Asansörün içinden gelen kendi sesi, Efe'nin bütün cesaretini bir anda boğazında düğümledi.
Ada'ya güvenme.
Sözcükler asansörün metal duvarlarında yankılanmadı. Daha kötüsü, doğrudan Efe'nin kafasının içinde söylendi. Sanki biri onun düşüncelerine eğilip fısıldamıştı.
Ada da duymuştu. Bunu yüzünün renginden anladı. Bir adım geri çekildi, ama kaçmadı. Sadece asansörün boş kabinine baktı. İçerideki sarı ışık titriyordu. Aynanın olması gereken arka duvarda paslı bir çerçeve vardı. Çerçevenin içinde Efe'nin yansıması görünmüyordu. Onun yerine deniz kenarında çekilmiş o fotoğraf vardı: Efe, yanında yüzü flu bir kız, arkada liman ışıkları.
"Bu bir tuzak," dedi Ada.
"Bunu söyleyen sen misin, yoksa benim pazarımı saklayan kişi mi?"
Ada'nın dudakları aralandı. Cevap verebilirdi. Belki de ilk kez her şeyi anlatabilirdi. Ama asansörün panelindeki yedi rakamı kendi kendine yandı.
Kapılar açılıp kapanırken bazen insanın karar vermesine gerek kalmazdı. Dünya onun yerine karar verirdi.
Asansör kabini hafifçe sallandı. İçeriden çürümüş kağıt kokusu geldi. Eski kütüphane rafları, nemli defterler, uzun süre açılmamış çekmeceler gibi.
Efe bir adım attı.
Ada bileğini tuttu. "İçeri girersen üçüncü temas başlar. Onu durduramam."
"Zaten başladı."
"Efe, o ses senin sesin olmayabilir."
"Ama sen de bütün cevapları saklıyor olabilirsin."
Bu kez Ada'nın yüzündeki ifade sertleşmedi. Sadece kırıldı. Bazen insanın bir şey söylememesi, suçlu olduğunu değil, söyleyeceklerinin daha kötü olduğunu gösterirdi.
Efe bileğini çekti ve asansöre girdi.
Kapılar Ada'nın yüzünü ikiye bölecek kadar yavaş kapandı. Son anda o da içeri atladı. Omuzları birbirine değdi. Asansör yükselmeye başladığında paneldeki rakamlar sırayla yanmadı. Önce 7, sonra 3, sonra 0, sonra E harfi. Efe'nin midesi yukarıda kalmış gibi oldu.
"Yedinci kata çıkmıyoruz," dedi Ada.
"Nereye gidiyoruz?"
"Kaydedildiğin yere."
Asansör durdu.
Kapılar açıldığında karşılarında bir apartman koridoru değil, sonsuza uzanıyormuş gibi görünen dar bir arşiv vardı. Duvarlar tavana kadar çekmecelerle kaplıydı. Her çekmecenin üzerinde isimler yazıyordu. Bazıları tanıdıktı: Kemal Çetin. Lara Çetin. Kaan Ersoy. Nermin Alkan. Mert Demir.
Efe kendi adını aramadan göğsündeki siyah kapı sızladı.
Çünkü en yakındaki çekmecenin üzerinde zaten onun adı vardı.
Efe Uyar.
Çekmecenin kulpu siyahtı. Diğerlerinden farklı olarak kilidi yoktu. Ada fısıldadı: "Dokunma."
Efe artık bu kelimeden nefret ediyordu.
Kulpu çekti.
Çekmece açılmadı. Onun yerine koridorun sonundaki bütün lambalar aynı anda yandı. Her ışığın altında Efe'nin daha önce hiç görmediği küçük sahneler belirdi: çocuk Efe'nin okul bahçesinde tek başına oturduğu bir öğle arası, annesinin mutfakta ağlarken yüzünü silmesi, Mert'in bir gece Efe'ye mesaj yazıp sonra silmesi, Ada'nın karanlık bir sahilde Efe'ye bakması.
Son sahnede pazar günü vardı.
Efe o sahneye doğru yürüdü. Ayağının altındaki zemin kağıt gibi hışırdıyordu. Duvarlardaki çekmeceler hafif hafif açılıyor, içlerinden nefesler sızıyordu.
"Pazarı görmek istiyorum," dedi.
Koridorun sonunda siyah bir masa belirdi. Masanın üzerinde eski bir kayıt cihazı, yanında da kırmızı kapaklı ince bir dosya vardı. Dosyanın kapağında tek bir cümle yazıyordu:
Üçüncü temas: Tanık, kendini inkâr etmeye başlar.
Efe dosyayı açtı.
İlk sayfada kendi el yazısı vardı ama harfler daha sertti, daha yorgundu.
Ada ölürse, bütün kapılar açılır.
Efe'nin boğazı kurudu. Sayfanın altında başka bir not vardı.
Ada yaşarsa, Mert kaybolur.
"Bu ne?" diye sordu Efe.
Ada masaya bakmıyordu. Bakarsa gerçek olacakmış gibi başını çevirmişti.
"Cevap ver."
"Arşivci seçenekleri böyle gösterir," dedi Ada. "Sanki sadece iki yol varmış gibi. Seni en acımasız tercihe iter. Sonra yaptığın seçimi senin suçun yapar."
"Mert'in adı neden burada?"
Ada cevap veremeden kayıt cihazı kendi kendine çalıştı.
Cızırtılı bir ses duyuldu. Önce rüzgâr, sonra deniz, sonra Efe'nin sesi.
"Bunu dinliyorsan pazarımı geri istemişsin demektir. Aptallık etme. Ada sana her şeyi söylemedi, doğru. Ama Arşivci'nin söylediği hiçbir şey de tamamen yalan değildir. En tehlikeli yalanlar doğru parçalarından yapılır."
Kayıt sustu. Sonra başka bir ses girdi. Bu kez daha alçak, daha eski, sanki birinin boğazından değil de kapalı bir odadan geliyordu.
"Efe Uyar," dedi ses. "Borç kaydedildi. Üçüncü temas başladı."
Çekmecelerin hepsi bir anda açıldı.
İçlerinden fotoğraflar yağmaya başladı. Bazılarında Efe vardı. Bazılarında Ada. Bazılarında Mert. Bir fotoğraf Efe'nin ayaklarının dibine düştü.
Fotoğrafta Mert kütüphanenin önünde duruyordu. Gülüyordu. Ama göğsünde küçük, beyaz bir kapı vardı.
Kapının üzerine siyah kalemle tek kelime yazılmıştı:
SIRADAKİ.
Efe fotoğrafı kaldırdığında arşivin en sonunda bir adam belirdi.
Uzun siyah paltosunun içinde yüz yoktu. Paltonun astarında yüzlerce küçük kapı asılıydı. Her kapının tokmağı farklı bir insanın nefesiyle buğulanıyordu.
Ada geri çekildi. "Arşivci."
Adamın yüzü yoktu ama Efe onun gülümsediğini hissetti.
"Yanlış," dedi Arşivci. "Ben sadece kimsenin taşımak istemediği günleri düzenliyorum."
Sonra parmağını Efe'ye değil, Ada'ya uzattı.
"Ve sen," dedi. "Yine başkasının gününü çalarak yaşıyorsun."