Ankara’nın gri gökyüzü, karlı ve fırtınalı dağ yollarının ardından Gökçe’yi karşılayan ilk şey olmuştu. Şehrin o bitmek bilmeyen uğultusu, korna sesleri ve binaların arasında sıkışıp kalmış soğuk hava, üs bölgesindeki o temiz, yalın ama acımasız dondurucu ayazdan çok farklıydı. Otobüsten inip taksiye bindiği andan itibaren içindeki o garip boşluk hissi daha da büyümüştü.
Evin kapısından içeri girdiğinde, haftalardır kapalı duran dairenin o basık kokusu karşıladı onu. Valizini antrenin ortasına bıraktı. Üzerindeki kabanı çıkarıp koltuğun üzerine attığında, sessizlik kulaklarını çınlatacak kadar ağırdı. Sahra hastanesindeki jeneratör gürültüsü, jandarma araçlarının sirenleri, nöbetçi askerlerin bot sesleri ve en önemlisi Metehan’ın o heybetli, tok sesi yoktu.
Telefonunu cebinden çıkardı. Parmakları rehberde hiç tereddüt etmeden o tanıdık numaraya gitti. Şebekenin tam çekmediği dağ tepesinden mesajın ulaşıp ulaşmayacağını bile bilmeden yazmaya başladı.
Gökçe: Eve girdim az önce Yüzbaşı. Ankara buz gibi ama o dağın soğuğunun yanında hiçbir şey. Valizim koridorda duruyor, ev bana o kadar yabancı geliyor ki anlatamam. İki günde şehre alışırım sanıyordum ama aklım hâlâ sahra çadırında, o derme çatma ameliyathanede kaldı... Bir de o sert suratsız Yüzbaşı’da.
Metehan: İyi varmana sevindim Doktor. Şehir sıcak gelseydi şaşardım zaten, sen dağ havasına fazla alıştın. Ev yabancı gelir ilk birkaç gün, normaldir. Ama o 'suratsız Yüzbaşı' dediğin adam şu an nizamiyede dikilmiş senin gittiğin yola bakıyor, haberin olsun. Odana girdim az önce. Sahra hastanesi bomboş kalmış sanki.
Gökçe: Aman Yüzbaşı Çelik, duyan da duygusallaştın sanacak! O kadar boş kaldıysa yenisini arasınlar hemen Sağlık Bakanlığı’ndan, yalnız kalma oralarda.
Metehan: Kaşınma Gökçe. Yerine kim gelirse gelsin sahra hastanesine adımını attığı an ilk görev olarak çay demletirim, senin o beğenmediğin çayları mumla aratırım ona. Hem Burak ile konuştum, gözü üzerinde olacakmış. Yanlış bir hareketini görürse Ankara’ya raporlayacak.
Gökçe: Burak Yüzbaşı’ya fazla güvenme derim, ilk o satar seni! Neyse, ben şu valizleri boşaltayım. Yarın sabah Eğitim ve Araştırma’da ilk nöbetim var. Düzenim altüst oldu ama toparlayacağız artık.
Metehan: Kendine dikkat et Doktor. O hastanedeki yoğunluk dağdakine benzemez, kendini helak etme. Mesajım ulaşırsa haber et, nöbetten önce.
Gökçe ekrana bakıp hafifçe gülümsedi. Aralarındaki mesafe kilometrelerce uzasa da, o mesajlardaki kısa, net ve muzip üslup içindeki o üşüyen tarafı bir nebze olsun ısıtmıştı.
Gece boyunca valizlerini boşalttı, elbiselerini dolaba yerleştirdi, mutfağı toparladı. Ancak ne yaparsa yapsın zihni sürekli aynı yerdeydi. Metehan şu an ne yapıyordu? Devriye çıkmış mıydı? Çayını kim demliyordu? O sert kamuflajın altında, otdaki o tutkulu geceleri hatırlayıp yatağında tek başına dönüp duruyor muydu?
Ertesi sabah saat altıda alarmın sesiyle uyandı. Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Acil Servis ve Genel Cerrahi kliniği, Türkiye’nin en yoğun, en karmaşık sağlık merkezlerinden biriydi. Üzerine beyaz önlüğünü giyip yaka kartını taktığında, aynadaki görüntüsü ona sahra hastanesindeki halini hatırlattı. Ama burada zemin beton, ışıklar florasandı; dışarıda ambulans sirenleri çalıyor, sedyeler koridorlarda koşturuluyordu.
Hastanedeki ilk günü adeta bir kaotik kasırga gibi başladı. Başhekimlikteki kısa tanışmanın ardından doğrudan Acil Cerrahi bölümüne verildi. Sahra hastanesinde kurşun yaralanmaları, şrapnel parçaları ve hipotermi vakalarıyla boğuşan Gökçe için buradaki acil servis başka bir tür savaş alanı gibiydi. Trafik kazaları, bıçaklanmalar, yüksek tansiyon krizleri ve durmak bilmeyen bir hasta sirkülasyonu...
Öğle arasına doğru ilk zorlu ameliyatından çıktı. Yeşilleri çıkarıp ellerini yıkarken yorgunluktan omuzları çökmüştü. Birkaç saatlik ameliyatın ardından dinlenme odasına geçti. Masanın üzerinde duran telefonunu eline aldığında ekranda Metehan’dan gelen bildirimi gördü.
Metehan: İlk günün nasıl geçiyor Doktor? Hastanedekileri dize getirebildin mi yoksa seni çok mu yoruyorlar? Burak yine karargahı birbirine kattı sabah sabah, senin yokluğunda bana laf yetiştirecek adam kalmadı diye söylenip duruyor.
Gökçe: Sorma Metehan... Ameliyattan yeni çıktım. Şehirdeki hastane dağdaki çatışma alanından farksızmış meğer. İnsanlar panik içinde, koridorlar tıklım tıklım. Sahra hastanesindeki o sessiz, disiplinli ameliyathanemi aradım vallahi. Sende durumlar ne? Yeni doktor geldi mi bakalım?
Metehan: Gelmedi henüz. Gelmesin de zaten, senin bıraktığın dikiş setlerine kimseyi dokundurtmuyorum. Burak’a söyledim, hastaneye gelen olursa doğrudan sağlık astsubayına yönlendiriyor. Bizim takımın başında durmak bile zorlaşmışken bir de yeni doktorla uğraşamam.
Gökçe: Kıskanç Yüzbaşı edaları seziyorum sanki? Bırak dikiş atsın adamlar, işlerini yapsınlar. Neyse, benim ikinci vakayı çağırıyorlar. Akşam nöbetim bitince yazarım sana. Çayına dikkat et, soğukta fazla kalma.
Metehan: Sen beni düşünme, kendene bak. Ameliyathanede dikkati dağıtma, ellerin titremesin. Mesajını bekliyorum.
Gökçe telefonu cebine koyup derin bir nefes aldı. İçindeki o mesleki aşk ile Metehan’a olan özlemi birbirine karışmıştı. Akşama kadar durmaksızın çalıştı. Ankara’daki hastane personeli, dağdan yeni gelen bu genç ve yetenekli cerrahın soğukkanlılığına ve seri kararlarına hayran kalmıştı. Ancak kimse biliyordu ki, o soğukkanlılığın arkasında haftalardır mermi sesleri altında ameliyat yapmış bir dağ tecrübesi ve kalbini o dağda bırakmış bir kadının direnci vardı.
Gece yarısına doğru nöbeti devrederken, hastanenin doktor dinlenme odasındaki pencereden dışarıya, Ankara’nın ışıklarına baktı. Şehir uyuyordu ama onun aklı yüzlerce kilometre ötedeki o karanlık üs bölgesindeydi.
Aynı saatlerde, Doğu’nun eksi yirmi dereceye düşen o acımasız dağ tepesinde, üs bölgesinde kapkaranlık bir gece hakimdi.
Metehan, üzerindeki ağır askeri parkası, hücum yeleği ve belindeki tabancasıyla karargahın yüksek gözetleme kulesinin yanında duruyordu. Dondurucu rüzgar yüzünü bir bıçak gibi kesiyor, nefesi havada buhar olup uçuyordu. Gözleri karanlık vadide, elindeki gece görüş dürbününü hafifçe indirip gökyüzüne baktı.
Gökçe gittiğinden beri karargah ona hiç olmadığı kadar yabancı ve soğuk geliyordu. Sahra hastanesinin çadırının önünden her geçtiğinde, içeri girip o kahverengi gözlerle atışmak, kıza takılmak, sert komutan edasının arkasındaki o muzip erkeği ortaya çıkarmak istiyordu. Ama çadır şimdi karanlıktı. İçerideki steril koku bile hafiflemiş, yerini boşluğun o ağır kokusuna bırakmıştı.
Arkasından gelen postal sesleriyle başını çevirdi. Burak Yüzbaşı, elinde iki buharı tüten çelik bardakla yanına yaklaştı. Bardaklardan birini Metehan’a uzattı.
"Al bakalım Yüzbaşı’m," dedi Burak, bardağı uzatırken yüzünde o her zamanki yarım tebessümle. "Gökçe Yüzbaşı... pardon, Doktor Hanım gitti gideli senin çay içtiğini görmedim. Bizim kantinci Rıza’ya demlettim, idare et artık."
Metehan bardağı aldı. Sıcak çelik eldiveninin üzerinden bile elini ısıtmıştı. Çaydan bir yudum aldı, kaşlarını çattı.
"Bulaşık suyu gibi olmuş Burak," dedi Metehan, sesi rüzgarın uğultusuna karışarak. "Rıza’ya söyle, bir daha çay demlemeye kalkmasın."
Burak kahkaha attı, kuleye yaslandı. "Oğlum senin derdin çayla değil ki! Sen alışmışsın Doktor Hanım’ın azarını yemeye, 'bu çay ne böyle Yüzbaşı' diye laf sokmasına... Şimdi bizim Rıza ne yapsın? Adam asker, 'emredersiniz komutanım' deyip geçiyor. Tadı çıkmıyor tabii."
Metehan ters bir bakış attı Burak’a. ama içindeki o haklılık payını da inkar edemezdi. Bardağı sallayarak karanlık vadiye baktı.
"Çok konuşma Burak," dedi Metehan, ses tonu hafifçe düşerek. "Nöbetçileri kontrol ettin mi sen? Güney tepesindeki timle irtibat ne durumda?"
"Her şey kontrol altında komutanım," dedi Burak, ciddileşerek. "Sızma yok, hareketlilik yok. Sadece bu lanet ayaz var."
Burak bir süre sessizce durdu. Sonra elini Metehan’ın omzuna koydu. O gırgır şamata yapan adam gitmiş, yerine yıllardır aynı mevzide omuz omuza çarpışan o öz kardeş gibi duran dost gelmişti.
"Metehan..." dedi Burak, alçak bir sesle. "Bilirsin ben pek duygusal konuşmalardan anlamam. Ama o oteldeki halinizi de gördüm, buradaki halinizi de. Bu kız senin kimsenin dokunamadığı o sert kabuğunu kırdı geçti. Ankara uzak memleket evet, bürokrasi de lanet bir şey... Ama sen dağları deviren adamsın. Bir atama kağıdı mı durduracak seni?"
Metehan gözlerini karla kaplı vadiden ayırmadı. Bardağındaki çayı sonuna kadar içti. Çelik bardağı cebine koyarken çene kasları gerildi.
"Durduramaz Burak," dedi Metehan, sesi o dondurucu rüzgardan bile daha keskin ve net çıkarak. "Bu operasyon süreci bir bitsin, bahar operasyonlarını bir tamamlayalım... O Ankara’ya nasıl gidiyorum, o hastanenin koridorunda nasıl bitiyorum gör bak."
Burak gülümsedi, arkadaşının omzunu sıktı. "Hah! İşte benim bildiğim Metehan Çelik bu. Neyse, ben devriye dolaşmaya gidiyorum. Sen de fazla donma burada, Doktor Hanım duyarsa ikimize de ceza keser."
Burak adımlarla uzaklaşırken, Metehan cebinden telefonunu çıkardı. Ekranı açtığında Gökçe’den gelen son mesajı gördü. "Akşam nöbetim bitince yazarım sana. Çayına dikkat et, soğukta fazla kalma."
Metehan parmaklarını dondurucu soğukta zorlukla hareket ettirerek yazmaya başladı:
Metehan: Nöbetin bitmiştir umarım. Burak çay getirdi az önce, senin dediğin gibi tam bir bulaşık suyuydu. İçemedim zaten. Buralar bildiğin gibi, dağ aynı dağ, soğuk aynı soğuk... Ama sahra hastanesinin ışığı kapalı olunca buraların tadı tuzu kalmıyor Doktor. İlk gününü kazasız belasız atlattın ya, gerisi gelir. Şehirdeki o doktorlara da söyle, fazla yormasınlar seni. Yoksa Ankara’ya baskın yapmam gerekir.
Mesajı gönderdikten sonra telefonu cebine koydu. Gökyüzündeki yıldızlara baktı. Aralarındaki yüzlerce kilometrelik mesafe, Ankara’nın o bürokratik soğukluğu ya da karargahın çelik kuralları... Hiçbiri fark etmezdi.
Gökçe onun ruhuna dokunmuş, o sert komutanın kalbinde hiç sönmeyecek bir yangın yakmıştı. Ve Metehan Çelik, o yangını söndürmeye çalışan her engeli, tıpkı önündeki o karlı dağlar gibi devirmeye kararlıydı.