İçeriğe geç

Sınır Hattı

Bölüm 37 · 3 dk okuma

Sınır Hattı

Bölüm 37

BÖLÜM 37: AĞIR VEDA VE BEYAZ BİR UFUĞA DOĞRU

Karargahın üzerindeki gri kar bulutları sanki o günün ağırlığını hissettirmek ister gibi iyice alçalmıştı. Zaman, o acımasız 48 saati bir kum saati gibi eritmiş; geriye sadece bavullara sığdırılmaya çalışılan anılar ve dondurucu bir sessizlik bırakmıştı.

Gökçe, kaldığı konteyner oda içinde son kez gözlerini gezdirdi. Masanın üzerindeki tıp kitapları, stetoskopu, bir köşede duran sivil kıyafetleri... Hepsi birer birer valizlere girdi. O odaya ilk geldiği günü hatırladı; soğuktan titreyerek sahra çadırının kapsından içeri girdiği anı, ameliyathane nöbetlerini, fırtınalı geceleri ve o odanın kapısını tıkratan adamı... Her köşe, Metehan'ın kokusuyla ve varlığıyla doluydu.

Sonunda bavulunun fermuarını çekip konteynerin kapısını kapattı. Artık resmiyetin gerektirdiği o son bürokratik adımları atma vaktiydi.

Albay’ın odasının kapısını vurup içeri girdiğinde, masanın arkasında oturan yaşlı asker derin bir iç çekti. Önündeki ilişik kesme belgesini ve Sağlık Bakanlığı'nın resmi tebligatını dikkatle inceleyen Albay, kalemini mürekkebine batırıp son imzayı attı.

Albay ayağa kalkıp masanın etrafından dolaştı. Gökçe’ye babacan bir tebessümle baktı.

"Doktor Hanım..." dedi Albay, sesi babacan bir gururla kısılarak. "Bu dağda sadece hayat kurtarmadın; bu çocukların morali oldun, umudu oldun. Bizim kapımız, bu ordunun kapısı sana her zaman açık. Devletin emri başımız üstüne ama bil ki buradaki herkes seni bir evladı, bir kardeşi gibi hatırlayacak. Yolun, bahtın açık olsun."

Gökçe gözleri dolarak asker selamına benzeyen dik bir duruşla durdu. "Sağ olun Albay’ım. Burada bulunmak benim için bir şerefti."

Nizamiyenin önüne çıktığında, sahra hastanesinde omuz omuza çalıştığı Elif onu bekliyordu. Elif’in gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Gökçe’ye doğru koşup boynuna sarıldı.

"Gökçe abla... Nasıl alışacağız sensiz buraya?" dedi Elif, hıçkırıklarını tutamayarak. "Ameliyathanede, nöbetlerde senin eksikliğin çok belli olacak."

Gökçe, Elif’in sırtını sıvazladı. "Güçlü dur Elif. Buradaki askerlerin sana ihtiyacı var. Sahra hastanesi artık sana emanet, biliyorum ki harika işler çıkaracaksın."

Hemen yanlarında duran Burak Yüzbaşı ise her zamanki neşeli tavrını takınmaya çalışsa da gözlerindeki o burukluk ve ciddiyet her şeyi ele veriyordu. Ellerini cebine sokmuş, adeta vedanın ağırlığıyla başa çıkmaya çalışıyordu.

Gökçe, Elif’ten ayrılıp Burak’ın karşısına geçti. Dudaklarında muzip ama arkasında devasa bir hüzün barındıran bir tebessüm belirdi.

"Burak Yüzbaşı..." dedi Gökçe, sesini hafifçe alçaltarak. "Gidiyorum ama gözüm üzerinizde, bilesin."

Burak hafifçe gülümsedi. "Sorma Doktor Hanım... Sen gidiyorsun diye bu Metehan bizi dağda pusuya sürer, acısını bizden çıkarır kesin."

Gökçe, Burak’a doğru bir adım yaklaşıp parmağını muzipçe salladı.

"O zaman sana çok önemli bir görev düşüyor Yüzbaşı," dedi Gökçe, gözleri parıldayarak. "Metehan sana emanet. Ama bak şimdiden uyarıyorum; benim yerime gelen yeni doktorla beni aldatmaya falan kalkışırsa, bana anında haber veriyorsun! Ona göre, ameliyat masasında hesabını sorarım ikinizden de!"

Burak bastı kahkahayı, ama sesindeki o düğüm hemen çözülmedi. "Söz Doktor Hanım! Istihbarat bende. En ufak bir yanlışında ilk sana yazıyorum!"

Ve en son o duruyordu.

Birkaç adım ötede, karların üzerinde, rüzgarın savurduğu kamuflajlı parkasıyla Metehan... Ağır askeri duruşunun ardında, içindeki o yangını bastırmaya çalışan devasa bir adam vardı.

Gökçe adımlarını ona doğru attı. Aralarında sadece birkaç santim kaldığında durdu. Askerlerin ve karargahın önünde sarılamıyorlar, o tutkulu dokunuşları sergileyemiyorlardı. Karargahın o çelik gibi kuralları ikisini de bir zırh gibi sarmıştı. Butik oteldeki o sınırsız geceler, tenlerin birbirine karıştığı o anlar şimdi sadece hafızalarındaki birer kor parçasıydı.

Metehan gözlerinin içine baktı. Gözleri kararmış, çene kasları gerilmekten taş kesilmişti.

"Gidiyorsun yani..." dedi Metehan. Sesi rüzgarın ıslığı arasında zar zor duyuluyordu.

"Gidiyorum Yüzbaşı..." dedi Gökçe, yutkunarak. "Ama sadece bedenim gidiyor. Kalbimi bu dağın tepesinde, senin yanında bırakıyorum."

Metehan derin bir nefes aldı. Göğsü körük gibi kalkıp indi. Elini hafifçe kaldırıp cebine soktu, kendini kıza sarılmamak için zor zapt ediyordu.

"Ankara yakın sayılır Doktor," dedi Metehan, sesindeki o gizli sözleşmeyle. "O dağlar aşılır, o yollar biter. Bu üniforma üzerimdeyken nerede olursan ol, bulurum seni."

Gökçe gülümsedi. Yanağından süzülen tek damla yaşı silmeden Metehan’ın gözlerinin içine baktı. "Biliyorum. Bekleyeceğim."

Şehir merkezindeki askeri havalimanına gidecek olan otobüsün motoru çalıştı. Sürücü er, korna çalarak vakit geldiğini haber verdi.

Gökçe valizini eline aldı. Son bir kez Metehan’ın yüzünün her bir çizgisini hafızasına kazımak ister gibi baktı. Sonra arkasını döndü ve otobüsün basamaklarını tırmandı.

Cama geçip oturduğunda, dışarıdaki o sert komutanın, rüzgara ve soğuğa inat nizamiyenin ortasında dimdik durarak otobüsün arkasından bakışını izledi. Otobüs karargahın nizamiye kapısından çıkıp beyaz ufka doğru süzülürken, ikisi de biliyordu ki bu bir son değildi; sadece büyük bir fırtınanın ortasındaki en ağır sessizlikti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.