Alya, bilgisayar ekranındaki o tek satırlık nota bakarken odadaki havanın buz kestiğini hissetti. "Güzel uykular." Bartu onunla dalga geçiyordu. Dünyadan gizlediği, arkasına saklanarak sosyetenin en karanlık sırlarını ifşa ettiği "Gölge" kimliği, bu adamın parmaklarının ucunda bir oyuncağa dönüşmüştü. Siber güvenlik konusunda dünyanın en iyi yazılımlarını kullanan Alya, Bartu Kozcu’nun onun şifreli ağına bu kadar kolay sızabilmesini hazmedemiyordu.
Öfkeyle ayağa kalktı, odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. Eli gayriihtiyari çantasındaki zümrüt taşlı şahmeran bilekliğe gitti. Bir yanda yirmi yıllık kayıp hayatının sarsıcı kanıtı, diğer yanda ise her adımını izleyen, onu avucunun içine almış tekinsiz bir adam vardı. Kaçamazdı. Eğer şimdi saklanırsa, Bartu’nun haklı olduğunu kanıtlamış olurdu. O bir av değildi, hiçbir zaman da olmamıştı.
Klavyenin başına geri oturdu. Parmakları hızla tuşların üzerinde gezindi. Bartu’nun maili attığı IP adresini geriye doğru takip etmeye çalıştı ama karşısına çıkan tek şey, holdingin siber duvarları tarafından örülmüş aşılmaz bir kale oldu.
Alya dudaklarını ısırdı, gözlerinde tehlikeli bir ışık yandı. "Sen oyunları seviyorsan bay Kozcu," diye mırıldandı ekrana bakarak, "ben de kuralları yıkmayı severim."
Maili yanıtla butonuna bastı ve tek bir cümle yazdı:
"Maskemin çatlaklarından sızan ışık, senin karanlığını aydınlatmaya yeter. Yarın sabah holdingde, kahvemi sert severim."
Ertesi sabah, kasım ayının o soluk ve gri güneşi şehrin üzerine doğduğunda Alya çoktan hazırdı. Gece neredeyse hiç uyumamıştı ama gözlerindeki o kararlı, dik başlı ifade yorgunluğunu tamamen gizliyordu. Üzerine siyah, jilet gibi keskin hatları olan bir ceket ve kumaş pantolon giymişti. Saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı; bu onun savaş moduylu.
Soykan Holding’in o devasa, cam kaplı plazasının önüne geldiğinde gökyüzünü delen o binaya nefretle baktı. Burası onun hakkı olan, ama ondan çalınan hayatın üzerine kurulmuş bir imparatorluktu. Derin bir nefes alıp içeri adım attı.
Plaza girişindeki turnikelerde güvenlik onu durdurdu. "Kiminle görüşecektiniz hanımefendi?"
"Bartu Kozcu," dedi Alya, sesindeki o buz gibi netlikle. "Kendisi beni bekliyor."
Güvenlik görevlisi kulaklığına birkaç bir şey fısıldayıp bilgisayarına baktıktan sonra şaşkınlıkla Alya’ya döndü. "Buyurun Alya Hanım, Bartu Bey en üst katta, yönetim katında sizi bekliyor. Özel asansörü kullanabilirsiniz."
Alya, turnikelerden geçip asansöre binerken kalbinin ritmini kontrol etmeye çalıştı. Asansör yukarı doğru tırmanırken aynadaki yansımasına baktı. Elindeki tek koz, korkusuzluğuydu.
Yönetim katının kapıları açıldığında, Alya’yı sessiz, lüks ve alabildiğine minimalist bir hol karşıladı. Sekreter masasını geçip doğrudan üzerinde 'Yönetim Kurulu Başkan Danışmanı - Bartu Kozcu' yazan o devasa ahşap kapıya doğru yürüdü. Kapıyı çalma gereği duymadan kulpu indirip içeri girdi.
Oda, neredeyse tüm şehri ayağının altına alan devasa cam duvarlarla kaplıydı. Bartu, arkası dönük bir şekilde camın önünde dikiliyor, elindeki porselen fincandan kahvesini yudumluyordu. Üzerinde beyaz bir gömlek vardı, ceketini arkasındaki koltuğa fırlatmıştı. Alya’nın içeri girdiğini, topuklu ayakkabılarının sesinden anlasa da arkasını dönmek için acele etmedi.
"Tam zamanında," dedi Bartu, o pürüzsüz ve derinden gelen sesi odada yankılanırken. Yavaşça arkasını döndü. Gözlerindeki o tehlikeli, alaycı tebessüm yerli yerindeydi. "Kahven masanın üzerinde. Gerçekten de sert, tam istediğin gibi."
Alya, masanın üzerindeki tüten sade kahve bardağına bakmadı bile. Doğrudan Bartu’nun karşısına dikildi. "Sistemime nasıl sızdın?" diye sordu, sesinde en ufak bir titreme yoktu. "Gölge’yi nasıl buldun?"
Bartu, elindeki fincanı masaya bıraktı ve ellerini cebine atarak Alya’ya doğru birkaç adım attı. Aralarındaki mesafe kapandığında, o otoparktaki yakıcı hava odayı yeniden kapladı.
"Sistemine sızmadım zümrüt kızı, sadece kapıyı araladım," dedi Bartu, Alya’nın gözlerinin içine bakarak. "Seni otoparkta gördüğüm ilk an, o kamerayı kullanış tarzından, vizörün arkasına saklanışından sıradan bir kız olmadığını anlamıştım. Dünyada 'Gölge'nin çektiği karelerin tarzını bilen birkaç kişiden biriyim. Dün gece o çantadaki minik lensi fark ettiğimde ise yapbozun parçaları birleşti. Dijital ayak izlerin ne kadar profesyonel olursa olsun, karşında Kozcu yazılımları olduğunu unutuyorsun."
Alya alayla gülümsedi. "Peki neden hala susuyorsun? Baran’a veya Esma Hanım’a 'Kızınızı kurtaran bu kız aslında bir casus, holdingin sırlarını çalıyor' demek için neyi bekliyorsun?"
Bartu eğildi, yüzünü Alya’nın yüzüne yaklaştırdı. O odunsu kokusu yine odayı doldurmuştu. "Çünkü seni ihbar edersem oyun biter, Alya. Ve ben henüz eğlenmeye yeni başladım," diye fısıldadı. Bakışları Alya’nın boynundaki ince zincire, ardından gözlerine kaydı. "Ayrıca... Dün gece o şahmeran bilekliği gördüğünde geçirdiğin o şok... O sıradan bir hırsızın ya da magazincinin vereceği bir tepki değildi. Sen o bileklikte bir şey gördün. Kendinden bir şey."
Bartu elini masaya yaslayıp Alya’yı hafifçe geriletti. "Şimdi bana asıl gerçeği söyle. Sen o davete sadece holdingin açıklarını yakalamak için sızmadın. Sen o ailede bir şey arıyorsun. Kimsin sen Alya? Soykanlarla derdin ne?"
Alya’nın nefesi Bartu’nun bu kadar yakınında olmasından dolayı kesilse de geri adım atmadı. Elini çantasına attı, içindeki o şahmeran bilekliği çıkarıp sertçe masanın üzerine, Bartu’nun elinin hemen yanına bıraktı.
"Ben kim miyim?" dedi Alya, gözlerinden adeta alevler fışkırarak. "Ben o masada oturan, Esma Soykan’ın yirmi yıl önce hastane odasında bırakıp arkasını döndüğü, varlığından bile haberdar olmadıkları o kayıp kızıyım, bay Kozcu! Şimdi söyle bana... Oyununa hala devam etmek istiyor musun?"
Bartu, masanın üzerindeki şahmeran bilekliğe, ardından Alya’nın gözlerindeki o yakıcı dürüstlüğe baktı. İlk kez, o her şeyi bilen adamın yüzündeki alaycı ifade tamamen silindi.