Koridoru ilerlerken, geldiğim yolu kaybolmadan geri dönme umuduyla adımladım. İşe alındığım için çok mutluydum.
Hemen Hoseok'u aramalıydım. İlk aldığım maaşımın bir kısmını ona vermem gerekecekti. Çünkü 2 ay boyunca ev kiramı bile o karşılamıştı ve ona olan borcumu 2 ay içerisinde ödemeliydim. Ona gerçekten de minnettardım. Can dostum. Zor zamanlarımda daima yanımda olmuştu. Babam beni terkettiği zaman sadece 13 yaşındaydım. Karşı komşum Hoseok sahip çıkmıştı bana. 16 yaşında benim abim, benim tek ailem olmuştu. Tek yoldaşım, tek sığınağım. O ve ailesiyle yaşadığım ve kötü yollara düşmeden büyüdüğüm için sonsuz minnet borçluydum. Hoseok hala ailesiyle yaşamaya devam ediyordu ve ben yeterince onlara yük olduğum için ne kadar kalmam için ısrar etse de ayrı eve çıkmıştım. Ufacık düşük bütçeli bir öğrenci evi kiralamıştım. Dairenin sahibi ahjussi ben öğrenci olmadığım halde kirama 1 yıl boyunca zam yapmadan oturmama izin vermişti. Lise mezunuydum ve liseye giderken bile yarı zamanlı işlerde çalışıp Hoseok'un bana sıcak evlerini açan ailesine katkıda bulunmaya çalışmıştım. Hoseok ne kadar gerek olmadığını söylese de, beleş hayat sürmek hoş değildi. Liseden mezun olduktan sonra ise direkt tam zamanlı işlerde çalışmaya başlamıştım. Hayat benim için pek kolay geçmemişti. Annemin son nefesini verirken babamın içki şişesiyle beni dövdüğü anları asla unutamazdım.
"Ne olduuu?" Duyduğum tiz sesle, ödüm patlarken, düşüncelerimin derinliğinden sıyrılarak önümde dikilen Jimin'e odaklandım.
"Alındın değil mi?!" Sesini kısık tutmaya çalışsa bile başaramıyordu. Çalışma odasında Bay Kim varken bu kadar cüretkâr davranması gözümden kaçmamıştı, ama umursamadım. Beni ilgilendirmezdi.
Onu ufak bir baş sallamasıyla onayladım. "Sözleşme imzalattı?" diye soludu tek kaşı havalanırken.
"Evet." dediğimde dudaklarının iki kenarı yavaşça yukarıya kıvrıldı. İğneleyici bir gülücük dudaklarına asıldı. "Maddelere baktın mı?" Merakla başını yüzüme eğerek bana biraz daha yaklaştığında kaşlarımı çattım.
"Çok fazlaydı, hepsine bakamadım." Alt dudağını ısırarak geri çekilirken sağ elinin üst kısmını yan çevirip avcuna 'vah vah' dercesine vurduğunda gözlerim şüpheyle kısıldı. Kendi isteğim doğrultusunda bakmak istememiştim. Bana o fırsatı tanımıştı, ama bakma ihtiyacı duymamıştım. Vakit kaybetmeden eve geçmek ve dinlenip yarına bomba gibi hazırlanmış enerjik bir çalışan olmam gereken konular vardı, bu yüzden vakit kaybetmek istememiştim. "Her neyse, başa gelen çekilir. Ahah, ne zaman başlıyorsun?"
Başa gelen çekilir kelimesini ayrı bir vurguluyor olması ilgimi çekmişti ama kurcalamadım. Onun ne kadar uyuz ve katlanılmaz bir kasvete sahip bir patron olduğunu ve öyle bir patron ile çalışmanın güçlüklerini kastettiğini varsaydım kendi kendime. Kurcalayacak mecalim yoktu. Tanrı şahit, saatlerce iş başvurusu için dolanmış ve tonlarca form doldurmuştum tüm gün, haliyle de epeyce bitkindim.
"Yarın başlıyorum. Sabah 06:00'da burada olacakmışım." dediğimde beni omzumdan çekiştirerek koridorun devamı boyunca sürüklediğinde adımlarına eşlik ederken buldum kendimi.
"Sakın bir dakika bile gecikme, aşırı dakik bir adamdır." Her halinden belliydi zaten.
"Gecikmeyeceğim, erken gelip beklerim." diye mırıldandığımda, omzumu hafifçe sıvazladı. "Süper, yarın görüşürüz."
Kapının önüne gelince beklemeden kapıya uzanınca kolundan tutup onu durdurdum. Bunu beklemediği için, bakışları önce bileğini tutan parmaklarıma kaydı. Ardından gözlerime tırmandı.
"Kaç hizmetçi var?" Merak ettiğim buydu. Bu koca evi kaç kişi temizleyecektik? Sadece ikimizle sınırlı olmadığını umut ediyordum. Çünkü bu koca evin sadece iki kişiyle dönmesi imkansızdı.
"Ben baş hizmetçiyim, en büyüleyici en gözde olanı Park Jimin. Genel olarak Kim Taehyung'un yatak odası ve çalışma odasından ben sorumluyum. Bir de Soobin ve Felix var. Normalde sen de Seokjin adlı personel yerine işe başladın. Ailevsel problemlerinden dolayı işi bırakmak zorunda kaldı." dedi ve duraksayıp dudaklarını üzgün olduğunu bildirircesine büktü. Bakışları kapıyı tutan elindeydi. Derince iç geçirdi ve başını çevirip bakışlarını üzerime dikti. "Kendisi çok sevdiğim bir arkadaşımdı da, işten çıkması beni çok üzdü." dedi ve derin bir nefes çekti içine. "Seninle birlikte 4 kişiyiz anlayacağın. Ah bir de evin kâhyası Min Yoongi var."
****
Hoseok'un yanında soluğu aldığımda delicesine birbirimize sarılmış ve zıp zıp zıplayıp dans etmiştik. Ben manyaktım, ama o benden daha manyaktı.
Sonrasında yatılı olarak çalışacağım gerçeğini onunla paylaştığımda durumlar değişmiş, gülmeye son verip yatağına oturmuştu. Ellerini kalçasının iki yanında yatağa yaslayıp sırtını hafifçe geriye doğru eğerken dağılan saçlarını başını sallayarak savurdu. Ne kadar kaşları çatık bir hal alsa bile, gözleri hüzünle kısılmıştı.
Kalçamı pencereye dayamış bir şekilde onu izlerken derin bir soluk çektim içime. Sözleşmenin imza attığım bölümünün hemen karşı köşesinde alacağım maaşın miktarını görmüştüm. Epey dolgundu, beklediğimden ve sandığımdan çok daha dolgun bir meblağ alacaktım her ay.Bu yüzden maddelere göz atmaya bile ihtiyaç duymamıştım, alacağım tutarı görünce bir an bile vakit kaybetmek istememiştim.
"Hoşik, Choi ahjussi ile konuşacağım. Bu gece son kez evde kalacağım. Yarın sabah işe başlıyorum." Kirayı maaşımı aldığım zaman son kez oturduğum günlerin sayısı kadar ödeyecektim. Oturduğum kiralık ev kendinden eşyalı olduğu için yanıma sadece kıyafetlerim için ufak bir bavul hazırlayacaktım.
Dudaklarını büzerek sıkıntıyla iç geçirdi. Başını yana çevirip bakışlarımızı buluşturdu. "Hiç tanımadığın bilmediğin insanların yanında yatılı çalışacaksın ve bu hiç içime sinmedi Jungkook. Bırak başka iş bulalım sana."
Sözleşme imzalamıştım bile. Bunu ona söylersem çok daha kuşkulanabilirdi, bu yüzden de patronumun ne kadar kasıntı biri olduğunu ona anlatma zahmetine bulaştırmak istemedim kendimi. Çünkü o adam anlatılacak biri değildi, anlatılmaz yaşanır tarzında bir adamdı. Yani kendi gözleriyle görmesi gerekirdi, ancak beni o şekilde anlayabilirdi. Bu yüzden de sözleşme konusuna değinmek istemedim.
"Kabul ettim Hoşik. Maaşı çok iyi, gerçekten. Şu peşimdeki lanet heriflere kazandığım paranın çoğunluğunu vermek zorundayım, biliyorsun durumları. Başka çarem yoktu, bana hiç bir yer bu kadar para vermezdi."
Yüzü asılırken ellerini yataktan kaldırıp göğsünde çarprazladı. "Hoşiiik, söz veriyorum ara ara ziyaretine geleceğim ve bol bol telefondan irtibatta oluruz. Hmm?"
Yatağın kenarındaki yastığı aniden alıp bana fırlattı. "Seni özleyeceğim!" diye bağırdı.
Yüzüme çarparak yere düşen yastığı uzanıp parkeden aldım ve koşar adımlarla yanına ilerledim. "Tanrı aşkına ölüme gitmiyorum, gel burayaaa." Yastığı yatağa bırakıp ona doğru eğilerek ellerimi sıkıca boynuna doladım.
****
Sabahın köründe soluğu Bay Kim'in malikânesinin önünde almıştım. Kargalar bokunu yemeden güvenliğin demir kapıları açmasıyla içeriye girmiştim.
Hava bile daha tam anlamıyla aydınlanmamış, evin etrafını çevreleyen spot ışıklarının aydınlatması bile henüz sönmemişti. Esneyerek henüz lacivert renginde olan gökyüzüne baktım.
Her sabah bu saatte uyanmak zorunda mı kalacaktım ben? Öyleyse ikinci gün uyuyakalacağıma emindim, çünkü uyku benim diğer yarımdı. Öyle ki uykuyla evlenebilirdim, o derece sarmaş dolaştık kendileriyle.
Başımı iki yana salladım ve kol saatimi kontrol ettim. 05:55.
Gözümden uyku aksa bile vaktimin kalmadığı gerçeğiyle yüzleşerek adımlarımı hızlandırdım.
İki izbandut koruma kapıda dikiliyordu yine, dün de olduğu gibi. Ama bu iki koruma dün gördüğüm kişiler değildi. Bunlar başkasıydı. Ah kaç koruması vardı Tanrı aşkına?
"Günaydın." dedim, sesim hala uykulu tınısından ayrılamadığı için oldukça boğuk çıkmıştı.
"Ben dün Bay Kim tarafından evin yeni hizmetçisi olarak işe alındım." Adamlar benim aksime çok dinç görünüyordu.
"İş başı yapmam gerekiyor, saatim geldi de."
"Jeon Jungkook?" dedi beyaz tenli, saçlarını sıfıra vurdurmuş olan koruma. "Evet." dedim başımı hızla olumlu anlamda sallayarak.
Cebinden bir anahtar çıkarttı ve kapıyı açtı.
"Geç." dediğinde ağzım aralandı. Ne diyeceğimi bilemez bir şekilde onlara baktığımda, bana ters bakışlar yolladılar.
"Şey ben nereye gitmem gerektiğini bilmiyorum. Eee Jiminsshi içeride mi?"
Beyaz tenli adam dudaklarını şişirerek sıkıntıyla nefesini havaya saldı. "Minhoo, sen burada bekle ben şunu mutfağa kadar geçireyim." dedi ve adının Minhoo olduğunu öğrendiğim esmer adam ona onay verdiğine dair homurtular çıkarttı.
Bana 'şunu' diye hitap etmesi hoşuma gitmemişti, ama yine de sesimi çıkarmadan içeriye giren korumanın peşinden ilerledim.
İhtişamlı koridoru atlattıktan sonra mutfağa giriş yaparken hava henüz aydınlanmadığı için ışığı yaktı. Sadece mutfak demek gerçek anlamda ayıp olurdu. Sadece mutfak bile benim evimden daha büyüktü. Vay arkadaş.
"Kâhya Min Yoongi az sonra gelir. Buradan ayrılma." dedi ve bana tek kelime etme fırsatı tanımadan arkasını döndüğü gibi mutfak kapısından çıkıp gitti.
Arkasından boş boş bakmayı kesip önüme döndüm. Mutfak dolapları vizon rengiydi. Koca bir duvarı kaplayan dolapların rafları parlıyordu. Çok temizdi. Her yer mis gibi kokuyordu. Ah artık bu temizliğin sürekliliğini sağlayanlardan birisi sen olacaksın Jeon Jungkook.
Taba rengi mutfak sandalyelerinden birini çekip oturdum. Pilav makinesi, tost makinesi, son derece lüks bir fırın, mikrodalga ve daha ne işe yaradığını bile bilmediğim bir sürü makine vardı.
Etrafı izlemeye son verip çantamı masaya bıraktım ve yüzümü çantama gömüp ellerimi de masaya yaslayarak beklemeye başladım. Göz kapaklarım gittikçe ağırlaşırken sessizliğin gazabına uğrayıp gözlerimi yumdum.
Ufak bir şekerlemeye kapılarımı açmak üzereyken, o ince çizgiden öyle ani şekilde sıyrıldım ki, neye uğradığımı şaşırdım. Yaslandığım masa gürültüyle sarsıldı.
Başımı çantamdan kaldırdığım anda görmeyi en son beklediğim kişiyle karşı karşıya kaldım. Evin sahibi. Bay Kim! Tanrım!
"B-ben." Telaşla ayağa fırladım ve yanağıma sızan salyamı elimin tersiyle sildim hızla.
"İlk iş gününde uyukluyor musun?!" Oh hayır.
"Hayır, özür dilerim ben şey sadece içim geçmiş ama uyumuyordum efendim." Başımı önüme eğmiş ve gözlerine bakabilecek cesaretim yoktu. Tıpkı dün giydiği ayakkabılar gibi rugan bir ayakkabı vardı ayağında, ancak bunlar daha farklıydı. Kenarları çizgiliydi. Ve Tanrı aşkına sabahın köründe yine gri bir takım elbise giymişti. Bu saatte hazırlanmış işe mi gidecekti? Öyleyse bu kadar erken işe gidiyorsa ben her gün bu kadar erken uyanmak zorunda mı olacaktım? Ah bu çok kötü bir durumdu!
"İçin geçmiş ama uyumuyordun demek!"
"Özür dilerim, gerçekten-"
"Kes sesini!" diye bağırdığında, sözleri ağzıma tıkadığı için kelimeler havada asılıkaldı. Sesi kulaklarımda çınladı. O gür sesi, tüm uykulu halimi keskin bir bıçak gibi bölmüştü şimdi.
"İlk günden uyukluyorsun, hiç hoş değil hiç hoş değil!" diyerek başını iki yana salladığında göz ucuyla ona baktım. "Haklısınız, çok özür dilerim Bay Kim."
İlk günden paparayı yemiştik iyi mi. Sabah sabah...
"Günaydınlar olsun Bay Kim." Jimin'in neşeli sesini işittiğimde, gözlerim gayriihtiyari sesin geldiği yöne, kapı eşiğine kaydı.
Onun hemen ardında siyah saçlarıyla, bembeyaz tene sahip Jimin ile aynı boyda olan biri daha girdi içeriye. Bu sanırım dün Jimin'in bahsettiği kâhya Min Yoongi idi.
"Bay Kim, bugün erken uyanmışsınız." dedi tok sesiyle. Giyimi tıpkı Bay Kim gibi düzgündü, siyah düz takım elbisesinin düğmesini bile iliklemişti. İçinde beyaz bir gömlek vardı. Bu saatte nasıl hazırlanabilirlerdi aklım almıyordu! Ben pantolonu bile uyuklaya uyuklaya bacaklarımdan geçirmiştim. Sabahın 04:00'ünde uyanmak zorunda kalmıştım. Burası şehrin neredeyse sınırında kalıyordu ve evime gerçekten çok uzaktı. O saatte araç bulabilmek bile çok zordu, bu yüzden de risk almamak için erken uyanmıştım. Ah ciddi anlamda yatılı kalmasam bu yol benim için çekilecek gibi olmazdı.
"Günaydın Kâhya Min Yoongi. Yeni çalışanın kıyafetlerini verin ve sonrasında bana kahve hazırlayıp çalışma odama getirsin!" Benimle göz teması kurmadan Kâhya Min Yoongi ile konuştu. "Tamamdır efendim, siz nasıl isterseniz." dedi Kâhya Min Yoongi ağır ağır, saygılı bir şekilde. Sesi oldukça sakindi, kendi de öyle görünüyordu.
Bay Kim, ceketinin yakalarını düzelterek bakışlarını bana çevirdi. Beni yerin dibine gömmeyi istercesine ters bakışlar attığında sertçe yutkundum.
Yanımdan bir rüzgar gibi geçip gitti ve karşısında eğilen çalışanlarının yanından devam edip gözden kayboldu.
Kalbimi tutup derin bir nefes çektim içime. Tanrı aşkına, saç diplerim terlemişti sabah sabah. Daha ilk dakikadan bana takmasını istemiyordum. Şimdiden ter döktürmüştü bana. Off!
Jimin, hizmetçi kıyafetinin saç bandını başından çıkarmış, elinde tutuyordu. Ellerini göğsünde birleştirdi ve omzunu mutfak girişindeki duvara yasladı. Yüzü asılmış, morali bozulmuş gibi görünüyordu. Az önce içeriye girdiği halinden eser yoktu. Neşesine perde düşmüştü. Bay Kim'in onunla konuşmayışına takılmış gibi görünüyordu. Benim de gözümden kaçmamıştı, Bay Kim onun neşeli sesine karşılık vermemiş, yalnızca Kâhya Min Yoongi ile konuşmuştu.
"Merhaba, ben bu evin çalışanlarından sorumlu Kâhya Min Yoongi, öncelikle aramıza hoş geldin, işin hayırlı olsun." Elini uzattığında gülümsemeye çalışarak hızla bana uzattığı elini sıktım. "Merhaba, ben de Jeon Jungkook. Teşekkür ederim, çok memnun oldum."
"Pekala, şimdilik Jimin ile git ve sana kıyafetlerini teslim etsin. Sonrasında ise Bay Kim'in kahvesini hazır etmeliyiz. Elini çabuk tut, bekletilmekten nefret eder. Bay Kim işe geçtiğinde ise Jimin sana evi gezdirir."
Başımı hızla salladım. Masadaki çantamı alıp omzuma astım. Küçük bavulumu yerde sürükleyerek ses yapmaktansa kucağıma almayı tercih ettiğimde Jimin olduğu yerde kıpırdamadan beni izliyordu.
"Hadi Jimin!" Kâhya Min Yoongi dişleri arasından tıslarcasına ayağını hafifçe yere vurduğunda Jimin ofladı. "Düş peşime." dedi ve arkasını döndüğü gibi ilerlemeye başladı. Hey, daha dün bana karşı çok iyimserken şimdi neden böyle soğuk davranıyordu? Belki de sabah uyandığında böyle gergin oluyordu.
Düşünüp sorgulamaya son verip Jimin'in peşinden sessiz adımlarım eşliğinde ilerledim.
Merdivenlerin önünde duraksadı ve alt katın ışıklarını yaktı.
"Burası sadece personellerin kaldığı kat." dedi sessizliği bozarak merdivenleri inerken.Peşinden basamakları inerek onu takip ettim.
Merdivenlerin bitiminde dar bir koridor bizi karşıladı. Uzun hol boyunca karşılıklı bir sürü oda vardı.
Koridorun en sonunda kalan beyaz kapılı odanın kulpunu çevirdi ve içeriye girmeden el yordamıyla duvardaki prizi bulup ışığı yaktı.
"Burası senin odan. Eşyalarını müsait olduğun zaman yerleştirirsin, şimdilik bavulunu şöyle köşeye bırak." dedi kısık bir sesle. Başımı sallayarak bavulumu etejerin yanındaki boşluğa bıraktım. Oda normalde benim evimdeki odama oranla kat ve kat daha büyüktü. Beyaz ve siyah yoğunlukta, oldukça sade ve boştu. Büyük bir siyah aynalı gardrop, üç çekmeceli beyaz bir etejer vardı.
Gri-siyah çerçeveli yuvarlak halı ve çift kişilik buradan bakıldığında bile rahat görünen beyaz çarşaflarla kaplı bir yatak vardı. Yatağın sadece sağ köşesinde tek bir komodin vardı. Sol köşesinde ise üç ayaklı ahşap abajur bulunuyordu.
Bu odanın bana ait olacağı gerçeği bile beni mutlu etmeye yetti. Böyle güzel bir evde, kendime ait bir odam olacaktı ve... Güzeldi işte.
"Jungkook? Bay Kim'den fırça yemek istiyorsun sanırım?!"
"Ne? Hayır. Ben dalmışım özür dilerim." dedim hızla çantamı yatağa bırakıp gardroptan çıkardığı hizmetçi kıyafetini gözümün önünde tutan Jimin'e döndüm.
Onun kıyafetinin hemen hemen aynısıydı. Tanrı aşkına, ben de bu kıyafeti giymek zorunda mıydım?
"Aa şey kıyafetten kastınız bu muydu?" diye sordum, ensemi kaşıyarak. Tek kaşı sorgularcasına havalandı. Dilini dudakları üstünde gezdirdi. "Evet, sen ne beklemiştin?"
"Şey ben bunu giymesem olmaz mı? Yani kendi kıyafetlerime önlük takabiliri-"
"Sen maddelere hiç bakmadın mı Tanrı aşkına?" Başını yana eğip elindeki hizmetçi elbisesinin askısını önümde salladı. Gözleri şüpheyle kısılmıştı. Doğru düzgün göz atmadan, tamamen kendi isteğim doğrultusunda imzaladığım sözleşmede hizmetçi elbisesi giyeceğime dair bir madde vardı demek ki.
"Baktım, ama tercihen hepsine bakmak istemedim, imzaladım direkt." Ofladı. "Bay Kim uyardı mı? Son sayfalara göz atmana dair?"
Son sayfalara özellikle göz atmamı belirtmişti ama ben bakmamıştım. Başımı onu onaylarcasına salladım.
"Yapacak bir şey yok o zaman. Kâhya Min Yoongi dışında, tüm hizmetçi personelleri hizmetçi elbisesi giyiyor ve sen de sözleşmeyi imzaladığına göre sen de giymek durumundasın." diye açıkladı.
"Şimdi, şunları giy. Kapının önünde bekliyorum." diye ekledi ve hizmetçi elbisesinin bulunduğu askıyı elime tutuşturup yanımdan hızlıca geçti. Tam araladığı kapıyı tutup geri kapatırken başını içeriye doğru uzattı. "Çabuk ol, yoksa Bay Kim köpürür!" dedi ve cevap vermemi beklemeden kapıyı sertçe çekip örttü.
Pekala. Bu kıyafetin içerisinde nasıl rahat edecektim ben Tanrı aşkına? Bu yüzden dün fiziğimi incelemişti. Ah aptal kafam, asıl en önemli şeyi sormamış olduğuma inanamıyordum. Elbise fazla seksüeldi gerçekten.
Oflayarak kıyafetlerimi çıkarttım ve maid dressi üstüme geçirdim. Bedenime neredeyse cuk oturan hizmetçi elbisesinin içinde dolabın aynasından kendime baktım. Elbisenin jartiyer çorapları ve saç bandına bakıp iç geçirdim. Bunları giymesem sıkıntı olmazdı sanırım. Sonuçta elbiseyi giymiştim.
Çıkardığım ayakkabılarımı ayağıma geçirip aynadan kendime bir kez daha baktığımda, yanaklarım kızardı. Tanrı aşkına! Elbise o kadar miniydi ki, doğru düzgün eğilemezdim bile bununla. Of!
Elbisenin arkasından sarken siyah bir kurdeleyi fark ettim. Aynada yan dönerek onu, belimi çok sıkmayacak şekilde gelişigüzel bağladım.
Ardından odadan çıkmak üzere kapıyı araladığımda Jimin duvara yaslanmış bir şekilde beni beklerken tırnaklarını kemiriyordu.
Beni görünce hışımla parmağını ağzından uzaklaştırdı ve gözlerini kısarak beni baştan aşağıya süzdü. "Elbisenin saç bandı ve çorabını neden giymedin?" diye sordu hızla.
"Giymesem olmaz mı?" diye homurdandığımda, omzunu umursamaz bir tavırla silkti. "Bay Kim'i daha fazla bekletmeyelim, hadi." diye eklediğimde çarpık bir şekilde gülümsedi.
Ellerini birbirine çarpıp ilerlemeye başlayınca içeriye uzanıp önce odamın lambasını, ardından kapısını kapattım ve koşar adımlarla Jimin'in peşinden gittim.
Mutfağa girdiğimizde burnuma gelen kokularla Kâhya Min Yoongi'nin çoktan Bay Kim'e kahvesini hazır ettiğini anlayabildim.
"Heh, tam zamanında geldiniz. Bay Kim'in kahvesini hazırladım. Bir damla bile dökmeden götür, çok dikkat et. Servisi masasının üstüne bırak ve direkt çık. Sakın dikleşme Jungkook." dedi Kâhya Min Yoongi, uyarıcı bir şekilde.
Başımı olumlu anlamda salladım. "Anlaşıldı, teşekkür ederim."
"Jimin, kıyafetlerinin devamını neden giymedi? Söylemedin mi giymesi gerektiğini?"
"İstemedi." dedi Jimin tiz bir sesle, omzunu umursamaz bir tavırla silkerek. Min Yoongi ofladı. "Jungkook, sakın göze batma. Kapıyı tıklat, "Kahveniz hazır Bay Kim." de ve direkt masaya bırakıp çık odadan, sakın oyalanma."
Başımı tekrar olumlu anlamda salladım. "Kıyafetlerin devamı olmaması problem miydi?" diye fısıldadığımda Min Yoongi, "Maalesef. Ancak şimdi onu bekletemeyiz. Mecburen kahveyi götürmelisin artık. Hadi, soğuyacak!" dediğinde hızla tezgahtaki kahve dolu siyah kupayı kaptığım gibi mutfaktan çıktım.
Temkinli adımlarım Jimin'in yönlendirmesiyle çalışma odasına ulaştığında, bardaktan çıkan dumanlara bakarak sertçe yutkundum. Jimin, ben kolumu kaldıramadan kapıyı tıklattığında neredeyse dilimi ısıracaktım. Ah hazır değildim. Deli gibi gerilmiştim! Of!
İçeriden 'gir' komutu aldığım anda, Jimin içeriye geçmem için bana kaş göz işareti yaptı. Çift kanatlı kapının kulpundan çekerek araladığı gibi geri çekildi.
Aralanan kapıda aptal gibi dikilmeye son verip başımı önüme eğerek içeriye girdim. "Kahveniz hazır Bay Kim." Sesim neredeyse mırıltıdan ibaretti. Beni duyduğuna bile şüpheliydim. Gün aydınlanıyordu ancak, koyu renkli perdelerinden dolayı gün ışığı içeriye tam giremediği için içerisi oldukça karanlıktı. Buna rağmen ışığı yakmamıştı.
Odanın merkezine doğru çekinceyle ilerledim ve çalışma masasının yanında pencerenin önünde, sırtı bana dönük bir şekilde dikilen erkeğe bakmak yerine çalışma masasına kupayı usulca bıraktım.
"Afiyet olsun efendim."
Ellerimi önümde bağlayarak geri çekildim ve arkamı döndüğüm gibi hızlı ve temkinli adımlarla ilerledim. İçimden kıyafetlerimin aksesuarlarının tam olmadığını fark etmemesi ve beni durdurmamasını umut ederken, ensemden aşağıya dökülen soğuk terler eşliğinde kapının önüne kadar varmayı başardım. Tam kurtulduğumu düşündüğüm evrede, kapıya uzandığım anda, onun o gür sesiyle olduğum yerde kilitli kaldım. Ah siktir ama!
"Bekle!"
*****
Bölüm sonuuuuu :)
Bol bol oy ve yorum isterim.
Gelecek bölümde tez zamanda görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.
Öpüyoruuuumm Xx
-Şevval




