Odada saatlerdir sadece eski kağıt kokusu ve dışarıdan derinden gelen şehir uğultusu vardı. Ahşap çalışma masamın üzerine serdiğim sararmış belge kopyalarına bakarken gözlerimin yorgunluktan sızladığını hissediyordum. Tarih bölümündeki son senemdi ve bitirme tezim için haftalardır İstanbul’daki Osmanlı arşiv belgeleri arasında adeta kaybolmuştum. Ancak bu yorgunluk boşuna değildi; resmi tarih kayıtlarında hiç kimsenin fark etmediği devasa bir boşluk yakalamıştım.
16. yüzyılın ortalarında, tam da imparatorluğun en ihtişamlı döneminde, resmi kronikler birkaç ayı aniden atlıyordu. Dönemin sadrazam mektuplarında ve saray yazışmalarında ise bu aydan sadece "Sırr-ı Muhafaza" olarak bahsedilip geçilmişti. Sanki birileri o dönemi tarihten söküp atmış, üzerini de mühürlemişti. Bu bilinmeyen, kayıp döneme dair elimdeki tek somut ipucu, parçalanmış bir yazmanın kenarındaki eski bir tasvirde beliren ama ne anlama geldiğini bir türlü çözemediğim garip bir semboldü. İki ucu kıvrık, ortasında bir damla figürü barındıran tuhaf bir amblem...
Şakaklarımı ovup ekranın ışığından kaçınmak için gözlerimi kapattım. Tam o anda kapının aniden ve sertçe çalınmasıyla irkildim.
Sessizlik içinde çınlayan bu sesle düşüncelerimden sıyrıldım. Oturduğum sandalyeyi geriye çekip kalktım ve kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda dışarıda kimse yoktu; koridor tamamen boştu. Yere baktığımda, kapı eşiğinde kuryeden kaldığını düşündüğüm siyah, küçük bir kutu gördüm. Eğilip kutuyu elime aldım. Ne bir gönderici ismi vardı üzerinde, ne de bir adres... Sadece kapağın tam ortasına, ince bir el yazısıyla tek bir kelime kazınmıştı: Alara.
Suyu çekilmiş bir kuyuya taş atmışım da yankısını bekliyormuşum gibi bir merak kapladı içimi. Kutuyu odama getirip masanın tam ortasına koydum. Kutunun etrafına sarılmış koyu renkli ipek kurdeleyi dikkatle çözdüm ve kapağı kaldırdım.
Gördüğüm şey karşısında nefesim kesildi.
Siyah kadife yastığın üzerinde koyu kırmızı yakut taşlı, damla formunda, etrafı küçük ve parlak elmaslarla bezenmiş büyüleyici bir kolye duruyordu. Ağır gümüş işçiliği, taşın etrafındaki el işi kıvrımlar o kadar tanıdıktı ki... Kalbimin ritmi bir anda hızlandı. Masadaki büyüteci heyecanla aldım ve kolyeyi kadife kutudan çıkarıp arkasını çevirdim.
Metale incecik işlenmiş o sembolü gördüğümde elindeki büyüteç neredeyse düşecekti.
Kolyenin arkasına kazınmış figür, az önce bilgisayar ekranında saatlerce incelediğim, o kayıp döneme ait gizemli amblemin ta kendisiydi!
"İmkânsız..." diye fısıldadım kendi kendime. Sesim odanın boşluğunda yabancı bir yankı gibi çınladı. Kafam tamamen karışmıştı, mantığım durma noktasına gelmişti. Bu kolye, üzerindeki işçilikten ve gümüşün üzerindeki patinden anladığım kadarıyla yüzyıllar öncesine ait otantik bir saray mücevheriydi. Ve tarihin tamamen unuttuğu, benim bile şans eseri bulduğum o bilinmeyen dönemle doğrudan bağlantılıydı. Peki ama bunu bana kim, nasıl göndermişti? Birisi beni izliyor muydu? Yoksa bu bir şaka mıydı?
Kolyenin üzerindeki koyu kırmızı yakut taşı daha yakından incelemek, dokusunu hissetmek için parmaklarımı taşın pürüzsüz yüzeyinde gezdirdim.
O an, kolyeden yayılan ani ve yoğun bir sıcaklık parmak uçlarımı yaktı. Koyu kırmızı taş, sanki yaşayan bir canlıymış, bir kalp atıyormuş gibi ritmik bir şekilde içten dışa doğru parıldamaya başladı.
Korkuyla karışık bir refleksle kolyeyi masaya bırakmak istedim ama yapamadım. Ellerim kasılmıştı, parmaklarım kolyeye adeta kilitlenmişti.
Saniyeler içinde odanın içindeki hava ağırlaştı. İçeride birdenbire fırtına kopmuş gibi bir rüzgar peydah oldu. Masanın üzerindeki sararmış belge kopiesi kağıtlar havada uçuşmaya, kitaplıktaki ağır tarih ciltleri birer birer devrilmeye başladı. Odanın duvarları titriyor, gerçeklik algım parça parça dağılıyordu.
Gözlerimin hemen önünde, uzayda bir yırtılma gibi altın rengi, parlak bir ışık hüzmesi açıldı. Rüzgarın uğultusu arasında kulaklarımda yankılanan derinden, hüzünlü bir ney sesi duyulmaya başladı. Odadaki eski kitap kokusunun yerini ise yoğun bir buhur, yakılmış amber ve mistik bir tütsü kokusu aldı. Bu kokular ve sesler, modern odamın dört duvarını saniyeler içinde silip süpürdü.
Bacaklarımdaki derman çekildi. Gözlerimi son bir korku ve şaşkınlık dalgasıyla kapatırken, bastığım ahşap zemin ayaklarımın altından tamamen kayboldu. Boşluğa düşüyordum. Alara olarak bildiğim tüm hayatım geride kalırken, tarihin hiç yazmadığı, belgelerin gizlediği o kayıp zamanın karanlık ve gizemli derinliğine doğru hızla sürükleniyordum.

Merhaba arkadaşlar bu benim ilk kitap yazma denemem inşallah beğenirsiniz 🥰😊
