Anıl kumraldı. Solgun bir cilt tonu vardı ve yüzünde çilleri andıran çok sayıda güneş lekesi oluşmuştu. Saç telleri düzdü ve başının üstünde karmaşık bir çalı yumağı gibi dağılmıştı. Göz altları mor, dudakları ise dolgundu. Güldüğündeyse tüm çehresi ilgi çekici bir hal alırdı. Parlayan gözleri vardı. Şeytan tüyüne sahip dedikleri cinsten bir adamdı. Minicik bir serçeyi andıran Helin’i kendine doğru çekmiş ve kollarını kızın omzuna dolamıştı.
Helin ise tebessüm ediyordu. O zamanlar güneşi andıran saç telleri uzundu. Daha salaş ve renkli giyiniyordu. Hasır sandaletlerini sergilemek adına bol kesim pantolonları ya da etekleri daima uzun yırtmaçlı olurdu. Belki de sergilemek istediği şey bacaklarıydı. Bilemiyorum. Çünkü Helin çok özgüvenliydi ve kendisini fazlasıyla beğeniyordu. Yine de hava atan ya da soğuk davranan biri değildi. O gece bana sıcacık gülümseyen ikinci kişiydi. İlki Anıl’dı ve onun gülüşü karşısında bakışlarımı kaçırdığımı hatırlıyorum. Sanki beni, nadir bulunan bir canlı türüymüşüm gibi incelemişti.
Baştan ayağa süzmüş ve durmadan sorular sormuştu. Sarp’la nasıl tanışmıştık, nerede oturuyordum, okuyor muydum, ne iş yapıyordum, ailem neredeydi, burcum neydi... Bu sonuncusuna güldüğümü hatırlıyorum. Erkekler ve burçlar nadiren kesişen konulardı. Bu sorudan sonra rahatlamıştım. Anıl da bizim gibi bir insandı işte, sadece fazla meraklıydı.
Umut ise bütün gece boyunca sadece bir merhaba demişti. Biriyle göz göze geldiğinde hemen bakışlarını kaçırıyordu. Eli sürekli bir meşgale buluyordu; pipet kıvırmak, peçete yolmak, dudaklarını çekiştirmek... Tedirgin insan işaretleriydi bunlar. Masada kendisini huzursuz hissediyordu, çünkü yabancı biri vardı. Yani ben.
Üçüyle ilgili ilk izlenimlerim işte bunlar olmuştu.
O günden sonra çok sık beraber takılmaya başladık. Aktiviteden aktiviteye koşuyorduk. Anıl hala beni gözlüyordu, sanki kafasında bir şeylerin hesabını yapıyordu. Beni tartıyordu. Bir gün dayanamayıp bunu Sarp’la paylaştığımda o sadece gülümsemişti. “Anıl böyle biridir. Dert etme, alışırsın.” demişti.
Haklıydı da. Anıl’ın garip hareketlerine dahi alışmıştım ve hatta... onu bir koruyucu gibi görmeye başlamıştım. Nihayet, kendi ellerimle garip üyelerden oluşan bir aile oluşturmuştum. Sonra Ceren uzatmaları oynadığı okulunu bitirip yanıma dönmüştü.
Sanki tamamlanmıştım. Babam ve annem kim bilir nerede kamp kurar ve kardeşim yabancı bir ülkeye adapte olmaya çalışırken ben artık güvenli bir limandaydım.
Bir gün gelip de alabora olacağımı hiç tahmin etmemiştim.
**
Bazı zamanlar Anıl ortadan kaybolurdu. Birkaç gün sesi çıkmazdı, Helin de böyle günlerde sessizliğe bürünürdü. Bir gün, Anıl yine yokken Helin’in yanına gitmiştim. İlk kez yalnız kalıyorduk. Bir kız arkadaşın yokluğunu çekmiyordum. Başımda Ceren adlı tatlı bir bela vardı zaten ama Helin benden bile yalnızdı. Tüm dünyası Anıl’dı sanki ve ben de... ona başka pencereler açmak istemiştim.
Dedikodu, makyaj, moda ve bolca dertleşme içeren bir dostluk paketi sunacaktım ona.
“Pişt.” demiştim. “Biraz konuşmak ister misin?” Ah, burada şunu hatırlatayım. Sosyal ilişkiler konusunda hala tam anlamıyla bir morondum ve sohbete bodoslama dalardım.
Helin irkilmişti. “Ben... Konuşmak... İkimiz mi?”
“Kelimeleri yeni öğreniyormuş gibi davranma.” Gülümsemiştim. Sıcacık bir tebessümdü bu ve Helin de gevşemişti.
“Düşünüyordum.”
“Neyi?” diyerek sorgulamıştım.
“Her şeyi. Kendimi, zevklerimi... Anıl’ı.” Bunu söylerken omuzlarını yukarı kaldırmıştı. Boynu içeri kaçıktı. Zaten minikti, böyle yapınca iyice küçülmüştü sanki.
“Anıl iyi biri. Seni hep koruyor kolluyor.”
“Evet biraz fazla korumacı ama bilmiyorum... Kızlar onu hemen seviyor, ben...”
“Onu kıskanıyorsun öyle değil mi?” Kaşlarım merakla oynaşıyor.
Helin yüzünü ekşitiyor. Yüzü hafiften kızarıyor. “Sanki onu tatmin edemiyormuş gibi hissediyorum. O mükemmel biri, güven veriyor, iletişimi harika ama ben...”
“Sen de mükemmelsin.” diyerek bu fikrine karşı çıkıyorum. Hatta biraz sert bir tavra bürünüyorum. Hiçbir kız sevgilisinin karşısında kendisini yetersiz hissetmemeli. Birey olarak çok değerliyiz ve kendimizi sevmek en öncelikli işimiz olmalı. İnsan kendisini severse başka sevgiler uğruna ömrünü harcamaz.
Gerçi ben bunu biraz geç öğrendim. O zamanlar böyle düşünsem de uygulamada çuvallıyordum. Çünkü sevgi için her şeyi yapardım.
Helin cılız bir ses tonuyla “Teşekkür ederim.” diyor ve bir anda derin nefes alarak hızlıca konuşuyor. “Anıl beni terk etmez öyle değil mi?”
“Bunu da nereden çıkardın?” Ben ikisini hep mükemmel çift olarak görmüştüm ama işin aslı öyle değilmiş anlaşılan.
“Ona ayak uyduramıyorum. O eğlenecek bir şeyler daima bulur ama bazen... Ben yaptığımız şeyden o kadar sıkılıyorum ki. Anıl’ı üzmek de istemiyorum. Mutluymuş gibi rol yapıyorum. Bu beni yalancı biri mi yapar?”
Sessiz kalıyorum. Yorum yapmanın riskli olduğu bir konu bu. Helin’i doldurmak istemiyorum.