Ruben Fert, kayıtlardan öğrendiği kadarıyla bir savaş yetimi idi. Yüzeydeki savaş yüzünden ailesini kaybeden sayısız insan gibi yetimhanede büyümüştü. En azından ona söylenen buydu. Herkes gibi o da Reboot'tan öncesine dair bir şey hatırlamıyordu.
"Arşivciler hariç herkes..."
Nükleer holokosttan sonra ailesiz kalmak ender rastlanan bir şey değildi. Dolayısıyla kimsesizliği üzerine pek kafa yormamıştı.
Ruben, her zamanki saatinde kendiliğinden uyandı. Alarmlara oldum olası ihtiyaç duymamıştı. Kalkar kalkmaz, adeti olduğu üzere, kahvaltı hazırlamadan, filtre kahve makinasını çalıştırdı. Bu eski moda kahve makinasının suyu ısıtıp emerken ve kahve haznesine püskürtürken çıkardığı homurtular, bir sebepten ötürü ona rahatlatıcı geliyordu. Makinelerle arası iyiydi. Makinelerin sadece seslerini dinleyerek, çalışmasında bir sıkıntı olup olmadığını kolayca anlayabiliyordu.
Sürahide biriken kahveyi, tezgâhtan alıp üstünkörü suya tuttuğu bir kupaya doldurdu. Kahvesini yudumlarken bir yandan çamaşır makinesinden kıyafetlerini çıkardı. Makinenin buhar ayarında, hafızalı kumaş lifleri önce ısınıp yumuşamış, sonra ilk üretildiği andaki şeklini alarak daha düzgün bir hale bürünmüştü.
İspanyol paça kot pantolonunu ve mavi, uzun, geniş yakalı gömleğini giyip, saçlarına bakım kremini sürmek üzere banyoya yollandı. Gözlerinin altının genç yaşına rağmen belirgin şekilde soluk, kırışık ve torba torba olmasını, almak zorunda olduğu, bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlara bağlıyordu. Yine de doktoru bu ilaçları almasını ısrarla öneriyordu.
Lavabodan doldurduğu su ile tüm hapları tek seferde boğazından aşağı yuvarladı. Bakım kreminin neon pembesi saçlarına kıvrımlı ve ıslak bir görüntü vermesine zevkle şahit olduktan sonra, rutin bakımına başladı. Bu tarz tekrarlanan görevler ruhuna iyi geliyordu. Yanağının ve şakağının bir kısmını örten implantları kontrol etti. Sol gözünün, bazen karanlıkta hafifçe kırmızı parlayan, açık mavi renkli göz bebeğine dikkatlice bakarak fonksiyonel olduğuna emin oldu. Kayıtlarda gözünü nasıl kaybettiği ile alakalı bir bilgi bulamamıştı. Çok umursadığı da söylenemezdi. Kendi sibernetik gözü gayet iyi çalışıyordu. Belki de kaybettiği organik olandan bile daha fazla... Simetrik ve yumuşak hatlarla örülü yüzü onu neredeyse kadınsı gösterecek kadar düzgündü.
Rutinlerini bitirdikten sonra kendini evinden dışarı attı. Çalışan bir birey olarak, devletin ona verdiği tek yatak odalı evlerde kalmak zorunda değildi. Ne de olsa o üretken bir bireydi. Bir sedanter değil. Kapının önünde görevli Süleyman Bey ile her zamanki masasında karşılaştı.
"Günaydın Süleyman abi. Nasıl gidiyor? Yenge nasıl?"
"Nasıl olsun o da oğlanın okulunun harcı için bir iş buldu. Bugün Meslek ve Uğraş Departmanına bildirmek için yola çıktı."
"İş lazımsa söyleseydiniz ya yardımcı olurdum" dedi Ruben kaşlarını darılmış gibi çatarak.
"Aman oğlum senin bulacağın iş bize gelmez." dedi Süleyman Bey.
"O niyeymiş?" diye çıkıştı Ruben.
"Kızma oğlum, nasıl işlerle uğraştığınızı biliyorum ben, sen ve arkadaşlarının. Bakma, biz de genç olduk. Lafın gelişi tabi. Hehehe... Olmuşumdur herhalde bir ara genç ben de elbet."
"Tamam be Süleyman abi. Beni soran eden oldu mu?"
"Evet inanmazsın sen dün gece dışarıdayken Ateşin Sırtında dizisinin artisti uğradı. Seni nerde bulabileceğini sordu. Sizin her zamanki barın adını verdim. Yarın uğrarım dedi. Şu turuncu şapkalı kovboyu oynayan..."
"Salazar Backwater mı? Abi benimle dalga mı geçiyorsun?" dedi Ruben kızarak.
"Ne varmış ya benim tipimde?" diye çıkıştı Ruben tekrardan.
"Lafın gelişi oğlum, lafın gelişi. Kızma tamam, bir şey demedik. Bugün gelecekmiş yanına öyle dedi."
"Tamam Süleyman Bey, ben işe gidiyorum, kal sağlıcakla."
Ruben Yeraltı Öncesi Gündelik Yaşam Müzesi'ne doğru yola koyuldu. Kapıda biyometrik kilidin açılmasını beklerken, mesai arkadaşı Chadwick ile selamlaştı. Günün geri kalanında kendini her zamanki rutininin rahatlatıcı kollarına bıraktı. Saha gezisine gelmiş birkaç öğrenciye, insanlar yüzeyde yaşarken, gündelik hayatta kullandıkları eşyaları, tanrı bilir kaçıncı kez anlattı. Büyük savaştan tekrar bahsetti. Sığınak'ın kurucusu, tarihin ilk trilyoneri Ard Vorkink'in ileri görüşlülüğünü, yüzeyin yaşanılamaz hale geleceğini nasıl tahmin ettiğini ve servetini insanların yaşayabileceği bir cennet kurmak için nasıl harcadığını, ezberlediği gibi, tek kelimesini değiştirmeden defalarca tekrar etti. Yine de işinin her zamanki gibi iyi gelmediğini fark etmeden edemedi.
Salazar Backwater'ı düşünmeden duramıyordu. "Öyle birisinin benim gibi biriyle ne işi olabilir acaba." Hayret verici bir durum idi gerçekten. Adamın hayranı olmasa da adını duymuştu. Kim duymamıştı ki? "Aman eteklerim tutuşacak değil ya biraz ünlü biriyle karşılaşacağım diye hem ben daha çok Seinfeld hayranıyım." Diye düşündü. Yine de akşam beşi zor etti ve tayfasıyla buluşmak için her zamanki mekanlarına doğru yola koyuldu.
Barın sahibi de kapıcıları gibi Türk idi. Boşuna Küçük Türkiye denmiyordu buraya. Türkler, Sığınak'ta küçük bir nüfusu oluştursalar bile, yeniden milli kimliklerine sahip çıkan birkaç gruptan biri olmuşlardı.
80'lerden kalma Türkçe pop parçalarının tanıdık melodisi onu içeri buyur etti. Tepede bir disko topu etrafa rengarenk ışıklar saçıyordu. Arkadaşları çoktan her gün oturdukları masada yerlerini almışlardı. İstemeden de olsa iç geçirdi. Arkadaşları kendini yanlarında en rahat hissettiği insan grubu olsa da asla kendini oraya, tam manasıyla ait hissetmemişti. An gelirdi normal bir şekilde konuşup gülüşürken, bir anlığına, tüm seslerin silikleştiğini hisseder, kalabalığın içinde kendini yalnız hissetmekten alıkoyamazdı. Adını koyamadığı bu bir şeylerin ters gittiği düşüncesi yakasını bırakmıyordu.
Yüzeye çıkmak için savaşan panik atağını kaba kuvvet kullanarak göğsünün derinliklerinde boğdu. Yeraltı barışı sayesinde gündelik hayat gayet sakindi. Ama zihninin en kişisel, en gizli en mahrem bölümlerinde kök salmış olan bu "Yanlış giden bir şeyler var" hissiyatı beyin kıvrımlarını tırmalıyordu. Bu barışsever, sakin bir toplumda adını koyamadığı bir şey, midesini bulandırıyordu.
Bardan kendisine bir bira alarak masaya oturdu. Kadehini kaldırıp Sığınak'ın bilindik kadeh kaldırma sözlerinden birini bağırdı "Yeni başlangıçlara..."
"Yeni başlangıçlara..." diye aynı şekilde karşılık verdi arkadaşları. Bu kadeh kaldırma, diğer her şey gibi Reboot'tan sonra popüler olmuştu. Yeni başlangıç, devletin en bilindik sloganlarından biriydi. Arşivciler slogan üretmekte gerçekten çok iyiydi. Yeni başlangıç... Kim istemez ki temiz bir sayfa açmayı? Dolayısıyla bu devletin resmi sloganı içki masalarında da yerini bulmuştu.
"Birazdan kimin bizi ziyaret edeceğine inanamazsınız" dedi hevesle Ruben. Birazcık hava atmaktan zarar gelmezdi.
"Kim gelecek" dedi en yakınındaki arkadaşı.
"Salazar Backwater. Benimle görüşmek istediği bir işi varmış". "Hadi lan oradan!" diye atıldı karşısında oturan açık yeşil dama desenli mont giyen kız.
"Size de bir şey anlatılmıyor" Ruben somurttu. Yine aynı aidiyetsizlik hissi boğazına sarılmıştı. İtiraf etmek istemediği kadar aşinaydı bu hisse. Sanki ruhu bedeninden uzaklaşıyor, kendini tepeden seyrediyordu. Sonra da yüksek bir yere çıkmış da hava incelmiş gibi, aldığı nefes ciğerini doldurmaya yetmiyor duygusu bastırıyordu. Sohbetin geri kalanında, kendine soru sorulursa yarım ağızlı cevaplar veren ve arada onaylayan yorumlar mırıldanarak içkisi ile oyalanan bedenini gözlemledi. Nihayetinde Salazar bardan içeri girdiğinde masasında yükselen şaşkın fısıltıları, süzülüp tepeden kendini seyreden hayaletini bedenine geri çektiğinde bunu memnuniyetle karşıladı.
"Bay Salazar ben de sizi bekliyordum buyurun oturun." Ruben sanki her şey normalmiş gibi davranarak arkadaşlarının gözünde daha havalı görünmeye çalışıyordu.
"Aslında baş başa görüşmeyi tercih ederim" diye yanıtladı Salazar. Ses tonu bu kadar sıradan bir şekilde karşılanmaya alışkın olmadığını ima etse de bozuntuya vermedi.
"Hay hay, nasıl isterseniz" Ruben ayağa kalktı yakınlarda boş bir masaya doğru yöneldi.
Masaya oturduklarında onunla konuşmaya hazırlanan Ruben'i beklemeden: "İsminizi çok güvendiğim birinden aldım, duyduğuma göre tam manasıyla yasal olmayan bir şeyleri temin edebiliyormuşsunuz." dedi Salazar sabırsızca.
"Birtakım eşyaların kaybolup, onlara ihtiyaç duyulan yerlerde yeniden bulunmasına yardım ettiğim doğrudur" dedi Ruben. Bu zoraki acelecilikten hoşlanmamıştı.
"Duyduğuma göre yakın zamanda yeni bir sergi açıyormuşsunuz. Pax Subterra. Yeraltı barışı sergisi. Ve bu sergide içinde bulunduğumuz huzur ve refah dönemini borçlu olduğumuz birtakım eşyalar sergilenecekmiş." dedi Salazar sabırsız bir şekilde.
"Direkt iş konuşuyoruz tarzınızı sevdim." Böyle kendini beğenmiş bir tipe yalan söylerken kötü hissetmiyordu. "Bu sergide sergilenen bir şeyi elde etmek istiyorsunuz herhalde. Çalıştığım müze bir Fort Knox değil. Dolayısıyla zor olmamalı. Ne ile ilgilendiğinizi sormamın sakıncası var mı?" dedi Ruben kendinden memnun bir gülümsemeyle.
Arkadaşları çoktan onu unutmuş, sıradaki ilgi çekici konularına dalmıştı. Biten içkilerini tazelemeleri için garsona seslendiler. Müzik başka bir pop şarkısı ile değişti. Mekân sahibinin zevki çok spesifikti. Fötr şapka takan takım elbiseli ve koyu bir pardösülü adam yanlarına oturup, arkadaşlarının yanından bara geri dönen garsona seslenerek bir old-fashioned sipariş etti. Ruben dağılan dikkatini yeniden toplamaya çalıştı. Göğsünde kımıldanan anksiyetesini sakinleştirmek için bir şeyler düşünmeye çalıştı.
Bir süre sessizliğin ardından sıkılırcasına konuşuverdi Salazar: "Bir Reboot kaskı."
Baklayı bir kez ağzından çıkardıktan sonra anlaşması zor birisi olmadığını göstermişti Salazar. Pazarlık yapmaya çalışmamıştı bile. "Heh, amatör." Yine de işlevini yitirmiş bir hafıza silme aygıtını meşhur birinin ne yapacağını düşünmeden edemiyordu.
Bardan eve dönüp yatağına uzandığında bile düşünceleri hala birbiri ardına kafasında tepinip uyumasına engel oluyordu. Bu şekilde sabahı, zar zor da olsa gördü. Kahve makinasını çalıştırıp günün ilk kahvesini yudumladıktan sonra yıkama makinesinden yeniden fabrikadan çıkmış gibi görünen kıyafetlerini alıp giydi ve müzenin yolunu tuttu. Girişte iş arkadaşı Chadwick'le karşılaştı.
"Her zamanki gibi tam vaktinde gelmişsin Chadwick. Güzel sevgilin nasıl"
"İyi." dedi Chadwick. "Sen de ilginç bir şekilde erkencisin."
"Bugün güzel bir şekilde uyandım" dedi Ruben onaylayarak. "Yeni sergimiz için heyecanlıyım her zamanki metnimizden daha farklı şeyler söylemek canlandırıcı olacak. Hatta şimdiden hazırlanmak istiyorum, nerde tutuluyor sergi parçaları."
İnanmaz bir tavırla Ruben'e baktı Chadwick: "Depo bölgesinde."
"Sağ ol Chadwick" dedi Ruben. Her gün uğradığı iş yerinin ve tanıdık yüzlerin arasından geçerken heyecanından sıyrıldı ve o tanıdık melankoli duygusuna tekrar kapıldı. "Sahi neye bu kadar seviniyorum ki ben, tamam elime bir miktar para geçecek ama bu hayatımı daha çekilir kılacak mı." Düşünceli bir şekilde dört numaralı depo alanına gitti. Sabahki keyfi kalmamıştı. Biraz arandıktan sonra peşinde olduğu kaskı buldu. Kendi de ilk kez bir Reboot kaskı görüyordu. Neden bu kadar özel olduğunu anlamaya çalıştı. İçinde vantuzları olan, ışıklı bir bisiklet kaskına benziyordu tuttuğu cihaz.
"Gel bakalım buraya. Salazar seni neden bu kadar istiyor bakalım?" Kaskı elinde evirip çevirmeye başladı. Bu işe yaramaz çöp parçası için birisi dünyanın parasını ödemeyi kabul etmişti. Bu kaskı bu kadar değerli kılan neydi ki.
"Yoksa? İşe yaramaz bir çöp parçası değil misin?"
Düğmesine bastığında kask ritmik ışıklarla yanıp sönmeye başladı. Bir anlığına delice bir sevinçle doldu Ruben. Elindeki bir kaçış yoluydu. Belki de ikinci bir şanstı. Hayatından o kadar bunalmıştı ki sağlıklı düşünemiyordu.
"Yeni başlangıçlara" dedi Ruben tereddütlü bir sesle ve kaskı kafasına yerleştirdi. Bir süre o şekilde bekledikten sonra kask, kulağa neredeyse acı bir sürtünme sesi gibi gelen bir ses çıkardı ve ışıklarını söndürdü. Ruben' in yüzünde şaşkın bir ifade vardı.
Yavaşça, neredeyse ürkekçe denilebilecek şekilde kaskı çıkardı ve dikkatle incelemeye koyuldu. Bir süre sonra açılan deponun kapısı yüzünden irkilene kadar incelemeye devam etti. Bu olduğunda ise kaskı düşürdü. Kapıdan içeri girip kendisine doğru yürüyen adama baktı. Adam iyice yaklaştığında, artık korkusunu daha fazla bastıramayıp ağlayarak avazı çıktığı kadar bağırdı.
"Eeeuuğaaağaaağk..."
