İki gün, Alya için adeta iki asır gibi geçmişti. Bu süre zarfında ne telefonunu açmış ne de o malikanenin yakınından geçmişti. Sadece kendi kabuğuna çekilmiş, holding davetinin yapılacağı lüks otelin krokisini, davetli listesini ve en önemlisi de Soykan ailesinin o gece giyeceği kıyafetlerin sızdırılan detaylarını incelemişti. Kusursuz bir gözlemci olmak istiyorsanız, kalabalığın içinde tamamen eriyip görünmez olmayı bilmeniz gerekirdi.
Davet gecesi geldiğinde, Alya aynadaki yansımasına son kez baktı. Üzerinde, onu ne çok rütbeli ne de çok sönük gösterecek, zarif ama dikkat çekmeyen zümrüt yeşili, sade bir elbise vardı. Saçlarını ensesinde sıkı bir topuz yapmış, yüzüne ise onu davetteki yüzlerce kadından ayırmayacak kadar doğal bir makyaj uygulamıştı.
En önemli detayı ise sağ bileğine saklamıştı. İnce, gümüş bir bilekliğin içine gizlenmiş mini dijital deklanşör kumandası. Çantasında lüks, casus profesyonel fotoğraf makinesi onun bu gecelik kimliğiydi. O, sosyetenin peşinden koşan düzinelerce muhabirden sadece biri, görünmez bir "Gölge"ydi.
Otelin devasa balo salonundan içeri adım attığında, gözlerini kamaştıran ilk şey kristal avizelerin parlaklığı ve etrafta uçuşan sahte kahkahalar oldu. Şampanya kadehleri havada tokuşuyor, ülkenin en zengin iş insanları, siyasetçileri ve sanatçıları birbirlerine en samimi maskeleriyle gülümsüyordu.
Alya makinesini gözüne kaldırdı. Kimse görmeden bir kaç iş adamının fotoğrafını çeker gibi yaparken, lensini salonun baş köşesine, Soykan ailesinin durduğu o fildişi kuleye çevirdi.
Baran Soykan, holdingin yönetim kurulu başkanı olarak bir grup yabancı yatırımcıyla konuşuyordu. Yüzündeki o soğuk, otoriter ifade buradayken bile değişmemişti. Yanında annesi duruyordu; asil, tek bir saç teli bile oynamamış, gururlu bir cemiyet kadını. Ve hemen arkalarında, iki gün önce mutlak bir felaketten kurtardığı küçük kız kardeş Lara... Lara’nın gözleri salonda ürkekçe geziniyordu. Yaşadığı travmayı henüz atlatamadığı her halinden belliydi ama bu davette, ailenin "biz yıkılmadık, güçlüyüz" imajı için orada bulunmak zorundaydı.
Alya iç çekerek makinesini indirdi. Tam o sırada salonun giriş kapısındaki hareketlilik dikkatini çekti. Gelenlerin fısıltıları arasında o tanıdık isim fısıldandı.
Bartu Kozcu.
Bartu, siyah kadife bir ceket ve jilet gibi bir pantolonla kapıdan içeri süzüldüğünde salondaki neredeyse tüm kadınların bakışları o tarafa döndü. Karizması, o zengin kalabalığın içinde bile adeta bir duvar gibi yükseliyordu. Yanına yaklaşmaya çalışan birkaç magazin muhabirine hafifçe başını sallayarak kibarca savuşturdu ve doğrudan Soykan ailesinin olduğu tarafa doğru ilerledi.
Alya, kalbinin ritmini kontrol altında tutmaya çalışarak birkaç adım geriledi ve bir kolonun gölgesine çekildi. Kamerayı tekrar kaldırdı ve lensi Bartu’nun yüzüne sabitledi.
Vizörden bakarken, Bartu’nun adımlarını, Baran’la tokalaşmasını, Lara’nın omzuna dostça dokunup ona bir şeyler fısıldamasını izledi. Lara, Bartu’nun sözleriyle ilk kez hafifçe gülümsedi. Bartu bu ailenin her şeyiydi; koruyucusu, sırdaşı ve belki de en tehlikeli detayı.
Alya parmağını deklanşöre bastı. Klik.
Bartu’nun yan profilden, o keskin çene hattını ve loş ışıkta parıldayan siyah gözlerini yakalayan kusursuz bir kare çekmişti. Tam fotoğrafı kontrol etmek için makineyi indirmek üzereydi ki, vizörün içindeki o siyah gözler birden hareket etti.
Bartu, salondaki yüzlerce kişinin, onlarca kameranın arasından sıyrılıp bakışlarını tam olarak Alya’nın durduğu o karanlık kolona çevirdi. Göz göze geldiler. Vizörün milimetrik camı bile aralarındaki o elektriği kesmeye yetmedi.
Bartu’nun dudaklarının kenarı, sanki avını köşeye sıkıştırmış bir avcı gibi çok hafifçe, neredeyse belirsiz bir şekilde yukarı kıvrıldı. Alya’yı tanımıştı. Üzerindeki o şık elbiseye, elindeki kameraya rağmen, iki gün önce malikanesinin kapısına gelen o dik başlı kızı anında ayırt etmişti.
Alya soğukkanlılığını koruyarak kamerayı yavaşça indirdi. Kaçarsa suçlu durumuna düşeceğini biliyordu. Bu yüzden gitmedi, kolonun yanından çıkıp garsonun tepsisinden bir bardak su aldı ve Bartu’nun ona doğru ağır adımlarla yürüyüşünü izledi.
Bartu, aralarındaki mesafeyi kapatırken bakışlarını bir saniye bile Alya’nın gözlerinden ayırmadı. Tam önünde durduğunda, aralarında sadece birkaç santim kalmıştı. Etraftaki o gürültülü müzik ve konuşma sesleri Alya için bir anda yok oldu.
"Yanlış zamanda doğru yerde olan birine göre..." dedi Bartu, sesi davetteki müzikten çok daha pürüzsüz ve derindi. Bakışları Alya’nın çantasına, ardından zümrüt yeşili elbisesine kaydı. "...bu gece çok doğru bir zamanda, çok tehlikeli bir yerde duruyorsun, Alya."