Kütüphanede ışıklar söndüğünde kimse karanlıktan korkmadı.
İlk saniye herkes telefonuna sarıldı. Ekranlar yandı, küçük beyaz ışıklar havaya kalktı. Birileri hocanın başına su dökmeye çalıştı. Birileri güvenliği çağırdı. Birileri ağladı. Normal bir elektrik kesintisinin normal paniğiydi bu.
Ama Efe, karanlığın içinde normal olmayan şeyi gördü.
Kapılar.
Her yerdeydiler.
Rafların arasında, masaların altında, insanların göğüslerinde, hatta duvarların üzerinde. Kimi parmak kadar, kimi insan boyundaydı. Bazıları yavaş yavaş açılıyor, içlerinden eski sesler, unutulmuş cümleler, yarım kalmış vedalar dökülüyordu.
"Efe," dedi Ada, neredeyse hiç ses çıkarmadan. "Gözlerini kapat."
"Ne oluyor?"
"Kapılar birbirini uyandırıyor. Gözlerini kapatmazsan hepsi seni görür."
Efe bunun ne anlama geldiğini sormadı. Çünkü tam o anda en yakındaki masanın altında duran küçük yeşil kapının tokmağı ona doğru döndü. Bir nesne gibi değil, bir göz gibi. Kapı onu fark etmişti.
Efe gözlerini kapattı.
Karanlığın içinde sesler daha da büyüdü.
Anne, keşke o gün eve erken gelseydim.
Ben sadece şaka yaptım, düşeceğini bilmiyordum.
Sana inanmadım oğlum, özür dilerim.
Parayı ben aldım.
Kapıların arkasındaki dünya kütüphaneye sızıyor, geçmiş bugünün içine karışıyordu. Efe elleriyle kulaklarını kapattı ama sesler kulaktan gelmiyordu. İçeriden geliyordu. Kemiklerinin arasından, dişlerinin diplerinden, kalbinin üzerindeki siyah kapının çatlaklarından.
Sonra Ada'nın eli avucunu buldu.
"Benimle gel."
Efe gözlerini açmamaya çalışarak yürüdü. Bir masaya çarptı, birinin ayağına bastı, koridora çıktıklarında Ada onu duvara yasladı. Işıklar hâlâ yanmamıştı ama acil çıkış tabelası yeşil bir hayalet gibi parlıyordu.
"Hocayı bırakamayız," dedi Efe.
"Ambulans geliyor."
"Kapısı açıldı."
"Biliyorum."
"O zaman bir şey yapabiliriz!"
Ada'nın sesi keskinleşti. "Her kapı kurtarılmak istemez. Bazıları seni içeri almak ister."
Efe gözlerini açtı. Koridor loştu. Ada'nın yüzü acil çıkış ışığında solgun görünüyordu. Ve ilk kez Efe onun gölgesini gördü.
Gölgesi normal değildi.
Yerde uzanan siyah lekenin içinde yüzlerce küçük kapı vardı. Hepsi kapalıydı. Hepsinin üzerinde tırnak izleri, yanıklar, paslar... Bazılarının arkasından çocuk ağlaması geliyordu. Bazılarından kahkaha. Bazılarından Efe'nin kendi sesi.
Efe geri çekildi. "Sen nesin?"
Ada incinmiş gibi baktı, sonra hemen yüzünü sertleştirdi. "Bunu sormadan önce ne olduğuna karar vermelisin."
"Ben insanım."
"Şimdilik."
Bu iki kelime koridordaki soğuktan daha ağırdı.
Ada çantasından küçük bir defter çıkardı. Efe'nin siyah kapaklı defterinin aynısıydı ama daha eski, köşeleri yıpranmış, sayfaları kabarmıştı. Defteri açıp bir sayfayı gösterdi.
Sayfanın üstünde Efe'nin adı vardı.
Efe Uyar - İlk Kapı: Lara.
Altında başka satırlar yazıyordu.
İkinci temas: Kütüphane. Gri kapı. Direndi.
Üçüncü temas: Henüz olmadı.
Efe'nin nefesi kesildi. "Bunu ne zaman yazdın?"
"Ben yazmadım."
"O zaman kim?"
Ada defteri kapattı. "Arşivci."
Efe gülmek istedi. Gülse belki her şey daha az korkunç olurdu. Ama Ada'nın yüzünde şaka yoktu.
"Arşivci kim?"
"Kaybolan günleri toplayan kişi. Ya da şey. İnsan mıydı bilmiyorum. Artık değil."
Koridorun sonunda güvenlik görevlileri koşuşturuyordu. Kütüphanenin içinden siren sesi duyuldu. Işıklar bir anda geri geldi. Her şey eski haline dönmüş gibi oldu: beyaz floresanlar, panikleyen öğrenciler, yere çökmüş hoca, telefon kameraları.
Ama Efe artık eski haline dönemeyeceğini biliyordu.
Ada onun kolunu çekti. "Buradan çıkmalıyız."
"Hocaya ne olacak?"
"Yaşayacak. Şimdilik."
"Bunu nereden biliyorsun?"
Ada cevap vermedi.
Dışarı çıktıklarında kampüsün havası keskin ve temizdi. Efe bir an önce bağırmak, her şeyi açıklamasını istemek, onu sarsmak istedi. Ama Ada'nın yürüyüşünde öyle kırılgan bir acele vardı ki susmak zorunda kaldı. Kütüphaneden uzaklaşıp eski amfinin arkasındaki dar patikaya girdiler. Burada öğrenciler pek dolaşmazdı. Duvar diplerinde yabani otlar büyümüş, paslı bankların üstüne kuş pislikleri düşmüştü.
Ada durdu. "Pazar günü seni buraya getirdim."
Efe çevresine baktı. Hiçbir şey hatırlamıyordu. "Neden?"
"Çünkü beni takip eden biri vardı. Sen onu gördün. Ben göremiyordum."
"Nasıl biri?"
"Yüzü yoktu. Sadece paltosu vardı. Paltonun içinde kapılar asılıydı."
Efe'nin midesi bulandı. "Ben ne yaptım?"
Ada bir süre konuşmadı. Rüzgâr saçlarını yüzüne savurdu. Bu kez geriye atmadı.
"Benim kapılarımdan birini açtın," dedi sonunda. "Gölgemdeki kapılardan birini."
"Ve seni kurtardım?"
"Bir parçama ne olduğunu gördün. Sonra Arşivci'nin seni fark etmemesi için kendi pazarını verdin."
"Ben bunu neden yapayım? Seni tanımıyordum."
Ada acı bir gülümsemeyle baktı. "Bunu da sordun. Cevabımı beğenmedin."
"Cevap neydi?"
"Bazen bir insanı tanımak için geçmişini bilmen gerekmez. Onun kaybolmak üzere olduğunu görmen yeter."
Efe susmak zorunda kaldı.
Cebindeki telefon titredi. Bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmişti. Efe ekranı Ada'ya göstermeden önce kendi okudu.
Torunumla konuştum. Teşekkür ederim. -Kemal
Yaşlı adam.
Efe'nin içinde küçük, sıcak bir şey yandı. Demek kapı gerçekten bir şeyi değiştirmişti. Demek kaybolan pazar tamamen boşa gitmemişti.
Ardından ikinci mesaj geldi.
Ama sen bana adını söylememiştin.
Efe'nin parmakları dondu.
Üçüncü mesaj daha gelmeden Ada telefonu elinden aldı. Ekrana baktı ve yüzü bembeyaz oldu.
Mesajda sadece bir adres vardı.
Kırmızı Kapılı Apartman, 7. Kat.
Efe adresi tanımıyordu. Ama bedeninin bir kısmı tanıyordu. Siyah kapı kalbinin üzerinde sızladı. İçeriden tırnak sesi geldi: tık... tık... tık...
"Oraya gitmeyeceğiz," dedi Ada.
Efe telefonu geri aldı. "Belli ki pazar günü oraya gitmişim."
"O yüzden gitmeyeceğiz."
"Hatırlamam lazım."
"Hatırlamak sandığın kadar masum değil."
Efe ona baktı. "Benim günüm kayboldu. Benim göğsümde kapı var. Benim adımı bilmeyen bir adam bana adres atıyor. Artık bana neyi yapıp yapamayacağımı söyleme."
Ada cevap vermedi. Sadece yorgun görünüyordu. Çok yorgun. Sanki uzun zamandır aynı cümleleri kuruyor, aynı hataları izliyor, aynı insanları kaybediyordu.
Akşamüstü beraber gittiler.
Kırmızı Kapılı Apartman, şehrin eski tarafında, denize bakan ama denizi göremeyen dar bir sokaktaydı. Binanın dış cephesi dökülmüş, balkon demirleri paslanmıştı. Giriş kapısı gerçekten kırmızıydı. Ama boyası yeni değildi; sanki yıllar önce sürülmüş kan, güneşte kuruyup koyulaşmıştı.
Zil panelinde isimler silinmişti. Sadece yedinci katın karşısında küçük bir kağıt parçası vardı.
Efe Uyar.
Efe kağıda dokundu. Mürekkep tazeydi.
"Bu mümkün değil," dedi. "Ben burada yaşamıyorum."
Ada arkasına baktı. Sokak boştu. Ama boşluğun içinde izleniyormuş hissi vardı.
"Efe," dedi. "Şimdi gidelim. Lütfen."
Efe onu ilk kez böyle duydu. Emir verir gibi değil. Yalvarır gibi.
Tam o sırada apartmanın içinden asansör sesi geldi.
Eski metal kapı zemin katta açıldı. İçeride kimse yoktu. Sarı ışığı titriyordu. Asansörün arka duvarına siyah kalemle bir cümle yazılmıştı:
ÜÇÜNCÜ TEMAS BAŞLADI.
Efe'nin göğsündeki siyah kapının tokmağı ilk kez belirdi.
Ve içeriden kendi sesi fısıldadı:
"Ada'ya güvenme."