Ölüm haberleri bazen bağırarak gelmezdi.
Bazen bir kızın elindeki kırık telefon ekranında sessizce durur, bir cümlenin sonuna nokta koyar gibi hayatın ortasına düşerdi.
Dedem iki saat önce öldü.
Efe'nin ilk düşüncesi korkunçtu: Kemal'i kurtardığını sanmıştı. Kırmızı kapıyı açmış, Lara'nın adını söylemiş, torunuyla konuşmasını sağlamıştı. Bir şeyleri düzeltmişti. En azından öyle sanmıştı.
"Nasıl?" diye sordu.
Elif'in yüzü taş gibiydi. "Kalbi. Hastaneye götürmüşler. Beni aradı. İlk kez. Konuştuk. Sonra..." Cümlenin devamını getiremedi. "Hemşire telefonu bana verdi. Dedesinin son araması siz misiniz diye sordu. Ama dedem son mesajı o saatte gönderemezdi. Çünkü o sırada..."
Ölüydü.
Kimse kelimeyi söylemedi. Söyleyince daha gerçek olacaktı.
Ada sessizce Elif'e yaklaştı. "Sen de görebiliyorsun, değil mi?"
Elif ona sertçe baktı. "Neyi?"
"Kapıları."
Kızın çenesi titredi ama başını sallamadı. "Dedemi aradıktan sonra insanların göğsünde şeyler görmeye başladım. Hastane koridorunda, otobüste, burada. Bazılarının üstünde isimler vardı. Bazılarından ses geliyordu. Ben delirmedim, değil mi?"
"Keşke," dedi Efe.
Elif gülecek gibi oldu, ama yüzü gülemeyi unuttu. "Dedem bana Lara'dan bahsetti. Annemden. Onu hiç tanımadım. Hep ölmüş birinin gölgesinde büyüdüm. Dedem ağladı. Özür diledi. Sonra bana bir şey söyledi."
"Ne söyledi?"
Elif telefonunu sıktı. "Efe'yi bul. O kapıyı açtıysa borç ona geçmiştir."
Siyah kapı Efe'nin göğsünde içten içe vurdu.
Ada'nın gözleri Efe'ye kaydı. "Kemal bunu nereden biliyordu?"
"Bilmiyordu," dedi Efe. "O anda biri ona söyletti."
Arşivci.
Sokak lambaları birer birer yanmaya başladı. Kırmızı Kapılı Apartman'ın camlarında ışık yoktu ama bina canlıymış gibi nefes alıyordu. Elif apartmana baktı, sonra Efe'nin göğsüne.
"Sende siyah kapı var," dedi.
Efe irkildi. "Sen onu görebiliyor musun?"
"Sadece sende. Diğer kapılar renkli. Seninki... boşluk gibi."
Ada araya girdi. "Elif, buradan gitmen gerekiyor."
"Dedemin son mesajı beni buraya getirdi. Gitmem."
"Burada kalırsan seni de kullanır."
"Zaten kullandı." Elif'in sesi ilk kez yükseldi. "Ben çocukken herkes annem hakkında fısıldadı. Dedem sustu. Babam sustu. Akrabalar sustu. Şimdi biri çıkıp bana görünmeyen kapılardan, borçlardan, kaybolan günlerden bahsediyor. Ben artık susulan kişi olmayacağım."
Bu cümle, Efe'nin içinde tuhaf bir saygı uyandırdı. Elif korkuyordu ama korkunun arkasında öfke vardı. Öfke bazen insanı akıllı yapmazdı, ama hareket ettirirdi.
Tam o anda Elif'in göğsünde ince bir ışık belirdi.
Kapısı diğerleri gibi değildi. Beyaz da değildi, gri de. Sanki buzun altından yanan ay ışığı gibi soluk gümüştü. Kapının üzerinde bir çocuk el yazısıyla tek bir kelime kazınmıştı:
ANNE.
Elif Efe'nin bakışını fark etti. "Ne oldu?"
Ada fısıldadı: "Bakma."
Ama geç kalmıştı.
Gümüş kapının tokmağı kendi kendine döndü. İçeriden genç bir kadın sesi geldi. Yumuşak, panik içinde, uzaktan.
"Elif'i ona verme."
Elif'in yüzündeki bütün renk çekildi. "Bu annemin sesi mi?"
Efe geriye çekilmek istedi. Bir kapının çağrısını artık tanıyordu. İnsanın merakını değil, vicdanını yakalardı. Kapı sana bilgi vaat etmezdi; birini yalnız bırakmayacağını söylerdi.
"Hayır," dedi Ada. "Bu senin kapın değil Efe. Dokunmayacaksın."
Elif bir adım attı. "Ben dokunurum."
"Sen açarsan bedeli senden alınır," dedi Ada.
"Benim zaten annem yok. Dedem yok. Neyimi alacaklar?"
Bu sorunun cevabı sokak boyunca yayılan soğukta saklıydı: İnsan kaybedecek şeyi kalmadığını sandığında bile zamanın sakladığı bir şey mutlaka olurdu.
Efe Elif'in kolunu tuttu. "Bunu şimdi yapmayacağız. Mert tehlikede."
"Mert kim?"
Efe cevap verecekken telefonuna bildirim geldi. Zehra'dan mesajdı.
Zehra: Efe, Mert'e ulaşabiliyor musun? Sunum dosyasını atmamış. Ayrıca garip bir şey var, grupta adı görünmüyor.
Efe'nin parmakları dondu.
Sınıf grubunu açtı. Katılımcılar listesinde Mert Demir yoktu. Eski mesajlarında adı silinmiş, profil fotoğrafı gri bir daireye dönüşmüştü. Ama Efe onu hatırlıyordu. Sesi hâlâ kulağındaydı. Tost makinesi sesi, saçma şakaları, sınavdan önce panik yapışı.
"Başladı," dedi Ada.
Elif gümüş kapısına rağmen Efe'nin ekranına bakıyordu. "Birini siliyorlar mı?"
Ada acı acı güldü. "Silmiyorlar. Arşivliyorlar."
Mert'in son konumu, Efe'nin telefonunda hâlâ açıktı. Bir saat önce paylaştığı konum, şehrin eski lunaparkını gösteriyordu. Yıllardır kapalı olan, tabelası yarım sökülmüş, geceleri kimsenin gitmediği yeri.
Ada haritaya baktığında yüzü değişti.
"Orası eski geçitlerden biri," dedi.
"Geçit ne?"
"Arşivci'nin kapıları topladığı yerlerden."
Elif telefonunu cebine koydu. "Ben de geliyorum."
Ada itiraz edecekti, ama Efe onu durdurdu. "Onun kapısı annesine gidiyor. Arşivci zaten onu çağırmış. Burada bırakırsak yalnız yakalar."
Ada bir süre Elif'e baktı. Sonra başını salladı. "Peki. Ama bir kural var. Hiç kimse kendi kapısına dokunmayacak."
Üçü de aynı anda farklı şeyler düşündü.
Efe, kalbindeki siyah kapının artık tokmağı olduğunu.
Ada, gölgesindeki kapılardan birinin sessizce aralandığını.
Elif, annesinin sesinin hâlâ kulağında olduğunu.
Kapalı lunaparka vardıklarında gece tamamen çökmüştü.
Paslı dönme dolap rüzgârda hafifçe inliyordu. Gişenin camı kırıktı. Giriş tabelasında solmuş harflerle Mutlu Dünya yazıyordu, ama altına siyah boyayla biri başka bir cümle eklemişti:
Mert Demir içeri alındı.