Otel otoparkından çıkıp şehrin tenha yollarına saptığında, Alya’nın parmakları direksiyonu öyle sıkı kavramıştı ki eklemleri bembeyaz kesilmişti. Dikiz aynasından arkasına baktı; Bartu’nun o siyah, lüks arabası karanlığın içinde kaybolalı çok olmuştu ama adamın o odunsu kokusu ve dudaklarındaki tebessüm sanki hâlâ arabanın içindeydi. "Çünkü oyunları severim, zümrüt kızı." Bu cümle zihninde bir plaka gibi dönüp duruyordu. Bartu onun çantasındaki casus lensi fark etmişti. En büyük sırrını, bir "Gölge" olduğunu biliyordu ve bunu bir tehdit gibi tepesinde sallandırıyordu.
Kendi küçük dairesinin önüne gelip arabayı park ettiğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Hızla merdivenleri tırmanıp daire kapısını açtı, içeri girer girmez üç kilit birden vurdu. Sırtını kapıya yaslayıp karanlıkta derin bir nefes verdi. Burası onun dünyadaki tek güvenli alanıydı; Soykanların o boğucu ihtişamından da Bartu’nun o akıl bulandıran oyunlarından da uzaktı.
Salona geçip ışığı bile açmadan doğrudan bilgisayar masasına yöneldi. Çantasını masanın üzerine fırlattı. İçinden önce o şık, kadife kutuyu çıkardı. Zümrüt taşlı şahmeran bileklik, sokak lambasının pencereden sızan cılız ışığında bile tekinsizce parıldıyordu. Hemen ardından el çantasının astarına gizlenmiş o ruj boyutundaki casus lensi bilgisayara bağladı.
Ekranın soğuk mavi ışığı odanın karanlığını aydınlatırken, Alya bu gece çektiği tüm kareleri sisteme yüklemeye başladı. Vizöründen sızan görüntüler tek tek ekrana düşüyordu: Baran’ın o tavizsiz duruşu, Esma Soykan’ın bir kraliçeyi andıran soğuk asaleti, Lara’nın ürkek gülümsemesi... Ve tabii ki Bartu. Bartu’nun kameraya doğrudan baktığı, o her şeyi bilen tekinsiz gözlerinin olduğu kare ekrana geldiğinde Alya’nın parmakları mouse’un üzerinde bir anlığına dondu. Bu adamın zekasıyla oynamak, ateşe çıplak elle dokunmak gibiydi.
Ancak Alya odağını hemen değiştirdi ve günlerdir üzerinde çalıştığı o şifreli klasörü açtı: Soykan Holding Kayıp Bebek Dosyası.
Yirmi yıl önce, hastaneden kaçırılan o bebekten geriye kalan tek bir somut delil vardı. Hastane odasındaki beşikten çalınmadan hemen önce çekilmiş, net olmayan eski bir çocukluk fotoğrafı. Alya o fotoğrafı ekranın soluna aldı. Fotoğraftaki bebeğin incecik bileğinde, belli belirsiz parlayan gümüş bir zincir ve o zincirin ucunda küçük bir şahmeran figürü vardı.
Şimdi ise masanın üzerinde duran antika şahmeran bilekliği eline aldı, ekranın sağına yaklaştırdı. Tasarım, kıvrımlar, şahmeranın gözündeki o milimetrik işçilik boşluğu... Her şey birebir aynıydı. Esma Soykan’ın "Soykan kadınlarına ait özel bir koleksiyon" diyerek ona uzattığı bu bileklik, yirmi yıl önce kendisinden çalınan o serinin tam donanımlı, yetişkin versiyonuydu.
"Benim..." diye mırıldandı Alya, sesi boş odada yankılanırken boğazı düğümlendi. "Gerçekten onların kızıyım."
Bu zamana kadar her şey sadece belgelerden, şüphelerden ibaretti. Ama bu bileklik, tenine değen o gümüş soğukluk, inkar edilemez bir kanıtı yüzüne çarpıyordu. O saray yavrusunda, el bebek gül bebek büyüyen Lara'nın yerinde yirmi yıldır kendisi olmalıydı. Üvey ailesinin o sevgisiz, dayakla ve hakaretle dolu evinde büyümek yerine, o kristal avizelerin altında uyumalıydı. İçindeki o terk edilmiş çocuk ilk kez bu kadar büyük bir öfkeyle uyandı.
Tam bu buruk gerçekle sarsılırken, ekranın köşesinde kırmızı bir uyarı ışığı yandı. "Gölge" kimliğiyle kullandığı şifreli mail kutusuna, sisteme yüklediği fotoğrafların hemen ardından bilinmeyen bir sunucudan mesaj düşmüştü.
Mesajın başlığı sadece tek bir kelimeden ibaretti: "Şahmeran."
Alya’nın kalbi göğüs kafesinde bir kez daha hızla çarpmaya başladı. Titreyen imleci mesajın üzerine götürüp tıkladı. Mailde ne bir tehdit vardı ne de uzun bir yazı. Sadece birkaç saat önce davet salonunda, Bartu ile yan yana durdukları, kendisinin çantasını hafifçe havada tuttuğu o anın dışarıdan çekilmiş yüksek çözünürlüklü bir fotoğrafı vardı.
Altında ise tek bir satır not yazılıydı:
"Fotoğrafçılık, insanların dünyaya göstermek istediği o kusursuz maskeleri ölümsüzleştirmek içindir, zümrüt kızı. Ama benim vizörümden bakıldığında, senin masken çoktan çatladı. Güzel uyular."
Alya dehşet içinde arkasına yaslandı. Mesaj Bartu’dandı. Bartu onun sadece bir konuk olmadığını, salonda gizlice çekim yaptığını bilmekle kalmamış, onun o gizli mail adresini, dünyadan sakındığı o şifreli ağı bile hackleyip bulmuştu. Bu, Bartu’nun ona attığı en büyük şah mattı. Artık sadece bu ailenin geçmişini araştıran bir yabancı değildi; Bartu’nun avucunun içine düşmüş bir avdı. Ve asıl tehlikeli olan, Bartu’nun bu bilgiyi ne zaman ve nasıl kullanacağını asla kestiremiyor oluşuydu.