Aktar kadının -adının Havva olduğunu öğrendiğim o mülayim hatunun- ahşap taburesinde otururken sorduğum soru, dükkânın içindeki hafif amber ve kurutulmuş ot kokulu havada bir süre asılı kaldı.
Havva Hatun uzattığı toprak kâseyi ellerimin arasına bırakıp yüzüme şaşkınlıkla baktı. Gören de zihnimin tamamen silindiğine inanır, hâlime acırdı. Derin bir iç çekip yanıma oturdu, yazmasının kenarıyla alnımdaki soğuk teri sildi.
"Aman benim garip kızım..." dedi şefkatle. "Ters bir vakte denk gelmişsin de aklın gitmiş besbelli. Burası Dersaadet'tir, yani İstanbul. Cihanın kalbi... Hüküm süren ise rüyalar ve yıldızlar sultanı, Heybetli Padişahımız Sultan III. Murad Han Hazretleri'dir. Hicri bin yılına merdiven dayadığımız şu demlerde, çok şükür devletimiz ayaktadır."
Zihnimde adeta şimşekler çaktı. III. Murad dönemi! 16. yüzyılın son çeyreği!
Bir tarihçi olarak bu dönemi çok iyi biliyordum. III. Murad; mistik konulara, simyaya, rüya tabirlerine ve astrolojiye aşırı düşkün bir padişahtı. Sarayda yıldız haritaları çizdirir, tılsımlı gömlekler diktirirdi. Ve en önemlisi... Benim tezim için aradığım o arşivlerdeki "Sırr-ı Muhafaza" kaydı, tam da bu sultanın gizli emriyle tarihten silinmiş olmalıydı!
"Demek III. Murad..." diye fısıldadım, kendi kendime mırıldanır gibi.
"Hünkarımızın adını öyle uluorta anma kızım," diye beni hafifçe uyardı Havva Hatun etrafına bakarak. "Bu aralar sarayda ve şehirde bir huzursuzluk vardır. Sultanımız gece gördüğü rüyalardan, gökyüzündeki tuhaf hizalanmalardan ötürü gergindir. Hatta derler ki sarayın başmüneccimi, yıldızların ve elementlerin sırrını çözen genç Kâran Efendi, haftalardır Rasathane'den dışarı çıkmazmış. Yıldızlarda hayra alamet olmayan bir 'kayıp zaman' görmüşler..."
Kayıp zaman...
Kalbim adeta göğsümden fırlayacakmış gibi çarpmaya başladı. Elbisemin altındaki yakut taşın tenime temas eden kısmı aniden hafifçe ısındı. Demek Kâran adındaki bu başmüneccim, benim gelecekten geldiğim o zaman yırtılmasını gökyüzünde çoktan fark etmişti!
Ihlamur kâsesini tezgahın üzerine bıraktım. Havva Hatun ise o sırada dükkânın arka tarafındaki ahşap raflardan çıkardığı kurutulmuş bitki demetlerini tezgahın üzerine seriyor, akşamdan kalan çürük yaprakları ayıklamaya çalışıyordu. Ancak telaştan ve ilerleyen yaşından ötürü gözleri iyi seçemediği için yanlış otları birbirine karıştırmak üzereydi.
"Teyze, dur! O elindeki güzelavrat otu..." diye birden atıldım.
Havva Hatun duraksayıp şaşkınlıkla bana baktı. Ben ise eski arşiv belgelerinde okuduğum tıp risalelerini hatırlayarak tezgahtaki otlara doğru eğildim. Bir doktor değildim elbet ama tarih bölümünde Osmanlı tıbbı ve şifahaneler üzerine yazılmış o kadar çok el yazması belge incelemiştim ki, teorik bilgim taze bir hafıza gibi zihnimdeydi.
"Bak, bu yapraklar kurutulurken birbirine benzemiş ama şu tırtıklı olan zehirlidir," dedim parmağımla göstererek. "Tarih yazmalarında, eski hekimlerin bunu dozunu kaçırmadan kantaronla karıştırıp yara merhemi yaptıkları yazardı. Şifa niyetine verilip midesini yakmayasın adamın..."
Farkında olmadan eski risalelerden ezberlediğim hekimlik terimleriyle konuşmuştum. Havva Hatun'un elindeki tahta kaşık neredeyse düşecekti. Gözleri şaşkınlıkla açılmış halde ellerimi tuttu.
"Kızım sen ne dersin?" dedi hürmet dolu bir sesle. "Zihnin gitmiş ama okumuşluğun, ilmin dilinde kalmış! Ben kırk yıllık aktarım, saray hekimlerinin kalfaları bile otun zehrini böyle ayırt edemez. Sen okumuş yazmış bir kızsın besbelli!"
"Ben... Eski kitaplardan aklımda kalmış galiba teyze," dedim durumu geçiştirmeye çalışarak.
Havva Hatun'un gözleri parladı. "Bu sana Allah'ın bir lütfudur Alara! Yarın Saray-ı Hümayun'un hekimhanesine şifalı ot teslimatım var. Yanımda otu, yazıyı bilen bir kızın olması şanıma şan katar. Hem belki sarayın hekimleri senin bu hâlinden anlar, ne dersin?"
Bu ayağıma gelen en büyük fırsattı. Kolyenin sırrı, benim buraya çekilme sebebim ve "Sırr-ı Muhafaza"nın izleri doğrudan o surların arkasındaydı.
"Kabul ediyorum Havva Teyze," dedim hiç tereddüt etmeden. "Seninle gelirim."
Günün geri kalanında Havva Hatun'un yanında kaldım. Dükkândaki çuvalları düzenlemesine, kurutulmuş ıhlamur ve hatmi çiçeklerini kıkırdak kavanozlara paylaştırmasına yardım ettim. Tezgahın arkasında otları ayıklarken zihnim sürekli 21. yüzyıldaki masamın üzerinde uçuşan belgelere kayıyordu. Buradaki hayat o kadar canlı, kokular ve sesler o kadar gerçekti ki, ne kadar bocalasam da tarihçi kimliğim merakımı körüklüyordu.
Güneş yavaş yavaş İstanbul ufkunda batıp ahşap dükkânların üzerine turuncu gölgeler düşürürken Havva Hatun tezgahı toplamaya başladı.
"Kızım, bu vakitten sonra ne gidecek bir yerin var ne bir ocağın," dedi şefkatle yüzüme bakarak. "Belli ki Allah seni bana gönderdi. Bu gece benimle eve gel. Sıcak bir çorba içer, başını koyacak temiz bir döşek bulursun."
Bu teklif içime su serpti. Çaresizliğin ortasında sığınacak bir kucak bulmak gözlerimi doldurmuştu. "Allah razı olsun Havva Teyze," dedim minnetle.
Birlikte dükkânı ahşap kepenklerle kapatıp dar, taş döşeli sokaklardan geçerek Havva Hatun'un iki katlı mütevazı ahşap evine yürüdük. Akşam yemeğinde içtiğimiz sıcak mercimek çorbasının ardından bana üst kattaki küçük oda gösterildi.
Yatağa uzandığımda odanın içi pencereden sızan ay ışığıyla aydınlanıyordu. Ahşap tavanın kokusu ve dışarıdan gelen bekçi düdüğünün sesi arasında başımı yastığa koydum. Elimi göğsüme götürüp kıyafetimin altındaki kolyeyi çıkardım. Yakut taş, ay ışığında koyu bir kan renginde parıldıyordu.
Düşünceler zihnime üşüşmeye başladı. Gerçekten 16. yüzyılda mıydım? Arkadaşlarım, okulum, odam... Hepsi saniyeler içinde silinip gitmişti. Peki ya "Sırr-ı Muhafaza"? Resmi kayıtların gizlediği o birkaç ay tam da bu zaman diliminde yaşanıyorsa, kolye beni bu sırrı çözmem için mi buraya getirmişti? Ve Havva Hatun'un bahsettiği Başmüneccim Kâran... Gökyüzünde 'kayıp zamanı' gördüyse, benim varlığımdan da haberdar olabilir miydi?
Sorular zihnimde yankılandıkça yakut taşın hafif sıcaklığı parmaklarımı ısıttı. Yorgunluk bedenimi tamamen ele geçirirken göz kapaklarım ağırlaştı ve kendimi yüzyıllar öncesinin karanlık, derin uykusına bıraktım.
