İçeriğe geç

Silinen Günler

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Silinen Günler

Bölüm 2

Kaybolan Pazar

Efe sabah olduğunda ilk iş aynaya koştu.

Kapı hâlâ oradaydı.

Kalbinin üzerindeki siyah çizgi gece boyunca büyümemişti, ama kaybolmamıştı da. Üzerine bastırınca içinden ince bir soğukluk yayılıyor, kaburgalarının arasından geçip sırtına kadar ulaşıyordu. Efe banyodaki buharın içinde uzun süre kendine baktı. Dün gördüklerini rüyaya bağlamak istiyordu. Çok istiyordu. Çünkü rüya demek, sabah uyanınca dünyanın eski haline dönmesi demekti.

Ama telefonundaki takvim hâlâ pazarı göstermiyordu.

Daha kötüsü, sınıf grubunda pazar gününden kalma mesajlar vardı.

Mert: Efe sunumu sen atacak mısın?

Zehra: Dün çok iyiydi bu arada, hocanın yüzünü görmeniz lazımdı.

Mert: Ada kim bu arada? Efe söylemeden kaçtı :D

Efe ekranı o kadar sert tuttu ki parmak eklemleri beyazladı.

Ada.

Fotoğrafın arkasındaki isim.

Gruba yazmak yerine Mert'i aradı. Mert ikinci çalışta açtı. Arkadan tost makinesi sesi, tabak çanak gürültüsü geliyordu.

"Kanka sen yaşıyor musun?" dedi Mert. "Dün gece mesaj attım, cevap yok."

"Pazar günü ne oldu?"

Mert güldü. "Günaydın sana da."

"Ciddiyim. Pazar günü ne yaptık?"

Telefondaki ses değişti. "İyi misin?"

Efe yalan söylemek istedi. Ağzından başka bir şey çıktı. "Hatırlamıyorum."

Mert birkaç saniye sustu. "Sunumu tamamladık. Sen biraz gariptin. Sürekli saate bakıyordun. Sonra kütüphanenin önünde bir kızla konuştun. Biz yanına gelince 'gidin' dedin."

"Ben mi dedim?"

"Evet. Hatta bayağı sert söyledin. Sonra kızla birlikte sahile indiniz."

Efe koridordaki masaya baktı. Fotoğraf hâlâ oradaydı. Yanındaki kızın yüzü yine flu, yine karanlıktı.

"Kızın adı Ada mıydı?"

"Sanırım. Ama tuhaf olan şu..." Mert'in sesi alçaldı. "Ben onu daha önce görmüştüm gibi hissettim. Sonra eve gidince nereden tanıdığımı hatırlayamadım. Sanki zihnimde bir yer var, kapısı kilitli."

Kapı kelimesi Efe'nin ensesine bıçak gibi değdi.

"Mert," dedi. "O kızın yüzünü hatırlıyor musun?"

"Hayır."

"Nasıl yani?"

"Hatırlamıyorum işte. Saçları vardı. Gözleri vardı herhalde. Ama yüzü... bulanık. Fotoğraftaki hareket eden insanlar gibi."

Efe teşekkür bile etmeden telefonu kapattı.

Üniversiteye gitmemek için kendine onlarca bahane bulabilirdi. Hastayım diyebilirdi. Proje bahanesiyle evde kalabilirdi. Ama insan korktuğu şeyden uzak durunca korku küçülmüyordu. Tam tersine, odanın içinde büyüyüp bütün ışıkları kapatıyordu.

Bu yüzden kampüse gitti.

Kampüs yağmurdan sonra yıkanmış gibiydi. Ağaçların yapraklarında su damlaları parlıyor, kantinin önünde çay bardaklarından buhar yükseliyordu. Herkes kendi küçük telaşındaydı: sınav, yoklama, sevgili, burs, gelecek. Efe ise kalabalığın içinde yürürken artık insanların yüzlerine değil, göğüslerine bakıyordu.

Çoğunda hiçbir şey yoktu.

Bazılarında ince çizgiler vardı. Küçük, soluk kapılar. Bir kızın kapısı mavi, bir güvenlik görevlisininki sarıydı. Kantinci abi bozuk para sayarken göğsünde paslı bir kapı taşıyordu. Efe hepsinden uzak durdu. Omzuna çarpan biri olduğunda neredeyse duvara yapıştı.

Çünkü artık bedelini biliyordu.

Bir kapı = bir gün.

Kütüphanenin önüne geldiğinde onu gördü.

Kız, merdivenlerin üçüncü basamağında oturuyordu. Siyah bir deftere bir şeyler çiziyor, rüzgâr saçlarını yüzüne savurdukça eliyle geriye atıyordu. Efe onu fotoğraftan tanıyamazdı; çünkü fotoğrafta yüzü yoktu. Ama yine de tanıdı. Bazı insanlar anı gibi değil, eksiklik gibi tanınırdı.

Kız başını kaldırmadan konuştu.

"Pazarın gitti, değil mi?"

Efe'nin boğazı düğümlendi. "Sen Ada mısın?"

"Bana öyle diyorsun."

"Ben mi?"

"Daha önce de sordun." Ada defteri kapattı. Kapağın üstünde beyaz kalemle çizilmiş onlarca kapı vardı. Bazıları açık, bazıları yanmış, bazıları zincirliydi. "Her seferinde aynı yüz ifadesini yapıyorsun."

Efe bir adım yaklaştı. "Her seferinde derken?"

Ada cevap vermek yerine ayağa kalktı. Efe'den kısa değildi; bakışları doğrudan, neredeyse rahatsız ediciydi. Gözlerinde ne korku ne de şaşkınlık vardı. Sanki bu konuşma onun için yeni değil, sıkıcıydı.

"Dün ilk kapını açtın," dedi. "Yaşlı adam. Kızı Lara. Torunu Elif."

Efe'nin içi buz kesti. "Bunu nereden biliyorsun?"

"Çünkü pazar günü bana anlattın. Sonra unutacağını biliyordun. Kendine not bıraktın. Fotoğrafı da ben çektim."

"Yüzün neden görünmüyor?"

Ada ilk kez duraksadı. "Çünkü beni hatırlaman kolay olmamalı."

Bu cevap, cevap değildi.

Efe cebinden fotoğrafı çıkardı. "Bana ne oluyor?"

Ada çevreye baktı. Merdivenlerden geçen öğrenciler onlara dikkat etmiyordu. "Kısa anlatacağım. İnsanların bazı pişmanlıkları kapı olur. Her pişmanlık değil. Sadece sahibini yeniden aynı hataya sürükleyecek kadar canlı kalanlar. O kapıyı açarsan geçmişi görürsün. Bazen bir cümle söylersin, birini ararsın, birini durdurursun ve şimdiki zaman biraz değişir."

"Peki benim günlerim?"

"Kapının ücreti."

Efe acı acı güldü. "Bu kadar basit mi? Ücret?"

"Basit değil." Ada'nın sesi sertleşti. "Bir gününü kaybettin diye şikayet ediyorsun. Bazıları bir kapı için çocukluğunu verdi. Bazıları annesinin sesini unuttu. Bazıları kendi adını."

Efe istemeden göğsüne dokundu. "Bende de kapı çıktı."

Ada'nın yüzü ilk kez gerçekten değişti. Korku değil, ama ona yakın bir şey. "Siyah mı?"

Efe başını salladı.

Ada bir adım geri çekildi. "Kimseye gösterme. Sakın açmaya çalışma."

"O ne demek?"

"Siyah kapılar pişmanlık değildir. Borçtur."

"Kime borç?"

Ada cevap veremeden kütüphanenin içinden bir çığlık geldi.

İkisi de aynı anda döndü. Cam kapıların arkasında öğrenciler hareketlenmişti. Bir sandalye devrildi. Sonra bir erkek sesi bağırdı: "Hoca! Hocam iyi misiniz?"

Efe koştu.

Kütüphanenin girişinde, edebiyat hocası olduğunu sandığı kır saçlı bir adam yere çökmüştü. Eli göğsünde, yüzü mosmordu. Çevresinde toplananlar panik halinde ambulans arıyordu. Adamın göğsünde kocaman gri bir kapı belirmişti. Kapının altından duman sızıyor, tokmağı sanki içeriden yumruklanıyordu.

Ada Efe'nin kolunu yakaladı. "Dokunma."

"Kalp krizi geçiriyor!"

"O kapı seni çağırıyor."

Efe hocaya baktı. Adamın gözleri açık, ama bakışları boştu. Dudakları kıpırdadı.

"Kaan," diye fısıldadı.

Kapı bir anda aralandı.

İçeriden genç bir erkek sesi duyuldu. "Hocam, ben çalmadım. Yemin ederim çalmadım."

Efe'nin aklına tek bir düşünce saplandı: Eğer bu kapıyı açarsa belki adamı kurtarabilirdi. Belki birinin hayatı değişirdi. Belki kaybolan bir gün, buna değerdi.

Ada kolunu daha sıkı tuttu. "Efe, hayır. Bu senin seçimin değil."

"Benim günüm. Benim seçimim."

Ada'nın gözleri doldu. "Bunu pazar günü de söyledin."

Efe dondu.

"Ne yaptım pazar günü?"

Ada'nın cevabı bir fısıltıydı.

"Birini kurtardın."

"Kimi?"

Ada, gri kapıya bakıyordu. "Beni."

O anda hocanın göğsündeki kapı sonuna kadar açıldı ve kütüphanenin ışıkları söndü.

Karanlığın içinden onlarca kapı tokmağı aynı anda dönmeye başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.