Instagram:
@ezgivani (Bölüm öncesi kesit okumak isteyenler ya da benimle iletişime geçmek isteyenler gelebilir.)
Demir Demirkan - Aşktan Öte
Şebnem Ferah - Eski
Keyifli okumalar 🖤
"Çok yavaşsın."
Hastanenin otoparkına inmiştik. Asansörden inerken sol bacağıma saplanan kramp yüzünden bir anda acı içinde topallamaya başlamıştım fakat Karan bunu görmediği için söyleniyordu. Uyluğumdan bileğime kadar uzanan, bacağımın işlevini yerine getirmesine engel olan lanet olası bir kramptı bu.
"Bacağım," dedim acı içinde. "Yürümekte zorlanıyorum."
Karan'ın aceleci adımları önce yavaşladı, sonra da durdu. Bana döndüğünde kaşları çatılmıştı. "Kramp mı girdi?" diye sorduğunda ona doğru ilerlemeye çalışıyordum, hafifçe başımı salladım.
İç geçirip bana yöneldi ve benim ona ulaşmamı beklemeden yanıma geldi. "Elini omzuma koy," derken bana temas etmekle etmemek arasında gidip geliyordu.
Yutkunup gözlerimi kırpıştırdım. Saniyeler geçti ve tereddüdüm Karan'a ilmek ilmek işledi. Elini bel kıvrımıma yerleştirip beni sıkıca tutarken, "Seni yemeyeceğim," dedi alçak bir sesle. "Yürümene yardım etmeye çalışıyorum sadece."
Ondan korkuyordum, ürküyordum ve benimle kurduğu iletişim biçimini biraz olsun yumuşatmış olması bunu değiştiremiyordu. Evet, anlam veremediğim bir şekilde kötü davranmıyordu fakat her an bir şey yapacakmış gibi hissetmekten kendimi alıkoyamıyordum. Alnımda hissettiğim namlunun soğukluğu, öfkesi, gözlerindeki saf nefreti ve kurduğu zehirli cümleler hâlâ benimleydi; gitmiyordu, gitmeyecekti de. Yerine yenilerinin ekleneceğini de biliyordum üstelik. Bana neden böyle davrandığını bilmiyordum fakat merhamet göstermekten çok uzaktı. Şefkatten de çok uzaktı. Belki de sadece iyi günündeydi, bilemiyordum.
Tereddüt içinde kıvransam da elimi kaldırdım ve yavaşça omzuna koydum. Karan zorlanmadan ağırlığımı üstlendiğinde nefesimi tutmuş, kokusunu duymamaya çalışıyordum. Burnumun tıkalı olması bile bu kokudan kaçmama yardımcı olmuyordu. Ölümün her daim kapımda olduğunu hatırlatır gibiydi kokusu. "Ölüm de tıpkı aşk gibidir," demişti annem hiç görmediğim ama en sevdiği kuzeni olduğunu bildiğim Ulaş abiyi talihsiz bir trafik kazasında kaybettiğinde. "Seni bulduğunda kaçacak yerin olmaz."
İki yıl önce kurmuştu bu cümleyi. En sevdiği kuzeni olan Ulaş abi otuz iki yaşında trafik kazasında ölmüştü bir gün önce. Çok ağlamıştı annem, çok yanmıştı ona. Üç yaşındaki masum bebeği ve eşi geride kalmışlardı bir başlarına. Üstelik Ulaş abi kanseri yenmişti ölmeden iki hafta önce. Kanseri yenmişti fakat eceli yenememişti. Ölüm onu bulduğunda kaçacak yeri olmamıştı.
Karan'ın kokusu bu cümlenin kokusuydu zihnimde sanki. Burnuma her geldiğinde karanlık bir odada buluyordum kendimi. Ölümün şah damarımdan daha yakında olduğunu hissediyordum. Bunu değiştirebilir miydim, bilmiyordum. Hiç sanmıyordum. Kokular ve anılar her zaman kalıcıydı zihnimde. Bir kez yerleşti mi mıhlanıp kalıyordu. Bana yaklaşmasını istemiyordum bu yüzden. Bana dokunmasını da istemiyordum. Teni ölüm kokuyordu.
Beni kolaylıkla yürütmeye başladığında tuttuğum nefesimi yavaşça üfledim fakat yenisini doldurmadım ciğerlerime. Elim omzunu sıkı sıkı kavramıştı, parmaklarım montuna gömülmüştü ve her adımda acıyla inliyordum.
"Hemşire bunun normal olduğunu söylemişti, değil mi?" diye sordu hatırlamaya çalışır gibi.
"Evet," dedim dişlerimi sıkarak. "Ben kasıyorum ya kendimi iğne yapılırken. Ondan kramp giriyor hep. Ya da sinirime denk geldi, bilmiyorum. İki olasılıktan biri işte."
"Sinirine mi denk geldi?" dedi başını çevirip bana bakarken. Kaşlarını çatmıştı. "Sakat kalabilirsin, Âlâ."
"Biliyorum," dedim hafifçe gülümseyerek. "İnşallah kalmam. Birazdan anlarız... Yani geçerse sorun yok demektir... Geçmezse de hayırlısı."
Karan derin bir nefes aldı. "Bekleyelim o zaman geçene kadar," dediğinde bir anda yürümeye son vermişti. "Geçmezse müdahale etsinler."
"Yok ya, saçmalama," dedim rahat bir şekilde. "Hep oluyor bana. Korkuyorum ya ben, kasıyorum istemsizce kendimi. Ondan. Hadi, gidelim. Kahve içeceğiz daha. Hem Ceylin de evde beni bekliyor."
Karan'ın gözleri bir an yüzümde takılı kaldı, sonra önüne döndü. "Emin misin?"
"Hı-hı," dedim yürümek için bir adım attığım sırada. "Sakat kalırsam da Allah'ın hakkı ikidir derim. Kuru sıkıdan yırttım ama iğneden kaçamadım derim." Kahkaha attım.
Derin bir nefes alıp verdi, önüne döndü ama bir şey söylemedi. Belimdeki elini sıkılaştırdı ve yeniden ilerlemeye başladık. Elinin varlığını düşünmemeye çalışırken kocaman otoparkı aştık ve arabaya ulaştık. Arabanın önünde durduğumuzda Karan durdu ve beni de durdurdu. Ne yaptığını anlamak için başımı kaldırıp yüzüne baktığımda düşünceli bir şekilde gözleriyle arabanın yüksekliğini incelediğini gördüm.
"Hadi," dedim. "Neden durduk?"
"Binebilecek misin?" diye sordu. Kaşları hafifçe çatılmış, alnının ortasında iki derin çizgi oluşmuştu.
"Binerim," dedim. "Binerim herhâlde. Denemeden bilemeyiz."
Karan arabanın kapılarını açtı ve beni sürücü koltuğuna doğru yönlendirdi. Bir eliyle belimi sıkı sıkı tutarken diğer eliyle kapıyı açtı ve bir kez daha yüksekliğe baktı. Her an homurdanacakmış gibi görünüyordu ama bir şey söylemiyordu. Zihnimde dün gece söylediği cümle yankılanırken bir an kötü hissettim ve bana yardım etmesini hiç istemedim. Dertsiz başıma dert aldım anasını satayım, demişti. Acaba şimdi de içinden mi söylüyordu bunu?
Sağ ayağımı kaldırıp yavaşça basamağa koydum ve Karan'ın omzundan destek alarak yükselmeye çalıştım. Başarılı oldum ama bunun sebebi aldığım destek değildi, belimdeki elinin verdiği destekti. Sol ayağımı da nihayet içeri sokmayı başardığımda acıyla inleyerek koltuğa oturdum. Karan kapımı kapatıp arabanın önünden dolanarak sürücü koltuğuna geçti.
Ağrı git gide hafifliyordu. Kasılıp ağrıyan bacağımı dümdüz olacak şekilde uzattım ve geriye yaslanıp nefesimi gürültüyle dışarı üfledim.
"Kemer."
Başımı çevirip ona baktım ama ağzıma gelen kinayeli cümleleri dışa vurmadım. Sessizce emniyet kemerimi bağlarken kinayeli cümlelerimi içimden söylemekte bir sakınca göremiyordum ama. Çünkü mesela beni iki kez öldürmeye yeltenmiş bir adamın emniyet kemeri takmamı istemesi kadar saçmaydı hayat. Ya da elime tabanca verip ayağımı vurmamı isteyen adamın iğne yüzünden sakat kalacağımı düşünüp hastanede beklemeyi teklif etmesi kadar ironikti. Daha da ilerisi; beni, kardeşimi öldürmekle tehdit edip sonra kardeşimin bütün masraflarını karşılaması gibi çelişki doluydu. Karan'ın dengesizliği mi daha sinir bozucu seninki mi karar veremedim ben Âlâ.
Araba hareket edip otoparkın içinde ilerlerken başımı geriye attım ve gözlerimi kapattım. Ateşim varmış gibi hissetmiyordum ama boğazım hâlâ çok ağrıyordu. Yutkunmak işkence gibiydi.
İşlek caddeye çıkana kadar konuşmamıştık, ben de gözlerimi açmamıştım.
"Geçti mi?" diye sorduğunda sessizlik sigara dumanı gibi havada dağıldı ve hızla kayboldu. Sigara demiştim de... bir sigara içsem ne güzel olurdu şimdi.
Gözlerimi açmadım. "Hafifledi. Sakat kalmıyorum sanırım."
"Sinirine denk geleceğini sanmıyordum zaten," dedi düz bir sesle. "Donanımlı bir hastanedir burası."
"Ona ne şüphe," dedim açtığım gözlerimi devirerek. "Benim bir aylık kazancımı aldılar az önce senden. Devlet hastanesine gitsek de aynısını yapacaklardı. Hem de bedavaya! Şimdi ilaçlar da bir dünya para tutacak. Ne gerek vardı? Tamam çok güler yüzlüydüler, ilgiliydiler ama biri bana gülümsesin diye de enayi gibi servet ödemem yani. Bedava olsun varsın, ben yerim o çilekeş hemşirelerden azarımı! Ayrıca sağlık çalışanlarına çok haksızlık ediliyor bence. Sen daha bana tahammül edemiyorsun mesela... onlar bütün gün saçma sapan bir sürü şeye maruz kalıyorlar yani. Tamam, yapmasınlar o zaman bu işi diyeceksin ama öyle olmuyor işte. Stajda neler yaşadığımı bir ben biliyorum bir de Allah. Kolay değil insanlarla anlaşmak. Hele ki aldığın eğitimi onlara anlayacakları dilde iletmeye çalışmak hiç kolay değil. Mesela bir keresinde pediatrideyken bir amca aynı soruyu tam yedi kez sordu. Yedi kez! Sorusu neydi biliyor musun peki?"
"Neydi?" dedi Karan direksiyonu sağa kırıp arabayı dar bir sokağa soktuğunda.
"'Torununu getirmiş, gaita istedik. Bok tahlili yani. Geldi, 'sana mı getireceğim,' diye sordu. 'Yok amca, çocuk yapsın, laboratuvara verin onlar halleder,' dedim, gitti. Beş dakika sonra yine geldi, yine sordu. Cevapladım. Gitti. Geldi. Gitti. Yedinci kez tekrar geldi."
"Ee?" diye sordu Karan. "Sen ne yaptın? Çemkirdin mi adamcağıza?"
"Hayır," dedim derin bir nefes alarak. "İçimden ona kadar saydım ve kocaman gülümseyip, 'getir amca sen getir bana, ben çubukla bizzikleye bizzikleye incelerim' dedim."
Karan şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Gerçekten dedin mi bunu?"
"Dedim valla, ne yapayım? Benim de sabrımın bir sınırı var yani."
"Ne dedi sen öyle söyleyince?" diye sordu bana kısa bir bakış atıp önüne dönerken. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
"Getireyim mi' diye sordu. Ciddiyim sandı," dedim gülümseyerek. "Çığlık atmak istedim ama yapamadım."
"Zor," dedi Karan hafifçe başını sallayarak. "Sabır istiyor."
"Öyle ama ben seviyordum," diye mırıldandım geçip giden manzarayı izlerken. "Sadece bir dönem staj yapabildim. Stajyer olmak çok zor, sadece hastalarla uğraşmıyorsun çünkü. Doktor mobbingi ve iş ortamında stajyer olduğun için ciddiye alınmamak da var. Ama her şeye rağmen seviyordum. Mesleğin sağlayacağı maddi tatminin yanında manevi tatmin de çok önemli."
Karan dudaklarını araladı ama telefonumun tanıdık melodisi bir kez daha arabanın içini doldurunca susup kaşlarını çattı.
"İstanbul belediye başkanının telefonu bu kadar çalmıyordur ya," dedim sinirlenmemesini umarak. "Kim acaba?"
Karan sessizliğini korudu ve cebinden telefonumu çıkarıp bana uzattı. Çekinsem de telefonu aldım ve ekranına baktım. Amcam arıyordu.
Aramayı yanıtlarken gergin bir nefes aldım. "Efendim amca?"
"Âlâ? Ne yapıyorsun kızım?" dedi amcam hiçbir zaman ayarlayamadığı ses tonuyla.
"Çalışıyorum," dedim mırıldanarak. "Sen ne yapıyorsun? Nasılsın?"
"Ne yapayım?" dedi sıkıntılı bir şekilde. "Yelda'yla uğraşmak dışında ne yapar senin bu amcan?"
"Ne yaptı yine?" diye sordum bıkkın bir sesle.
"Siktir et," dedi, sesi öfkeli geliyordu. Hatırladıkça sinirleneceği yeni bir olay olmuş olmalıydı. Merak etmiştim ama üstelemeyecektim. "O pezevenk gelmedi değil mi hâlâ?"
Amcam sülalenin Küfürbaz Haydo'suydu. Dilinden küfür eksik olmazdı. Onu böyle seviyor, böyle kabulleniyordum. Çünkü her şey ağzındaydı: azarlar, küfreder, bağırır çağırırdı ama asla korkmazdınız. Öyle tatlı yapardı ki bunu, kahkahalarla gülmek dışında başka bir tepki veremezdim. Tanıdığım en temiz kalpli insan olabilirdi. Çok saftı üstelik. Herkesi kendi gibi iyi niyetli sanıyordu.
"Gelmedi," dedim kuru bir sesle. "Bir haber de yok üstelik. Ölmediğini umuyorum."
"Puşt," diye söylendi amcam ağzının içinde. "Dönmesin dönmesin. Dönerse amına koyacağım onun. Götveren! İki kızını yalnız bırakıp gidecek kadar şerefsiz misin ulan sen!? Adi köpek!"
Bir yıldır her aradığında babamı soruyor, sinirleniyor, küfrediyor ve kapatıyordu. Bizim için endişeliydi fakat kendi sorunlarından fırsat bulup da Ankara'ya gelemiyordu. Suçlu hissettiğini biliyordum ama ondan bir beklentim de yoktu. Arayıp sorması yeterliydi zira bunu yapan başka akrabam yoktu. Mesela annemin öz ablası olan teyzem, annemin cenazesinden beri bir kez bile arayıp sormamıştı. Teyze anne yarısıdır derlerdi ya hani, benimki teyzelik bile yapmıyordu bana.
"Amca," dedim iç geçirerek. "Sorun yok. Biz başımızın çaresine bakıyoruz. Ben iş buldum, maaşım da iyi. Maya da okulunu aksatmıyor, notları çok yüksek..."
"Aferin benim güzel kızlarıma," dedi amcam gururla. "O orospu babanız sizi görse de utansa biraz."
"Gelir bir gün," diye mırıldandım. "Ben biliyorum onu, annemin yokluğuyla yüzleşmek istemiyor amca. Bırak gelmesin, sorun yok. Kızmıyorum."
"Yüzleşmek zorunda!" diye azarladı amcam beni. "Babalık böyle bir şey değil. Kanı bozuk şerefsiz, kime çekti bilmiyorum. Evi satmış. Sana para yolladı mı? Yok."
"Biliyorum, yollamadı. İstemiyorum amca. Gerçekten bırak, ne yapıyorsa yapsın. İyi değil." Boğuluyormuşum gibi bir nefes aldım. "Onun da babalığı bu kadarmış, ne yapalım?"
"Neyse. Sen iyisin değil mi?" diye sordu amcam yumuşak bir sesle. "Bir şeye ihtiyacın var mı? Bak para sıkıntın falan varsa söyle, ben de biraz sıkıntıdayım bu avukat işlerinden dolayı ama bulur buluşturur yollarım. He kızım?"
Gülümsedim. "Canımsın. Yok amcacığım, var paramız. İş buldum dedim ya, bayağı iyi kazanıyorum şimdi. Belimizi doğrulttuk çok şükür."
"Ne işi?" diye sordu bunu şu an akıl etmiş gibi.
"Bakıcılık yapıyorum," dedim. "Beş yaşında bir kız çocuğuna bakıyorum."
"Yatılı mı?" diye sordu kuşkulu bir şekilde. "Aman kızım dikkat et. Katili var, manyağı var."
"Yok," diye yalan söyledim. "Yatılı değil. Sabah gelip akşam çıkıyorum."
"Ha, iyi iyi." Amcam iç geçirdi. "Okulun ne olacak senin be Âlâ? Öyle bir zamana denk geldi ki beş kuruş para kalmıyor cebimde. İçimde büyük bir dert... Allah biliyor ya seni okutmayı çok isterdim."
Yutkundum. "Maya okutacakmış beni," dedim neşeli çıkmasına özen gösterdiğim bir sesle. "Onu bekliyorum." Sesim umutlu olmaktan çok uzakta bir yerdeydi. Karan'ın bana baktığını gördüm ama ona bakamadım.
"Okutur o cadı seni," dedi amcam hırıltılı bir kahkahayla. "Kafasına koydu mu yapar."
Gülümsedim. "Yapar."
"Bu ne ya?" dedi amcam, kısa bir sessizlik oldu sonra telaşla konuştu: "Âlâ, avukat arıyor kızım. Açmam lazım. Öpüyorum seni, dikkat et. Allah'a emanet ol..."
"Görüşürüz amcacığım, öptüm."
Telefonu kapatıp kucağıma koydum ve nefesimi üfleyerek başımı geriye attım. Her şey o kadar boğuyordu ki beni, nefes almak her gün biraz daha zorlaşıyordu.
"Baban ne zamandır yok?"
Bakışlarım Karan'a çevrilirken yüzüm ifadesizdi. Bana bakmıyordu, gözleri yan dikiz aynasıyla yol arasında mekik dokuyordu.
"Bir yıl olacak," dedim kuru bir sesle. "Annemin cenazesinden sonra gitti, bir daha da dönmedi."
"Anladım," dedi. Gerilmişti.
Onun sorusundan cesaret aldım ve başımı tamamen ona çevirdim. "Sana bir şey soracağım ama kızmandan korkuyorum," dediğimde kısa bir an kaşları çatıldı.
"Sor," dedi, belli belirsiz bir kuşku sezmiştim sesinde.
"Kızmak yok ama," dedim keyifsiz bir şekilde. "Çünkü senin sinirine dayanacak hâlim yok şu anda."
Başını çevirip bana baktı ve kaşlarını çattı. "Sor, Âlâ."
"Lale abla," dedim çekinerek. "Seni o büyütmüş ya... bir nevi anne gibi yani senin için?"
"Evet?" dedi nereye varmaya çalıştığımı anlamaya çalışır gibi.
"Neden müştemilatta kalıyorlar? Yani kızları da kardeşin sayılır sonuçta..."
Karan'ın yüzü kasıldı. Cesaretim içime kaçarken bir an ne yapacağımı bilemedim ve kendimi yiyeceğim azara hazırlamaya çalıştım.
Saniyeler geçti ama Karan sustu. Kızmamıştı ama cevap da vermeyecekti. Vazgeçip üstelemedim ve bakışlarımı camdan dışarı çevirdim. O sırada araba önce yavaşladı, sonra yumuşak bir frenle kaldırım kenarında durdu. Gelmiştik.
Yavaşça kemerimi çözerken artık diken üstündeydim. Yine üstüme vazife olmayan işlere burnumu sokup ortalığın ağzına tükürmüştüm. Merakımın ihanetiydi bu da işte. Zaten bir insanın başına ne gelirse ya meraktan ya da... neyse sen anladın Âlâ...
Karan el frenini çekti ve kemerini tek hamlede açtı. Elimi uzattım ve yolcu koltuğunun kapısını dışarı çıkmak üzere yavaşça açtım.
"Kendisi böyle istiyor," dedi ifadesiz bir sesle. Başımı çevirip afallamış bir şekilde baktım ona. "Bana annelik yaptığı için özel bir muamele görmek istemiyor. Ben de saygı duyuyorum."
Hafifçe başımı salladım ve inmek üzere kapıyı araladım.
Karan iç geçirdi. "Aslında ona bir türlü anne diyemediğim için bana kırgın."
•••
"Hoş geldiniz..." Bana gülümseyerek bakan baristaya baktım. Sıra bize gelmişti ve ne içeceğimizi söylememizi bekliyordu.
Düşüncelere daldığım için bir an afallayarak bir şey söyleyemedim. Aklım Karan'ın az önceki cümlesinde takılı kalmıştı. Lale ablaya anne diyemediğini ve bu yüzden ona kırgın olduğunu söylemişti. Ne yaşandığını bilmiyordum ama Lale ablayı anlayabiliyordum. Doğduğu günden itibaren Karan'a annelik yaptığı için bunu beklemesi normaldi. Fakat Karan'ın bunu neden yapamadığını bilemezdim. Bir sebebi olmalıydı.
"Caramel Macchiato," dedi Karan düz bir sesle. "Büyük boy olsun."
Genç çocuk eline aldığı karton bardağı kalemle işaretlerken yeniden gülümsedi. "Yumuşak içim ister misiniz?" diye sordu bana dönerek. Alnımda mı yazıyordu Caramel Macchiato içeceğim?
Karan da bana döndü. "İster misin?"
"Yok," dedim gergin bir şekilde gülümseyerek. "Para tuzağı ya! Tadında hiçbir değişim olmuyor, denemiştim."
Karan patavatsızlığım karşısında kısa bir an şaşkınlıkla yüzüme baktı, sonra dudaklarını birbirine bastırarak bana şok içinde bakan genç adama döndü. "Sen dümdüz Caramel Macchiato yap koçum," dedi tok bir sesle.
Çocuk başını sallayıp kahvemi hazırlamaları için bardağı tezgâha bıraktı ve yeniden Karan'a baktı. "Sizinki her zamankinden mi olsun Karan Bey?"
Kaşlarım çatıldı. Tanıyor muydu Karan'ı?
"Hayır," dedi Karan ifadesiz bir sesle. "Flat White içeceğim. Büyük boy."
"Ekstra shot ister misiniz?" diye sordu çocuk bir tane daha büyük boy bardak alırken.
"Çift olsun."
Çocuk gülümsedi ve önündeki dokunmatik ekranda bir şeyler yaptıktan sonra, "Yüz yirmi iki TL yirmi beş kuruş," dedi.
Ona doğru yaklaşıp, "Cüzdanımı ver," diye fısıldadım çaktırmamaya çalışarak.
"Yanımda değil, kimliğini alıp cüzdanı bıraktım ben," diye fısıldadı o da kaşlarını çatarak. "Ne yapacağız? Yok mu paran?"
Ona düz düz baktım. "Yok tabii ki! Cüzdanımda hepsi."
"Tüh," dedi dudaklarını ısırarak. "Ödeyemeyeceğiz o zaman."
"Karan! Madem cüzdanımı almadın, neden sana kahve ısmarlamamı istedin benden?" dedim homurdanarak. "Hayret bir şeysin ya!"
Çocuk bize tuhaf tuhaf bakıyor, ödeme yapmamızı bekliyordu. Ona kaçamak bir bakış attım ve dirseğimle Karan'ı dürttüm. "Hadi bir şey yap! Rezil oluyoruz," diye fısıldadım.
"Neyse maaşından keseceğim artık, ne yapalım?" dedi alaycı bir şekilde. Sonra bizi bekleyen çocuğa döndü ve telefonunu çıkardı. Çocuk barkod tarayıcıyı eline alıp Karan'ın açtığı karekodu okuttu ve yeniden gülümsedi. "Afiyet olsun Karan Bey. Yine bekleriz."
"İyi günler," dedi ve kahve bekleme bölümüne doğru ilerledi. Derin bir nefes alıp verdim. Benimle dalga geçip duruyordu ve sinirlerim bozulmuştu. Dengem şaşıyordu bu hâli yüzünden.
"Kafana saksı falan mı düştü?" diye sordum peşinden topallayarak ilerlerken. Bacağım hâlâ biraz ağrıyordu.
"Hayır," dedi düz bir sesle. Sesinde soru işaretleri vardı.
"Bana neden iyi davranıyorsun?" dedim önünde durduğumuz bekleme kısmının tezgâhına kollarımı yaslarken.
Kaşları çatıldı. "İyi mi davranıyorum?" dedi bir an duraksadıktan sonra. Bu soruyu kendine soruyor gibiydi. "İyi falan davranmıyorum."
"Yani... mükemmel değilsin ama ne bileyim sanki biraz farklısın bugün? Düne göre?"
"Kötü mü davranayım?" diye sordu bana yandan bir bakış attıktan sonra. "Ne yapayım?"
"Hayır hayır," dedim hızla. "Böyle iyi. Bozma lütfen. İki yıl boyunca bu şekilde kalırsan sana katlanabilirim sanırım..."
Bir süre yüzüme düz düz baktı. Ben söyleyene kadar davranışlarının farkında değilmiş gibi bir hâli vardı.
"Senin tabirinle iyi davranıyor olabilirim," dedi nihayet konuştuğunda. Kolunu önünde durduğumuz tahtadan yapılma tezgâha yaslayıp bana döndü. "Ben senin yerinde olsaydım bunu böyle yorumlamazdım ama."
"Nasıl yani?" diye sordum dalgalı saçlarına bakarken. Parmaklarımı daldırmak isteyeceğim kadar yumuşak görünüyorlardı.
"Bir sınır çizgisi düşün. O çizgide yürüdüğünü farz edelim. Çizgiyi aşarsan kötü, aşmazsan normal. İyi değil, normal. Yani sen benim sana nasıl davrandığımla ilgilenmeyi bırak da kendine hakim olmaya çalış. Çünkü beni sinirlendiren sensin, Âlâ. Ben aslında çok sakin bir adamım."
Yüzümü buruşturdum. "Sen mi sakinsin?" dedim hayret içinde. "Sen onu benim külahıma anlat."
Kaşlarını kaldırdı. "Düşün," dedi bana boş boş bakarken. "Sinirlendiğim anları ve öncesinde neler yaptığını düşün. Sabrımın sınırını aşana kadar zorluyorsun beni."
Kaşlarımı çattım. "Seni tanımıyorum. Nasıl davranacağımı bilememem normal değil mi? Senin anlayış göstermen lazım. Ayrıca sen de beni zorluyorsun!"
"Sana ne kadar büyük bir tolerans gösterdiğimi bilsen küçük dilini yutarsın. Bazen benden aldığın o iki yılı unutuyorsun. Üstelik tanımana gerek yok beni, sana yapmaman gereken şeyleri defalarca kez söyledim."
"Neymiş onlar?" dedim bilmiş bir tavırla.
"Mesela lafımı ikiletmemeni kaç kere söyledim sana?" diye sordu bana dik dik bakarak. "Bir şeyi yapman için sana ya on kez söylemem gerekiyor ya da bağırıp çağırmam. Söylediğim an yapsan hiçbir problem yaşamayacağız."
"Çok takıntılısın," dedim eleştirel bir tavırla. "Ben seni sinirlendirmiyorum ayrıca. Dün akşama kadar hiçbir problem çıkarmadım."
"Doğru," diyerek kabul etti. "Takıntılıyım ve çıkarmadın."
"Ee?" dedim kaşlarımı çatarak. "Demek ki sorun bende değil."
Karan bakışlarını yüzüme sabitledi ve bir süre öylece baktı bana. Ne yapacağımı bilemeyeceğim kadar uzun baktı hem de. Rahat tavırlarım bir balon gibi sönerken başımı çevirdim ve ilerideki kahve şuruplarını incelemeye başladım.
Bir şey söyleyecekmiş gibi bakıyordu ama sessiz kaldı. Göz ucuyla onun da önüne döndüğünü gördüğümde çaktırmadan nefesimi dışarı üfledim. O sırada artık sinirlerimin bozulmasına sebep olacak bir gürültüyle telefonum tekrar çalmaya başladı.
"Başlayacağım ama he! Herkes birleşmiş de sen bana sinirlen diye uğraşıyor sanki!" diye homurdandım. Ona dönmüştüm ve doğrudan yüzüne bakarak tepkisini ölçüyordum
Karan sinirlenmiş görünmüyordu, bugün bilmem kaçıncı kez telefonumu cebinden çıkarıp bana uzatırken yüzüme bakmamıştı bile.
Homurdanmaya devam ederek telefonu elinden aldım ve arayana baktım. Bu sefer de Elçin arıyordu. Telefonla konuşma kotamı doldurmuştum fakat onunla hiç iletişime geçmediğim için açmam gerekiyordu. Oflayarak aramayı yanıtladım ve telefonu kulağıma yasladım.
"Efendim?"
"N'apıyorsun?" dedi Elçin'in yanında bir karşı cins olduğunu anlatan sesi. Ne zaman yakışıklı bir adamla buluşsa diksiyonu ve ses tonu değişiyordu kızın.
"Çalışıyorum, sen ne yapıyorsun?" dedim gergin bir şekilde.
"Hiiç," dedi imalı bir sesle. "Bir arkadaşımlayım. Kahve içiyorduk da senden bahsettik... bir arayayım dedim."
Gözlerimi devirdim. "Tek bir gece takılacağın flörtlerine benden mi bahsediyorsun, Elçin?"
"Hımm," dedi karşısında oturan beyefendinin homurdandığımı anlamaması için. "Tıp okuyor da..."
"Ben okumuyorum ama," dedim.
"Neyse, siktir et. Nasıl gidiyor iş? Ediz zengin bir iş adamının kızına baktığını söyledi..."
"Güzel," dedim Elçin'i şaşırtacak şekilde kısa kesmeye çalışarak. "Alışmaya çalışıyoruz birbirimize."
"Adamla mı?"
"Hayır, Elçin. Çocukla."
"Kaç yaşında patronun? Yakışıklı mı bari?" Görsen şok olursun Elçin...
"Hı-hı," dedim gergin bir şekilde. "Yani biraz."
"Sen biraz diyorsan ilah gibi bir şeydir o adam..." dedi Elçin alaycı bir sesle. "Karısı ölmüş sanırım?"
"Hımm," diye mırıldandım. "Öyle olmuş maalesef."
"Neden ki? Aman neyse. Hem yakışıklı, hem zengin, hem bekar... Salak olma da aklını kullan bak. Kapakla adamı. Hem aynı evin içinde kolay da olur."
"Ne diyorsun be!?" dedim bir anda yükselerek. "Salak salak konuşma Elçin!"
"Aman senin aşk evliliği yapacağın yok, kendin de söylüyorsun. Git mantık evliliği yap bari."
Karan'a arkamı döndüm ve duymamasını umduğum bir sesle konuştum: "Ya ne evliliği geri zekâlı! Siktir git. Salak mısın nesin?"
"Bir düşün bakayım kimmiş salak? Sefalet içinde yaşayan sensin, ben değilim."
Dişlerimi sıktım. "Elçin," dedim uyarı dolu bir sesle. "Tolga'lık yapma, sinir etme beni bak!"
"Ay tamam!" dedi Elçin kahkaha atarak. "Ne yaparsan yap, karışmıyorum."
"Karışma bence de," dedim önüme dönüp bir türlü kahveleri hazırlayamayan baristayı incelerken. Genç bir kızdı, işe yeni başlamış gibi bir hâli vardı. O kadar korkak hareket ediyordu ki bir an kendimi gördüm onda.
"Bizimkiler İstanbul'a geliyormuş? Tunahan malıyla hem de?"
"Sorma," dedim nefesimi üfleyerek. "Buluşabilir miyim bilmiyorum ama inan hiç istemiyorum. Tunahan'ı gördüğüm an midem ağzıma gelecek de suratına kusacağım sanki."
"Ediz varken yavşayamaz da, bakışlarıyla sinirini bozabilir ama." Güldü.
"O daha kötü," diye mırıldandım. "Gözlerini oymayacağımdan emin değilim çünkü. Üstelik Ediz gerilecek, sinirlenecek... ben de gerileceğim. Diken üstünde olacağım. Hiç istemiyorum valla ama işte Ediz beni görmek için geliyor bence. Başka türlü o dangalak Tunahan'la beş saatlik yolu çekeceğini sanmıyorum."
"Bence de ama sen bilirsin beybi," dedi Elçin. Çakmak çakma sesi geliyordu arkadan.
"Sen neden gelmiyorsun ki?" dedim sıkıntıyla. "Keşke sen de gelseydin. İşim daha kolay olurdu..."
"Bütlerim var. Ayarlamaya çalışırım ama çok istersen. Bayağıdır görüşmüyoruz he!"
"Bir ay olacak!" diye homurdandım. "Flörtlerinden fırsat bulup da bana zaman ayırdığın mı var? Gerçekten anlamıyorum şu erkek sevdanı Elçin. Hayır, Mert'e aşığım diyorsun ama her gün başka biriylesin maşallah. Hayat sana güzel he! Ama bak valla bir gün başına bir iş getireceksin, demedi deme. Hırlısı var, hırsızı var, katili var, manyağı var, psikopatı var, mafyası va..." Karan'ın gözleri beni buldu, sustum.
"Sen başladın yine dır dır konuşmaya," diye homurdandı Elçin. "Hadi, kapatıyorum ben, valla başımı şişirmene izin veremem."
"Görüşürüz," dedim Karan'a bakmaya devam ederken. "Öptüm."
"Öptüm!"
Telefonu kapattığımda hâlâ bakışıyorduk. Gözlerim yüzünden ayrılıp tezgâha konulan kahvelere çevrilirken yutkundum. "Şey... Çok çılgındır da Elçin," diye mırıldandım. "Çapkındır bayağı. Endişeleniyorum birazcık."
"Anladım," dedi hafifçe başını sallarken. Uzanıp kahveleri aldı. "Arkadaşların geliyor sanırım?"
"Evet," dedim sıkıntılı bir şekilde. "Ben de sana onu söyleyecektim. Tolga gezmeye geliyor, biliyorum ama Ediz beni görmek için geliyordur. Gitmezsem şüphelenir şimdi. Pimpiriklidir de biraz... Birkaç saatliğine..."
Omuz silkti. "Gitmek istiyorsan gidersin."
Kaşlarım çatıldı. "Öyle mi?" dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek. "Gidebilir miyim? Yani... ciddi ciddi gidebilirim?"
"Neye şaşırıyorsun? Yanımda çalışmıyor musun? İzin günü gibi düşün işte."
"Kaçmamdan endişelenmiyor musun?" diye sordum şüpheyle.
"Hayır," dedi rahat bir tavırla kahvemi bana uzatırken. "Mümkün olmayan bir şey için neden endişeleneyim?"
Kaçmaya asla cesaret edemezdim ve bunu gayet iyi biliyordu. Gerçi kaçsam da eliyle koymuş gibi bulurdu beni, bunu da biliyordu. Kahvemi aldım ve çekinerek bir yudum içtim.
Karan bakışlarını uğultulu masalarda dolaştırıp bana döndü. "Arabada içelim, kalabalık sevmiyorum."
"Olur," diye mırıldandım. "Sen bilirsin..."
Yeniden arabaya döndüğümüzde hareket edeceğimizi düşünmemiştim ama Karan arabayı çalıştırmıştı. Hareket hâlindeyken kahvesini içmek zor olacak sanmıştım ama rahat bir şekilde içiyordu.
"Ceylin'in oyun ablalarını işten çıkardım," dedi ben kahvemi arka arkaya yudumlayıp sessizce yanında otururken.
"Hı-hı," dedim bir yudum daha alırken. "İyi yaptın ya! Çocuğun psikolojisini bozardı o kadın... Neydi adı? Banu muydu neydi? Ne zıkkımsa işte. Çok sinir bozucu. Yazık, küçücük çocuğa ne diye kızıyorsun? Yapamıyorsan başka iş bul. Valla iyi cesaret yani. Helal olsun. Korkmuyor da send-"
"İçime sinen birini bulana kadar bunu senin yapmanı istiyorum," dedi bir anda.
Susup afallamış bir şekilde ona döndüm. "Ne?"
"Bir süre," dedi ifadesiz bir sesle. "Yeni birini bulana kadar."
"Ama... hani sen benim Ceylin'in yanına bile yaklaşmamı istemiyordun?" dedim gözlerimi kırpıştırarak.
"Evet," dedi. "İstemiyordum ama sevdi seni. Ne yapayım?"
"Sevdi mi?" diye sordum. Konuşmalarını dinlediğimi bilmiyordu ve şaşırmış gibi yapmakta da üstüme yoktu.
"Hımm," dedi hoşnutsuz bir şekilde. "Hep seninle oynamak istiyormuş. Başka kimseyi istemiyormuş."
"Gerçekten mi?" dedim gülümseyerek. "Olur, oynarım ben hep..."
Başını çevirip bana baktı. "Sorun değil yani?"
"Hayır. Neden sorun olsun ki? Zaten yanında çalışmıyor muyum? Ne iş yapacağım belli en azından..."
"İngilizce biliyor musun?" diye sordu düşünceli bir şekilde önüne döndüğünde.
"Evet," dedim başımı sallayarak. "Ama ben yasak koymak istemem Ceylin'e, haberin olsun. Bu şekilde öğretemezsin çünkü çocuğa. Öğretsen bile sevdiremezsin. Oyunla öğreteceğim, baskı olmadan."
"Sana kalmış," dedi Karan rahat bir tavırla kahvesinden bir yudum alırken.
"Oyun ablası bulmana gerek yok," dedim gülümseyerek. "Yani tabii benden memnun kalmazsan bul da... ben anlaşabileceğimizi düşünüyorum Ceylin'le... İki yıl sonra da bir oyun ablasına ihtiyaç duyacağını sanmıyorum zaten."
"Bakarız," dedi sadece. Hafifçe başımı sallayıp önüme döndüm ve istemsizce gülümsedim. Ceylin'le ilgilenecek olmam beni mutlu etmişti. Bu iki yılı katlanılabilir kılacaktı en azından.
Uzun süren bir sessizliğe gömüldük. Karan bir eliyle kahvesini içiyor, diğer eliyle ise direksiyonu kontrol ediyordu. Bir süredir virajlı yollarda sola dönüp duruyorduk. Elleri gerçekten Alelâde'nin dediği kadar güzeldi. Uzun, ince parmakları; temiz ve bakımlı tırnakları vardı. İtiraf etmeliydim ki elinin üzerindeki, bileklerine kadar uzanan belirgin damarları çok seksi duruyordu. Yaa, beni hemen abazan ilan ediyordun, ne oldu?
Araba yavaşladığında sapık gibi eline bakmaya bir son verdim ve neden durduğumuzu anlamak için bakışlarımı dışarıya çevirdim. Karşılaştığım şey kocaman malikâne değil, boğaz manzarası olunca da kaşlarımı çattım.
"Eve gidiyoruz sanmıştım," dediğimde bana döndü.
"Kahve içmeyecek miydik?"
Başımı çevirip ona bakarken hafifçe gülümsedim. "Arabada içeceğiz deyince yolda içeriz sanmıştım..."
"Yolda içmek istemedim," dedi omuz silkerek. "Manzarayı seyredeceğim."
Gözlerim yeniden ön camdan dışarıya çevrildi. Beyaz bir örtüyle örtülmüş boğaz manzarası yutkunmama sebep olmuştu. Bir süre kefenlenmiş İstanbul'u izledim, içim kararınca da başımı önüme eğip elimde tuttuğum kahve bardağını incelemeye başladım. Yeni yıla gireli bir aydan fazla oluyordu fakat hâlâ yılbaşı konseptli bardaklardan veriyorlardı.
"Manzara dururken elindeki bardağı mı izleyeceksin?" diye sorduğunda gözlerimi bardağın üzerindeki çam ağacı deseninden çekip ona baktım. Başını eğmiş, hafifçe kaşlarını çatmıştı. "Beğenmedin mi yoksa?"
Dudaklarımı ıslatıp hafifçe yutkundum ve beceriksiz bir gülümsemeyle, "İstanbul çok güzel bir şehir," diye mırıldandım. "Saatlerce izleyebilirim, hiçbir şey yapmadan."
"O zaman neden kahvenle bakışıyorsun iki dakikadır?"
Gözlerimi kaçırıp direksiyona baktım ve buruk bir şekilde gülümsedim. "Manzarayla problemim yok. Yanlış mevsim sadece." Gözlerim yeniden gözlerini bulduğunda kaşları çatıldı.
"Yanlış mevsim," diye tekrarladı cümlemi. Hafifçe başımı salladım ama başka bir şey söylemedim.
Karan da sustu. Ben düşüncelere dalarken önüne döndü ve bir süre manzaraya baktı; sonra bir anda el frenini indirdi, anahtarı çevirdi ve arabayı çalıştırdı.
"Ne yapıyorsun?" diye sordum gömüldüğüm düşüncelerden bir anda sıyrılırken.
Bana cevap vermedi, vitesi geriye taktı ve arabayı geri geri sürdü. Sonra frene basıp durdu ve direksiyonu tamamen sola kırarak saniyeler içinde arabayı, manzarayı arkamıza alacak şekilde çevirdi. Artık gördüğüm tek şey yoldu.
"Neden döndük?" dedim gözlerimi kırpıştırarak.
"Haklısın," dedi el frenini çekerken. "Kışın manzaranın tadı çıkmıyor. Güneş lazım... yaprakları dökülmemiş, kurumuş dallardan ibaret olmayan ağaçlar lazım. Deniz mavi bile değil üstelik."
Afallamış bir şekilde yüzüne bakakaldım. Umursamadan ısıtıcıları açıp kahvesinden büyük bir yudum aldı ve cebinden sigara paketini çıkardı. İçinden bir dal sigara çıkarırken hâlâ ona bakıyordum. Çıkardığı sigarayı iki dudağının arasına hizaladı ve paketi bana doğru tutup hafifçe salladı. "İçecek misin?" Bana bakmıyordu.
Kısa bir an gözlerimi kapatıp bir nefes verdim ve paketin içinden bir dal sigara aldım. Karan bir düğmeye basıp camları biraz indirdi ve dışarıdan süzülen soğuk rüzgar başımın tepesini okşadı.
Zippoyu ateşleyip bana doğru uzatınca eğilip dudaklarımın arasına yerleştirdiğim sigarayı tutuşturdum. Gözleri bana çevrilirken çektiğim nefesi, sigarayı iki parmağımın arasına sıkıştırıp dudaklarımdan uzaklaştırmamı ve üflediğim dumanı izledi. Gözlerimi kaçırıp asfalt yola baktım. Yol kenarlarında eriyip çamurlaşmış kar yığınları vardı.
Karan kendi sigarasını da yaktıktan sonra zippoyu kapatıp cebine koydu ve başını geriye atıp ciğerlerine doldurduğu dumanı dışarı üfledi.
Kahvemden bir yudum içtim ve ben de başımı geriye yasladım. Konuşmak istiyordum, susmak istemiyordum.
"Sen dün gece nerede uyudun?" diye sordum bir anda.
"Odamda?" dedi düz bir sesle.
Başımı kaldırıp ona baktığımda gözlerim belirginleşen adem elmasına takıldı. "Nasıl?" dedim allak bullak olmuş bir şekilde.
"Ne nasıl? Odamda uyudum işte. Nerede uyuyacaktım başka?"
"Yanımda mı uyudun?" dedim şok içinde gözlerim irileşirken. Bu mümkün olamazdı. Yanımda uyuyacak hâli yoktu herhalde!
Başını eğip bana sanki yüzümün ortasında beş tane burnum varmış gibi baktı. "Niye senin yanında uyuyayım Âlâ?"
"Ben uyumadım mı senin odanda?" dedim kaşlarımı çatarak. Ben mi yanılıyordum acaba? Odaları mı karıştırmıştım?
Kısa bir an bana aynı şekilde baktıktan sonra yüzü gevşedi; dudakları belli belirsiz bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Misafir odası orası, benim odam değil."
"Haa," dedim rahatlamış bir şekilde. "Ben de sen dün beni oraya götürünce orası senin odan sandım..."
"Aslında artık senin odan," dedi önüne dönerek. "Bugünden itibaren..."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Nasıl yani? Müştemilatta kalmayacak mıyım?"
"Oyun ablaları sadece gündüz geliyordu ama sen yatılısın," dedi ifadesiz bir sesle. "Ceylin sana alışırsa istediği her an yanında olmanı isteyecektir. Müştemilat uzak. Yakınında olman lazım."
"Anladım," diye mırıldandım. Tuhaf hissediyordum. Onu büyüten manevi annesi ve kardeşleri müştemilatta kalırken benim kocaman, kendine ait banyosu olan bir odada kalmam ne kadar normal olacaktı bilemiyordum.
"Yanındaki odada da Mustafa kalacak," diye devam etti Karan.
"Niye?" dedim boş bulunarak.
"Sana göz kulak oluyor ya," dedi düz bir sesle. "Yakınında olacak işte."
"Kaçmayacağım ki," dedim kaşlarımı çatarak. "Yani bir sorun çıkarmıyorum artık."
"Sen çıkarmıyorsun," dedi yüzü gerilirken. "Çıkaran olursa diye kalacak zaten."
"Anlamadım," dedim bir anda. "Nasıl yani?"
Alt dudağını dişlerinin arasına almış, kemiriyordu. Sigarasından bir nefes daha çekti ama bana cevap vermedi. Daha fazla sorgulamadım, sessizce sigaramı içmeye devam ettim.
Sigaralarımız bittiğinde Karan araladığı camları kapattı. Isıtıcıları açtığı ve muhtemelen ateşim düştüğü için bir anda çok fazla sıcaklamıştım. Karan da montunu çıkarmıştı biraz önce. Nefes alamayacak kadar bunaldığım için yavaşça montumun fermuarını açtım ve üzerimden çıkardım. Montu arka koltuğa bırakacakken telefonum cebinden pat diye düşüverdi.
"Ay, sana vermemiş miydim ben bunu?" dedim uzanıp düştüğü yerden telefonumu almaya çalışırken. "Unutmuşum valla, bilerek yapmadım."
Birkaç tuhaf ses çıkarsam da nihayet telefona ulaştım ve alıp nefes nefese doğruldum. Telefonu ona uzattığımda, "Kalsın," dedi. Bilmem kaçıncı kez kaşlarımı çatıp şaşkın şaşkın yüzüne baktım.
"Nasıl yani? Hep mi kalacak?"
"Kaçırıldım kafasından çıktığını düşünüyorum," dedi. "Kalabilir. Ayrıca maşallah hiç susmuyor telefonun. Başım şişti iki gündür. Daha fazla dayanamayacağım."
Gülümsedim. "Teşekkür ederim."
Bana düz düz baktı. "Niye? Telefon mu aldım sana sanki? Senin telefonun."
Omuz silktim ve telefonu kucağıma koyup sweatshirtün kollarını sıyırdım. "Çok sıcak oldu, birazcık düşürebilir misin üşümüyorsan?"
"Olur," dedi Karan, ardından uzanıp ısıtıcının düğmesini tersine doğru çevirdi ve tam o esnadan gözleri kucağımda duran ellerime kaydı. Gözleri ellerimde takılı kaldığında yüzünün gerildiğini, çenesinin kasıldığını gördüm ve meraklanarak bakışlarımı ellerime çevirdim.
Bileklerime bakıyordu. Morarıp çürümüş bileklerime...
"Malikâne şehre bayağı uzak sanırım ya?" dedim gülümseyerek. Ellerimi hızla sweatshirtün cebine sokup ondan sakladım. "Ulaşım var mı acaba? Minibüs, otobüs falan geçiyor mudur?"
Karan ellerimi sakladığımda geri çekildi ve cebinden telefonunu çıkardı. Telefonun kilidini açıp bir yere girdi ve çatık kaşlarıyla başparmaklarını ekrana vurarak bir şeyler yazdı. Sanırım birine mesaj atıyordu.
"Geçmiyorsa sıkıntı valla. Gelen giden için zor olmalı. Taksi de çok tutar..."
Beni dinlemiyordu.
"Gerçi senin için sorun değil. Yani araba olunca ev şehre uzakmış, yakınmış pek fark etmiyor. Sahi, arabalar da ne uçtu bu aralar ya. Yine zam gelmiş ÖTV'ye. Allah yardımcımız olsun valla bisiklet bile alınmaz bu zamanda. Aman! Sanki ekmek alabiliyoruz da araba kaldı..."
Sustum. Hâlâ dinlemiyordu. Ciddi bir şekilde biriyle mesajlaşıyordu. Yerimde kıpırdandım, öksürdüm, kahvemden bir yudum içtim, derin bir nefes aldım ama dikkatini çekemedim, telefonuyla uğraşmaya devam ediyordu.
"Ben de geçen sene pavyonda çalışıyordum. Çok zordu, Allah yardımcısı olsun oraya düşenlerin. Ben kurtuldum çok şükür ama bizim kızlar hâlâ orada. İçime dert oluyor. Ne yapacaksın ama ekmek parası işte. Kurtulamasaydım ben de hâlâ orada olacaktım onlar gibi." Güldüm. "Neyse ki adamın biri aşık oldu da bana, yırttım kefeni. Evimin kadını olacaksın, çalıştırmam seni burada diyerek çekip aldı beni pavyondan..."
Karan'ın irileşen gözleri hızla beni bulurken gülümsedim.
"Ne?" dedi şok içinde.
Gülümsemeye devam ettim. Karan'ın yüzü gittikçe daha fazla gerildi. Dayanamadım, kahkaha attım.
"Ne saçmalıyorsun ya sen?" dedi gözlerinin kahvesi öfkeyle kaplanırken.
"Ne yapayım?" dedim kahkahalarımın arasından. "Dinlemiyordun beni, ben de dinliyor musun diye merak ettim..."
Dişlerini sıktığını gördüm. Sinirlenmişti, çok sinirlenmişti. Gülüşüm hızla solarken afalladım. Neden sinirlenmişti ki şimdi?
"Ne oldu?" diye sordum afallamış bir şekilde.
"Komik miydi?" dedi sert bir şekilde. Şakağı seğiriyordu. "Sence bu şakası yapılacak bir şey mi? Fuhuşa zorlanılan kadınlarla ilgili espri yapabileceğini mi sanıyorsun?"
"B-ben..." diye kekeledim şaşkınlıkla. "Dalga geçmek istememiştim..."
Öfkeyle derin bir nefes alıp verdi ve önüne dönüp arabayı çalıştırdı. Gaza asılıp arabayı hızla asfalt yola çıkardığında direksiyonu öyle sıkı tutuyordu ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Bense şaşkınlık ve utançla öylece kalakalmıştım.
"Karan," dedim yutkunarak. "Ben sadece beni dinliyor musun diye şey yaptım..."
"Sus," dedi dişlerini sıkarak. Sus Âlâ, geldiler yine buna iyi saatte olsunları. Allah aşkına sus.
"Ben... anlamıyorum..." dedim kekelemeye devam ederken. "Bunda bu kadar sinirlenecek ne var ki?"
Karan'ın çenesinin seğirdiğini gördüm, boynundaki ağaç kökü de yeniden oradaydı. Araba da öfkesiyle orantılı olarak gittikçe hızlanıyordu.
"Karan," dedim bir kez daha. Elimdeki kahve bardağını sıkı sıkı tutmuş, korku ve şaşkınlıkla atan kalbimi sakinleştirmeye çalışıyordum. "Ne oldu şimdi ben an-"
"Senin o gülerek anlattığın kadınlardan biri benim annem!" diye bağırdı bir anda gür bir sesle. İrkildim ve şok içinde kalakaldım.
"Ne?" dediğimde sesim başkasına aitti sanki.
Annesi... annesi...
Gözlerimi sıkıca kapattım ve göğsümün üzerine çöken ağırlığa, içimde tutuşan suçluluk duygusuna kulak verdim. Zevzekliğin her zaman başına iş açıyor, bunu sana her seferinde söylüyorum ama sakalım yok ki sözüm dinlensin. Geri zekâlı!
"Karan çok özür dilerim," dedim ne yapacağımı bilemeyerek tamamen ona döndüğümde. "Çok özür dilerim..."
Acı ve öfkeyle yanan gözleri yola sabitlenmişti, hâlâ dişlerini sıkıyordu ve nefesleri hızlanmıştı.
"Yemin ederim amacım alay etmek değildi..." dedim titrek bir sesle. "Ben... kötü bir niyetle söylemedim. Yani... yanlış anladın... patavatsızlık ettim. Çok özür dilerim Karan."
Cevap vermedi. Sakinleşmeye çalışıyordu. Düşünmeden elimi uzattım ve direksiyonu tutan kolunun üzerine koydum. Temasım karşısında gözleri bana çevrildi ve o kahverengi gözlerinde öyle büyük bir acı gördüm ki bu daha kötü hissetmeme sebep oldu. Bakışlarını kolunu tutan elime kaydırdığında kapıyı açıp kendimi asfalt yola atmak istedim.
"Çek elini," dedi kendini dizginlemeye çalışır gibi. "Çek elini Âlâ."
İkiletmeden elimi çektim ve o tekrar önüne dönerken ellerimi kucağımda birleştirdim.
"Çok özür dilerim Karan."
•••
"Sütü ben koyabilir miyim?"
Düşüncelerimden sıyrılıp bana hevesli bir gülümsemeyle bakan Ceylin'e döndüm. Ocağın yanındaki tezgâha oturtmuştum onu, birlikte puding yapıyorduk.
Eve geleli yarım saat oluyordu. Karan yol boyunca tek kelime etmemişti. O sakinleşmeye çalışırken ben de süt dökmüş kedi gibi sessizce durmuştum. Hatta o kadar sessizdim ki hareket bile etmemiştim. Bir süre sonra sakinleşmişti ama yine de tek kelime konuşmamıştı benimle. Kendimi çok kötü hissediyordum. Beni yanlış anlamıştı.
Annesine çok üzülmüştüm. Böyle olduğunu tabii ki bilemezdim ama yine de kendimi çok suçlu hissediyordum. Bu konu onun için çok hassastı ve gözlerinde gördüğüm o acıyı silemiyordum aklımdan. Gözümün önünden gitmiyordu o bakışı.
Eve geldiğimizde ise yine tek kelime etmeden arabayı garaj yolunun ortasında anahtarı üzerinde kalacak bir şekilde bırakmış. Benim inmemi dahi beklemeden arabadan inerek eve girmişti. Nerede olduğunu bilmiyordum ama bir daha görmemiştim onu.
Üstelik şimdi dünki teklifime neden bu kadar çıldırdığını anlamıştım. Dün yaptığım şey resmen bedenimi satmaktı ve Karan'ın öfkeden delirmesi de bundandı.
"Koyabilirsin tabii ki," dedim gülümseyerek. Puding paketini açtım ve tozu tencereye boşalttım.
"Ne kadar koyiyim?" diye sordu Ceylin, gözleri parlıyordu.
Süt şişesini elime alıp su bardağını da ona uzattım. "Ben bardağa dolduracağım, sen de tencereye dök. Anlaştık mı?"
"Anlaştık!"
Ceylin büyük bir dikkatle su bardağını iki eliyle sıkı sıkı tutuyor, heyecanla beni bekliyordu. Sütün kapağını açıp bardağı doldururken bir an çocukluğuma dönmüştüm.
Küçükken annem de beni böyle tezgâha oturttururdu, birlikte portakallı puding yapardık. Tabii annem benim aksime hazır puding yapmazdı, onun pudingi dillere destandı. Her seferinde yardım ederdim ona. Birlikte yapardık. O kadar huzurlu ve mutlu olurdum ki; şu anda Ceylin'in gözlerinde gördüğüm o heyecan ve sevinç, beş yaşındaki Âlâ'ya aitti sanki.
Bardak dolduğunda gülümsedim. "Dök bakalım tencereye."
Ceylin büyük bir ciddiyetle kollarını kaldırdı ve bardaktaki sütü yavaşça tencereye boşalttı.
"Aferin sana!" dedim. "Şimdi bir daha dolduracağız, tamam mı?"
"Hı-hı," dedi ve bardağı yeniden süt doldurmam için bana uzattı.
Bardağı iki kez daha sütle doldurdum ve Ceylin büyük bir dikkatle tencereye boşalttı.
"Yarım bardak daha koyacağız, sonra karıştırmaya başlayabiliriz," dedim gülümseyerek.
Bardağı uzattığında sütü yeniden doldurmaya başladım.
"Baba!"
İrkildim ve Ceylin'e baktım. Arkama bakıyor, kocaman gülümsüyordu.
"Baaak biz Âlâ ile puding yapıyoruz!"
Kalbimin ritmi hızlanırken adım seslerini duyabiliyordum. Yutkundum ve kontrolü elimde tutmak için işime devam ettim. Heyecanımı bastırıp sakinliğimi korumam gerekiyordu. Sütün kapağını kapattım, açmak için ocağa yöneldim.
"Ben de yiyebilir miyim peki?" diye sordu yumuşak bir sesle. "Prensesimin eli değince çok daha güzel olur tadı."
Sesi gayet iyi geliyordu ama Ceylin için rol yapıyor olma ihtimali de vardı. Ruh halini, duygu durumunu anlamam mümkün değildi şu anda.
"Yiyebilirsin!" dedi Ceylin başını yanına gelen Karan'a doğru uzatarak. "Öpiyim babacım, eğil."
Karan güldü ve eğildi. Bunu yaparken kolu koluma değince bir an irkildim. Traşlı ensesi burnumun dibindeydi. Ensesinde gerisi kazağının altına uzanan bir dövme vardı. Görebildiğim kısmından dövmenin nasıl bir şey olduğunu anlayamamıştım. Üzerini değiştirmişti, saçları da nemliydi. Duş almış olmalıydı zira şampuanının mentollü kokusunu alabiliyordum.
Ceylin, Karan'ın yanağına kocaman bir öpücük kondurduktan sonra doldurduğum yarım bardak sütü gösterdi. "İzle baba, bunu şimdi tencereye dökücem!"
Karan doğruldu ve ellerini eşofmanın ceplerine soktu. Hemen yanımda hatta dibimde durmaya devam ederek Ceylin'i izledi. Kol kaslarını hissedebiliyordum zira hâlâ bana dokunur vaziyetteydi. Ceylin babasının onu izlemesinden kaynaklanan bir heyecanla yarım bardak sütü tencereye döktü ve parlayan gözlerini Karan'a çevirdi.
"Aferin sana!" dedi Karan gurur dolu bir sesle. "Benim güzel kızım büyümüş de babasına puding yapıyormuş." Elini Ceylin'in yanağına koydu ve eğilip saçlarını koklayarak öptü.
"Öğrencem ben, hep sana puding yapcam artık baba! Söz."
"Olur," dedi yumuşak bir sesle. "Zaten yaşlandığımda sen bakacaksın bana, haberin olsun. Öğrensen iyi edersin."
"Bakarım," dedi Ceylin. "Hep bakarım babacım."
Karan gülümsedi. "Belki evlendiğin adam istemez beni," dedi ve duraksadı. Bir an boş bulunmuş da söylemiş gibiydi.
Ceylin kaşlarını çattı. "Kaya seni çok seviyor baba."
İstemsizce güldüm. Karan da güldü ve ilerleyip kendine bir bardak çıkarırken, "Desene ayvayı yedi Kaya," dedi. "Kıyameti koparacaksın, değil mi?"
"Ne?" dedi Ceylin anlamayarak.
"Hiç," dedi Karan gülmemek için dudaklarını ısırarak. "Kaya gelecek diyorum."
"Biliyorum, Âlâ söyledi."
Karan sürahiden kendine bir bardak su doldurdu ve Ceylin'in söylediğini hiç duymamış gibi onu içmeye başladı. Geldiğinden beri bana hiç bakmamıştı bile. Burada yoktum sanki.
Önüme dönüp iç geçirerek ocağı açtım ve çırpıcıyı elime alıp pudingi karıştırmaya başladım.
"Kaya'yı ara baba," dedi Ceylin hevesle. "Pudingimi görsün!"
"İşi vardır," dedi Karan boş bardağı bulaşık makinesine yerleştirirken. Oha! Cidden tezgâha koymak yerine makineye mi koydu? Emin misin Âlâ? Emindim.
"Ara baba yüpfen! Puding yaptığımı göstercem!"
Karan birkaç saniye tereddüt içinde Ceylin'e baksa da en sonunda pes edip telefonunu çıkardı. Ceylin hevesle bana döndü. "Ben karıştıriyim mi?"
Gülümsedim. "Olur ama dikkat et. Elini yakma sakın, tamam mı?"
"Tamam!"
O sırada duyduğum uzun bip sesiyle Karan'ın, Kaya'yı görüntülü aradığını anladım. Bize doğru ilerlemeye başlayınca da çırpıcıyı dikkatle Ceylin'e verip kenarı çekildim.
"Karan?" diyerek açtı telefonu Kaya Kandemir. Neye benzediğini biliyordum ama sesini ilk kez duymuştum. Ne çok kalın ne de ince olmayan tok bir sesi vardı.
"Kaya," dedi Karan sıkıntıyla.
"Hayırdır? Niye görüntülü arıyorsun oğlum beni?" dedi Kaya şaşırdığını belli eden bir sesle. "Özledin mi yoksa?"
Arkadan birinin kıkırdadığını duydum. Avukat olmalıydı.
Karan güldü. "Saçma saçma konuşma, ben ne arayacağım seni görüntülü?"
"Ceylin mi?" dedi Kaya güler gibi bir sesle.
"Evet," dedi Karan. "Biliyorum Ada'dasınız, kafa dinliyorsunuz ama..."
"Kaya!" diye seslendi o sırada Ceylin. Gözleri parlıyordu. "Bak ben ne yapıyorum?"
Karan gözlerini devirip telefonu Ceylin'e çevirdi.
"Ne yapıyorsun?" diye sordu Kaya şefkat dolu bir sesle. "Bakayım?"
"Puding! Hem de çikolatalı!"
"Vay!" dedi Kaya. "Bana da yapar mısın geldiğimde?"
"Sana bir sürü bir sürü yapıcam!" diye bağırdı Ceylin. Sonra kaşları çatıldı. "Sen neredesin? Ne zaman geleceksin yanıma?" Arada bir unutsa da pudingi karıştırmayı ihmâl etmiyordu.
"Yatacağız, kalkacağız, yatacağız kalkacağız sonra geleceğim," dedi Kaya yumuşak bir sesle.
"İki gün sonra yani," dedi Ceylin ve ona şaşkın şaşkın bakmama sebep oldu.
"Evet," dedi Kaya minik bir kahkaha atarak. "Babası kılıklı. Başla saymaya sen saniyeleri. Baban hesaplayıp söyler sana kaça kadar sayacağını."
Karan homurdandı, dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Ama çok uzun olur, ben saymayı unuturum ki!" dedi Ceylin gözleri büyürken. "Ama sayabilirim. Bir, iki, üç, dört..."
"Kızımın beynini yakma lan!" dedi Karan alaycı bir şekilde.
Kaya güldü. "Ceylin," dedi yumuşak bir sesle. "Şaka yaptım. Sayma. Geleceğim ben, tamam mı?"
"Tamam," dedi Ceylin başını sallayarak. "Ama çabuk gel."
"Gelmesin," dedi Karan. Başını uzatıp Kaya'ya baktı. "Gelme Kaya. Ceylin hiç yemek yemiyor."
"Ne?" dedi Kaya yapay bir şaşırmayla. "Yemiyor mu?"
"Yiyorum baba!" dedi Ceylin panikleyerek. "Yiyorum ama!"
"Hayır," dedi Karan. "Yemiyorsun."
"Ben gelmem o zaman," dedi Kaya ciddi bir şekilde. "Bana söz vermişti, tutmuyormuş."
"Yicem söz!" diye bağırdı Ceylin. Dudakları aşağı doğru kıvrılmış, gözleri dolmuştu. "Kaya yicem!"
"Tutacak mısın bu sefer sözünü?" diye sordu Kaya.
"Evet," dedi Ceylin yutkunarak. "Gel yüpfen! Ben seninle resim çizmeyi çok özledim."
"Tamam," dedi Kaya şefkat dolu bir sesle. "Geleceğim. Ben de çok özledim."
Kısa bir sessizlik oldu, sonra Ceylin kaşlarını çattı. "Kaya? Seni göremiyorum."
"Karan!" diye seslendi Kaya. "Tunga arıyor. Şu adamlarla görüşmedeydi. Açmam lazım. Arayacağım beş dakikaya."
"Yok oğlum, geleceksiniz zaten iki gün sonra. Bakma sen Ceylin'e, bıraksam sabaha kadar konuşur seninle. İşini hallet de tatilinin keyfini çıkar."
"İyi tamam," dedi Kaya. "Ceylin! Babayı üzmek yok tamam mı? Geldiğimde söz veriyorum sadece seninle ilgileneceğim."
"Hadi, selam söylersin Gece'ye de. Görüşürüz," dedi Karan samimi bir şekilde.
"Onun da selamı var. Görüşürüz."
Telefonu kapatıp cebine koydu ve ağlamaklı bir yüz ifadesiyle ona bakan Ceylin'e döndü. "Adamın işi gücü var ama," dedi sitemkâr bir sesle. "Bütün gün seninle konuşamaz, değil mi?"
"Ama ben Kaya'yı çok özlüyorum baba," dedi Ceylin inişli çıkışlı bir sesle. Müdahale etmezsem ağlayacaktı.
"Ceylin," dedim gülümseyerek. "Kaynadı mı diye bakalım mı?"
Karan varlığımı şu an fark ediyormuş gibi gözlerini bana çevirdi ve göz göze geldik.
"Baloncuklar çıkıyor birazcık," dedi karıştırmaya devam ederken. Dikkati dağılmış, normale dönmüştü.
"O zaman altını kısalım," dedim gözlerimi Karan'ın gözlerinden kaçırıp Ceylin'e doğru ilerlemeye başladığımda. "Sonra birazcık daha karıştırıp kâselere dolduracağız."
"Hemen yemek istiyorum!" dedi Ceylin heyecanla.
Ocağın altını kısarken gülümsedim. "Dolaba koymamız gerek ama. Sen yemeğini yiyene kadar hazır olur. Hem aç karna tatlı yenmez."
"Ama..." dedi Ceylin mızmızlanarak. "İstiyorum."
"Bak ne diyeceğim," dedim çırpıcıyı elinden alıp kaynayan pudingi karıştırmaya devam ederken. "Pudingi dolaba koyalım, sonra seninle barbielerini giydirelim. Yemekten sonra da birlikte Prenses Okulu'nu izleyip puding yeriz?" Karan'a baktım, sandalyeye oturmuş; dalgın dalgın bizi izliyordu. Sabahki sözünü bir an unutmuştum. "Yani babanla izleyip yersiniz," dedim gözlerimi kaçırarak.
"Seninle izlemek istiyorum," dedi omuzlarını kaldırıp indirirken. "Babam uyuyor izlemiyor!"
"Biz sonra izleriz," dedim elimi saçlarına götürüp hafifçe okşarken. "Hem baban çok üzülür. Üzülmesini istemezsin, değil mi?"
"O da gelsin," dedi kaşlarını çatarak. Babasına döndü. "Baba yüpfen."
"Tamam Ceylin," dedi Karan bıkkın bir şekilde. Şaşkınlıkla yutkundum. "Tamam, izleriz hep beraber. Oldu mu?"
"Yaşasın!"
•••
Güneş batmış, hava kararmıştı. Gökyüzü alacakaranlıkla boyanmıştı ama bahçedeki beyaz kar yığınları hâlâ gözümü alacak kadar parlaktı. Bahçedeki sarı lambalar ve ay ışığının aydınlattığı şimşirli yolları izlerken iç geçirdim.
Verandanın koltuklarına kurulmuş sessizce sigara içiyordum. Yaklaşık bir saatir burada oturuyordum. Az önce Karan'ın adamlarından biri çantamı ve ne ara kimin aldığını bilmediğim ilaçlarımı getirmişti. Sigara paketime kavuşmanın sevinciyle hemen bir sigara yakmıştım.
Pudingi yaptıktan sonra dolaba koyup Ceylin'in oyun odasına çıkmıştık. Karan filmi hep beraber izleyeceğimizi söyledikten sonra yeniden ortalıktan kaybolmuştu.
Bir saate yakın Ceylin'in oyuncaklarla dolu oyun odasında Barbie bebekleriyle oynamıştık. Çok keyif almıştım ama kafam çok dalgındı. Karan'ın gözlerinde gördüğüm o acı, yaşadığım suçluluk duygusunu asla eskitmiyordu. Üstelik benimle konuşmuyor, ben yokmuşum gibi davranıyordu. Sanırım bana olan nefretini unutmuş olsa da şimdi yeniden hatırlamıştı.
Daha sonra Lale abla, Ceylin'e yemek yedireceğini söylediği için oyuna ara vermiştik. Onlar yemek yerken ben de temiz hava almak için buraya gelmiştim. Lale abla beni de çağırmıştı fakat Karan'ın beni istemeyeceğini düşündüğüm için gitmemiştim.
Annesiyle ilgili öğrendiğim şeyin şaşkınlığını hâlâ atamıyordum. Fuhuşa zorlanan kadınlar, demişti Karan. Tam olarak ne olduğunu bilmesem de annesinin bir fuhuş çetesinin elinde olduğunu düşünüyordum ve içim yanıyordu. Karan için bunu yaşamak çok zor olmalıydı. Kendimi onun yerine koyup ne hissettiğini düşündükçe de nefesim daralıyordu üstelik. Empati yeteneğimi söküp atmak istiyordum.
"Âlâ? Ne yapıyorsun burada tek başına?"
Başımı çevirip sesin sahibine baktım. Sinan'dı bu. Verandanın basamaklarını ağır ağır çıkarken gülümseyerek bana bakıyordu.
"Hiç," dedim gülümsemesine karşılık vermeye çalışırken. "Oturuyordum öyle."
Yanıma ulaşıp karşımdaki tekli koltuğa oturdu. "Üşümüyor musun?"
Başımı eğip üzerimdeki monta baktım. Üşüyordum ama hava almaya ihtiyacım vardı. "Yok ya, açık havada oturasım geldi. Aşırı bir soğuk yok zaten şu an..."
Hafifçe başını salladı. "İyi misin peki? Dün aklım kaldı sende."
Gülümsedim. "İyiyim. Bu arada çok teşekkür ederim Sinan. Dün için..."
"Ne yaptım ki?" dedi mahçup bir şekilde. Sonra derin bir nefes aldı. "Âlâ, bana anlatmak istersen dinlerim."
"Neyi?" diye sordum anlamazdan gelerek.
"Dün seni bulduğumda çok kötüydün... sinir krizi geçiriyordun... Ediz diye biriyle konuşuyordun... Anlatmak istersen eğer... dinlerim."
İç geçirdim. Konuşmak istemiyordum ama konuşmam gerekiyordu. Konuşmadan iyileşmem mümkün değildi. Etrafıma bakındığımda konuşabileceğim kimsem yoktu. İçimi döküp rahatlamayı o kadar çok istiyordum ki, birine anlatıp biraz daha ağlasam bir süre daha bu yükü omzumdan atmış olacaktım sanki.
Sinan'a anlatabilir miydim? Ona güvenip güvenemeyeceğimi bilemiyordum fakat kelimeler dilimin ucundaydı. Samimi görünüyordu, üstelik dün şahit olduğu o korkunç tabloya bir cevap arıyordu. İyi bir insandı ve belki de burada yaşayacağım iki yıl boyunca bana dost olacaktı.
Gözlerim Sinan'a tereddüt içinde bakıyordu. Sinan derin bir nefes daha alıp verdi. "Merakımdan değil," dedi samimi bir şekilde. Bakışlarını benden ayırıp boşluğa çevirdi. "Belki konuşmaya ihtiyacın vardır diye düşündüm ben sadece. Anlatmak istemiyorsan..."
"Annem," dedim kuru bir sesle, uzanıp sigaramı küllüğe bastırarak söndürürken. Sinan sustu ve gözleri gözlerimle buluştu.
Kelimeler birleşti, birbirine kenetlendi. Cesaretimin desteğiyle tırmanıp sesimle buluştular, hep birlikte hızla ilerlediler ve dudaklarımdan dışarı döküldükler.
"Geçen sene. 10 Şubat 2022 tarihinde..." Yutkundum ve gözlerimi kapattım. "Annemi kendi evimizin bahçesinde, çocukluğumda sallandığım ağaca asılı bir şekilde buldum."
Gözlerimi açıp Sinan'ın tepkisine bakamadım, ne hissettiğini görmek istemedim. Derin bir sessizlik çöktü. Dünya yok oldu, herkes bir anda kayboldu da ben yalnız kaldım sanki. Sinan nefes bile almadı.
Başımı önüme eğdim, derin bir nefes daha aldım, yutkundum ve dolan gözlerimi açmadan devam ettim: "Çok kar yağıyordu," dedim burnumu çekerek. "Lapa lapa kar yağıyordu. İstanbul'dan gelmiştim o sabah Ankara'ya. Sömestr tatili için. Anneme gelmeyeceğim demiştim ama. Sürpriz yapacaktım." Sesim titriyordu. Üşüyen ellerimi kucağımda birleştirdim ve parmaklarımı birbirine kenetledim. Kapalı gözlerimin arasından kaçan iki iri gözyaşı ellerime düştü.
"Aşti'de indim, sırt çantamı aldım... Sevinçle içeri girdim ve oradaki büfelerden bir çekme helva satın aldım. Annem çok severdi." Dudaklarımdan ufak bir hıçkırık döküldü. Burnumu çektim. "Metroya bindim sonra... heyecanlı ve sevinçliydim. Aylardır annemi görmüyordum. Çok özlemiştim..." Elimin tersiyle ıslanan yanaklarımı sildim ve gözkapaklarımda canlanan anıları izledim. "Metro o gün bomboştu. Kimse yoktu. Şaşırmıştım çünkü iş saatiydi. Perşembe günüydü. Ostim metrosu ağzına kadar dolu olurdu. Kimse yoktu. Birkaç insan sadece..."
"Metrodan indim ve neredeyse koşarak eve yürüdüm. Eve ulaşmak ve kapıyı çalıp annemin sevinç dolu kahkahalarını duymak için sabırsızlanıyordum." Kucağımdaki ellerimi birbirine kenetlemiştim ve öyle çok sıkıyordum ki canım yanıyordu. Gözyaşlarım yanaklarımdan çeneme, oradan da boynuma doğru süzülüyordu.
"Evin sokağında ilerlerken önce bir karartı gördüm. Bahçemizde bir meşe ağacı vardı. Çocukken babam salıncak kurmuştu benim için o ağacın en büyük dalına. Annem sallardı her gün beni o salıncakta. Bir karartı vardı o ağacın en büyük dalında. Bir şey asmışlar sandım. Ne sandın desen mantıklı bir cevabım yok, o iki saniyelik zaman diliminde halı diye düşündüm. Mantıksızdı, ağaca neden halı asacaklardı ki?" Hıçkırdım. "Ama kim o karartının intihar eden annesi olduğunu düşünürdü ki? Kim bunu düşünürdü?"
Bir süre sustum ve sadece ağladım. Sinan hiçbir şey söylemiyordu. Bana nasıl baktığını bilmiyordum. Görmek de istemiyordum. Konuşmak istiyordum. Sadece içimi dökmek istiyordum.
"Yaklaştıkça gördüm, yaklaştıkça anladım. Halı değildi o. Annemdi! Benim güzeller güzeli annemdi. Boynuna bir urgan geçirmiş, beni salladığı salıncağı bağladığımız o dala kendini asmıştı. Çocukluğumu da götürmüştü kendisiyle beraber!" Ağlamam şiddetlenmişti ve konuşmakta zorlanıyordum. Sesim inişli çıkışlıydı. "Önce inanamadım. Ne yapacağımı şaşırdım. Koştum, bacaklarına yapıştım. Sıkıca sardım bacaklarını. Annemi yukarı doğru kaldırmaya çalıştım ama başaramadım. Çoktan ölmüştü, çoktan gitmişti. Bıraktı beni. Terk etti!"
Ellerimi yüzüme kapattım ve öne doğru eğildim. Acı içindeydim.
"Bunu anladığımda ayakta duramadım. Sert bir şekilde o ağacın dibine düştüğümü hatırlıyorum. Dizlerim kara gömülmüştü. Ellerim, parmaklarım soğuk kara yaslanmıştı. Soğuktu. Çok soğuktu. Her yer kardı. Kimi arayacağımı bilemedim, Ediz'i aradım. En yakın arkadaşım... gel dedim. Annem öldü, gel." Hıçkırıklarımı yuttum ve ellerimi saçlarıma geçirip ıslanan yüzüme yapışan saç tellerinden kurtuldum.
Burnumu çektim ve yutkundum. "O gelene kadar öylece oturdum karın içinde. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama Ediz gelene kadar sanki yıllar geçti. Sanki yıllarca baktım annemin ölüsüne. Bir saniye bile gözümü ayırmadım. Öylece izledim. Kar, soğuk, meşe ağacı, annem, urgan... Sadece izledim. Birkaç kez annemle konuştum, belki duyar da cevap verir diye. Şansımı denedim ama vermedi. Hiçbir şey söylemedi." Hıçkırdım. "Bir veda bile etmedi!"
Gözlerimi açıp Sinan'a baktım. "Bir veda bile..."
Karşımda Sinan yoktu. Karşımda Karan oturuyordu.
Kaşlarım çatılırken gözlerim Sinan'ı aradı ama bulamadı. Yeniden ona baktım. Kaşları hafifçe çatılmış, dudaklarının kenarları aşağı doğru kıvrılmıştı. Kahverengi gözlerinden ne hissettiğini çok net görebiliyordum. Pişmanlık ve suçluluk.
"Sen," dedim tıkanan burnum yüzünden tuhaf çıkan sesimle. Hızla gözlerimi sildim ve ona öfkeyle baktım. "Sen... Sinan?"
"Gitti," dedi kuru bir sesle. "Gitmesini istedim."
Öfkelendim, sinirlendim, hâlime üzüldüm ve hıçkırdım. "Bunu nasıl yaparsın?" dedim hıçkıra hıçkıra ağlarken. "Beni nasıl dinlersin!"
Karan hiçbir şey söylemedi. Yavaşça ayağa kalktı ve iki adımda yanıma gelip morarmış bileklerimi nazikçe tuttu.
"Bırak!" diye bağırdım hıçkırarak. "Bırak! Sen mi ayarladın? Sen mi yaptın? Sinan'a beni konuşturmasını sen mi söyledin?" Sarsılarak ağlıyordum.
"Hayır," dedi durgun bir şekilde. Başparmakları morarmış bileklerimi okşuyordu. "Yemek yemen için seni almaya gelmiştim."
Ona cevap veremedim. O kadar şiddetli ağlıyordum ki ciğerlerim sızlıyordu artık. Gözyaşlarımın izlediği yollar soğuk hava yüzünden üşüyordu. Her hıçkırığımda boğazıma kadar saplanan ayaz canımı yakıyor, ciğerlerimi kurutuyordu.
Karan bileklerimden tutup ayağa kalkmamı sağladı. Karşısına dikildiğimde bileklerimi bırakıp ellerini yüzüme götürdü ve parmaklarıyla ıslanan yanaklarımı sildi.
"Sa-sana söyledi-dim!" dedim iç çeke çeke ağlarken. Başım seğiriyordu. "Ka-kardan nefret edi-ediyorum dedim! Ben-beni dinlemedin!"
Yüzündeki ifadenin bozguna uğradığını gördüm. Gözlerindeki pişmanlık akın akın tüm yüzünü kaplarken ellerini omuzlarıma kaydırdı ve beni kendine çekip sıkıca sarıldı.
Yüzüm göğsüne gömüldüğünde sesim biraz daha yükseldi ve neredeyse çığlık atarak ağlamaya devam ettim. Onu itmek istedim ama yapamadım. Bir elini sırtıma koymuştu, diğer eli saçlarıma gömülmüştü. Feryat figan ağlıyordum. İçim yanıyordu yine, hiç sönmeyecek gibi yanıyordu bu sefer.
"Özür dilerim," diye fısıldadı. "Özür dilerim."
OY VE YORUMLARINIZI BEKLİYORUM!