Zihnimdeki o keskin uğultu yavaş yavaş çekilirken, bilincim kapalı bir perdenin arkasından sıyrılır gibi ağır ağır yerine geliyordu. Göz kapaklarım sanki tonlarca ağırlıktaydı. Kirpiklerimi araladığımda karşılaştığım ilk şey, masmavi bir gökyüzü ve devasa bir çınar ağacının yaprakları arasından sızan hüzme hüzme güneş ışığı oldu.
Ciğerlerime dolan hava, alışkın olduğum o egzoz ve beton kokan şehir havasından tamamen farklıydı. Burnuma taze toprak, yakındaki bir fırından yükselen odun dumanı ve kurutulmuş şifalı otların keskin kokusu doluyordu. Taş bir zeminde yatıyordum. Ağrıyla sızlayan bedenimi zorlukla toparlayıp doğrulduğumda, içinde bulunduğum durumun gerçekliği zihnime bir balyoz gibi indi.
Modern odam, ahşap masam, bilgisayarım, kitaplarım... Hiçbiri yoktu.
Üzerime baktığımda şaşkınlığım katlanarak arttı. Kendi kot pantolonum ve tişörtüm gitmiş, yerini zümrüt yeşili, ağır ve kaliteli kumaştan dikilmiş otantik bir elbiseye bırakmıştı. Elbisenin kollarında ve yaka kısmında ince sarı sırma işlemeler vardı. Kumaşın dokusu ve kesimi o kadar doğaldı ki, sanki ben doğdum doğalı bu kıyafetin içindeymişim gibi üzerime oturmuştu.
O an panik dalgası bütün bedenimi sardı. Kalbim göğüs kafesimi yırtacakmışçasına hızla çarpmaya başladı. Refleks olarak elim direkt göğsüme gitti. Parmaklarım, elbisenin sert kumaşının altındaki o tanıdık soğukluğa değdiğinde derin bir nefes verdim.
Yakut taşlı kolye hâlâ oradaydı!
Gelecekten, kendi zamanımdan benimle birlikte buraya sürüklenen tek şey bu gizemli nesneydi. Beni yüzyıllar öncesinin bu bilinmeyen zamanına getiren güç, doğrudan bu kolyeyle bağlantılıydı. Neye yol açacağını, bu topraklarda nasıl bir anlam taşıdığını henüz bilmediğim için onu kimsenin görmemesi gerekiyordu. Hızla parmaklarımı yaka kısmına kaydırdım, kolyeyi elbisenin altından içeri süzüp doğrudan tenimin üzerine temas edecek şekilde sakladım. Yakut taşın tenime değen hafif sıcaklığı, bana yaşadıklarımın bir rüya olmadığını acı bir şekilde hatırlatıyordu.
Ayağa kalkıp üzerimdeki tozu toprağı sildim ve etrafımı süzmeye başladım. Çamur ve harçla tutturulmuş taş döşeli, daracık bir sokaktaydım. Yolun iki yanında bitişik nizam inşa edilmiş ahşap dükkânlar, cumbalı evler yükseliyordu. Sokaktan geçen insanların giysileri, başlarındaki sarıklar, fesler, fes benzeri başlıklar ve şalvarlar tam anlamıyla bir 16. yüzyıl Osmanlı tablosunu andırıyordu. Büyük çınar ağacının gölgesinde durmuş, bu inanılmaz manzarayı bir tarihçi gözüyle ama aynı zamanda büyük bir dehşetle izliyordum.
Tam o sırada, hemen arkamda duran aktar dükkânının tahta kapısı gıcırtıyla açıldı. Dışarıya yaşlı, yüzü çizgilerle dolu ama gözlerinin içi iyilikle parıldayan bir kadın çıktı. Dükkânının önüne serdiği kurutulmuş ot torbalarını düzeltirken beni fark etti. Şaşkın, çaresiz ve etrafa yabancı gözlerle bakan hâlim dikkatini çekmiş olmalı ki, elindeki küçük süpürgeyi kenara bırakıp sevecen ve kaygılı bir yüz ifadesiyle yanıma doğru birkaç adım yaklaştı.
"Kızım, iyi misin? Betin benzin atmış, bembeyaz olmuşsun... Kimlerdensin sen, ne ararsın bu vakitte burada?"
Kadının konuştuğu Türkçe, günümüz Türkçesinden biraz daha ağdalı ama son derece anlaşılırdı. Sesindeki o anne şefkati bir an için içimdeki korku dalgasını yatıştırdı. Ancak zihnim hızla çalışmaya başlamıştı. Ona "Ben 21. yüzyıldan geldim, tarih öğrencisiyim, masamdaki bir kolye beni buraya ışınladı" desem, beni ya akıl hastanesine kapatırlar ya da zindana atarlardı. Gerçeği söylemek tamamen bir intihar olurdu.
Bir tarihçi olarak geçmişin kurallarını ve insan psikolojisini çok iyi biliyordum. Anında zihnimde bir savunma mekanizması kurup bir hikâye kurgulamaya başladım. Ellerimle şakaklarımı ovup, sanki dengemi kaybediyormuş gibi hafifçe sendeledim. Gözlerimi kısıp çaresiz bir ifade takındım.
"Ben... Bilmiyorum teyze," dedim sesime hafif bir titreme vererek. "Başım çok kötü ağrıyor, sanki zihnimin içi zifiri karanlık... Kim olduğumu, buraya nasıl geldiğimi... Hiçbir şey hatırlayamıyorum. Hafızam gitmiş sanki, her şey bir sis perdesinin arkasında."
Mülayim kadın, bu perişan hâlime kıyamayıp hemen koluma girdi. Sıcak ve nasırlı elleriyle beni destekleyerek dükkânın önündeki alçak ahşap tabureye doğru yönlendirdi.
"Aman evladım, tüh tüh! Nazar mı değdi sana, yoksa bir belaya mı uğradın? Gel şöyle otur hele, soluklan. Bir sıcak ıhlamurumu iç de kendine gel. Hiç mi bir şey hatırlamazsın? Adın ne, onu da mı bilmezsin?"
"Adım Alara..." dedim tabureye otururken. Sesimi olabildiğince kısık tutmuştum. "Sadece adım kalmış zihnimde... Sadece adımı biliyorum teyze."
Kadın dükkânın içine seğirtip kısa süre sonra elinde buharı tüten toprak bir kâse ile döndü. Kâseyi bana uzatırken ben de çaktırmadan ortamı ve detayları tartmaya başladım. Kadının üzerindeki kaba dokuma entari, belindeki kuşak, sokaktaki satıcıların bağırış tarzı, ahşap binaların mimari detayları ve yapılarda kullanılan harç... Zihnimdeki tarih bilgileri birer birer devreye giriyordu. Burası kesinlikle 16. yüzyıl İstanbul'uydu ama tam olarak hangi yıldı?
Ihlamurdan küçük bir yudum aldım. Sıcak sıvı boğazımdan aşağı akarken içimi hafifçe ısıttı. Kâseyi iki elimle kavrayıp başımı kaldırdım ve kadına dönerek sorumu sordum:
"Teyze, Allah razı olsun, bana yardım ettiğin için sağ ol. Zihnim öyle bulanık, içim öyle huzursuz ki... Ben tam olarak neredeyim? Hangi yıldayız, kimin devrinde, hangi sultana tebaayız? Bana nerede olduğu mu söyler misin?"
