Altı ay geçmesine rağmen hala hiçbir şey başlamamıştı. "Ne düşünüyordun ki?" diye sordu kendi kendine Thomas. "İnsanların kapına yığılıp gerçeği öğrenmek için üzerine para yığacaklarını mı?"
Ara sıra kıskanç kişilerin eşlerini dikizlemek, temel geçim kaynağıydı. Aslında bu tam olarak doğru değildi. Sığınak'ta barınma, beslenme, giyinme hatta belirli bir miktarda cep harçlığı, stabil bir internet bağlantısı ve kişisel bilgisayar gibi bir takım araç gereçler, Arşivciler' in yürüttüğü devlet politikasına göre temel insan hakkı sayılmasaydı, belki de bir evsiz olurdu. Çünkü, dürüst olmak gerekirse, altı aydır öyle pek elle tutulur bir şey yapmamıştı. Bir sedanterden çok da farklı yaşıyor sayılmazdı. En umutlu olduğu kariyeri en sıkıcısı çıkmıştı.
Devletin sağladığı bir oda bir salon evinin duvarlarının rengi solmuştu. Kişisel hiçbir eşyası yoktu. Hayatını devam ettirmek için gerekli eşyalar, bir yatak, bir koltuk... Minimal bir yaşam sürüyordu. Etrafa bir süre bakıldığında ev sahibinin, şimdi ya da yakın gelecekte misafir beklemediği çok belliydi. Oda yirmi birinci yüzyıldan fırlamış da gelmiş gibiydi. Ya da yirminci mi? Bilmiyordu. Zamanında küratörlük yapmış birine göre, dönemsel teknolojik farklılıkları ayırt etmede o kadar da başarılı değildi. Evde, bir köşede duran bilgisayarı dışında, ekranı olan hiçbir şey yoktu. Elektronik olan hiçbir şey göze çarpmıyordu ki, bu dönemde, bu oldukça garipti.
Thomas kalkıp dişini fırçaladı. Kıyafetlerini ütüleyecek bir robotu olmadığından o işi de kendisi yapıyordu. Kıyafetlerini özenle kırışıksız hale getirmek için yaklaşık yarım saatini harcadı. Her zaman yaptığı gibi evden çıkmadan önce evini gözleyen biri olup olmadığını anlamak için perdeyi hafif aralayıp on beş dakika boyunca sokağı gözledi. Yeterince tatmin olduktan sonra ise kapıya yöneldi. Kapının yanında duran dört santim kalınlığındaki kurşun kutudan holofonunu aldı. Tabancasını belindeki kılıfına yerleştirdi. Posta kutusunu kontrol etmek üzere aşağıya doğru yöneldi.
"Sığınak'taki belki de son posta kutusu..." diye düşündü. Zaten nadiren postası olurdu. Yine de tek tük gelen işleri için posta kutusu elzemdi. Holofononu kurşun bir kutuda saklamanın güvenliği için gerekli olduğunu düşünse de bu durum, evdeyken aramalarını da almasını engellediğinden, işini de baltaladığı aşikardı. Çoğu zaman boş bulduğu posta kutusunu açtığında elle yazılmış bir not görünce hoşnut bir homurtu çıkarmaktan kendini alamadı. "Sizin için bir işim var. Eğer ilgileniyorsanız Çam Caddesi 147 numaraya gelin. Öğlen vakitleri saat iki ve dört arası müsaitim. İmza: Timothy Backwater."
"Harika, kıskanç bir koca daha..." diye düşündü. Ama nankörlük edecek lüksü yoktu. Çam Caddesi, zengin insanların yaşadığı bir mekandı. Kartlarını doğru oynarsa bu işten iyi bir miktar para kazanabilirdi. Bunu düşününce keyiflendi. Hatta bir istisna yapıp toplu taşıma yerine araç bile kiralayabilirim diye düşündü. Holofonundan Hermes araç kiralama uygulamasını açıp en yakın uygun aracın nerede olduğuna baktı. Arama filtrelerine oto-sürücüsüz seçeneğini eklemeyi de ihmal etmedi. Birçok insanın aksine araç kullanmayı angarya olarak görmüyor, bilakis bu şekilde daha rahat ediyordu. Üstelik bu araçlar hem daha ucuzdu hem de hareketlerini takip etmesi daha zordu. "Veya hacklenip kontrolünün devralınması..." Başka biri duysa kulağa paranoyakça geleceğini biliyordu. Ama bu hiç umurunda değildi. Böyle rahat hissediyorsa böyle yapacaktı. Sonuçta burasının özgür bir şehir olduğu iddia ediliyordu. Yine de tam manası ile güvende hissettiği söylenemezdi. Aracın GPS sistemi, Thomas'a özel hayatı ihlal ediliyor gibi hissettiriyordu.
Uygulamada aramasına uygun en yakın aracı bulduktan sonra ona doğru yürümeye başladı. Oto-sürücü yoksa araca yanına gelmesini emretmek de yoktu. Neyse ki Thomas yürümeyi de dert etmezdi. Araca binip Çam Caddesi'ne doğru yola koyuldu. Öğle vakti olduğundan, diğer araçlara pek rastlamadan seyrine devam etti. Mahalleler arası yol geçişlerinde ışıklandırma nispeten daha az olduğu için farlarını yaktı. Altında hızla akan yolun zevkini çıkarmaya çalıştı.
Yirminci yüzyılda yaşamak böyle olmalı diye düşünmeden edemedi poposunda içten yanmalı motorla hareket eden arabanın tanıdık, tatlı titreşimlerini hissederken. Daha basit zamanlar... Devlet'in her an vatandaşlarını izlemediği, insanların gökyüzünün altında serbestçe dolaştığı, günün yorgunluğunu belki bir barda old-fashioned içerek attığı zamanlar. Dönem filmlerini oldum olası severdi. Sağlam bir Humphrey Bogart hayranıydı. Yeniden Eğitim Merkezi'nde tüm filmlerini bitirmişti.
Yeniden Eğitim Merkezini düşününce istemsizce suratını buruşturdu. Reboot'tan sonra konuşmayı, yürümeyi, yaşamayı yeniden öğrenmek zorunda kalmış olmak... Bazen kaybettiği anıların geride bıraktığı boşluktan dolayı kafasında bir hafiflik hissederdi.
Kafasını dağıtmak için yeniden filmleri düşündü. Bu filmlerin orijinal dillerinde nasıl duyulduğunu düşündü. Yeniden Eğitim Merkezi'nde herkesin, diğer her şeyi olduğu gibi, konuşmayı da yeniden öğrenmesi gerekmişti. Herkese kendi dilleri öğretilmesi yerine bir ortak dilin olması, düşününce oldukça pratikti. Asıl ilginç olan, seçilen dilin organik diller değil, yapay bir dil olmasıydı. Modifiye Lojban. Titiz araştırmalar ile mükemmelleştirilmiş, gramer istisnası olmayan, her sembolün her yerde aynı şekilde okunduğu, kültürel süreçler sonucu değil sadece rasyonel düşünceler sonucu oluşan mükemmel dil... Resmi sloganı "Sadece diğer insanlarla değil aynı zamanda makinelerle de konuşmak için tek bir dil." Reklamı gerçeğe yakındı. Değişmeyen kuralları ve mantıksal yapısı sayesinde Lojban, programcılık dili olarak da kullanılabildiğinden, selefi olan pek çok programlama dilinin yerini almıştı. Düzgün bir dil bilgisine sahip her birey, belirli düzeyde kod yazabilirdi.
Eski filmleri düşünürken düşüncelerinin ne kadar dağıldığını fark edince şaşırmadı. Çoğu zaman böyle olurdu. Sığınak'ta işleyişin neden böyle olduğunu sık sık düşünürken bulurdu kendini istemsizce. Filmlere yeniden odaklandı. Modern filmlerle bir türlü yıldızı barışmamıştı. "Belki de çok geç doğmuşumdur." dedi farkında olmadan.
Karşıdan geçen son model aracı görünce keyfi kaçtı. Beklenildiği gibi şoför koltuğu boştu. Arka koltukta biri uzanmış ayaklarını şoför koltuğunun boyun kısmının iki yanına uzatmış holofonundan bir şeyler seyrediyordu. İnsanların canlarını makinelere nasıl bu kadar kolay emanet ettiğini bir türlü aklı almıyordu. Son kaza haberinin üstünden dört yıl geçmesine rağmen, eğer bir kaza sonucu ölecekse bu kazanın kendi hatası olmasını tercih ederdi Thomas. "Evet belki gerçekten de çok geç doğmuşumdur." diye mırıldandı bir kez daha.
Sonunda Çam caddesine vardığında 147 numaralı evin önünden geçerken yavaşladı. İki katlı büyük bir evdi. Bahçesinde çalıları budayan otomatın ritmik zırlaması duyuluyordu.
"Çimleri var. Demek ki çimleri canlı tutacak fotoseller satın alacak kadar zenginler." Thomas keyiflendi.
"Şimdi, yeni müşterim hakkında nasıl bilgi toplayabilirim?" dedi dalgınca.
Çoğu insan çalışmayıp sedanter olmayı, ya da kâğıt üzerinde "sanatçı" olarak görünüp, ara sıra kimsenin ziyaret etmediği sergiler açarken, esasında bir şey yapmamayı tercih ediyordu. Böylelerine de gizli sedanter deniyordu. Ama kendine meşgale arayan insanlar da yok değildi. Özellikle böyle zengin semtlerde bir kafe bulmak işten bile sayılmazdı. İleride gördüğü kahve fincanı resmi ve "Central Perk" yazısı yapıştırılmış olan camekan onu haklı çıkarınca tekrar memnun bir homurtu çıkardı.
İçeride bulunan, tek tük masa ve sandalyeler bomboştu. Masa ve sandalyelerin haricinde mekânın ortasında, tüm kafeye hâkim duran birkaç koltuğun çevrelediği bir de kahve sehpası vardı.
"Demek Central Perk..." dedi tezgâhın arkasında duran kısa sarı saçlı adama. "Bu tıpkı..."
"Televizyon dizisindeki gibi." diyerek cümlesini tamamladı adam. "Ne yazık ki adım Gunther değil. Henüz... Ama değiştirmek için yasal işlemleri başlattım." Adamın gülümsemesi dişlerini de gösterecek şekilde genişledi.
Thomas şaşırmadı. İnsanların özellikle Reboot'tan tüm hafızaları sıfırlanarak çıktıktan sonra, kendileri hakkında bir şey bilmediklerinden, dizi, film ya da kitaplardan etkilenip hayatlarını değiştirecek kararlar almaları görülmemiş şey değildi. Bir kişilik yoksunluğu, bir çeşit vakum oluşturuyordu. Kendisi bile ne kadar planları için olduğunu söylese de dedektif olmaya Philip Marlowe adındaki bir karakteri izleyip etkilendikten sonra karar verdiğinden şüpheleniyordu.
"Güzel bir semtte aynı zamanda." dedi Thomas." Seçkin insanlar da geliyordur buraya."
"Tabii ki "dedi adı henüz Gunther olmayan adam "bu arada ne alırsınız?"
"Bir flat white. Buralardan ev tutmayı düşünüyorum da. Nasıl bir semt olduğunu merak ettim. Müşterileriniz nasıl insanlar?"
"Gerçekten mi?" dedi adam pek inandırıcı bulmamış gibi. "Kibarca nasıl söylesem, kaymak tabakadan insanların oturduğu bir yer burası. Dolayısıyla müşterilerimiz de genelde görgülü saygıdeğer insanlar." dedi Thomas'ın pek de tarif ettiği gibi görünmediğini ima edercesine." Hatta pek çok ünlü müşterimiz de olur."
"Öyle mi kimler gibi?" dedi Thomas merakla.
"Sasha Grenchik, Salazar Backwater, Nicklas Tornquist... düzenli müşterilerimizdendir.
Birden aldığı nottaki soy isminin nerden tanıdık geldiğini hatırladı Thomas. " Backwater bu kovboy dizisindeki adam."
"Evet ta kendisi. Ateşin Sırtında dizisinin başrol oyuncusu."
"O da mı burada oturuyor, onun evli olduğunu duymuştum." Dedi Thomas hayranı gibi görünmeye çalışarak.
"Evet kocası Bay Timothy ile sık sık gelirler." dedi memnun bir şekilde, adı henüz Gunther olmayan adam.
Taşlar şimdi yerine oturmuştu. Demek bu kez bir ünlüyü gözetleyecekti. " Zor olmasa gerek." diye düşündü. Ünlü birini takip etmek muhtemelen daha kolay olurdu. "Her yerde hayranı olan birini nasıl kaybedebilirsin ki?"
"Hep merak etmişimdir. Bay Salazar' ın gündelik hayatının nasıl olduğunu yani. Mutlu bir evliliği mi var?"
"Dışardan görüldüğü kadarıyla öyle tabi. Ama insanları tanımak zordur, bilirsiniz. Tanıyacak kadar samimi olduğumu iddia edemem."
"Borcum ne kadar?" diye sordu Thomas cüzdanını çıkararak
"On beş kredi." Holofonunu kullanarak yirmi beş kredi transfer etti. "Buyurun, kahve ve sohbetiniz için teşekkürler."
Thomas saatini kontrol etti. Saat iki otuz beşi gösteriyordu. En yakın çöp kutusuna kahvesini atıp Backwaterların evinin yolunu tuttu. Otomat bahçıvanın yanından geçti ve yeşil kapıya doğru ilerledi. Kapıyı bir yetmiş boylarında, orta yaşlı, yakışıklı bir adam açtı.
"Bay Sharp sanırım, memnun oldum. Timothy Backwater. Buyurun içeri gelin lütfen.
Thomas bir karşılık vermeden kendisine denileni yaptı. Duvarlar sanat eserleri ile doluydu. Koridorda Salazar' ın oynadığı dizilerin posterleri boy gösteriyordu. Timothy'yi takip edip salona geçti. Zevkle döşendiği belli olan bu post-modern salonda, haddinden fazla rahat görünen koltuklardan birine oturup içinde kayboldu. Bu sentetik kumaşlar oturulur oturulur oturulmaz kişinin bedeninin şeklini alıyor ve uygun noktalardan destekleyerek tam bir konfor sağlıyordu.
"Sizi bana çok güvendiğim birisi önerdi Bay Sharp." Dedi Timothy Backwater. "Bana yardımcı olabileceğinizi umuyorum."
"Yardımcı olmamı istediğiniz konu nedir bayım?" dedi Thomas elinden geldiğince profesyonel bir yüz ifadesi ile.
"Kocam, Salazar. Son zamanlarda oldukça mesafeli. Bir işler çevirdiğinden şüpheleniyorum. Garip insanlar ile takılıyor geç saatlere kadar dışarda kalıyor. Bana da bir şey anlatmıyor."
"Sizi aldattığından mı şüpheleniyorsunuz?" dedi Thomas alışkın bir şekilde.
"Belki de? Bilemiyorum. Umarım sadece aldatıyordur. Bunun üstesinden gelebilirim. Ama aldatsa bile bunu o fare suratlı kel adamla yapmadığından eminim."
"Tabii ki de." dedi Sharp müşterisinin suyuna gitmeye çalışarak. "Sonuç olarak bir hayatı paylaşıyorsunuz. Olayların dışında bırakılmak hoşunuza gitmese gerek."
"Kesinlikle gitmiyor." Dedi Timothy başıyla onaylayarak. " Ücret konusunu dert etmenize gerek yok. Sadece sonuç bekliyorum sizden."
"Merak etmeyin Bay Backwater. Birlikte gerçeği bulacağımızdan eminim." Son cümlesinden rahatsız olmuştu. "Galiba müşteriyi haklı bulma konusunu biraz abarttım." Başını sallayıp boğazını temizleyerek devam etti. "Öhöm. Bu bahsettiğiniz garip arkadaş, ev güvenlik sisteminizde bir resmi var mı?
"Evet var, numaranızı verirseniz holofonunuza yollayayım. Akşam ondan, her zaman kullandığımız kuru temizlemeceden bazı çamaşırları almasını rica ettim. Nerde saat kaçta bulabileceğinizi ve Salazar' ın günlük planını da eklenti olarak ekledim."
Evden çıktığında Thomas gayet klasik bir dosyayı devraldığını düşünüyordu. Biraz takip, birkaç holograf, birkaç holo-kayıt ile kolay para kazanacaktı. Kaygılı eşin dediği gibi kuru temizlemeye gidip Salazar'ı beklemeye koyuldu. Beklerken holofonunu açtı ve karakolda iken beraber çalıştığı eski dostu Ivan'ı aradı.
"Hey! Selam Thomas."
"Benim için birini araştırmanı istiyorum elimde sadece fotoğrafı var." Dedi Thomas. Hoşbeş etmeyi pek sevmezdi.
"İyiyim, sen nasılsın" dedi Ivan alınmış bir ifadeyi taklit ederek.
Thomas umursamadı. "Oyun oynayacak vaktim yok. Bin krediyi her zamanki hesaba yolluyorum."
Ivan iç geçirdi" Peki dostum, senle de konuşulmuyor. Birkaç saate bilgiler holofonunda olur." holofon kapandı
Gerçekten de kaygılı kocanın dediği gibi saat beşte Salazar kuru temizlemeye uğradı. Bir kez görüş alanına girdikten sonra gerisi çocuk oyuncağıydı. Sakin bir şekilde avını izlemeye koyuldu. Küçük Türkiye'ye kadar araya bir iki arabalık mesafe koyarak takip etti. Salazar arabasını park etti ve Feribot adlı bir bara girdi. Thomas makul bir süre bekledikten sonra avının peşinden içeri girdi.
