İçeriğe geç

Sır

Bölüm 10 · 4 dk okuma

Sır

Bölüm 10

8. Bölüm

‎SIR – 8. Bölüm: Kırılma Noktası ‎ ‎“Ne demek içeriden biri var?” dedim. ‎Demir kapıyı kapattı. Yüzü solgundu ama gözleri her zamanki gibi keskindi. ‎“Depodaki koordinatlar sadece üç kişide vardı,” dedi. ‎“Ben. Emir. Ve…” ‎Bakışları ağır ağır kapıya doğru kaydı. ‎Babam içeri girdi. ‎O an nefes almayı unuttum. ‎“Beni mi suçluyorsun?” dedi babam soğuk bir sesle. ‎Demir geri adım atmadı. ‎“Suçlamıyorum. Hesap soruyorum.” ‎Odanın içindeki hava gerildi. ‎Bir kıvılcım yeterdi. ‎“Emir’i kim aldı?” diye bağırdım. “Birbirinize bakmayı bırakın!” ‎Demir cebinden küçük bir cihaz çıkardı. ‎“Depodaki saldırıdan önce bir sinyal kesintisi oldu. İçeriden bir konum paylaşımı yapıldı.” ‎Babam kaşlarını çattı. ‎“Ben yapmadım.” ‎“Telefonundan yapılmış,” dedi Demir. ‎Kan beynime sıçradı. ‎“Yalan söyleme,” dedim babama. “Lütfen…” ‎Babam telefonu çıkardı. Ekranı açtı. ‎Yüzü bir anda dondu. ‎“Bu…” diye fısıldadı ‎ ‎ ‎Kadın içeri girdi. ‎Bakışları birimizden diğerine kaydı. ‎“Elinizdeki cihazı ver,” dedi Demir’e. ‎Demir tereddüt etmedi. Küçük takip cihazını kadına uzattı. ‎Kadın masaya koydu. Cihazı açtı. ‎Ekranda tek bir şey yanıp sönüyordu: uzaktan erişim aktif. ‎Babamın yüzü taş kesildi. ‎“Telefonuma sızmışlar.” ‎Demir sertçe konuştu: ‎“Ya da biri senin üzerinden sızdırdı.” ‎“Yeter!” diye bağırdım. “Şu an suçlu arayacak zaman mı?! Emir onların elinde!” ‎Sessizlik çöktü. ‎Kadın sakin bir sesle konuştu: ‎“Emir’i almak, seni kontrol etmek demek. Seni kontrol etmek, babanı kırmak demek. Bu zincir planlı.” ‎Babam başını kaldırdı. ‎“Santrale gideceğiz.” ‎Demir kaşlarını çattı. ‎“Bu kadar basit mi? Tuzak olduğunu bilmiyor muyuz?” ‎“Biliyoruz,” dedi babam. “Ama başka seçeneğimiz yok.” ‎Kalbim göğsüme sığmıyordu. ‎“Ben de geliyorum,” dedim bir kez daha. ‎Bu sefer kimse itiraz etmedi. ‎Şafak sökmeye başlarken yola çıktık. ‎Eski enerji santrali şehrin dışında, terk edilmiş bir vadinin içindeydi. ‎Paslanmış borular göğe doğru uzanıyordu. ‎Camları kırık. ‎Duvarlarında yanık izleri. ‎Araba durdu. ‎Demir bana döndü. ‎“Ne olursa olsun, panik yok.” ‎“Emir’i görürsem koşarım,” dedim dürüstçe. ‎“Koşmayacaksın,” dedi sertçe. “Onlar bunu ister.” ‎Babam silahını kontrol etti. ‎Kadın çantasından küçük bir kulaklık çıkardı. Bana uzattı. ‎“Bundan sonra yalnız değilsin. Duyduğunu, gördüğünü anında söyle.” ‎Kulaklığı taktım. ‎İçimdeki korku yerini garip bir soğukluğa bırakıyordu. ‎Santralin ana kapısından değil, arka bakım girişinden girdik. ‎İçerisi karanlıktı. ‎Sadece çatlaklardan süzülen sabah ışığı vardı. ‎Bir ses yankılandı. ‎Alkış sesi. ‎Yavaş. Alaycı. ‎“Hoş geldin, Sera.” ‎Tüylerim diken diken oldu. ‎Yukarı baktım. ‎Yürüyüş platformunun üzerinde siyah giyimli bir adam duruyordu. ‎Yüzünde maske yoktu. ‎Gülümsüyordu. ‎“Demek sonunda geldin.” ‎Babamın eli titredi. ‎“Arman…” ‎İsim havada asılı kaldı. ‎Adam başını eğdi. ‎“Yıllar oldu, komutan.” ‎Kanım çekildi. ‎“Bu kim?” diye fısıldadım. ‎Babamın sesi kısıktı. ‎“Operasyonda sağ kurtulan tek kişi.” ‎Arman kahkaha attı. ‎“Sağ kurtulan mı? Hayır. Bırakılan.” ‎Demir yavaşça konum aldı. ‎“Emir nerede?” ‎Arman parmağını aşağıyı işaret etti. ‎Santralin ortasında, eski türbinlerin önünde bir sandalye. ‎Ve ona bağlı biri. ‎Emir. ‎Başını kaldırdı. ‎Göz göze geldik. ‎O an dünya sustu. ‎“İyi misin?” diye fısıldadım, ama sesim çıkmadı. ‎Arman konuştu: ‎“Yaklaşabilirsin, Sera. Ama tek başına.” ‎Demir kulağımdan fısıldadı: ‎“Gitme.” ‎Babam dişlerini sıktı. ‎“Bu benim meselem.” ‎“Hayır,” dedi Arman yukarıdan. “Bu onun meselesi.” ‎Silahını Emir’in başına dayadı. ‎Kalbim durdu. ‎“Silahlar yere,” dedi Arman. ‎Demir bana baktı. ‎“Bu tuzak.” ‎“Biliyorum,” dedim. ‎Babam silahını yavaşça yere bıraktı. ‎Demir bir saniye daha direndi. ‎Emir gözlerini kapattı. ‎Demir de silahını bıraktı. ‎Ben adım attım. ‎Her adımda ayak sesim yankılandı. ‎Emir’in karşısına geldiğimde dizlerim titriyordu. ‎“İyi misin?” dedim bu kez sesim çıkarak. ‎Zorla gülümsedi. ‎“Geç kaldın.” ‎Gözlerim doldu. ‎Arman aşağı inmeye başladı. ‎“Çok güzel,” dedi. “Aile buluşması.” ‎Babam bağırdı: ‎“Beni istiyorsan bırak çocukları!” ‎Arman yüzünü ona çevirdi. ‎“Ben mesaj vermiştim. Sevdiğin her şeyi alırım demiştim.” ‎Bana döndü. ‎“Şimdi seçim zamanı.” ‎Elini cebine attı. ‎Küçük bir uzaktan kumanda çıkardı. ‎“Bu santral artık çalışmıyor. Ama patlayacak kadar yakıt hâlâ var.” ‎Demir küfretti. ‎“Üç seçenek var,” dedi Arman. ‎“Bir: Emir ölür, siz gidersiniz.” ‎“İki: Hepiniz burada ölürsünüz.” ‎“Üç: Sera benimle gelir.” ‎Nefesim kesildi. ‎“Ne?” dedi babam. ‎Arman gözlerini bana kilitledi. ‎“Yıllardır seni izliyorum. Potansiyelin var. Babanın mirası… sende.” ‎Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. ‎“Saçmalık,” dedi Demir. ‎Arman sakinliğini bozmadı. ‎“Baban hata yaptı. Ama sen… doğru şekilde yetiştirilebilir.” ‎Babamın yüzü karardı. ‎“Kızımı alet etmeyeceksin.” ‎“Geç kaldın,” dedi Arman. “Zaten ettin.” ‎Elindeki kumandayı kaldırdı. ‎“Bir dakikan var.” ‎Kulaklığımda kadının sesi duyuldu: ‎“Sera, oyalayabilirsin.” ‎Demir fısıldadı: ‎“Bir planım var ama riskli.” ‎Babam sadece şunu söyledi: ‎“Ne karar verirsen ver, arkandayım.” ‎Kalbim parçalanıyordu. ‎Emir bana baktı. ‎“Sakın…” dedi kısık sesle. “Onunla gitme.” ‎Arman gülümsedi. ‎“Otuz saniye.” ‎Zaman akıyordu. ‎İçimde iki ses çarpışıyordu. ‎Kaç. ‎Savaş. ‎Bir adım attım. ‎Arman’a doğru. ‎Babam bağırdı: ‎“Sera!” ‎Arman’ın yüzünde zafer ifadesi belirdi. ‎“İşte bu—” ‎Tam o anda Emir sandalyesiyle yana devrildi. ‎Demir yere atladı, yuvarlanarak silahına ulaştı. ‎Kadın yukarıdan ateş açtı. ‎Babam Arman’a doğru koştu. ‎Her şey bir saniyede patladı. ‎Silah sesleri. ‎Çığlık. ‎Kıvılcım. ‎Arman kumandaya bastı. ‎Kırmızı ışık yanıp sönmeye başladı. ‎“Patlama başlatıldı!” diye bağırdı kadın kulaklıktan. ‎Geri sayım sesi yankılandı. ‎60… 59… 58… ‎Dünya tekrar yıkılıyordu. ‎Ve bu kez seçim değil… ‎kaçış zamanıydı. ‎

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.