Üs bölgesindeki betonarme nizamiyenin ve hareketli karargahın içinde, her gün binlerce resmi evrak girer çıkardı. Bu dağın başındaki operasyon merkezinde işler cephe hattının hızıyla yürür, bürokrasi ise bazen kurşundan bile daha keskin bir sessizlikle inerdi insanın omuzlarına. Gökçe, kaldığı konteyner odanın masasında duran kahverengi resmi evrak zarfına baktığında, içindeki o huzursuzluğun haklı olduğunu çok net anlamıştı.
Böyle şeyler asla cep telefonuna gelen basit bir kısa mesajla gelmezdi; devletin kuralı keskin, evrakı resmiydi. Karargahın idari işler astsubayı az önce kapıyı çalmış, "Hocam, Ankara’dan yazılı emir geldi, imza karşılığı teslim etmem gerekiyor" diyerek bu zarfı masaya bırakmıştı. Zarfın üzerinde Sağlık Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’nün soğuk mührü ve Milli Savunma Bakanlığı’na hitaben yazılmış resmi yazışma numaraları açıkça okunuyordu.
Gökçe’nin parmakları hafifçe titreyerek zarfın ağzını açtı. İçinden çıkan resmi tebligat kağıdını masaya serdiğinde, gözleri satırlarda hızla gezindi. Her bir kelime kurşun gibi zihnine saplanıyordu: “Gönüllü geçici görev sürenizin sonuna gelinmiştir. Bakanlığımız kadro atama planlamaları çerçevesinde, Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi kadrosuna asaleten atanmanız gerçekleştirilmiştir. 48 saat içerisinde karargah ile ilişiğinizi keserek yeni görev yerinize hareket etmeniz hususunda...”
Kağıttan yayılan o resmi ve soğuk mürekkep kokusu, Gökçe’nin boğazını düğümlemeye yetmişti. Gönüllü olarak geldiği, ayazını, çamurunu, barut kokusunu ve en önemlisi de kalbini bıraktığı bu dağlardan koparılışının yazılı fermanıydı bu. Sağlık Bakanlığı doğrudan kendi kadrolu personeli üzerinden tasarrufta bulunduğu için, bu atama askeri bir kararla durdurulamazdı. Albay’ın, komutanlığın, hatta bizzat Metehan’ın bile bu bürokratik engeli aşabilecek bir yetkisi yoktu. Yönetmelikler açık, kanunlar kesindi.
Gökçe derin, titrek bir soluk alarak beyaz doktor önlüğünü üzerine geçirdi. Aynadaki solgun yüzüne baktı; dağın o sert rüzgarları tenini yakmış, gözlerindeki o hüzün ise her şeyi ele veriyordu. Odadan çıkıp karargahın ana koridoruna adım attığında, postalların beton zeminde çıkardığı tok ses kulaklarında çınladı. Dışarı çıkıp karargah sahasına yöneldiğinde, gözü hemen operasyon planlaması yapan timin başındaki adama takıldı.
Metehan, ellerini beline koymuş, harita masasının başında yüzbaşılar ve kıdemli başçavuşlarla son operasyonun detaylarını konuşuyordu. Üzerindeki çöl kamuflajlı üniforması, omuzlarındaki rütbeleri ve her zamanki o dik, tavizsiz duruşuyla dağın ortasında sarsılmaz bir kale gibi duruyordu. Fakat Gökçe’nin adımlarını hissederek başını kaldırdığı an, yüzündeki o operasyonel ciddiyet bir anda yerini tanınmaz bir ifadeye bıraktı. Gökçe’nin elindeki resmi evrakı ve gözlerindeki o tutulamayan yaşları gördüğü saniye, nefesi kesildi.
Metehan yanı başındaki astsubaya kısa bir talimat verip adımlarını hızla Gökçe’ye doğru çevirdi. Karargah sahasının ortasında, askerlerin ve subayların gözü önünde durdukları o an, ikisi için de zaman durmuş gibiydi.
"Gökçe?" dedi Metehan, sesi her zamanki gibi kalın ve güven vericiydi ama içinde gizleyemediği o derin titreme kalbini ele vermişti. "Ne bu halin? Elindeki kağıt ne?"
Gökçe konuşmak istedi ama boğazındaki o demirden yumru kelimelerin dışarı çıkmasına izin vermedi. Sessizce, parmakları titreyen kağıdı Metehan’ın göğsüne doğru uzattı. Resmi mührü, Sağlık Bakanlığı amblemini ve o acımasız 48 saat ibaresini gören Metehan’ın yüzündeki renk bir anda kül rengine döndü.
Adamın çene kasları gerildi, elindeki kalem parmakları arasında kırılacak gibi sıkılaştı. Kağıdı okuduktan sonra başını kaldırıp Gökçe’nin gözlerinin içine baktı. Dağdaki en şiddetli çatışmada bile gözü dönmeyen o korkusuz komutan, şimdi hayatının en çaresiz anını yaşıyordu.
"Bu ne lan?" dedi Metehan, sesi fısıltı ile kükreme arasında gidip geliyordu. "Bu ne biçim bir iş? Kim çıkarıyor bu emri durduk yere?"
"Metehan..." dedi Gökçe sonunda sesini bulabildiğinde. Gözünden süzülen tek damla yaş, yanağındaki soğuk rüzgarda kuruyordu. "Geçici görev sürem bitti. Bakanlık kendi kadrosuna çekiyor beni. Ankara... Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi. Yazılı emir gelmiş, resmi evrak bu. İtiraz hakkı yok, askeri makamların bu atamayı durdurma yetkisi yok."
Metehan adeta çılgına dönmüştü. Başını iki yana sallayarak kağıda bir kez daha baktı, sonra ellerini saçlarından geçirdi. Karargahın bahçesinde esen o sert rüzgar ikisinin de montlarının eteklerini savururken, aralarındaki sessizlik odalardan taşan bir çığlık gibi büyüyordu.
"Yok öyle şey!" dedi Metehan, sesini alçaltmaya çalışarak ama öfkesini zapt edemeyerek. "Ben şimdi arıyorum genel kurmaydaki dağitim daire başkanını, gerekirse bizzat tuğgeneralle görüşeceğim. Burada bir ameliyat kapasitesi var, dağ komando tugayının sağlık altyapısı bu kadroya bağlı... Seni bu dağdan kimse söküp alamaz!"
"Arayamazsın, Metehan," dedi Gökçe, kararlı ama bir o kadar kırık bir ses tonuyla. Eliyle Metehan’ın koluna dokundu, parmakları adamın demir gibi sert pazısına tutundu. "Devletin kanunu bu. Sağlık Bakanlığı kendi personeline 'Ankara’ya döneceksin' diyorsa, bu işin askeri kanatta bir geri dönüşü olmaz. Sen de biliyorsun. Burası bir ordu karargahı ama ben Milli Savunma Bakanlığı personeli değilim. Ben bu devletin hastanelerinde binlerce hastaya el uzatmak zorunda olan bir cerrahım."
Metehan dişlerini sıktı, gözlerindeki o vahşi öfke yerini yavaş yavaş derin bir acıya bırakmıştı. Gökçe’nin elini kendi büyük eliyle kavradı, parmaklarını birbirine kenitledi. Sanki o elleri hiç bırakmayacakmış gibi sıkı tutuyordu.
"Beni burada bırakıp gidemezsin, Gökçe," dedi Metehan, kelimeler boğazından hırıltıyla dökülürken. "Bu dağda her şeyim yarım kalır. Sen bu karargahın sadece doktoru değilsin, sen buranın... sen benim nefes aldığım yerdesin."
"Biliyorum," dedi Gökçe, onun da gözleri dolmuştu, hıçkırığını bastırmak için alt dudağını dişliyordu. "Ama 48 saatimiz var Metehan. Sadece 48 saat... İlişiğimi kesip buradan gitmek zorundayım."
Karargahın nizamiyesinden gelen askerlerin gürültüsü, rüzgarın uğultusu ve dağın tepesindeki kar bulutları aralarındaki bu vedanın ağırlığını iki kat daha artırıyordu. İkisi de kelimelerin kifayetsiz kaldığı o noktada, birbirlerinin gözlerindeki o derin uçuruma bakarak ayakta durmaya çalışıyorlardı. Ankara’ya giden o uzun yol, şimdiden aralarına örülmüş en kalın duvar gibi önlerinde uzanıyordu.