İçeriğe geç

SINNER | TAEKOOK

Bölüm 2 · 12 dk okuma

SINNER | TAEKOOK

Bölüm 2

1 | Sözleşme

Ona alık bakışlar yollarken, sıktığı çenesini hafifçe sağa sola kaydırdı. Ardından elini masaya çokta kibar olmayacak bir şekilde çarptı.

"Otur!" dedi emir verici bir tınıyla. Neredeyse kükreyen erkeğin aniden yükselen sesi karşısında istemsiz irkilirken yavaşça yutkundum. Özellikle onun ne kadar etkileyici bir erkek olduğu düşünceleri zihnimi kemirirken, bu şekilde çıkışmasıyla beni gafil avlamıştı.

Pekala, Jimin onun agresif ve ters biri olduğunu söylemişti, çok haklıydı. Onu gerçekten iyi tanıyor olmalıydı.

"İngilizce konuşmuyorum, algılayamıyor musun beni?!" dedi aşağılayıcı bir şekilde. Gözlerimi devirme isteğimi baskılayarak başımı sallayıp nereye oturacağımı bilemez bir edayla etrafıma bakındım telaşla.

Bay Kim'in delici bakışları üzerimdeydi. Keskin gözleri beni baştan aşağıya inceledi. Bu bakışları nabzımı hızlandırsa da, bacaklarıma hükmetmeyi başardım ve olduğum yerde dikilmeye son verip odanın merkezine doğru ilerledim.

Çalışma masasının önünde iki tane karşılıklı duran kahverengi deri koltuklar vardı. Bana en yakın olanına usulca oturduğumda kaşları itinayla havalanırken, dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı. Kibirli gülüşü kulaklarımı tırmaladı.

Sandalyeyi öne çekerek masaya doğru iyice eğilirken, parmaklarını iç içe geçirip masanın üstünde sabit tuttu. Gözleri, gözlerime odaklandıktan hemen sonra dudaklarında sergilenen gülüşü soldu. Bir erkeğe nazaran biçimli ve dolgun dudaklara sahipti. Dudaklarını düz bir çizgi haline getirip derince bir soluk çekti içine. Onu izlerken diken üstünde gibi hissediyordum, öylesine gerilmiştim ki her saniye bu mümkünmüş gibi gerginliğim gökyüzüne doğru katlanarak yükseliyordu sanki.

Dilini dudakları üstünde yavaşça gezdirdi. Ve onlara daha parlak bir görünüm kazandırdı. O dolgun dudakları seyrederken genzimin kuruduğunu hissettim. Tanrım... Yüz hatları kalemle çizilmiş gibi, o kadar keskin ve dudak uçuklatacak şekilde güzeldi ki...

Ben düşüncelerimin derinliğinde boğulup ona hülyalı gözlerle bakarken, hayal bile edemeyeceğim sözleri söyledi. "Sana karşıma oturabileceğini kim söyledi?!"

Ne?

Yüzüm şokla çarpılırken ne yapacağımı bilemez bir halde, panikle ayağa kalktım. Oturmamam gereken bir yere mi oturmuştum ki?

"Önce nereye oturmam gerekiyor diye sorman gerekiyordu!" dediğinde yüzüme tokat yemişim gibi tenim karıncalandı. Yüz kaslarım kilitlenmiş gibiydi, tek bir mimiğim oynamıyordu. Sadece ona şaşkın gözlerle bakıyordum.

"İzin veriyorum!" Yüzündeki sert ifadesine yansıyan gür sesi bir kez daha kulaklarımda uğuldadı. Neye izin veriyordu? Tanrı aşkına aptala dönmüş gibi hissediyordum karşısında. Sözleri zihnimde tekrarlanırken, kaşlarım merakla havalandı, gözlerim sorgulayıcı bir hale büründü.

"Karşıma oturmana izin veriyorum. Şimdi otur!" diyerek beni aydınlattığında kaşlarım çatıldı. Sinirlerim gerilmişti, gülmemek için kendimi zor tuttum. İki yanımda sallandırdığım ellerimi yumruk haline getirdim. Tavırları ne kadar da küstahçaydı böyle! Zengin züppe!

Dilimi yanağımın içinde gezdirip burnumdan derin bir nefes saldım havaya. Pekala Jeon, sakin ol. Bu işe ihtiyacın olduğunu iyi biliyorsun. Adamın küstahlığı seni enterese etmez,burun kıvıramazsın. Öncelikli maksatın işe alınmayı başarmak olsun!

"Otur dedim sana!"

Her şeyi yıkıp dağıtıp gitme isteğimi bastırdım ve öfkemi yutup az önce oturduğum yumuşak deri koltuğa yavaşça geri kuruldum. Soğuk koltuğun konforlu yüzü pantolonumu direkt vakumlamıştı.

Tatmin olmuş bir ifadeyle başını salladı ağır ağır. Belli ki oturduğum için memnun olmuştu.

İç içe geçirdiği ellerinden birini masanın üstünde sabit tutarken, diğeriyle gözlüğünü düzelttiğinde nabzımın deli gibi hızlandığını fark ettim. Ben onun yüz hatlarından gözlerimi ayıramazken, onun derin sesi kulaklarımda bir kez daha yankılandı.

"Kalçaların iyiymiş!" Bakışları masanın üstünden kalçalarıma kaydığında tükürüğüm boğazıma kaçtı. Öksürürken, elimle ağzımı kapatmayı son anda akıl edebilmiştim, çok ani gerçekleşmişti bu.

"Anlayamadım?" dedim sakinleştiğim ilk anda ellerimi kucağıma koyup öksürüklerimi dindirebilmek amacıyla arka arkaya yutkunurken. Bu çabam karşısında dudakları beğeniyle büküldü. Geri çekildi, sırtını dakikalardır mahrum bıraktığı sandalyenin rahat yüzü ile buluşturdu.

Sandalye, sırtının baskısıyla hafifçe gıcırdadı. Başını hafifçe yana eğdi. Tüm bunları yaparken bakışlarını bir an bile üstümden ayırmamıştı. Ve ne yalan söyleyeyim bakışlarında ki o baskıcı tavır beni oturduğum koltuğa çivilemeye yetecek kadar yoğundu.

"Hizmetçi aramıyor musunuz?" diye mırıldandım, sesim az önce öksürdüğümden ötürü istemsiz kısık çıkmıştı, ancak odanın sessizliği sayesinde beni net bir şekilde duyduğuna emindim.

"Evet." dedi, ilk defa tıpkı benim gibi sesi kısık çıkmıştı. Sesi bağırmadığı haliyle çok daha hoş ve boğuk bir tınıya sahipti.

Gözlerimi hafifçe kısarak, "O halde kalçalarım sizi ne ölçüde ilgilendirir?" diye homurdandım, saygımı bozmamaya özen göstererek. Sesimi sakin tutabilmek için insan üstü çaba harcıyordum. Karşımda bu kadar laubali tavırlar sergileyen bu adam, gerçek anlamda ev sahibi olduğunu kanıtlayacak kadar caka satıyordu. Beni işe alıp almayacağına emin bile değildim, ancak yine de bunu sormazsam içim rahat etmezdi. Sonuç itibariyle ben buraya temizlik için alınacak bir çalışan olacaktım.

Sandalyesini geriye doğru kaydırdı ve pencereye çarptırdı. Ufak bir çarpışma sesinin ardından bedeni hafifçe sarsıldı.Sözlerim ilgisini çekmişti sanki, garip bir şekilde. Sanki sormamam gereken bir şeyi sormuşum gibi, ama bu soruyu sormaya cesaret etmem onun hoşuna gitmiş gibi bakıyordu bana.

Gözlerimin içine baka baka bacaklarını kaldırıp çalışma masasının üstüne ayaklarını sırayla uzattı. Sağ bacağı, sol bacağının üstüne gelecek şekilde, ayak bileklerini birbirine çarprazladı. Sanki üstünde pahalı olduğunu haykıran gıcır gıcır siyah takım elbisesi yokmuş gibi ellerini de ensesinde sabitledi. Kolları başının iki yanında yatık üçgen şeklini almış, parmakları koltuk ile başının arasında sıkışmıştı. Karşımda sergilediği rahat tavrı dillere destandı, ama ne diyebilirim ki kendisi ev sahibiydi ve şu anda masanın üstünde takla atsa, amuda kalksa bile sesimi çıkaramazdım. Burası onun malikânesiydi nihayetinde. Ve burada onun sözü geçerdi. Bu işe alınmayı çok istiyordum, çünkü en cezbedici yönü yatılı olmasıydı. Peşimdeki belalı tefecilerden biraz da olsa kurtulmak istiyordum. Aynı zamanda da bu dönemde yatılı hizmetli arayan çok nadir insan vardı ve ben bu fırsatı kaçırmak istemiyordum. O yüzden de işe alınana kadar sakinliğimi korumalı, işe alındıktan sonra da -tabii alınırsam- sıkı çalışarak gözüne girip beni kovmamasını sağlamalıydım.

"Bu evde çalışan herkes beni temsil ediyor. Tüm çalışanlarımın fiziği ve yüzü güzel olmalı, bu benim en temel prensibim. Sana gelecek olursak..." Duraksadı ve derin bir nefes aldı. Pahalı olduğunu haykıran, siyah rugan ayakkabılarını gözüme sokmak istercesine ayaklarını ufak bir açıyla oynattı. Gıcır gıcırdı be, şöyle ayakkabı hayatım boyunca giymediğime mi yanayım yoksa, hiç bir zaman onun gibi zengin biri olamayacağıma mı yanayım? Ah hayır, çok çok daha önemli bir konuya yanmalıyım. Ömrüm hayatım boyunca ödemem gereken 100 milyon dolar... Ah son nefesime kadar borç batağında olacaktım ve hepsi beni 13 yaşımda terkedip yalnızlığa hapseden o alçak adam yüzündendi.

Bay Kim, bir anda ellerini birbirine çarparak el şaklattığında, irkilerek düşüncelerimin derinliğinden sıyrıldım ve bakışlarımı ayakkabılarından, onun keskin hatları olan yüzüne yükselttim.

Ellerini birbirine sürterken, "Fiziğin iyi." dedi ve gözlerini kısarak bakışlarını yüzümün her bir karışında gezdirdi. Alt dudağımın bitişiğindeki bene kaydı bakışları. Gözleri neredeyse kapanmaya yakınlaşacak şekilde kısıldı. Dilini dudakları üstünde gezdirdi ve bakışları yeniden gözlerime tırmandı. Göz göze geldiğimiz an nefesim tekledi. Siktir, cidden çok seksiydi.

Tek eli yavaşça sandalyenin kolçağını buldu. Diğer eli havadaydı, ancak bu da saniyeler sürdü. İşaret parmak boğumuyla alnını kaşıdı hafifçe. Ardından başını omzuna doğru eğerek, diliyle yanağının içini dürtükledi. Dilini içeride kıvrak bir hamleyle çevirip başını yavaşça salladı. "Yüzün de iyi."

Sözleri tenimi karıncalandırırken heyecanlandığımı hissettim. Enseme bir sıcaklık esir almış, vücuduma dalga halinde yayılmaya başlıyordu.

Tam ne diyeceğimi bilemediğim için teşekkür etmek adına dudaklarımı aralayacağım esnada, az önce alnını kaşıyan parmaklarını birbirine vurarak şıklattı.

"Ayağa kalk!" dedi otoriter sesi. Dediğini yapmak üzere alt dudağımı ısırarak yavaşça ayağa kalktım. Koltuk pantolonuma yapıştığı için kalkarken garip bir ses çıktığında yüzümü ekşilttim.

Ayağa kalkıp ellerimi kasıklarımın önünde kavuşturarak parmaklarımı iç içe geçirdim.

İşaret ve orta parmağını birleştirip, elini silah şekline getirdi ve bileğini hafifçe çevirerek parmaklarını havada ufak bilek hareketleri eşliğinde çevirerek, etrafında görünmez daireler çizdi.

"Şöyle bir dön!" diye tısladığında dudaklarımı kemirerek dediğini yapıp etrafımda bir tur döndüm. Duraksadığım anda, "Bir tur daha!" dedi otoriter sesi. Derin bir nefes alıp etrafımda bir görünmez çember daha oluşturdum.

Yüzüm ona dönecek şekilde durdum. Islık çalarak ayaklarını sırayla masanın üstünde sürükleyerek zemine indirdi. Ayakkabısının masaya sürtünme sesi içimi gıdıkladı. Tenim karıncalandı. Yüzümü buruşturma isteğimi zar zor bastırdım. İçim gıcıklanmıştı, ah şu ses.

Ayakkabısının masaya sürtünmesinden kaynaklı çıkan o sesin tüylerimin diken diken ettiği gerçeğinden kendimi olabildiğince uzak tuttum ve Bay Kim'e diktim gözlerimi.

Bana otur komutu vermesini bekledim, ama tek kelime etmedi. Ben de ayakta durmaya devam etmek ile oturmak konusunda ki o çizgide sıkışıp kaldım. Tanrı aşkına, adam o kadar değişikti ki insan karşısında ne tavır sergilemesi gerektiğini tartamıyordu bile. Çok garip biriydi cidden ve bir o kadar da heybetli ve etkileyici.

"Alındın!" dedi ve tek bir hamleyle atik bir şekilde oturduğu sandalyeden kalktı. Kumaş pantolonu, yumuşak deri yüzle -tıpkı az önce benim yaşadığım gibi- ufak bir hışırtı sesiyle ayrıldı.

Ayağa kalktığı anda kemerini düzeltti. Ceketinin yakalarını ve kravatına da el attıktan sonra, ona afallamış bakışlarla bakarken bana ufacık bir tebessüm etti. Ancak başını önüne çevirip bu gülüşü benden sakınırken odanın içerisinde zemini döven sert adımları eşliğinde ilerlemeye başladı.

Siktir, işe alınmış mıydım?

Odanın içinde ilerleyip çift kanatlı kapıya vardığında duraksadı. Uzandı ve kapıyı açtı. Kapıdan çıkacağını anladığım anda, kendimden bile beklemediğim bir şekilde atak yaptım.

"İşe alındım mı?" Sesimde bastırılamamış bir heyecan tek saniyede kendini zirveye taşıdı. "Gerçekten işe alındım mı?" Sesime yansıyan mutluluğa kelimeler bile kifayetsiz kalırdı.

Kapı kulpuna uzanan kolu o şekilde kaldı, attığı adım yere indi ve duraksadı. Geniş omuzlarını daha da belirginleştiren vatkalı siyah ceketinin arkası, az önceki tutarsız oturuşu nedeniyle hafifçe kırışmış, ince çizgiler belirmişti hafif hafif.

Üst vücudunu çevirmeksizin, başını omzunun üstünden ufak bir açıyla bana döndürdü. Bakışları ona heyecan içerisinde bakan, irislerimi buldu.

"Kaçlısın sen?!"

Dudaklarımı birbirine bastırmaya son verdim. "97'liyim." dedim sesimi minimum seviyede tutmaya özen göstererek.

"Güzel..." diyerek duraksadı ve burnundan sert bir nefes çekti.

"Bekle beni!" dedi buz gibi soğuk sesiyle, kükrercesine. Bana istediğim cevabı vermek yerine araladığı kapıdan çıkıp gitmeyi seçmişti. Kapı ardından sertçe çarparak kapandığında bunu beklemiyormuş gibi oflayarak dudaklarımı büzdüm. Of!

Ne değişik bir adamdı bu böyle? Şekeri elinden alınmış küçük bir çocuk gibi hissediyordum şu anda. Beni burada bırakıp nereye gitmişti ki?

Etrafa bakınacağım sırada, içeride gizli bir kamera olabileceğini düşünerek buna son verdim ve ayakta dikilmeyi kesip koltuğun ucuna usulca kuruldum.

Dakikaların sonunda, zemini döven adım sesleri işittiğimde geliyor olduğunu anladım. Terleyen ellerimi dizlerime sürterek derin bir nefes çektim içime. Cesaret nefesiydi bu.

Kapı açıldı, ardından yaklaşan adım sesleri parkeleri titretti. Zemine çarpan ayakkabılarının topuklarından yükselen tok ses kulaklarımda çınladı. Odanın içinde arşınlanan adımları onu çok geçmeden yanıma ulaştırdı.

Çekingen bir bakış attığımda, sandalyesini düzeltiyor olduğunu gördüm. Diğer elinde bir dosya vardı.

Sandalyesine sakin bir tavırla oturdu ve omuzlarını dikleştirdi. Elindeki dosyayı masaya koyduktan sonra masanın köşesindeki dolma kalemlerin içerisinde bulunduğu cam şeklindeki silindir kalemlikten bir kalem çekip aldı. Dosyanın üstüne gelişigüzel bıraktı ve kalem beyaz kağıdın üstünde yaylanırken, dosyayı sürükleyerek önüme doğru itekledi. Sonra arkasına yaslandı ve geniş oturuşunu sergilemek istercesine ayak bileğini dizine attı.

"İşe alındığına dair bir sözleşme imzalıyorsun. Öncelikli olarak 1 aylık deneme sürecin oluyor. Şayet senden memnun kalmazsam, bir ay sürecinin sonunda iş akdi feshini gerçekleştiriyorum."

Parmak uçlarıyla masaya vurdu. "Oradaki maddelerin hepsine iyice göz at. Sonrasında herhangi bir sorun kabul etmiyorum, umrumda olmaz. Mızmızlandığın anda sözleşmeyi yöneten kişi olarak bir ay sürecin dolmasını bile beklemeden seni kapıya koyarım!"

15 sayfa, belki de 20 hatta belki de daha fazlası vardı burada. Ben bunları tek tek incelersem sabah olurdu. "Bu arada sözleşme tamamen yasal, kağıt üzerinde sınırlı olduğunu düşünme." dedi ve duraksadı.

"İmza attığın anda her şeyi kabullenmiş oluyorsun, bu yüzden iyi göz at. İmza atarsan, deneme sürecin dolmadan fesh etme gibi bir durumun söz konusu olmuyor, maddelere göz atarsan bunu görürsün. Aksi taktirde yasal işlem başlatma hakkına sahip oluyorum, çünkü bizzat işveren olarak personellerime bilinçli olarak bu sözleşmeyi imzalatarak işe başlangıç yapmalarını sağlıyorum."

Derin bir soluk çektim içime. Bunca sayfa boyunca ne maddesi vardı Tanrı aşkına?! Bankadan kredi mi çekiyordum ben? Bu zahmet bu uğraş niyeydi? Alt tarafı evin temizliğinden sorumlu tutulan bir çalışan olacaktım. Bunca lükse ne hacet vardı? Offf!

Madde 1-) Ev sahibi evdeyken gürültü yapılmayacak

Madde 2-) Ev sahibi evde olduğu zamanlarda odasına girilmeyecek

Madde 3-) Her gün istisnasız ev sahibi evde olmadığı evrede yatak odası ve çalışma odası dip köşe temizlenecek.

Madde 4-) Evde iş varken, özellikle ev sahibi evdeyken çalışanlar birbirleriyle goygoy yapamaz

Madde 5-) Ev sahibi çalışma odasını kullandığı evrede, kendi isteği dahilinde rahatsız edilmeyecek

Madde 6-) Ev sahibinin misafirleri olduğunda o an ne iş yapılıyorsa bırakılacak ve misafirlerle ilgilenilecek

Maddelere hızlıca göz attım ve hepsini okuyabilmem mümkün olmadığı için, masada sürüklenerek ilerleyen ve neredeyse yere düşmek üzere olan kalemi elime aldım.

Bu işi almam gerekiyordu, bu yüzden sözleşme ve maddeler umrumda değildi. Burada sığınarak, o adamlardan kaçmaya ihtiyacım vardı. Bu yüzden bir an bile düşünmeme gerek olmadığını biliyordum.

"Sayfalara göz atmanı tavsiye ederim, özellikle son sayfalara!" diye tısladığında gözlerimi devirdim. "Gerek yok, işe hemen başlamak istiyorum." dedim kendimden emin bir sesle.

Dudakları beğeniyle kıvrıldı. "Emin misin?" diye sorduğunda başımı hızlıca olumlu anlamda salladım. "Eminim."

Dosyayı masaya koyup, "Nereyi imzalamam gerekiyor?" diye sordum kısık bir sesle. Yanlış bir yere imza atmak istemezdim çünkü elimdeki sözleşme belli ki onun için fazlasıyla önem arz ediyordu.

Dudaklarını büzerek masanın üstünden hafifçe bana doğru uzandı. İşaret ve orta parmağıyla imzalamam gereken kağıdın en köşesinde bulunan boşluğu gösterdi.

"İsim, imza, tarih!" dedi ve bana göz kırpıp geri çekildi. Göz kırptığı için ellerim titrerken benim bu halime omuzları hafifçe sallanacak şekilde kıkırdadı. Oh, gülüşü çok güzeldi, Tanrım...

Arkasına geri yaslandığında sözleşmeden ayırdığım gözlerimin mest olmuş bir şekilde onun yüzüne kilitlendiğini fark ettim. "Sözleşme yüzümde yazmıyor?!"

"Özür dilerim." diye mırıldandım ve gözlerimi yeniden sözleşmeye indirdim. Söz ettiği arka sayfalara göz atma gereksinimi duymadan, az önce elini çektiği köşeye ismimi hızlıca yazarken öksürerek boğazını temizledi.

Dikkatim bir anlığına ona kaysa bile hızla toparlandım ve imzamı atıp, ardından da bugünün tarihini yazdıktan sonra kalemi dosyanın üstüne bıraktım.

Dosyayı iki parmağının ucuyla tutup masada sürükleyerek kendine doğru çektiğinde, ışık hızıyla masanın üstünde yuvarlanan kalem zemine büyük bir gürültüyle çakıldı.

Dosyayı masadan kaldırmayacak şekilde tutarken, bakışları kağıdın köşesine kaydı. "Jeon Jungkook!" dedi dosyayı masaya fırlatırcasına bırakarak.

Adımı onun ağzından, bu tok ve sert sesiyle işitmek kasıklarımı sızlatmış, bir tuhaf hissettirmişti. Seslice yutkundum. "Evet?"

"Yarın ilk iş günün sabah 6:00'da kapının önüne varmış ol. Bir dakika geciktiğine dair korumalardan bir duyum alırsam işe başladığın gibi işini sonlandırırım!"

Saat çok erkendi, ama yine de burun kıvıramazdım. Öyle bir lüksüm yoktu, işe alındığıma dua etmeliydim. Nasıl istiyorsa öyle yapacaktım. Artık patronumdu.

Ellerimi sevinçle birbirine çarpmamak için kendimi zor tutarken, bunun yerine yanağımın içini dişlemeyi tercih ettim. "Teşekkür ederim."

Ellerini sandalyenin kolçaklarına yasladı. "Toz ol şimdi!" dedi ve dizine attığı bacağını indirip ayak tabanlarından destek alarak sandalyesini çevirip bana arkasını döndü. Tıpkı odaya ilk girdiğim andaki gibi ensesini görünce kolumu yüzüne vuracakmış gibi kaldırmak istesem de ellerime hakim olup arkamı döndüğüm gibi odadan çıktım.

****

Bölüm sonu :)

İlk bölüm ile karşınızdayım, kurguya verdiğiniz destek için teşekkür ederim. Umarım bölümü sevmişsinizdir.

Bol bol oy ve yorum isterim.

Gelecek bölümde, tez zamanda görüşmek dileğimle.

Sağlıcakla kalın, çok öpüyoruuum.

-Şevval

Bölüm sonu

17 yorum