu. Ediz daha iyilerini hak ediyordu. Cemre masaya çıkıp tepinsindi. Ben arkadaşım için en iyisini bulacaktım. Esra Erol musun sen Âlâ?
Omuz silktim ve kapıyı açıp mutfağa geri döndüm. Yüzümde engelleyemediğim, zafer kazanmış bir gülümseme vardı. Bana suçsuz yere saldırıp aylarca zorbalık yapan bir kızdan intikam almış gibi hissediyordum. Haklıydım da böyle hissetmekte çünkü gerçekten Cemre yüzünden çok zor günler geçirmiştim.
Hoşlandığı çocuk benden hoşlanıyor diye lise üçüncü sınıftayken kafayı bana takmış, yancılarıyla birlikte beni gördükleri her yerde itip kakmışlardı. Çocuğu reddettiğim halde durmamıştı. Dedikodumu çıkarmıştı ve bir buçuk yıl boyunca okulda uğraşmadığım zorbalık çeşidi bırakmamıştı. En sonunda patladığım için de birbirimize girmiştik ve sağlam bir dayak yemiştim. Hatırladıkça ense köküm sızlıyordu zira yancılarıyla birlikte öyle güzel dövmüşleri ki beni kafamda saç kalmamıştı. Tırnaklarının izleri kollarımda duruyordu hâlâ.
Buzdolabına yönelip kapağına uzandığım sırada telefonum titreyince durdum ve ekranı açıp gelen mesaja baktım.
Gitti. Sakin olabilirsin, bir daha görüşmeyeceğiz.
Kıkırdadım ve hızlı bir cevap yazdım.
Aferin.
Ediz konuşmadan ayrılmamıştı. Mesajımı hemen gördü ve anında cevap yazdı.
İznini sakın iptal etme Sincap. Senin için geliyorum çünkü.
Bakarız :)
Ediz bir şeyler daha yazıyordu. Ceylin'i daha fazla bekletmemek için siyah bir tepsi aldım. Dolaptan çıkardığım iki kase pudingi ve iki tatlı kaşığını üzerine koyup mutfaktan çıktım. Telefonum titrediğinde Ediz'in mesaj attığını anlamıştım fakat şu an bakamazdım.
Mutfaktan çıktığımda holde sarışın bir kızla karşılaştım. Nika'ya benziyordu, manken gibiydi.
"Şey," dedim yolunu keserek. Bana tuhaf tuhaf baktıktan sonra gözlerini elimdeki tepsiye çevirdi. "Bir şey soracağım da..."
"Tabi," dedi Rus aksanıyla. Sacha mı kız acaba? Şu seni elleyen diğer şüpheli? Muhtemelen oydu.
"Sinema odası... nerede?"
Kaşları çatıldı. "Ne yapacak sen sinema odada?" Bakışları kuşkucu bir hal almıştı.
"Film izleyeceğiz," dedim kaşlarımı çatmamak için kendimi zor tutarken. "Ceylin'le birlikte."
Kaşları kalktı fakat daha fazla sorgulamadı. "İkinci kata çık," dedi merdivenleri işaret ederek. "Sola dönüp koridor sonu doğru ilerle ve yine sola dön. Orada küçük bir merdiven var." Duraksadı. "Karan Bey biliyor sen gideceğini?"
Hızlıca başımı salladım. "Evet."
"O zaman tamam. O merdiveni çıktıktan sonra karşılıklı dört tane kapı görecek sen. Koridor sonunda, sol taraf sakın girme; Karan Bey oda orası. Onun yanındaki Ceylin oda. Ceylin odanın karşısındaki kapı sinema oda."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Ta-tamam," dedim garipseyerek. "Teşekkürler."
"Rica ederim," dedi, R'leri bastıra bastıra söylüyordu. "İyi seyirler."
Merdivenlere doğru ilerlerken ikinci katta neden iki merdiven olduğunu anlamaya çalışıyordum. Üçüncü katın merdivenleri koridorun başından devam ediyordu görebildiğim kadarıyla; bir merdivene daha neden gerek duyulmuştu ki?
Aceleci ama dikkatli adımlarla soldaki koridorun sonuna ilerledim ve yeniden sola döndüm. Küçük bir girinti şeklindeki bölmede siyah bir kapı; kapının önünde iki adam vardı. Kaşlarım çatılırken etrafa bakındım. Yanlış mı gelmiştim?
"Şey... merdiven var dediler burada ama?"
Adamlardan iri yarı olanı hiçbir şey söylemeden kapının yanındaki dokunmatik ekrana bir şifre tuşladı ve önce bir bip sesi, sonra bir klik sesi duydum. Kapı yavaşça aralandığında gözlerimi kırpıştırıyordum. Evin içinde neden bu kadar güvenlik önlemi var Âlâ? Malikânenin etrafında kuş uçmuyor. Hatta bir kilometre ötesine bile yabancı biri yaklaşamaz yani. Ben işkillendim şahsen. Benim de tuhafıma gidiyordu her yerde bu kadar adam olması açıkçası. Üstelik Karan neredeyse adamlar da orada bekliyorlardı.
"Sağdan ilk kapı," dedi adam tok bir sesle. "Sinema odası."
Geleceğimi biliyordu; hatta nereye gideceğimi de biliyordu. Aceleyle başımı salladım ve açtıkları kapıdan içeri girdim. Loş ışıklarla ışıklandırılan dar bir merdivende yukarı çıktım önce, sonra ufak bir koridorda buldum kendimi. Dedikleri gibi dört tane siyah kapının olduğu; boş, küçük bir koridordu burası. Bazı sanatsal tablolar dışında gri renkteki duvarlar tamamen boştu. Derin bir nefes aldım ve sağdaki ilk kapıya yöneldim. Elimdeki tepsi yüzünden zorlanarak tokmağı çevirdim ve ayağımla itekleyerek içeri daldım.
Odanın led ışıkları yanıyordu. Karşımda beliren, bütün duvarı kaplayan sinema ekran televizyona bakarken ıslık çalmamak için kendimi zor tutmuştum.
"Âlâ geldi!"
Bakışlarım ekrandan ayrılıp Ceylin'e kayarken hafifçe gülümsedim. Açık pembe renginde, üzerinde koyu pembe yazıyla Barbie yazıları olan bir pijama giymişti. Saçları güzelce taranmış, açık bırakılmıştı. Karan'ın kolunun altında oturuyordu. Geniş, yumuşak ve çok rahat görünen; U şeklindeki, büyük yastıklı, füme rengi koltuğa yayılmış beni bekliyorlardı. Koltuk o kadar büyük ve rahat görünüyordu ki hayatımın sonuna kadar üzerinde mışıl mışıl uyuyabilirdim.
"Çok beklettim mi?" diye sordum doğrudan Ceylin'e bakarak. Karan'a henüz bakmamıştım. Zaten o da bana bakmıyordu, sanki açıkmış gibi televizyona sabitlemişti bakışlarını.
"I-ıh. Gel!" dedi Ceylin elini koltuğa, hemen yanına vurarak. "Yanıma otur."
Kucağında puding, elinde tatlı kaşığı vardı. Yememişti, sanırım beni beklemişti. Ben gülümseyerek onlara doğru ilerlemeye başladığımda yanına koyduğu barbie bebeklerini diğer eliyle itekliyor, bana yer açmaya çalışıyordu.
Barbie bebekleri koltuğun sağına doğru itip yanına oturdum ve tepsiyi bacaklarımın üzerine koydum. Koltuğa yerleştiğimde Karan'ın, Ceylin'i sardığı kolu koluma değdi. Çaktırmadan biraz uzaklaşmaya çalıştım fakat beceremedim.
"Seni bekledim," dedi Ceylin, başını kaldırıp yüzüme bakarak kocaman gülümsüyordu. "Beraber yiyelim diye."
İçimde oluşan, benim bile şaşırdığım yoğun bir şefkat duygusuyla ellerimi saçlarına götürdüm ve eğilip başının üzerine bir öpücük kondurdum. "Çok naziksin," dedim gülümseyerek. "Artık yiyebilirsin."
Ceylin hevesle kaşığını pudinge daldırırken Karan elindeki küçük kumandayı ekrana tuttu ve televizyonu açtı hemen ardından da başka bir kumandayla ışıkları söndürdü. Bize bakmıyordu ama kulağının bizde olduğunu biliyordum.
"Ne izleyeceksin?" diye sordu ifadesiz bir sesle. "Hangisini?"
"Prenses Okulu!" dedi Ceylin ağzındaki pudingi tadını çıkara çıkara yerken. "Âlâ'nın en çok sevdiği!"
Güldüm. Sonra gülümsemem yüzümde soldu ve kucağımdaki pudinglere baktım. Ne akla hizmet yaptığımı bilmiyordum ama Karan'a da bir kase puding getirmiştim. Böyle bir incelik yapmaya neden gerek duyduğumu bilmiyordum. Düşünerek yaptığım bir şey değildi açıkçası; öyle yapmıştım işte.
Tereddüt etsem de kaseyi ve kaşığı yavaşça elime aldım ve gergin bir şekilde ona doğru uzattım. Göz ucuyla yaptığım şeyi görüp bana döndü ve soran bakışlarla baktı. "Puding?" diye mırıldandım. "Yemek istediğinizi söylemiştiniz..."
Sizli bizli konuşmama şaşırmış olacak ki kısa bir an hafifçe kaşları çatıldı. Bozuntuya vermeden gülümsedim. "Alacak mısınız Karan Bey?"
Neye şaşırıyordu? Patronumla senli benli konuşamazdım sonuçta. Biraz bodozlama çıktın sınırların dışına, ondan olabilir Âlâ. Siz iki dakika susun Alelâde Hanım. Bana da mı?
Yüzü ifadesizleşirken önüne döndü. "Orta sehpaya bırak," dedi. "Oradan alırım."
"Peki," diye mırıldandım ve dediğini yaptım. Tepsiyi de orta sehpaya bırakıp montumu çıkardım. Telefonumla kasemi kucağıma aldım ve pudingi iştahla yemeye başladım.
"Imm," dedim bir kaşık daha alırken. "Çok güzel olmuş Ceylin. Ellerine sağlık."
Ceylin'in yüzü aydınlanırken, "Ben yaptım!" dedi hevesle. "Baba yesene!"
"Yiyeceğim," dedi Karan düşünceli bir şekilde filmi açmaya çalışırken. "Sabret güzelim. Filmi açıyorum."
"Sabrediyim babacım." Ceylin koltuktan sarkan ayaklarını sabırsız bir şekilde sallıyordu.
Pudingimden bir kaşık daha yerken kucağımdaki telefonu aldım ve Ediz'in mesajını açtım.
Bakarızı falan yok Sincap. Senin için bu geceki bütün planlarımı iptal ettim, bilmem farkında mısın?
Yüzümü buruşturdum ve ekrana dik dik baktım. Benim için mi? Zaten yapması gereken bir şeyi yaptı diye ayrıcalıklı mı hissetmeliydim? Bu bir kuraldı. 'Dostumun düşmanı düşmanımdır' kuralıydı.
En başında düşünmen gerekiyordu bunu yalnız. Kızı evine kadar getirip kovdun diye teşekkür etmem!
Ediz anında çevrimiçi oldu ve saniyeler içinde cevap verdi.
Neyse ne. O izni iptal edersen külahları değişiriz :)
Öf tamam be!
"Film," dedi Karan'ın ifadesiz sesi. İrkilerek ona baktığımda göz göze geldik. Bakışları soğuktu."Başlıyor. Telefon yasak."
Hafifçe başımı sallayıp telefonun ekranını kapattım ve kenarı koydum. Önüne döndü ve bakışlarını ekrana sabitledi. Ben de öyle yaptım ve yavaşça arkama yaslandım. Koluma dokunan kolu dikkatimi dağıtsa da derin bir nefes aldım ve filme odaklandım.
Film boyunca Ceylin o kadar neşeliydi ki sürekli bana dönüp bir sonraki sahne hakkında bir şeyler söyleyip durmuştu. Kıkır kıkır izlemiştik bütün filmi. Çok huzurluydum.
Blair'in gerçek bir prenses olabilmesi için eğitim aldığı sahne geldiğinde Ceylin ayağa kalktı ve çalan şarkıyı söyleyerek koltukta zıplamaya başladı. Şarkıyı ezbere biliyordum, bu yüzden elini tutup o yanımda zıplarken eşlik ettim.
"Dengede değilim ve düşebilirim. Belki yeteneğim yoktur? Buraya ait değilim!"
Ceylin iki elimi de tutarak kahkahalar eşliğinde zıplamaya devam etti.
"Ve bu büyük baskı! Beni çoktan aştı! Yapabilirim sandım. Çekip gitmeliydim ama bu benim özgürlük şansım! Hepsi de bana bağlı ve buna devam edersem dünya benim olur!"
Dayanamadım ben de ayağa kalktım ve koltuğun önünde Ceylin'le birlikte kıkırdayarak dans etmeye başladım. Hem şarkıyı söylüyor hem de el ele tutuşmuş dans ediyorduk. Nerede olduğumu unutmuş, kendimi kaptırmıştım.
"Her şey gözümün önünde sanki, tutarım uzatsam elimi, dünya benim olur! Hayallerim gerçekleşti sanki! Açtım kanatları şimdi! MERHABA DÜNYA!"
Ceylin boynuma atladığında son anda yakalayıp kucağıma aldım ve dans ederek şarkıyı söylemeye devam ettik.
Karan bizi izliyordu fakat bunu çok sonradan fark etmiştim. Şarkı bittiğinde. Göz göze geldiğimiz an durgun bakışlarını gördüğümde bir an duraksadım, utandım ve gözlerimi kaçırıp güldüm. "Ay!" dedim nefes nefese. "Çok ağırsın Ceylin. Abla mı oluyorsun yoksa?"
Ceylin kıkırdadı. "Tabakımı bitirdim diye büyüdüm!"
Koltuğa oturduk fakat Ceylin kucağımdan inmedi. Sırtını göğsüme yasladı, başını da omzuma koydu ve filmi izlemeye devam etti. Teknik olarak artık Karan'ın yanında oturuyordum. Neyseki artık birbirimize dokunmuyorduk. Biz filmin devamını keyifli bir şekilde izlerken Karan sessizliğini korumuş, büyük bir ciddiyetle sanki çok ilgisini çekiyormuş gibi pudingini yiyerek filmi izlemişti.
Sonlara doğru, Blair nihayet tacına kavuştuğu sırada bıcır bıcır konuşan Ceylin'in sessizleştiğini fark ettim. Kaşlarım çatılırken yavaşça başımı eğdim ve gülümsedim. Uyumuştu.
"Şey," dedim fısıldayarak. Karan başını çevirip bana baktı. "Uyumuş..."
"Uyur," dedi ifadesiz bir sesle. Ceylin'i izliyordu. "Benim uyuduğumu iddia eder ama hep kendisi uyur."
Ceylin'i yavaşça kolundan tutup kucağıma yatırırken gülümsedim. "Melek gibi," diye mırıldandım istemsizce. "Çok güzel bir kız olacak büyüdüğünde. Sizin için zor bir durum olsa gerek."
"Biz kimiz tam olarak?" diye homurdanınca gözlerim onu buldu. Doğrudan önüne bakıyordu ama yüzünde komik bir somurtganlık vardı. Ben sessiz kalınca duraksadı ve derin bir nefes aldı. "Sizli bizli konuşmana gerek yok diyorum."
Boğazımı temizledim. "Patronumsunuz artık. Böylesi benim için daha rahat. Diğer türlü tuhaf hissediyorum..."
Yüzü ifadesizleşiyken dönüp bana baktı, sonra hiçbir söylemeden önüne döndü. Yeniden Ceylin'e baktım. O kadar masumdu ki yüreğimde sıcacık bir his uyandırıyordu. Yüzüne düşen bir tutam saçı yavaşça geriye ittiğim sırada Karan ayaklandı.
"Yatağına yatırayım," diye açıklayınca toparlanıp başımı salladım.
Karan, Ceylin'i kucağımdan almak üzere bize doğru eğildiğinde yüzü yüzüme hizalandı ve bir an burun buruna geldik. Kalbimde tuhaf bir çarpıntı başlayınca afallayarak gözlerimi kırpıştırdım. O da ne kadar yakın durduğumuzu fark etmiş olacak ki birkaç saniye gözlerimin içine baktı. Yavaşça yutkunduğum sırada ise başını eğdi, bir elini Ceylin'in sırtına; diğerini bacaklarının altına kaydırdı. Ne yapacağımı bilemeyerek öylece durdum. Nefesimi tuttuğumun bile farkında değildim.
Ceylin'i kucaklayıp doğrulduğunda kalbim hâlâ çarpıyordu. Sanırım ondan hâlâ korkuyordum. Yakınımda olmasına ve kokusuna hâlâ alışamamıştım. Bence kork- Neyse.
"Bekle beni burada," dedi kapıya doğru ilerlerken ifadesiz bir sesle. "Konuşacaklarımız var."
"N-ne konuşacağız?" diye sordum nefesimi üfledikten sonra. Sertçe yutkunmam gerekmişti zira göğsümün üzerine gülle gibi düşmüştü varlığı.
"Bekle," dedi ve gitti.
Gergin bir şekilde etrafa bakındım. Ne konuşacaktık ki? Yanlış bir şey mi yapmıştım yine? Kesin bir şey yapmıştım. Ellerimi kucağımda birleştirip öylece durdum ve bekledim. Midem kasılıyordu, elleri buz tutmuştu. Tek bir lafıyla bana böyle hissettirmesinden nefret ediyordum.
•••
Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum. Birkaç dakika geçmiş olmalıydı Karan geldiğinde. Kapıyı açtı, bana bakmadan büyük adımlarla yanıma ulaştı. Araya biraz mesafe bırakarak yanıma oturduğunda ellerimi kucağımda birleştirmiş, huzursuz bir şekilde ona bakıyordum.
Bana yıllar gibi gelen bir sessizlik oldu. Karan sehpanın üzerindeki boş kaselere baktı bir süre. Sonra hafifçe bana döndü ve elini bacağına yaslayarak yüzüme baktı.
"Arkadaşların ne zaman gelecekti?" diye sorarken sesi de ifadesi de oldukça mesafeliydi.
Boğazımı temizledim. "Şey... haftasonu... cumadan gelirler sanırım... ama ben yanlarına cumartesi giderim diye şey yaptım... düşündüm... akşam dönerim ama! Kalmam. Onlar da pazar dönerler zaten."
Ağır ağır başını sallarken bir süre daha sustu. Gergin bir nefes aldım ve devam etmesini bekledim.
"Senden haftasonuna kadar süre istiyorum," dedi kuru bir sesle. Başını çevirip boşluğa baktı. "Ceylin için gerçekten güvenebileceğim bir oyun ablası bulmam gerekiyor."
Kaşlarım çatıldı. Neden bahsediyordu?
"N-nasıl yani?" diye sordum gözlerimi kırpıştırarak. "Ben ilgilenmeyecek miyim?"
Omuzlarım düşmüştü. Ceylin'le ilgilenmemi istemiyor muydu? Beğenmemiş miydi acaba ilişkimizi? Ben çok mutluydum ama bu durumdan. Bu iki yılı bana katlanılabilir kılacak tek şey buydu ve şimdi elimden mi alacaktı bunu da?
"Seni bırakacağım," dedi gözleri yeniden gözlerimi bulurken. "Artık özgürsün."
Kaşlarım daha derin çatıldı, dudaklarım aralandı ve şaşkınlıkla bakakaldım. NE? "Ne?"
Nasıl yani? Beni bırakacak mıydı? Şaka mı yapıyordu? Ya da blöf müydü?
Yüzümü inceledi, tepkimi dikkatle izledi ve, "Sevinmedin mi?" diye sordu ifadesiz bir sesle. "Gitmek istemiyor muydun?"
Yutkundum. "İstiyordum..." O kadar şaşkındım ki sevinmeye fırsat bulamıyordum. Gözlerimi birkaç kez daha kırptım ve derin bir nefes aldım. "Ne değişti? Yani... gebersem de gidemeyeceğimi söylemiştiniz?"
Bir süre gözlerimin içine baktıktan sonra başını çevirip önüne döndü ve geriye yaslandı. "Bir şey değişmedi. Sadece bir şeyin farkına vardım."
"Neyin?" diye sordum çekinerek.
Gözlerini karşıya dikmiş durgun bakışlarla durdurduğumuz filme bakıyordu. Gözlerini bir kez kırptı ve burnundan bir nefes verdi.
"Sana daha büyük bir zarar veremem," dedi kuru bir sesle.
Allah senin zaten belanı vermiş demek istiyor Âlâ.
Başımı eğip dalgın dalgın sehpanın ayaklarına baktım. Kurtuluyordum. Özgürlüğüme kavuşacaktım. Beni bırakıyordu. Gitmeme izin verecekti. İnanamıyordum. Tüm olasılıkları düşünmüştüm ama bunu düşünmemiştim. Beni kendi isteğiyle azad edeceğine hiç ihmal vermemiştim.
"Anladım," diye mırıldandım.
"Haftasonuna kadar Ceylin'le ilgilenebilir misin?" diye sordu bana bakmadan. "Arkadaşların geldiğinde onlarla dönersin Ankara'ya."
"Olur," dedim hafifçe başımı sallayarak. "Seve seve..."
"Güzel," dedi ve ayağa kalktı.
Ne yapacağımı bilemeyerek oturduğum yerde kıpırdandım ve o gitmek üzere kapıya ilerlerken arkasından seslendim. "Karan Bey!"
Durdu, birkaç saniye sonra da omzunun üzerinden soran bakışlarla doğrudan gözlerime baktı.
"Şey," dedim gergin bir şekilde ayağa kalkarken. "Size olan borcumu... ödeyeceğim. Yani... kirayı... Maya için gönderdiğiniz tutarı... ödeyeceğim ama..." Mahçup bir şekilde gülümsedim. "Taksitle şey yapsam olur mu?"
"Borcun yok," dedi ifadesiz bir sesle. "İyi geceler."
Sonra başka bir şey söylememe izin vermeden gitti. Arkasından bakakalmıştım. Borcum vardı ve ödeyecektim. Öderiz öderiz boş ver şimdi sen onu. Kurtuluyoruz Âlâ! Özgürüz artık! Evet, inanamıyordum ama kurtuluyordum. Evime dönecektim. Şaka gibiydi ama gerçekti.
Gömüldüğüm karanlıktan çıkıyordum.
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum! Bir sonraki bölüm çabuk gelecek, söz 🖤