Nasılsınız Fıstıklar ❤
👑 İyi ki varsınız❤❤ İyi ki buradasınız. 👑
Keyifli Okumalar
💧
“Solgun görünüyorsun.” Nur endişeyle yüzümü inceledi. Başım tekrar ağrıyordu. İçtiğim ağrı kesiciler bir işe yaramadığı için kendi kendine geçmesini bekliyordum. “Ağrım var.” Koltuğa çöktüğümde bacaklarımı kalçamın altında toparladım.
“Bu aralar sık sık başın ağrımıyor mu?” Onaylayan bir ses çıkardım. Uyku düzenim karman çorman bir düzendeydi. Az uyuyan biriydim ama yine de saatleri belirliydi. Gece uyanmalarım artmıştı.
“Aşk her şeyin ilacı derler ama sende işe yaramamış anlaşılan.” İmalı bir şekilde mi konuşmuştu o? Gözlerimi kıstığımda tek kaşını kaldırdı. “Baran’la köşe kapmaca oynadığınızı bir tek ben fark ettim. Korkma.” Köşe kapmaca mı? Bu nasıl bir tabirdir?
“Senin nişanlın ne zaman gelecek? Can sıkıntısından bana sardın yine.” Hafifçe güldüğünde ters ters bakmam zorlaştı, onun gibi gülümsedim. “Baran İstanbul’a gittiğine göre problemleri çözülecek ve artık dönecekler.” Kahvesini dudaklarına yasladığında suratını buruşturdu. Elindeki fincanı sehpaya bırakırken oturduğu yerden kalkıp eliyle ağzını kapattıktan sonra koşmaya başladı.
“Miden mi bulanıyor?” Peşinden ilerlemek için ayağı kalktığımda banyonun kapısını ardından kapattı. “İyi misin Nur?” Kapının önüne geldiğimde öğürdüğünü duyabiliyordum. “Ne oluyor?” Serkan yanımda belirirken kapıya yaklaştı benim gibi.
“Üşüttüm. Bir şey yok.” Nur banyodan çıktığında elini ensesine sürttü. “Sana sıcak bir şeyler hazırlayayım mı?” Memnuniyetle başını salladığında mutfağa adımladım. Semra abla son bulaşıkları yıkıyordu, geldiğimi görünce suyu kapattı.
“Bir şey mi istedin?” Başımı sağa sola sallayıp dolabı açtım. Kadının yeterince işi vardı zaten. Bildiğim bitki çaylarını karıştırıp kaynayan suyu çaydanlığa boşalttım. Kapağını kapatırken bir kupayla mutfaktan çıktım.
“Götüreyim seni hastaneye. İnat etme Nur.” Mert, Nur’un karşısındaki sehpaya oturmuştu ve dikkatle gözlerini ayırmadan onu inceliyordu. “İyiyim Mert. Teşekkürler. Alt tarafı soğuk algınlığı…Heh. Bak Yağmur çayda yapmış.” Mert’in bakışları bana döndüğünde omuz silktim. Bende mecbur kalmadıkça hastanelerden kaçandım. Nur’u anlayabiliyordum.
“Yeni demledim. Bir iki dakika bekle.” Mert oturduğu yerden kalktığında elimdekileri ortaya bıraktım. Üzerimde hissettiğim bakışlarla başımı çevirdim. Serkan, kollarını göğsünde çaprazlayıp kaşları çatık bir şekilde bana bakıyordu.
“Bana neden öyle bakıyorsun?” Onun gibi kollarımı çaprazladığımda bakışları aniden değişti ve her zamanki Serkan gibi oldu. “Nasıl bakıyorum? Tatlı ve yakışıklı gibi mi?” Göz kırptı. Kesin bir şey vardı bunda.
“Şüpheli davranıyorsun.” Nur kollarını bacaklarına sarmış çenesini de dizine yaslamıştı. Serkan’ın şüpheli hareketlerinden önce gözlerim Nur’daydı. Önce ben sonra Nur. Salgın da yoktu ama ikimiz de peş peşe hastalanıyorduk.
“Ben bize pasta getireceğim.” Serkan ayaklanıp gözden kayboldu. Mutfakta elinde tepsiyle çıktığında bana yaklaşıp tepsideki tabaklardan birini almam için eğildi. Tabaklardan birine uzandığımda cık cıkladı. “Soldaki tabak senin.” Soldaki tabağı aldım ve diğerlerini beklemeden çikolatalı pastamı yemeye başladım.
“Ne zaman aldın? Çok lezzetliymiş.” Semra abla elindeki limonataları sırayla dağıttığında gülüşümü genişlettim. Bir şeyler yemeye bayılıyordum. “Yaptım.” Serkan kendi pastasını ağzına tıkarken güldü. “Bol çikolatalı.” Limonatamı içip tekrar pastamdan bir çatal alıp ağzıma tıktım.
“Çok güzel olmuş.” Tüm pastam ve limonatam bittiğinde iç çekip arkama yaslandım. Tatlı bir şeylere ihtiyacım vardı ve bu iyi gelmişti.
“Bugün alışverişte Semih Günay’la denk geldik.” Mert bakışlarını elindeki telefondan ayırırken Serkan’ın ağzına yaklaştırdığı çatal havada kalmıştı. “Bir şey olmadı. Sadece söylüyorum. O takım aldı ben elbise, Mehtap için teşekkür etti. Bu kadar.” Mert telefonunu cebine koyup arkasına yaslandı, Serkan’da kalan pastasını yedi.
“Elbisen nasıl bir şey? Giyip göstersene.” Nur yine o enerjik haline dönmüş bir şekilde ayaklarını yere sarkıtıp heyecanla kıpırdandı. “Üşeniyorum.” Başımı olumsuzca salladığımda Nur kolumu dürttü. “Hadi Yağmur.” Başımı sağa sola salladım. Yarın nasıl olsa giyecektim.
“Yukarıya çıkarsam direkt uyurum ben.” Yine de ayaklandım. “Ama seni kırmayacağım.” Merdivene adımlarken bir anlığına etrafımdaki her şey döndü. Birkaç saniye olduğum yerde durup baş dönmemim geçmesini bekledim. Koridorda olduğum için sırtımı duvara yasladım. Yaklaşan birinin adım sesi zihnimde yankılanıyordu.
“Yağmur.” Duvardan aşağı kayıp yere oturduğumda benim gibi diz çöken Serpil’i gördüm. “İyi misin?” Sesi zihnimde yankılanıyordu. “Mert abi?” Midem bulanıyordu. Gözlerimi kırpıştırıp açtığımda önümde biri yatıyordu. Ellerimde kıpkırmızı kan vardı. Kanlar içinde olan kişiye bakmaya korkuyordum. Gözlerimi sıkıca yumdum.
Gördüklerim hayaldi. Geçmiş bitmiş gitmişti.
Çığlıklar, hıçkırıklar, bağırışlar…
Gerçek değil. Gerçek değil.
Buz gibi suyla irkildim. Gözlerimi açamadan yüzüme su tutulduğu için kaçmaya çalıştım ama birisi beni tutuyordu. “Bu delilik. Krizini daha çok tetikleyebilir bu.” Biri bağırıyordu ama kim olduğunu çözemedim. Dişlerimin takırdadığını hissedebiliyordum. Titriyordum ama üşüdüğüm için değildi bu.
Boğuluyordum. Yine o bagajda ve suyun içindeydim. Nefes almaya çalıştıkça burnumu dolduran su ciğerlerimi yakıyordu. “Gözlerini aç.” Omzum sarsıldığında hıçkırmaya başladım. “Buradayım Kuzen. Yanındayım. Güvendesin.”
“Özür dilerim.” Geçmişe bağımlı kaldığım için. Geçmişimi atlatacak kadar güçlü olamadığım için. Sürekli geçmiş yüzünden size zor zamanlar yaşattığım için.
“Tamam. Sorun yok.” Can’ın sesini algıladığımda gevşemeye çalıştım. Can’ım buradaydı. Can buradaysa kollarında her zamanki gibi rahatça ağlayabilirdim. Birbirimize ağlamakta anlaşmıştık, başkalarının yanında gülümsemekten yorulduğumuzda birbirimize gözyaşı akıtacak liman olmanın sözünü vermiştik.
Kaç dakika geçmişti? Yoksa zaman durmuş muydu?
“Bir havlu getirsene.” Mert’in sesini duyduğumda daha çok Can’a sokuldum. Sırtıma vurdu birkaç kere. “Tüm kadınların vazgeçilmeziyim, kaburgalarımı kırmazsan sevinirim.” Gözlerimi açıp başımı kaldırdığımda Can başını eğip göz kırptı. “Daha iyi misin?” İyi hissetmiyordum. Can bana sarılıyor olsa da yalnız hissediyordum. Güçsüz, korkmuş, çaresiz, kimsesiz…
“İyiyim.” Kötüyüm demek bana göre değildi. “Yalancı.” Başımı göğsüne yaslayıp sıkıca sarılmayı sürdürdü. “Hasta olursam bana sen bakacaksın. Nazlı halimi çekeceksin, itiraz etmek yok.” Üzerime örtülen her neyse umursamadım.
“Ne oldu? Ne yaptım?” Gözlerimi açtığımda banyoda olduğumuzu gördüm. Mert küvetin yanına yere oturmuştu. Üzerindeki kıyafetler ıslaktı. “Bir şey yapmadın. Bir tek çığlık atıp ‘Bulut’ diye bağırdın.” Elimdeki kan geçmişe ait değildi. Babamın ölüsünü görmekten korkmuştum ama içten içe yerde yatanın Bulut olduğunu mu düşünmüştüm? Geçmişe bir şekilde katlanabilirdim ama olmamış bir olayı yaşamak çok ağırdı.
“Abim ölsün istemiyorum.” Ses tonum çatallaştığında çenem titremeye başladı. “Bulut niye ölsün? Ben varım Baş Belası. Ben hepinizi koruyacak güçteyim. Unuttun mu?” Unutmamıştım. Mert güçlüydü ama yine de bir insandı.
“Babanın katilini görmenle ilgili değil mi?” Başımı aşağı yukarı salladım. “Babamı benden aldı. Şimdi Bulut var yanımda, babam gibi benim için canını verir biliyorum ama istemiyorum. Birilerinin benim yüzümden zarar görmesini istemiyorum.”
“Birilerine ne zaman zarar veriyorsun, biliyor musun?” Başımı kaldırıp sağa sola salladım. “Ağlarken çok çirkin oluyorsun, gözlerime eziyet ettiğin her saniye bana zarar-“ Oturduğum yerden ayaklanamadan Can beni durdurmaya çalıştı. Mert hafifçe güldü, amacının aklımdakileri uzaklaştırmak olduğunu biliyordum ama bu sefer de buna sinirlenmiştim.
Yağmur sen iyi değilsin ben sana söyleyeyim.
Gayet iyiyim iç ses.
“Eski sen geldiğine göre üzerimi değiştireceğim.” Mert banyodan çıktığında derin bir soluk alıp verdim. Beni sinir etseler de varlıkları bana ilaç gibi geliyordu. Can’a döndüğümde kollarını gevşetti. Sırılsıklam olmuş kıyafetle sırıtıyordu. Oturduğu yerden kalkıp köpeklerin yaptığı gibi başını sağa sola salladı ve saçlarındaki suyu sıçrattı.
“Kalk bakalım.” Küvetten çıktıktan sonra elini uzattı. “Hasta olursan Bulut abi topuğumuza sıkar.” Uzattığı elini tutup banyo fayansına ayağımı bıraktım. Havluya sıkıca sarınırken Can’ın kararsız bakışlarını yakaladım. “Ne?”
“Bulut’a anlatmadığın için vicdan azabı çekiyorsun…” Duraksayıp iç çekti. “Anlat ona. Babası ölen yalnız sen değilsin. Acını paylaşmazsan cidden sonun o hastanede bitecek. Hayal veya gerçek. Siktir et ve ne hissettiğini anlat ona.” Başımı aşağı yukarı salladım. Bulut bir şekilde mutluyken tekrar geçmişi ısıtıp önüne getirecektim. “Bugün konuşurum.” Tek söyleyeceğim şey buydu. İtiraz edemezdim, haklıydı. Bir şey içten içe anılarımı kemiriyordu. O şeyi bulmak için abilerime ihtiyacım vardı.
Odaya çıktığımda kuru kıyafetlerimi giymiş bir şekilde yatağıma oturmuştum bile. Bulut’u görüntülü aradığımda üçüncü çalışta açtığında eliyle saçlarını düzeltip boğazını temizledikten sonra gülümsedi. “Cadı?” Yanlış bir zamanda mı aramıştım? “Bende yeni eve girdim. Oralar nasıl?”
“İyiler…Yalnız mısın sen?” Bulut’un gözleri telefonun ardından bir yere kayıp tekrar ekranı buldu. “Kısmen.”
“Yalnız değilsen sonra konuşuruz.” Kaşlarını çatıp tamamen bana odaklandı. “Keyfin yok gibi, şimdi konuşabilirim seninle.” Oturduğu yerden kalktığını gördüm. Kamerayı tişörtüne bastırırken adım seslerini duydum. Yalnız değilse ona krizimden bahsedemezdim. Hem uzaktaydı. “Ne oldu?” Odasına geçmişti bile.
“Bir atak geçirdim. Yani neden ve nasıl olduğunu bilmiyorum.” Tepki vermesi için beklediğimde birkaç saniye söylediklerimi sindirdikten sonra elini çenesine sürdü. “Gece uyanıyor musun?” Başımla onayladığımda derin bir soluk aldı. “Ne zamandır?”
“Buraya geldiğimizden beri bir şeyler garipleşti.” Bulut öfkeyle kameraya baktığında sustum. “İki, üç haftadan bahsediyorsun Yağmur. Niye baştan söylemedin?” Birden fazla sebebi vardı ama en önemlisi beni o hastaneye kapatma ihtimaliydi. Yapmayacağını biliyordum ama ben bile benim gibi bir deliyi o hastaneye kapatıp sözümü çiğnerdim.
“Oradaki işlerin bitince konuşabilir miyiz?” Birkaç saniye sessizce baktı bana ve pes edip başıyla onayladı. “Ben iyiyim. Sadece geç de olsa haber vermek istedim.”
“Hastanede geçirdiğin zamanları anımsadığını biliyorum ve sana geç kaldığımı da. Ama eğer beni kötü hissettiğin veya kriz geçirdiğin anlardan uzak tutarsan bu sefer de sana geç kalırım. Bunu istiyor musun?” Başımı sağa sola salladım. Tam bir yıl ona ulaşamadığım için aklımı kaçıracağımı düşünmüştüm. O hastanede acılar çekerken onun beni görmek istemeyecek kadar acı içinde olduğunu sanmıştım ama değildi. Haberi yoktu ve öğrenir öğrenmez beni o cehennemden çıkarmıştı.
“Evdeki bir kadın mı?” Konuyu aniden değiştirmiş olmamla afallasa da toparladı. “Kadın olduğunu nereden çıkardın. Fırat ve Baran’layım.” Yalancı. “Selam söyle onlara.” Başıyla onayladığında el sallayıp telefonu kapattım. Göğsümün üzerindeki baskı hafiflemişti bile. Abim benim güvendiğim liman ve öfke duyduğum fırtınamdı. Kapım tıklatıldığında bakışlarım açılan kapıya çevrildi.
“Bana yaptığın çay iyi geldi. Belki sana da iyi gelir.” Nur elindeki kupayla yatağıma yaklaştığında dudaklarımı kıvırıp büyük bir minnetle elindeki kupayı aldım. Karışımı yudumladığımda yanıma yerleşti. “Nasılsın?” Elimi eh gibilerinden salladım. Bacaklarını kalçasının altına toplayıp dikkatle bana bakıyordu. “İyiyim Nur.”
“Konuşmak istemez misin?” Dudaklarım kendiliğinden kıvrılırken bir elimle elini tuttum. Yine mesleki deformasyon yaşıyordu. “Sana dert yanmam etik olacak mı?” Göz kırptığımda omuz silkti.
“Yani burada psikolog olarak durmuyorum. Abinin ve senin arkadaşınım. Neler olduğunu anlatmak ister misin?” Hırkamın bileklerini çekiştirip kolumu kaşımaya başladım. Bundan nefret etsem de kaşınmak iyi geliyordu. Uzandı ve elimi durdururcasına tuttu. “Bana ne olduğunu anlatırsan Serkan ve Mert’in ne düşündüklerini anlatırım.”
“Ne düşünüyorlar?”
“Önce sen Yağmur.” Kaşlarımı çattım. Mert şüphelerinden emin olana kadar tek kelime etmeyecekti ve merak beni için için yiyip bitirecekti. Serkan’sa bu konuda aşırı sert bir mizaca bürünüyordu ve her seferinde bizimkiler tarafından uzaklaştırılıyordu. Konuşmayacaklardı.
“Ben ne anlatabilirim ki? Babamı öldüren adamı gördüğümü, Bulut’un kanlar içinde kaldığını sandım. Mert baktı kameralara. Bozuklar. Bu evin beni tetiklediğini düşünüyor ama neden geçen sene de tetiklemedi ki? Niye bu sene?” Gerginlikle tekrar kollarımı kaşımaya başladım. Bakışları gözlerimle kolumu kaşıyan elim arasında gidip geldi.
“Bitirme projen için çok fazla strese girdiğinden bahsediyordun. Hatırladın mı?” Başımla onayladım onu. Projeyi teslim ettiğim akademisyen bana sürekli olmadık sorunlar çıkarmıştı. Stres seviyemi arttırmıştı bu son proje. “O sıra gerginliğini atmak için bir şeyler kullandın mı?”
“Enerji içeceği içmemden bahsediyorsan Bulut’ta içiyor Nur.” Başını sağa sola sallayıp doğru kelimeleri bulmaya çalışır gibi duraksadığında kaşlarımı ağır ağır çattım. Başka bir şeyden bahsediyordu. Cidden bunu mu düşünüyorlardı? “Ben madde falan kullanmıyorum.” Oturduğum yerden kalkarken getirdiği kupayı komodine bıraktım.
“Sadece her ihtimali-”
“Düşünmeyin. Düşünemezsiniz. Serkan’ın uyuşturucuyu bırakması için ecel terleri döktüğüm zamanları unutmuş olamazlar. O aptal hapların Serkan’a neler yaptığına şahit olmuşken gidip salak bir proje için kafamı dağıtsın diye kullanacağımı mı düşünüyorlar?” Hırkamı bileklerime çekiştirip kaşınmaya son verdim. Serkan bu yüzden mi bana ters ters bakmıştı?
“Sakin ol Yağmur. Her ihtimali düşünmeliler. Sen onlar için kıymetlisin ve sana ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar.” Onları suçlayamazdım çünkü bende bilmiyordum ne olduğunu. “İlaç alman yeni bir şey değil sonuçta. Onların-”
“Ben asla ilaç almadım Nur! Kendime zarar verecek kadar kafayı yemedim. Bunu asla düşünmem.”
“Baban öldükten sonrasında ilaç aldığın zamanları unuttun mu Yağmur?” Hayır böyle olmamıştı. Babamın öldüğü günün akşamında annem ve dedemle aptal bir yemek yiyip odama çekilmiştim. Gözlerimi açtığımda kendimi hastanede bulmuştum ve zehirlendiğimi söylemişlerdi.
“Zehirlenmiştim o gün. Kendimi öldürmeye çalışmadım.” Huzursuz bir taş içime oturmuştu sanki. Nur, yavaşça ayağı kalkarken sanki bir yalana inanıyormuşum gibi acıyla baktı bana.
“Can bulmuş seni odanda baygın. Elinde yarıdan fazlası içilmiş ilaç kutusuyla.” Şaşkınlık her bir zerreme bulanırken ona bakakaldım. Bundan bahsedilmemişti daha önce. Hastanede zehirlendiğim için tutulmuştum. İlaç içmemiştim ki. Başımı olumsuzca sallarken o günü net anımsadığım için Nur’a inanmıyordum.
“Ben intihar falan etmedim. Dedem ve annemle cenaze sonrası güzel bir yemek yedik. Sonra odama çıktım ve uyudum. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim.” Nur’un kaşları çatılırken düşüncelere dalmıştı. Yapmamıştım işte. Bana inanmıyor muydu? O kapanmayan yaram sızlarken gözlerim sulanmaya başladı.
“Yemin ederim ben intihar etmedim. Babamın üzerine yemin ederim…Ben…Ben yapamam. Babam beni kurtarırken ölmüşken onun kurtardığı cana kıyamam.” Gözyaşlarım akarken en az 8 yıl önceki halim kadar savunmasız hissettim kendi. Burnumu çekerken çenem titremeye başladı. “Yağmur-” Nur’un bana sarılmasına izin vermeden geriye adım attım.
“Bu yüzden mi hastaneye kapattılar beni? Babamın ölümünü kaldıramadığım için beni tıktılar sanıyordum. İntihar ettiğimi düşündükleri için miydi?” Ağlamam şiddetlenirken gözlerimi kapatıp derin nefes aldım. Ben ne olursa olsun hayatı sevmeye çalışan biriydim. Bardağın dolu tarafından bakmayı hayat felsefesi haline getirmiş biriydim. İntihar etmezdim. Edemezdim. Ölümden korkardım. Boğularak ölmeden kurtarılmıştım. Babam bana sıkılan kurşunlar için kendini siper ederken vurulmadan kurtulmuştum. İki kez hayatımı kurtaran babamın çabalarını boşa çıkarmamak için bile intihar etmezdim.
Yapmamıştım değil mi? İntihar etmemiştim. Ya ettiysem ve o akıl hastanesinde aldığım herhangi bir tedaviyle unutturulduysa bana. Ne olur öyle bir şey yapmamış olayım.
“Sakinleş. Derin nefes al.”
“Yapmadım.” Sesimdeki çatırdamayla uzanıp bana sarıldı. “Yapmadım diyorsan sana inanıyorum. Hastanedeki doktorlar bir halt bilmiyordur.”
“İleride senin için de aynısını diyecekler.” Ağlamalarım gülüşe dönüştüğünde onun güldüğünü duydum. Geri çekilip gözlerimizi kesiştirdi. “Kendini iyi hissetmen için kimsenin bilmediği bir haberi duymak ister misin?” Başımı onaylarcasına salladığımda birkaç adım benden uzaklaştı. “Fırat’a söylemeyeceksin.”
“Tamam Nur. Söz.”
“Hamileyim.” Gözlerim kocaman açılırken çığlığımı kesmek için elimi dudaklarıma yasladım. Tüm o savunmasız hisseden negatif ruh halim dağıldı. “Sessiz ol Yağmur.” Kapıya bakıp endişeyle bana döndü. “Kimse duymamalı.”
“Ama niye? Fırat manyak sevinecek.” Başını sağa sola sallarken omuzları çöktü. “Aldıracak mısın?” Ses tonumdaki sitemi kontrol edememiştim. “Öyle değil. Hazmetmem gerek.” Yatağa tekrar oturduğunda bacaklarını kendine çekti ve kollarını doladı.
“Korkuyorsun.” diye mırıldandığımda çenesini dizine yaslayarak başını onaylarcasına salladı. "Ben anne olamam." Şaşkınca bakmaya başladım. "Neden?" Gözleri dolarken derin nefes aldı.
"Ben annelik nedir bilmiyorum." Annesiyle arasının iyi olmadığını biliyordum. Melahat teyze, eşi tarafından terk edilmişti ve sonrasında içten içe Nur’u suçlamıştı. Tabi kızının üzerinde aşırı mükemmeliyetçi olması adına baskı da oluşturmuştu. Nur, annesinin onun için diktatör bir ebeveyn olduğunu söylerdi.
“Sen çok güzel anne olursun.” Yanına oturdum ve kollarımı ona sarıp yanağına öpücük kondurdum. “Sen beni tanıdığın için böyle söylüyorsun.”
“Nur bana bak." Kızarmış gözle bana baktı. “İyi bir anne olabilirsin. Çünkü tüm olumsuz annelik deneyimine sahipsin. Bu seni tecrübeli yapar.” Hafifçe kıkırdayarak kollarımı gevşettim. “Hem Fırat’a sahipsin. Onun grubun babası gibi davrandığını biliyorsun. Adam doğuştan baba.” Nur gülmeye başladığında gülüşümü genişlettim.
“Ya her şey kötüye giderse?” Korkusunu anlıyordum ama bu yersizdi. Onlar iyi bir aile olacaklardı. “Hem daha evlenmedik, nişanlıyız. Annem bunun için bile kız-”
“Artık anne sensin. Bu yüzden iplerini eline al annecik.” Suratını buruşturduğunda kahkaha attım. Kulağa berbat bir sesleniş gibi gelmişti. “Meslekleri değiştirelim Yağmur. Ben seni ağlattım ama sen beni güldürdün.” Birilerine iyi gelmek benim rutinimdi.
“Ben eğitimimi abim ve arkadaşlarını iyi hissetmeleri için çabalarken aldım.” Göz kırptığımda başını sağa sola salladı, bacaklarını serbest bırakıp ayaklanırken dudaklarını ıslattı. “Bana biraz zaman ver Yağmur. Ona söyleyeceğim.” Sessizce onu onaylarken sevinçten içim içime sığmıyordu. Fırat abi, çok sevinecekti.
“Sırrın bende güvende.” Bundan memnun bir şekilde odamdan çıktığında gevşediğimi hissedebiliyordum. Geçmişi de birkaç dakika öncesinde geçirdiğim krizi de atlatmış gibiydim. Hayat gayet yolunda gidiyordu ve bana ne olduğunu ben kendi başıma çözebilecek kadar zihnen güçlüydüm.
***
Saçımı düzleştirip makyajımı tamamladım. Dün aldığım pembe kıyafeti üzerime geçirdim ve aynadan kendimi çekip son halimi incelemeye başladım. Tatlı olduğumu düşünüyordum. Sanırım 50 yaşına da gelsem şirin şirin giyinecektim. Kendi halime gülerken telefonum çalmaya başladı. Arayan abimdi. Telefonu açıp kulağıma yasladım.
“Yağmur günaydın.” Saat öğlen olmak üzereydi. 1 gibi orada olmalıydık. “Günaydın abi.” Çantamı elime alırken odadan çıkmak için hareketlenmiştim. “Senden bir şey rica edeceğim. Benim odama gider misin?” Merdivenden inerken alt kattaki odasının kapısına ilerledim.
“Önemli belge falan mı unuttun?” Odasının kapısını açarken havasız olan oda nefesimi kesmişti. “Baş ucu çekmecemi aç. Alt çekmece.” Kaşlarımı çattım. Sorularıma cevap vermediği zaman deli ediyordu beni. Çekmeceyi açtığımda bir silah ve iki küçük tabanca vardı. “Açtın diye tahmin ediyorum. Şimdi oradan bir tane ufak tabancalardan al yanına.” Babamın öldürülmesinden beri silaha dokunmamıştım. Kalbim hızlanırken yatağı çöktüm.
“Bulut gerek var mı?” Kekelerken gözüm silahlardaydı. “Tedbir. İçeri koruma giremeyecek. Büyük ihtimalle Can'ın üzerini arayacaklar girişte. O da silah taşıyamayacak. Silahı çantana koyma. Çantana da bakabilirler. Üst çekmecedeki silah koymak için kayış var. Onu görünmeyecek şekilde bacağına tak.” Derin nefes aldım. Üst çekmeceyi açarken dediği kayışı buldum.
“Mert ve Serkan’da gelecekler.”
“Biliyorum. Ama senin başını belaya sokma gibi bir alışkanlığın var. Yanında silahın olursa rahatlayacağım.” Silah istemiyordum. “Bana sonunda her şeyi anlatman gerekiyor biliyorsun değil mi?” Benden bir şeyler saklıyormuş gibi hissediyordum ve bu çok rahatsız ediciydi. Telefonun ucundan derin nefes alıp verdi.
“Anlatacağım. Sadece beni dinle ve silahı gizli bir şekilde yanına al. Can'ın yanından da ayrılma.” Görmese bile başımla onayladım. Bu saatten sonra Can'a yapışık gezecektim.
“Tamam.” dedim derin bir nefes alarak. Ne zaman onlardan ayrı bir yere gidecek olsam, tedirgin olmaya başlarlardı. Semih ve Mehtap’tan hoşlanmıştım. Abim, onların nişanına giderken silahımı yanıma almamı istiyorsa, endişelenmem gerektiğini biliyordum. Nişanda çıkabilecek en ufak bir duruma karşı tetikte olmalıydım. Yine de Mert’in dediği gibi, dedem beni tehlikeye atacak bir nişana gitmem konusunda ısrarcı olmazdı. Abimin endişelerini yatıştırmak için silahı yanıma almak ve dikkatli olmak en iyisiydi.
"Benim kapatmam lazım." dedi ve cevabımı beklemeden telefonu kapattı. Telefonu yatağın üzerine bırakırken, kayışı üst bacağıma sardım ve silahı almak için çekmeceye uzandım. Ellerim titreyerek silahı kayışa taktım, ardından eteğimi düzelttim. Boy aynasında kendimi kontrol edip silahın görünmediğinden emin olduktan sonra çanta ve telefonumu alarak odadan çıktım. Merdivenlerin sonuna geldiğimde, Mert’in çekmeceden silahını aldığını, şarjörünü kontrol edip beline taktığını gördüm.
“Bu kadar mı kötü bir yere gidiyoruz? Gitmekten vazgeçeceğim.” Mert’in bakışları beni bulduğunda dudaklarının bir kenarı yukarı doğru kıvrılır gibi oldu. “Pembe mi?” Üzerimdeki elbiseye bakıp tekrar ona baktım. Baştan aşağı siyahtı. “Pembeyi sevdiğini bilmiyordum.” Sevmiyordum ama yine de elbise hoşuma gitmişti.
Konuyu mu değiştirdi o?
Merdivenin son basamağını da indiğimde kulaklarımı dolduran ıslık sesiyle bakışlarım merdivenden inen Serkan’ı buldu. Yine siyah kotunu giymişti ve bu sefer üzerine siyah bir gömlek geçirmişti. Serkan asla takım giymezdi.
“Güzel olmuşsun fıstığım.” Elimi tutup etrafımda dönmemi sağladı. Kocaman gülümsediğimde Serkan göz kırptı. “Sana fıstıklı çikolata getirdim.” Diğer elindeki Antep fıstıklı çikolatayı gördüm. Onunla tanıştığımız günün ertesinde barışmak için aldığı çikolatanın aynısıydı.
“Ben istesem çikolatanı paylaşmazsın.” Can koridora girdiğinde beyaz gömlek ve açık tonlarda bir pantolon giydiğini gördüm. Neyse ki o da siyah giyinmemişti.
“Paran var, git çikolata al. Bana ne?” Serkan bir tek benimle çikolatalarını paylaşırdı. Elindeki çikolatayı aldığımda bakışları bana çevrildi. “Çikolata için teşekkürler.”
“Hadi sizi bir çekeyim.” Nur elindeki telefonla aniden belirmişti. Kolumu Serkan’ın omzuna attığımda diğer yanımda Mert durdu. Diğer kolumu da onun omzuna atıp kocaman gülümsedim. Nur, telefonu indirdiğinde sinsice gülümseyip göz kırptı. Ekrana bastığında telefonum çantamda titredi.
“Hadi bitirelim şu işi.” Mert kapıyı açıp çıkarken telefonumu çıkartıp peşinden ilerledim, hepimizin olduğu gruba fotoğrafımızı atmıştı. Mert yine gülmeden poz vermişti ama biz 32 diş sırıtmıştık. Fotoğrafı alıp Instagram’ı açtım ve paylaştım.
“Üç çiçek bir böcek mi?” Mert telefonuna bakarken cık cıkladı. “Böcek olan benim.” Göz kırptığımda “Çiçek olmayı isteyen kim?” dedi, homurdandı ve telefonunun ekranını kilitledi.
“Sen benim çiçeğimsin Mert.” Serkan ona sarılacakken Mert oturduğu yerden yanımdaki boşluğa yerleşti ve Serkan’ı karşımızdaki koltukta bıraktı. “En sonda elini kolunu bağlayacağım.” Mert’in cümlesi Serkan’ın gülüşünü çapkın bir hale getirdi. “Sakın tek kelime daha etme. Ciddiyim Serkan.” Mert’in uyarısıyla dudaklarına hayali bir fermuar çekti ama gözlerindeki neşe son bulmadı. Yine onunla uğraşacaktı, sadece ufak bir mola vermişti. Can, Serkan’la sohbete daldığında Mert’e çevirdim bakışlarımı.
“Gerginsin.” Bakışları bana çevrildiğinde yüzündeki ifadesizliği silmedi. “Bende gerginim.” Gözleri kısıldı. “Kötü bir şey mi olacak?”
“Hayır. Kafanda kurma Yağmur. Bir şey oldu diyelim, seni canım pahasına korurum.” Bunu istemiyordum ki. Birilerinin canının benim yüzümden yanıp hayatlarının son bulması fikrinden nefret ediyordum. “Bunu istemiyorum. Kendini kolla.” Bana sessizce baktı, tek kelime etmeden önüne döndü.
Telefonuma gelen mesajla odağım değişti, Baran’dı. Gelemediği için ve kaçırdığı için pişman olduğunu yazmıştı. Fotoğrafımı bana gönderip güzel olduğumu söylemişti de. Ona hızla cevap verirken yanaklarımın ısındığını hissedebiliyordum.
“İçeri girdiğimizde birbirinizden çok fazla uzaklaşmayın.” Mert’in cümlesiyle ortam gerginleşmişti. Araba yolculuğu boyunca kimse bu emre karşılık tek kelime etmemişti. Araba yavaşlayarak durduğunda ve inerek girişteki kontrol noktasına yaklaştığımızda bile konuşmamıştık. Abim dediği gibi ben dışında herkesi aramışlardı ve Mert’e yaklaştıklarında aramayı es geçip geçmemiz için izin vermişlerdi.
“Seni niye aramadılar?” Mert yanımda yürürken korumacı bir edayla elini sırtıma dokundurdu ve yanında yürümemi sağladı. “Silahım olduğunu zaten biliyorlar. Silahsız gezmediğimi hepsi biliyor. Semih sorun etmeyecektir.”
“Silahını alayım.” Açık alana girmeden önce Poyraz’ın dikilerek Mert’in karşısında durduğunu gördüm. “Nişan olaysız geçsin diye silahları toplattık Mert.”
“Burada gelinle damadı öldürmeyecek ilk kişiyim ve silahım kalıyor.” Poyraz kaşlarını çattı. “Özel kutlamalarda tehlike olmadığı sürece silahımı belimden çıkartmam. Biliyorsun Poyraz.”
“Semih silah istemiyor.” Poyraz’ın Mert’in karşında duruyor olması garipti. Ona çalışıyordu ama yine de söz konusu kuzeninin nişanı olduğunda Mert’e karşı çıkıyordu.
“Semih siktirip gidebilir.” Mert’in öfkelenmeye başlayan ses tonunu fark edince ondan uzaklaştım. “Sorun ne?” Yabancı bir adamın sesiyle bakışlarım gelene çevrildi. Semih’in yaşlı haline benzeyen ve dedemin gösterdiği fotoğraftaki o adam olduğunu anladığımda heyecanlandığımı hissettim. Kır saçlarına rağmen genç ve dinç duran yüz hatlarıyla bana çevirdi bakışlarını ve Semih'inki gibi kahve gözleri gözlerimle kesişti. Bir zamanlar babamla arkadaş oluşu aniden ona karşı sevgi dolu hissetmemi sağlamıştı.
“Silahsız içeri girmeyeceğim Faruk abi.” Mert çenesini dikleştirdi. “Silahın sende kalsın Mert. Onları dinleme.” Bakışları bana çevrildiğinde sıcak bir gülüşle kıvırdı dudaklarını. Hızla elimi uzattım.
“Yağmur Demir.” Babacan bir tavırla güldü ve elimi sıkıca tuttu. “Memnun oldum. Faruk Günay.” Tuhaf bir şekilde içim ısınmıştı adama. Serkan elini sıkıp tanıştığında Can’a döndü.
"Can Selim." dedi daha Can kendini tanıtmadan söylemişti. Can'ın vücudu gerilirken kaşları hafifçe çatıldı. Can'a kendisine uzatılan eli sıkıca tuttu. "Annenizden tanıyorum." diye açıklama yaptı. Can tokalaşmayı kısa keserek elini çekti. Can'ın kırmızı çizgisiydi Asude teyzem. Karşısında ilk kez tanıdığı adamın annesini biliyor oluşu sinirini bozmuştu. Gerilen çenesinden anlayabiliyordum. Faruk Günay bakışlarını bana çevirdi.
“Kapıda beklemeyin. İçeri geçin.” Bakışlarında hissedebildiğim sıcak duygular, buraya gelirken hissettiklerimi süpürüp atmıştı. Bacağımdaki silahtan da Mert’in arabadaki gergin emrinden de uzaklaşmış güvende hissetmiştim.
“Geçelim.” Mert tekrar belime dokunduğunda önlerine geçip yürümeye başladım. Solumda Serkan sağımda Can yürürken arkadan gelen Mert’ti. Sanırsın mafya anasıydım ve onlarda benim korumalarımdı. Kıkırdamaya başladığımda düşüncelerimden sıyrılmak için başımı sağa sola salladım.
Tüm bahçe kokteyl masalarıyla donatılmıştı. Denize sıfır alan konseptiyle süslenmişti her yer. “Oha mekân çok iyi.” Can hislerime tercüman olmuş gibi hayranlıkla konuştu. Kolunu uzattığında koluna girdim ve kokteyl masalarından birinin etrafına yerleştik. Semih ve Mehtap kol kola yaklaşırken gülüşümü bastıramadım. Semih’in üzerindeki takım bembeyazdı, yakasındaki mendilin rengi Mehtap’ın sarı elbisesiyle uyumlanmıştı. Dediği gibi süt çocuğu gibi durmuştu takımı.
“Hoş geldiniz.” Mehtap bana yaklaştığında uzanarak sarılmasına karşılık verdim. Semih diğerleriyle tokalaşırken ki yüz ifadesini bana çevirdiğinde yumuşattı. En az babası kadar sıcak bir ifade belirmişti çehresinde. “Hoş bulduk. Ne güzel olmuşsun.” Geri çekilirken Mehtap’ın elini sıktım. Yeşil gözleri parıldıyordu ve alnındaki banda rağmen mutluydu.
“Teşekkür ederim.” Kocaman gülümseyip tek tek bizimkilerle tokalaştı. Semih’in yanına gittiğinde Semih onu korurcasına kollarını ona doladı. “Bulut gelir diye tahmin etmiştim.” Semih’in cümlesiyle Mert kaşlarını çattı. “Gerilme Mert. Onu özlediğim için diyorum ben.” Sesindeki iğneleyici tonlamayı fark ettiğimde savunma mekanizmam devreye girdi. Semih’in gülüşü küçülürken bakışları yüzümde gezindi. Mehtap onun göğsüne dokunduğunda bakışlarımızı ayırıp nişanlısına baktı.
“Diğer misafirlere hoş geldin diyelim.” Semih sorgulamadan onu takip ederken yüz ifademi eski haline getirdim. “Manyak piç.” Mert’in homurdanarak cebinden bir sigara çıkardığını gördüm.
“Abime laf atana kadarki kısımda gayet iyi birine benziyor.” Mert sigarasını yakarken güldü ve omuzları gevşedi. “Söz konusu Bulut olunca sende manyaksın. Onunla uğraşabilirsin ve laf atabilirsin ama başkası yapınca deliriyorsun.” Sadece Bulut için değildi. Hepsi için çok fazla korumacıydım. Onların hayatını çekilmez yapıp delirtebilirdim ama bir başkası yaptığında koruma içgüdülerim artardı.
“Bizi paylaşamaz. Kötülükte iyilikte ondan gelsin ister.” Serkan gülmeye başladığında ona eşlik ettim. “Manyaklığım manyaklığınızdan.” Savunmam gayet basitti. Onlarda benim için aynısını yapıyordu. Korumacılardı ve bazen boğucu olsa da güvende hissettiriyordu.
“Dans edelim kuzen.” Can cevap vermemi beklemeden elimi tuttu ve duygusal müzik çalan o sahneye çekiştirdi. Her türlü dansı beraber yapa yapa öğrenmiştik ve Can’la daima eğlenirken dans etmeye bayılıyordum. “Yabancı birinin nişanı bu.” Elimi omzuna koyduğumda diğerini avuçlarına bıraktım. “Düzgün dans et Can. Rezil etme bizi.” Gülüşündeki sinsiliğe aşinaydım. Uyarışımla suratı asıldı ve insan gibi dans etmeye başladık.
“Hazır yanlış kalmışken…Konuşalım mı?” Omzunu sıktığımda bakışlarını kaçırdı. Serpil’den bahsettiğimi pekâlâ biliyordu. “Bir şey olduğu yok. Yani geçen gece birlikte olduk ama sarhoştuk.” Bakışları bana dönerken gözlerindeki kırgın ifade yüreğimi sızlatmıştı.
"Sarhoş muydunuz?" diye sordum. Yandan bana baktı ve başını olumsuzca salladı. "Sarhoş olacak kadar içmem biliyorsun. Serpil'de değildi. Zaten ilk o geldi. " Kaşlarımı çattım. Serpil’i uyarmıştım. Enes’le ilgili düşüncelerini netleştirmeden Can’a yaklaşmamasını söylemiştim. Can’ı yara bandı gibi kullanma ihtimaline katlanamamıştım. Can’ın duygularını bile bile onunla olmuştu ve sarhoştuk bahanesine sığınmıştı.
“Neyse ne. Öyle oldu bitti işte.” Neyse ne, diyemezdi. Görebiliyordum parçalanmışlığını. Serpil bunu nasıl bile bile yapmıştı. Korumacı içgüdülerim devreye girerken Serpil’e hesap sorup aralarındaki ilişkiye burnumu sokmak istiyordum. Belki haddim değildi ama yine de Can’ımı bile isteye parmağında oynatmasına izin vermezdim.
“Sen hangisini seçerdin?” Anlamamıştım. Anlamadığımı fark edince devam etti. “Hiçbir şey bilmeden yalanlarla yaşamak mı? Yoksa acıtacağını bile bile doğrularla yaşamak mı?” Belirsizliği sevmezdim. Acaba öyle olsaydı nasıl olurdu? Böyle olmasaydı ne yapardı? Bu tarz düşünceleri sevmiyordum. Bu yüzden sanırım canım yansa dahi doğruları seçerdim.
“Doğrular. Çünkü yalanlar bir süre sonra kendi doğrumuz oluyor. Gerçek doğru, yalanını yıkarken zorlanır. Daha can yakar.” Başıyla onayladı ve gözlerini bana çevirdi.
“Doğruları söyle bana.” Gözlerimi kıstım. “Eren’i hala unutamıyor mu?” Bakışlarımda her ne gördüyse cevabını almış gibi bakışlarını kaçırdı. “Onunla konuşmamı ister misin?” Başını sağa sola salladı. Onu rahatlatacak birkaç cümle konuşmak istedim ama yanımıza gelen bedenle cümlelerimi yuttum.
“Dans edebilir miyiz?” Faruk Günay’dı. “Hem konuşuruz biraz.” Can korumacı içgüdüyle Faruk’a bakarken omzunu sıktığımda bakışları bana döndü ve dans etmek istediğimi anladığı için benden uzaklaştı. Faruk Günay’la mesafeli bir şekilde dans pozisyonu aldığımızda Can bir süre yakınımızda dikildi ve sorun olmadığını anlamış olacak ki uzaklaştı.
“Arkadaşların çok fazla korumacı.” Bakışlarım benimle gelen üç adamın dikkatle seyrettiği kokteyl masasına değdi. “Öyleler.” Tekrar karşımdaki adama döndüm. “Babamla nasıl tanıştınız?” Dudakları kıvrıldı.
“Doğduğumuz ilk andan beri kardeş gibi büyüdük.” Gözlerim kısılırken gözleri anılara dalmış gibi boşluğa odaklanmıştı. “Ahmet, Mehmet ve ben. Sonra Fırat’ın babası Mümtaz katıldı ilkokulda. Ahmet’in kardeşi Harun vardı.” Odağı tekrar beni buldu. “Bulut ve arkadaşları gibiydik bizde.”
“Çocukken niye sizi görmedik o zaman? Ahmet abi öldüğünde de babam gittiğinde de yoktunuz.” Ne cevap vereceğini düşünür gibi bakarken bir anlığına gözlerinden cevabı görebildiğimi sandım. Pişmanlık…Her bir zerresinden pişmanlık akıyordu.
“Vardım ama kalabalık ortamlardan uzak dururum.” Derin bir sessizlikle bakışlarımı eğdim. Onlar hayattayken niye buraya geldiğini sormak istiyordum. Niye ayrı düştüklerini açıklasın, merak ediyordum.
“Babana çok benziyorsun.” Dudaklarım kıvrılırken göğsüm gururla kabardı. Babama benzetilmek hoşuma gidiyordu. O benim kahramanım ve koruyucumdu. "Öyle derler." Gözlerim tekrar gözlerini bulduğunda derin bir sevgi hissediyordum. Sanki arkadaşının kızıyla yıllar sonra konuşmak ona arkadaşına olan sevgisini hatırlatmış gibiydi.
“Bir kızınız olduğunu söylediler. Onunla da tanışabilir miyim?” Başıyla onaylayıp güldü. “Ona sormam lazım.” Belki de burada kaldığım süre boyunca birbirimize arkadaşlık ederdik. Hatta babalarımızın yarım kalan dostluğuna sahip olurduk.
“Kızınız ne okuyordu?” Okul için şehir dışında demişti dedem. “Mimarlık.” Benimle aynı mesleği okuduğu için kocaman gülümsedim. Ortak konuşacaklarımız olacaktı öyleyse. “İyice merak ettim doğrusu-” Yüzündeki gülüş son bulurken kaşları çatıldı.
“Semih! Yat.” Mert’in sesiydi. Başımı onlara çeviremeden Faruk Günay beni kendisine çekip kollarını belime sıkıca sarıp etrafımızda dönmemizi sağladı. Başımı göğsüne gizlemeden önce silahlı adamları gördüm. Silahlardan biri bize diğer Semih’e doğrultulmuştu. Mert, Semih’in üzerine atlayıp kolonlardan birinin arkasına gizlenmelerini saklarken silah sesi duydum.
Bir, iki, üç, dört…
Faruk Günay yere düşerken beraberinde beni de çekti. Kolları gevşemeden beni korurcasına bedenini siper etmişti. Kulaklarım uğuldarken gözlerimin önünde oluşan karaltılara engel olamadım. Silah sesi kesilirken başını yere yasladı.
“Ölme. Ne olursun baba.”
“Baba!” Semih’in sesiyle Faruk Günay sırt üstü yere uzandı. Ondan uzaklaşmak için kalçamı kaydırırken Semih’in onun yanında diz çöktüğünü gördüm.
"Korkma babalar kızlarını bırakmaz."
“Baba? Aç gözünü.” Semih’in çaresiz ses tonu kulaklarımı buluyordu. Derin bir hıçkırık dudaklarımdan sıyrıldığında biri kolumu tuttu. Can yanımda çökerken sulanan gözlerle ona baktım. “O da ölecek mi?”
“Gidelim hadi.” Başımı sağa sola salladım. Babamı götürürken ambulansa binmeme izin vermemişlerdi. Ben gitseydim ölmezdi. Şimdi yine biri beni kurşunlardan korumuştu ve yine ölecekti.
“Ölmesin Can.” Çenem titrerken Semih’in bakışları beni buldu. “Özür dilerim.” Fısıltıyı andıran ses ona ulaştı mı bilmiyordum.
“Kral prensesi yalnız bırakmaz.”
“Bırakmasın.” Oğlunu bırakmamalıydı. Onun babası da benim yüzümden ölür müydü?
💧
Bölüm sonrası sohbet köşesi
İnstagram: ayseilhanl / #sığınak
TikTok: ayseilhanli / #sığınak
Yeni bölümde görüşmek üzere...