Hamburger ekmeğinden taşan soslar bulamaç halinde ahşap tahtaya damlıyor. Tahtada servis son yıllarda revaçta. Hijyenik olmadığını söyleyenler de var, sunumun fevkalade göründüğünü de. İnsanlar her konuda ve koşulda ikiye bölünmeye meyilli. Fikir birliği çok nadiren görülür.
Bu kötü bir şey değil, aksine toplumu geliştiren bir unsur. Fikir çeşitliliğinin artmasına açız. “Robota dönüşen insanlar güruhu olmamaya.” diye mırıldanarak kola bardağımı havaya kaldırıyorum.
Ceren cümlemi anlamsız bularak gülümsüyor. Yanakları şişkin. Oldukça sevimli görünüyor. O da kola içiyor ve gülmeye devam ederken bardaklarımızı tokuşturuyor.
Yemek faslı bitmek üzere.
Keyfim yerinde. Yine de aklımı kurcalayan arama kaydı hala gözümün önünde.
Hani bazen bir dürtü duyarsınız. Aslında yapmamanız gereken bir şeye bulaşmak için dayanılmaz bir arzu... Onu hala sevdiğiniz için eski sevgilinizi arama isteği gibi ya da sınavda yan sıranızda açıkça duran, çalışkan öğrenciye ait kopya çekmeye yönelik o cevaplarla dolu kâğıda bakma arzusu gibi. Örnekler artırılabilir. Ben de Anıl’ı aramak istiyorum. Oysa ki onunla iletişim kurmamam gerek. Yeni bir yıkımı kimse kaldıramaz.
Yine de beni arayan o. Bir şey oldu ki bunu yaptı.
O fazlasıyla otokontrollü birisidir. İstemediği hiçbir şeyi kimse ona zorla yaptıramaz.
Ve beni aradı.
Demek ki istedi.
Bu düşünce ve getirdiği his kanımı kaynatıyor.
Artık Ceren’e açılabilirim. “Gün içinde beni Anıl aramış.” diyorum havadan sudan konuşurmuş gibi.
Ceren’in gözler fal taşı gibi açılıyor. Tam da kolasından yudum almış, yutkunmakta zorlanıyor.
“Nasıl ya?” diyor. “Hala nasıl yüz bulup arıyor?”
“Helin’le de nişanlanmışlar.” diyorum.
Bu sefer Ceren kolasının birazını püskürtüyor. Ona peçete uzatırken omuz silkiyorum. Bakalım Ceren nasıl yorumlar yapacak.
**
“Helin bu çocuğu gerçekten seviyor olmalı.” diyor Ceren beklemeksizin. “Başka türlü onu nasıl kabul edebilir aklım almıyor.”
Siyah polo yaka tişörtüyle bir garson çocuk masamızdaki boşları toplamaya girişiyor. Ben de bir süreliğine cevaplarımı yutuyorum. Sıradan görünen insanların neye hizmet ettiğini asla bilemezsiniz. Kiminle arkadaş olduğunu ya da duyduklarının ne kadarını unutacağını... Bu yüzden garsonun gitmesini bekliyorum.
Gizliliği korumak ince bir ip üstünde yürümeye benzer. Daima tetikte olman gerekir, dengeni korumalısındır. Güvenebileceğin tek şey kendinsindir. Gizlilik, kalabalık içinde ürkek bir kuşa döner, onu yalnız yuvasında muhafaza etmelisin.
“Belki gerçekten de seviyor.” diyerek yorumda bulunuyorum. Kaşlarım inançsızlığımı yansıtırcasına sağa sola oynuyor. “Ya da belki... Vazgeçemediği şey, onlarca aylık emeği. İlişkisi için çok çabaladı, hep o bir şeyler yaptı. Anıl’ı ortamlara sokan o, Anıl’ın çevresini genişleten de o. Bunları bir çırpıda silemez.”
“Zarif prenses imajının zedelenmesini de istemez.” Yüzünü ekşiten Ceren başını iki yana sallıyor. O Helin’i hiçbir zaman sevmedi. Helin’in kasıntı bir tip olduğunu, imajına her şeyden fazla değer verdiğini, kendisinden başka kimseyi düşünmediğini ama buna rağmen herkes tarafından sevildiğini belirtir durur. Ben de ara sıra böyle düşünürdüm ama hiç yüksek sesle belirtmedim. Ben ekransal bir paravanın arkasından atıp tutmayı seviyorum ama Ceren dobradır. Ya da şöyle söyleyeyim. Dilinin kemiği yoktur. Ne düşünürse ağzındadır.
“O kötü niyetli biri değil bunu biliyorsun.” Hiç istemesem bile bu gerçekliği kabul etmeliyim. Daha önceden de dediğim gibi Helin tam bir melek. “Mesela beni asla suçlamadı.”
Bakışlarım masaya kayıyor. Utanç duyuyorum. Geçmişi hatırlamak beni boğuyor.
“Sen suçlanacak bir şey yapmadın.”
Bakışlarımı bir anda kaldırıyorum. “Senin ahlaki kıstasların çok geniş Ceren. Ne hissettiğimi anlayamazsın.” Cümlelerim sert, bakışlarım daha da sert. Ona ima ettiğim şey çok çirkin, arkadaşlığa yakışmayacak bir şey yapıyorum. Onu yaptıklarıyla yargılıyorum.
İşte ben de böyle biriyim. Sütten çıkma ak kaşık değilim ve canım yandığında istemsizce can yakmaya girişirim.