Nasılsınız Fıstıklar ❤
👑 İyi ki varsınız❤❤ İyi ki buradasınız. 👑
Keyifli Okumalar
💧
Çelik yelek giyiyordu ve kurşunlardan biri sol kolunu sıyırmıştı. Öğrendiklerim bu kadardı. Mert evde güvende olacağımı düşünüp beni hastaneden çıkartmıştı. Ellerim hala titriyordu ve zihnim bulanıktı. Bana endişeli gözlerle bakıyorlardı ama kendimi durduramıyordum. Bugün yaşananlar sanki geçmişin kapılarını söküp atmıştı. Babamın ölümünü unutmak için yıllarca yaptığım her bir çaba silinmişti.
“Atak geçireceksin yine. Gel otur sakinleş.” Başımı sağa sola sallayıp bahçeye çıktım. Temiz havaya ihtiyacım vardı. O günkü gibi çaresiz ve paramparça hissetmek beni deli ediyordu. “Yağmur.” Nur peşimden bahçeye geldiğinde ona beni rahat bırakmasını söylemek için döndüm, elindeki telefonu avucuma bırakıp içeri geri dönünce kendimi durdurdum. Ekranı kendime çevirdiğimde Baran’ın adını görmek derin bir nefes alarak omuzlarımı gevşetmeme sebep oldu. Telefonu kulağıma yasladım.
“Baran.” Sesimdeki ağlamaya hazır o tonlamadan nefret etmiştim. Baran’layken sürekli ağlak olup ona sığınmaya an kollamak güçsüz hissettiriyordu. Sanki hala yetişkin bir kadın değil de 16 yaşındaki halimdeymişim gibiydi.
“Yağmur.” Şezlonga otururken bacaklarımı kendime çektim ve kollarımı dizime dolayıp çenemi de dizime yasladım. Onun sesini duymak gözlerimde akmayı bekleyen gözyaşlarının özgürce süzülmesine sebep oldu. “Meleğim ses ver.”
“Babam gibi ölecek sandım. Babam gibi kurtardı beni.”
“Yaşıyor. Poyraz’la konuştum. Bomba gibiymiş.” Biliyordum. Ölmediğini bilmek ve nefes alışının beni mutlu etmesi gerekirken tepeden tırnağa paramparçaydım. “O günü mü hatırladın?” Görmese bile başımla onayladım onu. Hafifçe hıçkırırken elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim.
“Keşke o gün gibi burada olup bana sarılsan ve gözlerimi kapatıp her şeyin yoluna gireceğini söylesen.”
“Ben hala seninleyim ve yanında olsaydım dediklerini yapardım.” Bunu duymak bile rahatlatıcıydı. “Baban için üzgünüm. Sende üzgün olup ağlayabilirsin. Kimse bir şey diyemez. Duygularını bastırmak zorunda değilsin. Ağladığında da güldüğünde de Yağmur’sun. Kendini durdurma.”
“Ne zaman geleceksiniz?” Sesimdeki titreyişi umursamadım. Ağlayabilirdim. İnsan olduğumun göstergesiydi bu. Canımın yandığını ve acı çektiğim için ağlayarak rahatlamak istediğimin…
“En kısa sürede. Tamam mı?” Onaylayan ses çıkardığımda şezlongda uzandım. Gökyüzündeki yıldızlara bakarken derin bir soluk alıyordum. Babam kötü hissettiğimizde Bulut’la benim yanıma uzanıp gökyüzünü seyrederek konuşurdu. Şu an yaptığım buydu. Babam yoktu ama yaptıkları ruhuma işlenmiş bir şekilde hayatımın her bir zerresinde beliriyordu.
“Şimdi kapatacağım. Sonra sabah seni tekrar arayacağım tamam mı?” Onaylayan bir ses çıkartıp telefonu kapattım. Telefonu diğer şezlonga bırakıp koltuktaki örtülerden birine sarınarak şezlonga uzandım. İçerisi tutsak gibi hissettiriyordu ve benim temiz bir özgür havaya ihtiyacım vardı. Gözlerim ağırlaşırken gökyüzündeki yıldızların ağır ağır karanlığa bulandı.
Belime dolan kollar ile havalandığımı hissederken endişeyle gözlerimi araladım. Gökyüzü hafifçe aydınlanmaya yüz tutmuştu. Gözlerim Baran’ı bulduğunda başımı göğsüne yaslayıp yürümeye devam etti. “Uyumaya devam et. İçeri taşıyorum seni.” Gözlerimi kapatıp kollarımı boynuna doladım.
"Gerçek misin?" Rüya mı görüyordum? Kolları daha sıkı sararken başıma öpücük kondurdu. Rüyaysa bile çok rahatlatıcıydı. “Söz uyandığında burada olacağım.” Ağırlaşan gözlerimi dinleyip kapattım ve sıkıca sarıldım. Uykuya dalarken göğsüme yayılan sıcaklık ve huzura tutundum.
***
Saçlarımda gezen parmaklarla uykum yavaş yavaş dağılırken mırıldandım. "Uyuyoruz şurada.” Parmaklar dururken gülme sesi kulaklarımı doldurdu. Gözlerimi araladım, kafamı kaldırdım. Tanıdık mavi gözleri görmemle kalbim hızlandı ve dilim damağım kurudu. Dirseklerimde doğrulurken gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyordum.
“Sen gerçek misin?” Gözleri yüzümde ağır ağır gezindi. Elinin tersiyle yanağımı okşarken çenemi tutup aşağı çekti ve dudaklarıma öpücük kondurdu. Karnımdaki o tuhaf his yerini alırken Baran diliyle dudaklarını ıslattı.
"Sence gerçek miyim?" Gözlerimi kıstım. Çenemdeki elini tutup çektim uzanarak dudaklarımızı tekrar birleştirdim. Elimi yanağına koyarken alt dudağını dişledim. Boğuk bir şekilde inlerken dudaklarını çekti. Dudakları olduğundan daha fazla kırmızı bir hal almış, göz irisleri büyümüştü. Şaşkınlıkla bana bakarken dudaklarımı kıvırdım.
"Gerçek olup olmadığını anlayamamıştım da." Şaşkınlığın yerini eğlenen gülümseyişi aldı. Başını sağa sola sallarken derince nefes aldı. Yatağın ortasına oturup bağdaş kurdum. Doğrulurken gözlerime baktı. Elimi elinin içine alıp üzerini öptü. Bu hareketi tüm vücuduma elektrik akımı yayılmıştı.
“Önemli işleriniz vardı? Nasıl geldin? Abim sormadı mı?” Benim gibi bağdaş kurarak dizlerimiz birbirine değecek şekilde karşıma geçti. “Acil işimin olduğunu söyledim. Çünkü burada olmalıydım.” Aptal çocuk seni. Sıcacık hissettiriyordu.
“Projeyi tamamladınız mı?” Dünkü yaşananları konuşmak istemiyordum. “Evet. Attım İbrahim’in önüne. Artık proje bitti. Onunla iş yapmak zorunda değiliz.” Alnındaki saçlara parmaklarımı değdirdiğimde bana her seferinde izin verdiği gibi engel olmadan baktı. Saçlarına kimsenin dokunmasından hoşlanmazdı ama çocukluğumdan beri izin verdiği nadir kişilerden biriydim.
“Kahvaltı yaparsan seni Faruk Günay’a götüreceğim.” Ellerimi indirirken şaşkınlıkla ona baktım. Mert’in beni hastaneden çıkarmak için acele ettiğini anımsadım. Tehlike artık yok muydu? “Eve geçmişler. Görüp geliriz. İyi olduğuna şahit olursun hem.” Düşünceliydi ve hayatımdaki ufak detaylara önem verişi ona olan aşkımın nedenini hatırlatıyordu. Baran Deniz daima bir yolunu bulup iyi hissettirirdi.
“İyi ki buradasın Baran.” Gülüşünü genişletip yataktan çıktı. Kulaklarının kırmızılaştığını görünce kıkırdadım. İltifatlar onu utandırır güzel cümleler kızartırdı. “Aşağı iniyorum. Çok bekletme beni.” Odadan çıkıp kapıyı ardından kapattı.
Banyoya girip işlerimi hallettikten sonra üzerimdeki kıyafetten kurtulup gündelik kıyafetlerimi geçirdim. Dünkü olanlardan sonra kafamı biraz dağıtmıştım. Baran'ın burada olması da etkiliyordu bu durumu. Aşağı indiğimde kahvaltı hazırlanmıştı. Nur beni görüp yanıma geldi ve gülümseyerek omuzuma dokundu. “Daha iyi misin?”
“İyiyim.” Kolunu omuzlarıma dolayıp sıkıca sardı. Bana karşı daima nazik olmuştu. Olmayan ablam gibiydi. Elimi karnına hafifçe dokundurdum. “Konuştunuz mu?” Karnına baktı ve elimi çekmemle kendi elini koydu. Suratı asılmıştı. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde gözlerinin içindeki o anne olma isteğini görür gibi oldum.
“Bugün geldiklerinde konuşacağım.” Başımla onayladım ve güven verircesine omuzuna koydum elimi. “Çok sevinecektir. Her seferinde abiden çok baba gibi sardı herkesi. Çok iyi anne baba olacaksınız.” Dudakları kıvrılırken gözleri ışıl ışıl oldu.
“Umarım” Gözlerini kırpıştırırken eliyle yüzüne hava yaptı. “Beni ağlatma. Susturacak Fırat'ımda yok burada. Siz uğraşırsınız.” Ufak kahkaha attım. Hızlıca modunu değiştirip korkunç bir yüz ifadesi takındı. Sır verecekmiş gibi yaklaşıp fısıldadı.
“Bugün mutfağa Mert ve Can girdi.” Gözlerim korkuyla açılırken elimle ağzımı kapattım. “Şaka yapıyorsun.” Bu korkunçtu, berbat aşçılardı.
“Baran? Sen ne zaman geldin?” Baran'ın kokusu burnuma dolarken sağımda sıcaklığını hissettim. “Sabaha karşı geldim. Sen nasıl oldun?” Nur uzanıp kısa bir sarılma faslından sonra ellerini boş ver anlamında salladı.
“Ufak bir üşütme. Sen bizimkilerle niye dönmedin ki?” İmalı ses tonuyla bana göz kırptı. “Önemli bir işim çıktı burada.” Yandan bana baktığında tebessüm ile karşılık verdim. Önemli işi biz mi oluyoruz Yağmur?
“Tamam tamam bir de Fırat'ıma hanımcı dersiniz.” Arkasını dönüp gülerek oturma alanına doğru ilerledi. Peşinden giderken yemek masasının hazırlığına şaşkınlıkla baktım. Masa on üzerinden ondu ve bunu Mert’le Can mı yapmıştı? Şaşkındım.
“112’yi ara. Mide zehirlenmesi için ambulans iste.” Baran’ın acımasız yorumuyla Mert kaşlarını çattı. Serkan kahkaha attı. “Ben direkt yemeyi reddediyor ve aç kalıyorum.” dedi Serkan masaya yandan garip garip bakarken.
“Aç kalın. Ben yerim hepsini.” Can suratını asarak sofraya oturdu. Mert elindeki yumurta pişirdiği tavayı bırakıp oturdu. “Dinlemeyin onları. Boş konuşuyorlar yine.” diyerek sandalyeme yerleştim. Aslında onlarla aynı fikirdeydim ama yine de uğraşlarının hakkını vermek istiyordum.
“Yağmur sizin tarafınızda. Siz kazandınız. Yiyeceğiz işte yaptıklarınızı. Anlat bakalım ne yaptın?” Can kaşları çatık bir şekilde Serkan’a ters ters baktığında pankeklerden birini tabağıma koydum.
“Neyse pankekler benden. Yumurtayı Mert kırdı.” diyerek Can konuşmayı sürdürdüğünde Nur ile göz göze geldik. Mert elindeki çatalı sertçe masaya koydu. “Eskidendi o. Dikkat ettim bu sefer tek bir kabuk bulamazsınız.” Yumurtaya uzanıp ekmeğimi bandım ve ağzıma büyük bir lokmayı koyarken çiğnemeye başladım. Bildiğimiz yağın içine yumurta kırmıştı ama bu onun için büyük bir gelişmeydi. Çünkü ağzıma tek bir yumurta kabuğu gelmemişti. Baş parmağımı kaldırıp gülümsedim.
“Helal olsun.” Mert dişlerini göstererek omuzlarını dikleştirdi. "Alt tarafı yumurta kırdın ne bu havalar?" Serkan'ın sözleriyle kaşlarını çattı.
“Senin için küçük, millet için büyük bir adım bu.” Baran eğlenceli ses tonuyla bakışlarım istemsizce ona döndü. Yumurtayı ağzına tıkarken gülümseyerek kahvaltısını sürdürdü. Bakışlarımı önümdeki pankeke çevirip büyük bir ısırık alarak çiğnemeye başladım. Ağzıma yayılan o yakıcı tuz his ile yüzümü buruştururken istemsizce midem bulandı.
“Ne? Nesi var?” Can kolumdan dürtüklemişti. Bakışlarımı ona çevirirken pankeklerden birinden küçük parça koparıp ağzına tıktım. Peçeteyi alıp ağzımdakini koyarken çaya uzanıp birkaç yudum içtim. Can yüzünü buruşturdu. Ağzındakini yutarken çaya uzandı o da.
“Şeker yerine neden tuz koydun?” Ağzımdaki o aşırı tuz tadı geçtiğinde omuzuna hafifçe vurdum. Omuzunu tutarken pankeklere baktı. “Ne bileyim ben? Şeker yazan kutudakini kullandım.” Baran ve Serkan kahkaha atmaya başlarken Nur gülümseyerek tabağındaki pankeki eski tabağına bıraktı.
“Tadına bakmadın mı?” Mert gülümseyerek sorduğunda Can kaşlarını iyice çatmıştı. “Niye tadına bakayım? Şeker yazan kutuda şeker olur.” Serkan öne eğildi ve eli karnında kahkahalarını yarıda kesti.
“Baran'a eşek şakası olsun diye yerlerini değiştirmiştim.” Can sinirle ağzına salatalık tıktı. “Yağmur mutfağa girmişti. O neden karıştırmadı.” Can ağzı doluyken öfkeyle konuştu. Kırk yılın başı mutfağı girip başarısız olması moralini bozuyordu.
“Çünkü ben üzerindeki yazıya değil önce tuz ile şekerin tadına bakarım hep. Ama-” Pankeklere uzanıp konuşmaya devam ettim. “Senin için zehir bile içerim Can'ım.” Pankeki ağzıma götürecekken elimden çekildi. Baran'a şaşkınlıkla bakarken duygusuz bir ifadeyle bakıyordu.
“Ölüp gideceksin. Bulut bizi ardından öldürür. Yeme.” Gözlerimi devirdiğimde gözlerinde öfke pırıltılarının geçtiğini gördüm. Omuz silktim. “Haklı. Bunu yiyen kesin ölüp gider.” Serkan tadına baktığı pankekten sonra geri kalanını tabağın köşesine koyarken göz kırptı.
“Bir daha mutfağa girenin yedi sülalesini si-”
“Höst!” Mert oturduğu yerde dikleşip öfkeyle bağırdı. Kaşlarımı çatıp Can'a baktım. “Akrabayız biz. Benim sülaleme laf atma.” Gözlerini devirip çayını içti
"Tek kuzenin bir benim. Ayrıca kızım sen akraba sevmiyorsun ki.” Haklıydı. Yalancı ve arkadan atıp tutan kimseyi sevmezdim. Akrabasını seven dünyalı değil uzaylıdır. “Haklısın.” Peynir ağzıma atarken Mert gözlerimizi kesiştirdi.
"Serpil nerede?" Gerçek arkadaş olarak arkadaşımın olmadığını o an fark ettim. Kaşlarımı çattım. Dün kriz anındaydım ve nerede olduğunu umursamayacak kadar kendimde değildim. Onu unutmuş olmaktan pişmanlık duysam da Can önce kayıp boğazını temizledi. “Eren diye bir arkadaşındaymış. Dün telefonun bende kaldığı zamanda mesaj attı.” Can’ın tüm neşesi kaçmış şekilde elini cebine attı ve çıkardığı telefonumu bana uzattı. Elinden aldığımda göz teması kurmadan yemeğine devam etti.
Bir süre masa da sessizce yemek yenildi. Kahvaltım bitince kendi tabağımla beraber bitmiş kahvaltı tabaklarını üst üste koyup mutfağa yöneldim. Tabakları sudan geçirip makineye dizerken işim bitmişti bile. Arkamı döndüğümde dudaklarımdaki baskı ile gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Gözleri parıldayarak bakan Baran geri çekilirken elindeki tabakları arkamdaki tezgâha koyup tekrar gözlerimizi kesiştirdi.
“Baran, ya biri görse?”
“Beni öptüğünü söylerim. Suç Yağmur’da, dayanamadı yakışıklılığıma diyerek suçu sana atarım.” Hafifçe güldüğümde dişlerini göstererek gülümsedi. Yüzünden çok saçlarıydı favorim. Mavi gözlerindeki parıltıydı neşemin sebebi.
“Sana bir soru sorabilir miyim?” Parmak uçlarımı saçlarına daldırırken okşadığımda başıyla onayladı. “Saçlarına çocukluğumuzdan beri benim dokunmama izin veriyorsun. Saçlarını neyden koruduğunu söyleyecek misin?” Birkaç saniye gözlerimin içine sessizce bakarken zihninde geçen karmaşanın bitmesini bekliyordum.
“Annemden. Saçlarımı sevmezdi.” Elim durduğunda kaşlarımı çattım. Devam etmese de devamını gözlerindeki ifadeden anlamıştım bile. Saçlarını mı çekiyordu? Zarar mı veriyordu ona? Annesi, Baran’ın üzerine titriyordu. Çocukken gördüklerimin arkasında yaşananlar da mı vardı? Sormak istedim ama devam etmemem için parmaklarımın dokunuşundan uzaklaştı.
“Kahve içer misin?” Kahve makinesine yönelirken olduğum yerde kalakaldım. “Kahvaltı doyurucu değildi.” Kahveyi çekmeceden çıkartırken omuzları çökmüştü ve başını eğerek kahve makinesine odaklanmıştı.
“İçmem.” Kalan tabakları da yerleştirip elimi yıkadıktan sonra havluyla kuruladım. Baran kahvesini kupaya alırken bana döndü. Yanında ilerlerken mutfaktan çıktık. Baran kapalı bir kutu derken hissettiklerim tam olarak bu anlarda çıkıyordu. Sanki aslında farklı bir hayat yaşamıştı ama merkezini biz yaparak o kısımları gözden geliyormuş gibiydi.
“Bize kahve yok mu?” Can'ın sorusuyla Baram gözlerini kıstı. “Mutfakta kahve de makine de var.” Dudaklarını büzdü. “Siz iyi çift oldunuz he.” Baran içtiği kahveyi püskürtürken öksürmeye başladı. Etrafta bizimkiler olmadığı için rahatlayarak Baran’a döndüm.
“Ortalık yerde ne konuşuyorsun?” Baran'ın öfkeli ses tonuyla kaşlarını çatmış Can'a bakıyordu. Telefonu cebinde titrerken ekrandaki Bulut yazısıyla ayaklandı. “Bahçedeyim ben.” Baran bahçeye çıkınca Can oturduğu yerden kalkıp yanıma oturdu.
“Toparlandın mı?” Başımı 'evet' anlamında salladım. Koltukta ona doğru dönerek omuzlarına doladım kolumu. “Canım benim. Sen iyi ki yanımdasın.” Belimi sıkıca sararken gülümsediğini duydum. “Sende iyi ki varsın kuzen.” Geri çekilirken gözlerinin içi gülümseyerek baktı bana. “Analarımız yerine biz kardeş olaydık.” dedi iç çekerek. Gülümserken saçlarını karıştırdım.
"Kardeş olmak için kan bağına ihtiyacımız yok.” dediğimde başıyla onayladı. Teknik olarak kan bağımız vardı ama bu sözü kullanışımızın anlamı bu değildi. Birbirimize bağlıydık ve bunun için kan bağından fazlasına sahiptik. Kardeş gibiydik.
“Baran’la, Faruk Günay’ı ziyaret edeceğiz.” Olumsuz bir ses çıkarttığında “Bulut bundan hoşlanacak mı?” dedi. Bulut çoğu şeyden hoşlanmazdı ki. “Abime söylediniz mi?” Kafasını kaldırmadan sağa çevirdi ve bana baktı.
“Aradım ama açmadı. Mesaj gönderdim. Seni aramadı mı?” Başımı olumsuzca salladım. Aramamıştı. “Kesin daha önemli işleri vardır.” diye mırıldandım. Bakışlarımı ellerime çevirdim ve parmaklarımla oynamaya başladım. Abimden kalan ve kapanmayan yaram vardı. Babamın yasıyla bir yıl yalnız bırakmıştı beni. Beni görmek istemeyecek kadar öfke duyduğunu sanmıştım. Gelene kadar ömrümden ömür gitmişti ve şu an iyi oluyor olmamız geçmişteki yaralarımın kapandığı anlamına gelmiyordu.
“Seni umursadığını biliyorsun.” Omuzumu sarıp sıktı. “O zamanları kimse geri veremez. Ama şimdini de geçmişinle zehredemezsin.” Bakışlarımı ona çevirdiğimde sıcak bir şekilde gülümsüyordu. Geçmişin kırgınlıklarını bastırırken beklemediğim anlarda ortaya çıkmasına engel olamamak benim suçum değildi.
"Sen ciddi olman gereken zamanlarda çok mantıklı konuşuyorsun." Gülümseyerek karşılık verirken telefonumun sesi odayı doldurdu. Telefonu cebimden çıkarıp baktım. Abim. Kolunu çekerken koltuktan kalktı. "Allah sabır ve güç versin." Arkasını dönerken odadan çıktı. Telefonu açarken kulağıma yaklaştırdım.
“Niye bana söylemedin?” Arkama yaslanıp kafamı tavana çevirdim. “Yağmur. Her şey yolunda mı?”
“Öyle. Sen işlerini hallet. Ben iyiyim.” Derin bir sessizlik aramızda büyürken gözlerimi kapattım. Baran benim için bir şekilde ilk koşan olurken benim abim hep olayları öğrenip kendime geldiğim zaman ortaya çıkıyordu. Bulut Demir, bana her seferinde geç kalıyordu. “Konuşmayacaksan kapatacağım. Birazdan Faruk Günay’ı ziyarete gideceğim. Baştan haber veriyorum.”
“O nasıl?” Gözlerimi aralayıp doğruldum. “Yaşıyor.” Babam gibi ölmemişti, yaşamaya devam etmişti. Bulut’la konuşmaktan kaçtığım tüm duygularım ortaya çıkmıştı. Babamın ölümünü ve sonrasında yaşadığım derin yalnızlık gibi dünkü saldırıyı da konuşmak istemiyordum.
“Şu an yoldayım ve geliyorum. Bende ziyaret edeceğim. Beni bekler misin?” Onlardan hoşlanmadığını sanıyordum. “Kardeşimi kurtardığı için ona teşekkür etmeme izin ver, Yağmur.” Kalbimdeki sızıyla yüzümü buruşturdum. Neden böyle olmak zorundaydı ki?
“Tamam bekliyoruz.” Telefonu kapatırken parmaklarımla oynamaya başladım.
***
Günayların evinin oturma alanında beklerken Bulut solumdaydı, Baran’sa sağımda. Diğerleri gelmek istemişlerdi ama abim şimdilik tam kadro olmadan gelmek istemişti. “Evleri güzelmiş.” Etraf açık tonlarla sıcacık hissettiren bir mobilyalarla döşenmişti. Bir duvar boydan boya fotoğraf çerçeveleriyle doluydu.
“Nereye?” Oturduğum yerden ayaklanırken Bulut sormuştu, gergindi. Onu cevaplamadan duvara yaklaştım ve çerçeveleri inceledim. Çoğunda Semih vardı. Babasıyla, Mehtap’la, Poyraz’la. Fotoğraflardan biri babam, Ahmet abi ve Faruk Günay’ın mezuniyet cüppesiyle verdikleri pozdu.
“Babalarımız burada.” Omzumun gerisinden baktığımda Baran da ayaklanıp yaklaştı ve babasının olduğu çerçeveye özlem dolu bir bakış attı. Bakışlarım dört çocuğun ortasında oturan bir bebeğin olduğu fotoğrafa kaydı. Arkalarında hepimizin babası oturup kocaman gülmüşlerdi. Fırat, Bulut, Baran, ben ve Semih olduğunu düşündüğüm çocuk. Çocukken beraber oynadığımızı hatırlamıyordum. Abimler hatırlayacak kadar büyük gözüküyorlardı.
Niye Semih’in bizden uzağa taşındığını merak ediyordum.
“Hoş geldiniz.” Faruk Günay’ın sıcak ses tonuyla irkildim. Yaramazlık yaparken yakalanmış çocuk gibi çerçevelerden uzaklaşıp Bulut’un yanına gittim. Arkasından Semih geliyordu. Faruk Günay’ın kolundaki bandaj dışında gayet iyi ve dinç görünüyordu.
“Geçmiş olsun.” Bulut’un cümlesiyle Faruk ona elini uzattı. Onun elini sıkmak istemiyor gibi birkaç saniye duraksasa da uzatılan eli sıkıca tuttu. Faruk’un bakışları bana döndüğünde başıyla çerçeveleri işaret etti.
“Biraz meraklıyımdır. Bizim çocukluk fotoğrafımızı gördüm. Bir de babalarımızın olduğu fotoğrafı.” Bulut yanımda gerilirken kaşları çatıldı. “Ama kızınızın neye benzediğini hala bilmiyorum. Fotoğrafı yok mu?”
“Yağmur. Hasta ziyaretine geldik.” Bulut’un sinirli ses tonuyla şaşkınlık benliğimi sardı. Yine çenem düşmüştü ve gereksiz sorulara odaklanmıştım. “Haklısın.” Semih’in kaşlarını çatarak Bulut’a baktığını görmezden gelerek koltuğa yerleştim. Hepsi sırayla otururken sessizce orta sehpadaki saçma sapan boyanmış vazoya baktım. Komik görünüyordu. Ufak bir çocuğun yapacağı kadar dağınık boyanmıştı.
“Yağmur’un küçükken ne bulduysa boyadığı bir zaman vardı. Bu vazoya benzer bir vazo yaptığını anımsıyorum.” Baran baktığım vazoya karşı konuşurken dudaklarımı kıvırıp ona döndüm. Küçüklükten beri bir şeyleri boyamaya bayılırdım ve annem bundan ölümüne nefret ederdi. Kadına hak veriyordum, bir sabah uyanınca kimse televizyonunun manzara resmiyle boyandığına sevinmezdi.
“Bir keresinde babamın arabasını boyamıştım.” Baran gözlerini kıstığında Bulut’a döndüm. “Ama pembe bisiklet aldığı için arabasını boyayıp çiçekler yapmıştım.” Bulut’un dudakları kıvrılır gibi olsa da ifadesizliğini korudu. Bu ortam onu geriyordu ve nedenini anlamıyordum.
“Mehmet ne yaptı?” Faruk Günay’ın neşeli konuşması bakışlarımın merkezi olmasını sağladı. “Ertesi gün bisikletimi götürdü ve mavi bir bisikletle döndü. Yine de uzun bir süre o arabayı kullandı.” Kıkırdadığımda babamın sert mizacına rağmen bana karşı daima sabırlı ve sakince yaklaştığını bilmek göğsümde filizlerin açmasına sebep oluyordu.
Bulut boğazını temizleyip dikkatleri üzerine topladı. “Size kimin saldırdığını biliyor musunuz?” Semih konuşmak için dudaklarını araladığında Faruk elini onun bacağına koydu ve ondan önce cevapladı. “Hayır.” Biliyorlardı. Yalan söylediğini fark edebilen bir ben değildim. Bulut ellerini kucağında kenetlerken kaşlarını havalandırdı.
“Buyurun kahveler.” Mehtap elinde tepsiyle girdiğinde elimi Bulut’un sırtına değdirdim. Bakışları bana kaydığında sakinleşmesi için gözlerinin içine bakmayı sürdürdüm. Gerilmesi gerekmiyordu. Aralarında her ne olduysa olmuştu ve şu an buraya gelmek isteyen oydu. Bu yüzden sakin olup misafirlikte olduğunu idrak ederek sessizce kahvesini içmeliydi, kalkıp gidecektik zaten.
“Ellerine sağlık.” Mehtap’a mırıldanırken kahvemi aldım. Aklımı kurcalayan bir şey vardı ve sorup sormamak arasında gidiyordum. O silah Semih ve bana doğrultulmuştu. Mert, Semih’i kurtarmak için atılırken Faruk Günay, aynısını benim için yapmıştı. Semih’le ortak düşmanımız yoktu. Semih’le ortak bir arkadaşımız bile yoktu. Poyraz sayılmazdı.
“Size saldıran kişileri bulunca bana söyler misiniz?” Semih’in gözlerine baktığımda babasının bir kez daha onun bacağını sıkarak susturduğunu görebiliyordum. “Çünkü size saldıran bana da saldırdı. Tek hedef Semih değildi, değil mi?” Faruk Günay’a baktım. Ona saldırılsaydı onun arkasından saldırırlardı. Hayır. Beni öldürmek istiyorlardı.
“Ortalık karıştı dediler. Sana saldırdıklarını söylemediler.” Bulut’un öfkeli ses tonuyla ayaklandığını gördüm. “Niye nişanında kardeşime saldırıyorlar Semih?” Semih ayaklanırken Baran’da kalktı. Bulut’un önüne geçerken onun omzuna elini çarptı. Kahvemi sehpaya bırakıp ayağı kalkarken Semih’in önüne Mehtap geçti.
“Semih sakın.” Elini onun dudaklarına yaslayıp her ne söylediyse onu susturmuştu. Faruk Günay sıkıntılı bir ifadeyle ayaktaki iki adamı izledi. “Adam olsaydın da kardeşinin yanından ayrılmasaydın.” Semih, Mehtap’ı önünden çektiğinde Mehtap’ın korku dolu gözleri abimle Semih arasında gidip geliyordu. Nefes alışverişi hızlanırken Faruk Günay, kaşlarını çatıp ayağı kalktı, Mehtap’ın yanına giderek onu oturma alanından çıkardı.
“Ne yapıyorsunuz?” İkisine ters ters baktığımda bakışları bana çevrildi. “İlkokul teneffüsünde miyiz? Medeni insanlar gibi oturamıyor musunuz?” Semih’e döndüm. “Geçmiş olsun tekrardan ama üst üste travma yaşamış nişanlına bir travma daha yaşattığın için mutlusundur umarım.” Semih’in bakışları endişelenirken etrafına bakındı. Öfkelenince etrafında ne olduğunu göremiyordu anlaşılan. “Hadi Bulut. Seninle buraya gelmek bir hataydı.” Onların arasından geçip çıkışa adımlarken kaşlarımı çattım. Aptal testosteron yarışlarından nefret ediyordum.
“Özür dilerim.” Koridorda Faruk Günay’la çarpıştığımda elini koluna yaslayıp acıyla çenesini kastı. “Sizi görmedim.” Başını sağa sola salladı. “İyiyim kızım. Sorun yok.” Kızım. En son babamdan duyduğum bu kelimenin bana hissettirdiği duygulara benzer sıcaklık kaplamıştı bedenimi. Belki de babamın arkadaşı oluşu bana babamı anımsatıyordu.
“Teşekkür etme fırsatım olmadı.” Başımla oturma alanını gösterdim. “Abim adına özür dilemeye de.”
“Ne için teşekkür edeceksin ki? Hayatını kurtardığım için mi?” O da vardı tabi. “Hayatta kaldığınız için.” Birkaç saniye sessizce baktı gözlerime. “Yani hayatımı kurtardığınız içinde minnettarım ama ilk neden daha ağır basıyor. Biliyor musunuz bilmiyorum. Babam beni kurtarırken öldü ve siz aynı şekilde beni kurtarınca onun gibi gitmenizden endişelendim. Bu yüzden teşekkürler, nefes almaya devam ettiğiniz için.” Gözlerimin sulanmasına engel olamamıştım.
“Rica ederim. Gerçi bu benim elimde değildi ama olsun.” Gülüşüyle çenem titredi. Bir iki adımla ona yaklaşıp sarıldığımda sağlam kolunu omzuma sardı. “Her şey yolunda. Sıkma canını. Hiçbir şey senin suçun değildi.” Ölseydi benim yüzümden ölecekti. “Hem sen benden daha zayıf ve güçsüzsün. Vurulman sonun olurdu.” Gülmeye başlarken geri çekilip ciddi olmaya çalıştım.
“Bu berbat bir destek oldu.” Omuz silkti.
“Oğlan babasıyım ben. Emin ol bu kibar halim.” Dişlerini göstererek gülümsedi. Kızı ondan uzakta olduğu için oğlan babasıydım diyordu. “Kızınıza bunu söyleyeceğim.” Gözlerini yalandan korkuyla açıp öne eğildi. “Kızım babalıktan reddeder beni. Sakın yapma.” Kıkırdarken omzumu sıkıp beni serbest bıraktı.
“Sen akıllı bir çocuksun ve Mehmet seni çok seviyordu. Mehmet’in ölümünden de benim vuruluşumdan da sen sorumlu değilsin.” Yavaşça gerginliğimden kurtuldum. Bunu defalarca kez bana söylemişlerdi. Yine de hiçbiri bu kadar beni rahatlatmamıştı. “Teşekkür ederim.”
“Rica ederim, Yağmur.” Yanımdan geçip koridorda ilerlerken Bulut ve Baran onunla karşılaştı. Bulut’a bir şey söylediğinde Bulut’un kaşları çatıldı, gözlerinde nefret yerine hayal kırıklığı geçmişti. Onlara odaklandığım için Baran’ın yanıma gelişini geç fark edebildim. “Hadi onu arabada bekleriz.”
“Faruk Günay ona ne söyledi?” Baran duymuştu ve dehşete kapıldığını görebiliyordum. Cevap vermeden önce evden daha sonra bahçeden çıkmamı sağladı. “Baran?” Arabanın kapısını açıp geçmem için beklerken kafası burada değil gibi dalgındı.
“Gidiyoruz.” Bulut bahçeden hışımla çıktığında Baran kaşlarını çatıp ters ters ona baktı. Onların bakışlarıyla yaşadıkları hesaplaşmayı umursamayı bırakıp arabaya geçtiğimde bir süre daha sabit kaldılar. Bulut dudaklarını aralasa da Baran ona arkasını dönüp içeri girdi ve yanıma oturdu. Bulut elini yüzüne sürtüp pes ettikten sonra arabaya bindi ve enden uzaklaşmaya başladık.
Burada bir halt dönüyordu
***
“Mert?” Yanına oturduğumda elindeki telefondan başını kaldırdı. “Senden bir şeyi araştırmanı isteyeceğim. Yapar mısın?” Başımı sola yaslayıp her dediğimi yaptırdığım o masum bakışlarımı attım. Gözleri kısılırken telefonunu kucağına bıraktı. “Bu bakışlarını iyi biliyorum. Benden ne istersen yaparım, beni manipüle etme Baş Belası.”
“Günay ailesini araştırır mısın?” Kaşları çatıldı. “Babamla bağlantısı, hatta annemle olan bağlantıları da dahil.” Derin bir soluk alırken itiraz edecek o yüz ifadesini takındı. “Her şeyiyle. Ne öğreniyorsan benden saklamayacağına yemin etmeni istiyorum.”
“Bunu neden yapmalıyım?”
“Çünkü bir şey var. Bulut gizliyor. Günaylar gizliyor. Dedemin yıllar sonra durduk yere babamın arkadaşının oğlunu söylemesi ve nişanına gitmemi istemesi…Liste uzar. Sen araştırırsan başım belaya girmez. Araştırmazsan yemin ederim kendi başıma bulurum cevapları. O zaman başım belaya girerse kafanı duvara vurursun.” Mert’i ikna etmenin en olası yolu güvenli olmamdı. Başıma bir şey gelmesindense benimle iş birliği yapmak onun için daha mantıklı olandı.
“Bulut benim arkadaşım, Yağmur-”
“Seninle mahallede tanışan ilk bendim. Bulut’un değil, benim arkadaşımsın.” Dudakları kıvrıldığında kaşlarımı kaldırdım. Mert 12 yaşlarındayken karşılaşmıştık. O zamanlar kavgacı ama sürekli dayak yiyen bir çocuktu. Mahallenin iri çocukları onu kovalarken saklanması gerekiyordu, o saklanırken çocukların kafasına taş atmıştım. Çocuklar benim üzerime gelirken de Mert saklandığı yerden çıkmıştı. Dayak yiyecekti ve bunu engellemek için arabalardan birinin camını taşla kırıp taşı çocuklardan birinin önüne atarak arabadan uzaklaşmamızı sağlamıştım. Tabi mahalleli arabayı kıranın bu çocuklar olduğunu düşünüp onları ailelerine şikâyet etmişlerdi. Tabi sonra karşımıza çıktıklarında yanımda abimler vardı. Mert’le birleşip onları bir güzel dövmüşlerdi.
“Orası öyle. Ama Bulut’un sakladığı şeyi öğrenmemek için bile araştırmam.”
“Tamam.” Kollarımı göğsümde çaprazlarken bakışlarımı ondan çektim. “Ben kendim bulurum.”
“Yapmayacaksın. Poyraz’ı tembihleyeceğim. Seni gözetleyecek ve engel olaca-Siktir.” Bacağına tekme atıp yanından kalktığımda sinirle eve yürümeye başladım. Hepsi abime çalışıyordu ve bu beni deli ediyordu. Öfkeyle yürürken evden çıktım. Sinir ediyorlardı beni.
“Yağmur.” Poyraz’ı umursamadan ormana koşmaya başladım. Ormanda gizlenecek yerleri iyi biliyordum ve düşüncelerimi toparlayabilmek için hepsinden uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Ağaç kovanlarından birinin gövdesindeki açıklığa gizlenirken bir süre sonra Poyraz koşarak yakınından geçti. Telefonumu çıkartıp yürüyüşe gittiğim mesajını gruba gönderip not defterini açtım.
“Abimle Semih anlaşamıyor, ortak bir kadını seviyorlar ama bu Mehtap değil. Birkaç gün önce Semih ile beni öldürmeye çalıştılar. Bulut, Semih’i öldürecek kadar nefret etse bile benim gözümün önünde yapmazdı bunu.” Kendi kendime mırıldanırken telefonun kalemiyle ekrana bağlantıları ve olayları not ettim. Babamla Faruk Günay arasındaki çizgiyi kalınlaştırırken annemin yanına soru işareti koydum. Ona sorduğum soruların cevabını almam imkansıza yakındı. Bu yüzden kırmızıyla ismin yanına ünlem koydum.
“Dedeme sorabilirim ama o da canı istediğinde soruları duymazlıktan geliyor.” Dedemi sarıyla işaretledim. Bulut sakladığı her neyse dedem biliyordu. Bundan emindim. Hatta annemde öyle. Bulut’un, annemlerin kavgasını anlattığı sabahı anımsadım. Gitmeyecekler, demişti. Nişanı mı kastetmişti yoksa başka biriyle ilgili bir olay mıydı?
“Ne sırlar dünyası ailem varmış be.” Acaba bam diye Faruk Günay veya Semih ile mi görüşmeliyim? Zihnimde yanan fikirle kocaman gülümsedim. Mehtap biliyor olabilirdi. Sonuçta nişanlısı Bulut’tan bahsetmiş olmalıydı. Not defterini kapatıp numaralara tıkladım ve Mehtap’a mesaj yazmaya başladım.
“Merhaba, ben Yağmur. Acil görüşme planlamalıyız. Ben kahve severim ama yemeğe aşığımdır. Seçeneklerimiz bol ve emrine amade. Geri dönüşünü bekliyorum.”
Telefonum anında titredi. “Dışarı çıkabilmem imkânsız. Semih kapıya adamları dikti. Güvenli değil.” Omuzlarım çökerken bir mesaj daha geldi. “Gelirsen sana çok güzel kahve yaparım. Dün can sıkıntısından pasta da yaptım. Beraber yeriz.” Birkaç saniye mesaja baktım. Onların evinde abim gibi gerilmemiştim ama Bulut’un birinden hoşlanmamasının da daima bir sebebi olmuştu. Kararsız bir ifadeyle mesaja bakarken yine her zaman olduğu gibi Bulut’un sevdiklerine ve sevmediklerine öncelik verip kendimi hiç düşünmediğimi fark ettim.
“Olur. Geliyorum.” Saklandığım yerden çıktım ve ormanda onların tarafına doğru yürümeye başladım. Telefondan Poyraz’ın numarasını bulunca Mehtap’ın yanına gittiğimi yazarak gönderdim. Uzun bir süre sessizce ilerledikten sonra korumaların olduğu bahçe kapısını gördüm. Korumalardan biri beni fark edince kulaklığına dokundu.
“Silahım yok. Ormandan çıkmış deli bir kadınım.” Kıkırdayarak seslendiğimde koruma sandığım Semih arkasını döndü ve şaşkınlıkla çevrelendi çehresi. “Davetsiz değilim. Nişanlın davet etti. Pasta yemeye geldim.” Dudakları kıvrılırken korumalardan birinin omzuna dokundu. Kapı kayarak açıldığında geçmem için işaret verdi. Peşimden içeri girerken kapı kapandı.
“Pastayı tek başına bitirmem imkansızdı. Geldiğin iyi oldu.” Semih’in sesindeki muziplikle neşemin arttığını hissedebiliyordum. “Mehtap canı sıkıldıkça kek, kurabiye vs. yapıyor. Tüm adamlarım onun yüzünden formdan düştükleri için fazladan spor yapmaları gerekiyor.”
“Mehtap’la başka bir evrende kardeş olabiliriz. Benim de canım sıkıldıkça ne bulduysam pişiririm. Abimde senin dediğini söylüyor bana. Dayanamıyormuş ve kilo almamak için fazladan spor yapması gerekiyormuş.” Abimin adı geçmemişti, yine de Semih’in gülüşü küçülmüştü.
“Bulut’la aranızdaki sorun ne?” Evet. Benim dilimin bir kemiği yoktu ve meraklı olduğum zaman sorularımı sormaktan da çekinmezdim. “Buraya laf almak için mi geldin?”
“Abimle aranızda olanları sana doğrudan sorduğum için laf almaktan ziyade sorguya çekiyorum diyebiliriz.” Kapıya üç kez uzun bir kez kısa vurduğunda açıldı ve Mehtap saçlarını tepede atkuyruğu şeklinde toplamış gündelik kıyafetleriyle bile göz alıcı görünüyordu. Yeşil gözleri parıldarken uzandı ve bana sıkıca sarıldı. Geri çekilirken içeri girdik. Oturma odasına yerleşirken Mehtap mutfağa gitti.
“Abin biliyor mu burada olduğunu?”
“Poyraz’a söyledim, birazdan basarlar burayı.” Kahverengi gözleri kısıldığında kaşlarımı kaldırdım. “Gözümü korkutmaya mı çalışıyorsun?” Başımla onayladım onu. “Poyraz, aileden. O yüzden sayılmaz. Korkmadım.”
“Abimle arandaki olanlar ne?” Tekrar sorduğumda dirseklerini bacağına yaslayıp öne eğildi. Gözleri parıldarken gülüşü genişledi. “Buraya laf almak için mi geldin?” Aynı cümlesini benimki gibi tekrarladı.
“Pasta yemek için geldim ve şu an laf almaya çalışmadan doğrudan soruyorum. Merakım giderilmezse bela çıkarmak gibi bir huyum var.” Son söylediğim tehdit değildi, doğruydu. Bir şeyi merak edince illaki başıma bir iş geliyordu veya etrafımdakiler merakımdan payını alıyordu. “Bulut bir şey söylemiyor.”
“Bulut hiçbir zaman bir şey söylemez. O sessiz kalır ve kaçar. Gerçeklerden, doğrulardan, olmuşlardan…Eskiden abine kızardım. Ama artık nedenini biliyorum. Kurcalama Yağmur.” Bulut gibi meraklı oluşumu bastırmaya çalışıyordu.
“Nişanda bize sıkanlar kim?” Gözlerindeki parıltı silinirken kaşları çatıldı. “Birilerinin beni öldürmesi için abilerimin yanında sessizce beklememi mi bekliyorsunuz? Ben babamın kızıyım. Kanım kaynıyor.” Gülüşü genişledi.
“Tam babanın kızısın. Belli oluyor.” Bunu aşağılayıcı bir tonlamada söylemediği için iltifat olarak algıladım. “O nişan benimdi ve babamla dans ettiğin için aslında babamı hedef aldılar. Kimse seni öldürmeye çalışmıyor.” Sanki çocuk kandırır gibi konuşuyordu.
“Geçen evinize saldıran ve Mehtap’ı öldürmeye çalışanlar kimdi?” Sessizce baktı gözlerime. Sanki soru sormam onu memnun ederken bir yandan sinir ediyordu. “Çok konuştuğumu söylerler. Asıl sorun, sorularıma cevap almadığımda çenem düşer. Gidene kadar konuşurum. Başın patlar. Lanet edersin. Keyifle pastamı yer giderim ama sabaha kadar baş ağrısı çekersin. Sen daha yenisin bu yüzden baştan uyarıyorum.”
“Çenen harbiden düşükmüş.” Elini alnına sürdü. “Yine de dayanıklıyımdır. Anlat. Başımı patlat, Yağmur.” Arkasına yaslanırken sağ ayak bileğini sol bacağına yasladı.
“Neyi anlatayım? Çocukluğuma dönmemi ister misin? Orada bizimkileri delirttiğim zamanları anlatabilirim.” Bileğindeki saate baktı. “Hazırım.” Ben uyarmıştım, o kaşınmıştı.
***
Semih elini başına yaslarken yorgun gözlerle bana bakıyordu. Mehtap iki kez kahveleri yenilemişti ve beni Semih’in aksine pür dikkat dinliyordu. Hatta kendi çocukluğundan anılarını anlatırken onun da çenesi düşmüştü.
“Bulut’la Baran mahallede dayak yediklerinde ben de Fırat’la onları döveni dövdüm. İkisinin kulaklarını ısırdığım için korkarak kaçtılar. Babam çok kızdı, yine de Baran’la Bulut’a daha çok kızdı. Onlar beni değil ben onları korudum diye.” Mehtap, Poyraz’ın kıçını kurtardığı zamanlardan bahsetmeye başlarken Semih gömleğinin ilk iki düğmesini gevşetti.
“Pes ediyorum.” Semih ellerini iki yana açtı. “Bulut ne çekmiş bunca sene?” Şaşkınlıkla dudaklarım aralandığında Semih güldü. “Çenenle hepsine işkence çektiriyorsun ve bunu söyleyemiyorlar. Hepsine üzüldüm.”
“Kalbimi kırıyorsun bak. Hepsi hür iradeleriyle hayatımdalar. Kimseyi zorla tutmuyorum.” Abim ve arkadaşları artık isteseler de hayatımdan çıkamazlardı. Onları çok seviyordum ve onlarda beni. Birbirimizin hayatından parça parça yer kaplıyorduk ve bundan memnundum. Onlar benim ailemdi ve ailemin benden gitmesine izin vermezdim.
“Semih senin aksine sessizdir. Onu konuşturmak için çatlıyorum Yağmur. Ara sıra gel ki susmanın dinlemek olduğunu anlasın ve bu yüzden konuşmaya başlasın.” Mehtap kıkırdayarak pastasını yemeye devam etti. Semih ona bakarken gözlerini kısmıştı. “Ben konuşuyorum. İftira atma bana.”
“Ya tabi. Seni konuşturana kadar patladım. Senin hakkından Yağmur gelir.” Sohbet samimi hissettiriyordu. Sanki yıllardır yakındık ve görüşüyorduk.
“Soruma cevap verecek misin?” Semih başıyla onayladı. “Mehtap’ı kaçırdığımızda peşimize akrabaları takıldı.” Mehtap’ın gülüşü küçüldü. “Onların tezgahladığı iş. Buraya giremiyorlar. Haliyle nişanı bastılar. Malum açık alan.”
“Mehtap burada seninle mutlu değil mi? Niye peşinize takıldılar ki?” Mehtap ve Semih’in birbirlerine âşık olduğunu görebiliyordum. Nesi yanlıştı bunun? Mutlu olmak için birbirlerine sığınmamışlar mıydı? Daha ne istiyorlardı onlardan?
“Hakimiyet çabası. Bizim oralarda kadının sözü yoktur, itaati vardır. Orada kalmak istemedim. Poyraz yardım etti ama Semih’ten bildiler. Bu yüzden kendilerince Semih’e ve Poyraz’a bilendiler.” Mehtap’ın omuzları çöktü, gözlerinde suçlu bir ifade belirmişti.
“Tamamen itliğine yapıyorlar. Başını kaldır. Senin bir suçun yok. Asıl günahkârlar onlar.” Semih’in öfkeli sesiyle Mehtap bakışlarını ona çevirdi. “Kimse seni benden alamaz. Alırsa da bedelini öder.” İkisinin bakışlarındaki yoğunlukla sessizliğimi korudum. Sevdalarını buram buram hissediyordum.
“Vay anasını. İlişkiniz iliklerime kadar titretti.” Elimi dudaklarıma yaslayıp suratımı buruşturdum. Hay benim dilime. Semih kahkaha atarken Mehtap kızaran yanaklarıyla kocaman gülümsedi.
“Senin hayatında biri yok mu?” Mehtap imayla gülümsediğinde gözlerimi kıstım. “Abime mi çalışıyorsun Mehtap?” Kahkaha atarak Semih’e göz kırptı. “Abine çalıştığım doğrudur.” Bulut’a laf çıkmayacağını biliyordum. Onun dostu değillerdi bu yüzden Baran’ı anlatma isteğimi bastırdım.
“Baran iyi çocuk, Bulut biraz sorun çıkartacak.” İrkildim. Bunu Semih nereden biliyordu ki? “Bulut neye sorun çıkartacak?” Semih’e diktim bakışlarımı. Öne eğildi ve başını sağa yasladı. “Ben Bulut gibi kör değilim Yağmur. Baran’ın diğerlerine nazaran sendeki yerini görebiliyorum.” Baran’la beni görmemişti bile. Bunu tahmin etmek yerine gözlemlediğini açık ediyordu.
“Baran, benim çocukluğum, tıpkı diğerleri gibi.” Semih arkasına yaslandı ve gömleğinin yakalarını çekiştirdi. “Öyle diyorsan öyle olsun.” Yakınımda olsaydı abimlere yaptığım gibi bacağına tekmemi atma isteğiyle dolup taşıyordum.
“Ne bu imalı gülüşler? Dua et yakınımda değilsin.” Tehdidimle kaşları havalandı. “Tekmemi yerdin.” Sessizce gülümserken yanağındaki gamzeler belirginleşti.
“Korkma sırrın bende güvende.” Bulut’un bu Semih denen adama karşı negatif hissetmesinin asıl nedenini anlıyordum. Uyuzdu. Pislikti. “Bir abi olarak tavsiyemi iyi dinle. Bulut’a söylemek gibi bir düşünceniz varsa da bunu erken yapın. Bazı şeyleri hep geç öğrendiği için sinirleniyor.” Neye ithafen bunu söylediğini bilmiyordum, yine de haklıydı. Bulut acıdan kaçardı. Olabileceklerin olmasına engel olmaktansa olmaması için çabalardı. Bir nevi acıyı ötelerdi. Hastaneye kapatıldığım yıl, onun hala hangi acıdan kaçarak ortalıktan kaybolduğunu bilmiyordum. Bir sebebi vardı mutlaka. Yine de yanımda olmadığı gerçeğini görmezden gelmeme engel olamıyordu, bu özelliği.
“Abimi iyi tanıyorsun. Anladığım kadarıyla çocukluğunda buraya taşınmışsınız ve abimle bağlantınız olmamış bile. Bir dönem abim ortalardan kayboldu. Babamın öldüğü zamanlar. O zamanlar bağlantı kurup düşman oldunuz-”
“Bulut benim düşmanım değil. Onun içinde ben bir düşman değilim. Sadece anlaşamıyoruz Yağmur. İkimizin arasındaki problemi sen çözemezsin. Daha fazla merak edip bir şeyleri zorlama. Bende sabır bol ama Bulut benim tersimdir. Sabrı yoktur. Mehmet abiye benzese de geri kalan her bir hücresi aynı annesi.” Bulut, babamı sevse de anneme tapardı. Bu yüzden bazen bende babam kadar annemin kopyası olduğunu düşünürdüm.
“Annemden hoşlanmıyorsunuz.” Sustu. Sessizliğine rağmen gözlerinde nefreti gördüm. Annemi öldürmek isteyecek kadar saf bir öfkeydi. Annem onların da mı canını yakmıştı? “Annem ne yaptı? Tüm bunlar annemle mi alakalı? Seninle Bulut’tan bahsetmiyorum.” Elimle duvarı işaret ettim. “Babalarımızın ikili fotoğrafları var. Yakınlar belli ki. Dedemin gelmemi istemesinin sebebi de bu olmalı. Ama annelerimiz yok orada. Babamdan, Bulut’tan, dedemden hatta Baran’ın babasından bahsediliyor ama annemin adını ağzınıza bile almıyorsunuz.”
“Hoş geldin.” Faruk Günay’ın oturma odasına girdiğini gördüm. Kaşları çatıktı ve Mehtap’la Semih’e ters ters bakıyordu. Semih boğazını temizleyip ayaklandı. “Havadan sudan konuşuyorduk.” Mehtap kocaman gülümseyerek Faruk Günay’ın yanına gitti. “Otur baba. Ayakta kalma.” Faruk onun dediğini yapıp koltuğa çöktü.
“Kolunuz nasıl oldu?” Bakışları yumuşarken dudakları kıvrıldı. “Eski toprağım ben. Ufak bir kurşun canımı almaz.”
“Dedemde her yaralandığında aynı cümleyi söylüyor. Size öğreten o mu?” Kıkırdadığımda oturduğu yerde iyice yayılarak yerleşti. “Asım baba, beni büyüten adam. Hakkını ödeyemem.” Semih tekrar koltuğuna çöktü. “Haksızlığa asla gelmezdi. Mehmet’le çocukken kavga ederdik. Oğlunu asla ayırmadan hatalı olduğunda cezalandırırdı. Yalan yok iyi dayak yedik ondan.” Dedem sert bir adamdı, bir kez olsun bana veya Bulut’a bir fiske vurduğuna şahit olmamıştım. Demek ki babamın zamanında şimdikinden daha farklı sertlikteydi.
“Dedem yaramazlığı sevmez.” Kahkaha attı.
“Mehmet’le yaramazdık zaten. Deden ne yaptıysa buna engel olamadı. Bir ara görüşmemizi engelledi. İşte o zaman cezaların en büyüğünü vermiş oldu.” Bakışları duvardaki çerçevelere çevrildi.
“Sonra ne oldu?” Heyecanla kıpırdanıp ona doğru bedenimi çevirip kolumu koltuğun koluna yasladım. “O dönem yatılı kalıyorduk. Okulda bizden hoşlanmayan bir grup vardı. Onlar geceleri bize saldırdılar. Beni köşeye sıkıştırdılar, dövdüler. Harun’un saçını kestiler. Diğer üçü delirdi. Deden sonunda anladı bizim ayrılmamızın yan yana olmaktan çok daha problem getirdiğini. Ayrılırsak güçlü olmayacağımızı anlamıştı.” Şu an Harun amca ve ondan başka hayatta kalan yoktu. Baran’ın babası Ahmet amca, Fırat’ın babası Mümtaz amca, babam Mehmet. Hepsi dağılmıştı ve ölmüştü.
“Babamla çocukluktan beri arkadaşsanız, sizin ayrılmanızı sağlayan neydi?” Çerçevelerdeki bakışlarını bana çevirdi. “İş, güç. Semih’i büyütmek için güvenli bir yere ihtiyaç duydum ve geldim.”
“Dedemin yanı güvenli değil miydi?”
“Annenin yanı güvenli değildi.” Sorunun annem olduğunu hissetmiştim ama bunu dile getiren ilk kişiydi. Detaylarını merak ediyordum. Ne olduğunu da sormak istiyordum. Telefonumun melodisi yükselirken elimi cebime atıp çıkarttım. Bulut’tu.
“Bence haberi olmadan uzun bir süre geçti bile.” Semih homurdanırken telefonu açıp kulağıma yasladım.
“O evden çık, Yağmur. Yemin ederim içeri girersem çok daha kötüsü olacak.” Cevabımı beklemeden arama sonlandığında oturduğum yerden ayaklandım. “Pasta ve kahve için teşekkürler. Abim gelmiş.” Semih ve Faruk Günay birbirlerine bakıp kaşlarını çatsalar da oturdukları yerden kalkıp kapıya kadar eşlik ettiler bana. Bahçe kapısına adımlarken Bulut, demir kapının dışında bekliyordu, elleri arkasındaydı ve yüzündeki öfke adımlarımı yavaşlatıyordu.
“Arabaya bin.” Bahçeden çıktığımda başıyla arkasındaki arabayı işaret etti. Bakışları bir an olsun arkamdaki adamlardan ayrılmamıştı. Dediğini yaparak arabaya yerleştiğimde birkaç saniye daha bakışlarını diktikten sonra şoför koltuğuna oturdu. Konuşmadan arabayı çalıştırdı, tüm bedeni gergindi.
“Ne zaman geldin sen?”
“Şimdi.” Orman yoluna saparken eve giden sapağa kadar tek kelime etmeden aramızdaki sessizlik büyüdü. Arabayı sapakta durdururken elini çenesine sürttü. “Yağmur, sen beni deli mi edeceksin?” Bakışlarını bana çevirirken kaşlarımı çatarken buldum kendimi. “O, aileyle bir daha görüşmeyeceksin. Kafana sıkılmasını mı bekliyorsun? Adam kendi nişanında güvenliği sağlayamıyor. Ya düşmanları çekip vursa seni.”
“Dedem düşmanlarının evine giden her misafire sıkıyor mu? Sen asıl sorununu söyle.” Kemerini çözüp tamamen bana döndü. “Beni aptal mı sanıyorsun abi? Gözlerindeki bakışların anlamını çok iyi bilecek kadar seni tanıyorum. Bir şey saklıyorsun. Hissedebiliyorum.”
“Bir halt bildiğin yok.” Arabanın kapısını açıp indiğimde peşimden indiğini duydum. Arabanın etrafını dolaşıp tam karşına dikildim. “Bir daha o eve gitmeyeceksin. Bir daha Günaylar ile görüşmeyeceksin.”
“Ben senin adamların değilim abi. Bana emir verince inadım devreye giriyor biliyorsun. İstediğimle, istediğim zaman, istediğim evde, istediğim şekilde buluşurum. Buna engel olacak bir bilgin varsa söyle. Çocuk değilim ben. Neyin yanlış olduğunu anlayıp buna göre şekillenecek kadar büyüdüm.”
“Hala çocuksun. Benim kız kardeşimsin. Ayağına cam batsa o camı bırakan kimse yedi sülalesini yakarım Yağmur.” Omzumu tutup sıktı. “Ne olduğunu sana anlatırsam yanan sen olacaksın. Senin yanmana izin vermeyeceğim.”
“Benimle mi ilgili?” Korkarak sorarken hayır cevabı almak istiyordum. Bir şeyde benimle alakalı olmasın istiyordum. “Bizimle ilgili. Bütün ailemizle ilgili.” Buna annem, babam ve dedem de dahildi. Büyük bir olay mıydı?
“Ben hastanede kaldığım zaman ortalardan kaybolmuştun. Babamın öldüğü günden 1 yıl sonra geri döndün. Beni oradan geç kurtarmanın sebebi bu sır mı?” Başıyla onayladı. Ondan uzaklaştım. Nereye gittiğini de neden geri gelmediğini de ne yaptığını da bilmediğim o geçen 1 yıla kırgındım.
“Eğer…Eğer sakladığın her neyse…Bunu senden önce öğrenirsem kapanmamış ve hiç konuşulmamış o bir yıl var ya…O zamanı burnundan getiririm. Seni de asla affetmem. Ne oldu bilmiyorum. Ama konu ailemizle ilgiliyse bana da söyle. Sen söyle abi. Bir kez olsun gerçeklerden ve acıdan kaçıp ortalardan kaybolma ve tam karşıma geçip bir bir anlat. Yoksa-”
“Yoksa ne?”
“Yemin ederim ölsen de seni affetmem. Eğer ben öğrenip gerçekle yanarsam silerim seni Bulut. Abilik hakkını da umursamam.” Yolda yürümeye başlarken onu ardımda bıraktım. Ona sert çıkmaktan hoşlanmasam da bazen karşısında sinecek biri olmadığımı göstermem gerekiyordu. O hastanedeki kadın değildim ben. Benden bir şey yapmamı istiyorsa elle tutulur bir bilgiyle gelmeliydi bana. Abim beni olaylardan uzak tutmak yerine kaçmadan benimle paylaşmayı öğrenmeliydi. Çünkü ben acılarıma ve kırgınlıklarıma rağmen asla kaçmamıştım ondan.
💧
8 yıl önce…
“Bulut nerede?” Baran’ın bakışları bilinci kapalı ve kolluna serum bağlanmış Yağmur’daydı. İntihar ettiğini söylemişlerdi ama Baran biliyordu. Yağmur, yaşamaktan asla vazgeçmeyecek kadar hayatı seviyordu. Ne olduğunu bilmiyordu sadece. Yağmur’un, Mehmet Demir’i kaybetmesinin onu ne denli yaraladığının farkındaydı. Kendi babasını kaybettiğinde 10 yaşındaydı ve şu an bile acısının aynı tazelikte kaldığını hissedebiliyordu.
“Mert aramaya gitti.” Fırat konuştuğunda Yağmur’un kıpırdandığını gördü. Yatağa yaklaşıp kenarına oturdu. Gözleri kırpıştırılarak açıldı, nerede olduğunu anlamak için etrafa bakarken Baran’ın mavi gözleriyle gerginliği garip bir güvene çevrildi.
“Baran.” Baran onun elini tutarken Fırat yatağın diğer yanına geçti. “Fırat abi.” Baran’ın yaptığını yapıp yatağın kenarına oturdu. “Bulut nerede?” Yine kendisine ne olduğunu sormadan önce Bulut’u soruyordu. “Babam benim yüzümden öldü diye kızıyor bana. Değil mi?”
“Baban senin yüzünden ölmedi ki.” Baran’ın cümlesi yalnız ona değildi, kendisineydi de. Kendisini suçlamadığı bir günü olmamıştı. “Bulut seni asla bırakmaz.” Fırat’ın cümlesi Yağmur’un hıçkırıklarını arttırmıştı. “Abim beni bıraktı. Kızdığı için. Annem haklı.” Baran, onu sakinleştirmek istese de dışarıdaki gürültüler buna engel oldu. Yağmur bir anlığına ağlamayı kestiğinde kapı açıldı. İçeri üç önlüklü doktor girdi.
“Yağmur’u götüremezsiniz. O iyi. Ben bakarım ona.” Can’ın bağırışı tüm hastanede yankılanıyordu. Kendisini tutan korumalardan kurtulmaya çalışıyordu. “Kardeşim o benim. Bensiz yapamaz o.” Dışarı çıkıp kapıyı kapattılar.
“Ne oluyor?” Fırat sorduğunda Asım Demir ve Nesrin doktorun arkasından yaklaştı. Doktor, Baran’la Fırat’a doğru dönerek konuşmaya başladı. “Hastanın travma sonrası stres bozukluğu olduğuna karar verildi. Bu yüzden ilgili birimde bir süre kalması ve kontrol edilmesi gerekiyor.” Baran’ın kaşları çatılırken Asım Demir’e döndü.
“O iyi.”
“İntihar etti.” Nesrin korkuyla mırıldandığında Baran derin bir soluk çekti ciğerlerine. Yağmur’un, onlarsız yapamayacağını biliyordu. “Yağmur için.” Asım Demir’in cümlesiyle Baran, Fırat’a döndü. Engel olurlarsa ve Yağmur daha kötüleşirse bunun vicdan azabını çekeceklerdi. Ama engel olmazlarsa Yağmur’u korktuğu o yalnızlığa mahkûm edeceklerdi.
“Bulut nerede? Nerede bu herif Nesrin teyze?” Fırat bir adım ileri attı. “Bulut gelene kadar erteleseniz mi bu kararı? Burada kalsın en azından. Akıl hastanesinde Bulut gelene kadar iyice kafayı yer.”
“Bulut yok. Aratıyorum onu. Yağmur, intihar etmeye kalktı. Bende torunumun orada olmasını istemiyorum ama ya arkamızı döndüğümüz ilk anda bunu tekrar denerse-”
“Asım amca, Yağmur asla intihar etmez.” Baran öfkeyle ileri adım attığında Fırat onun göğsüne elini yaslayıp sakinleşmesi için birkaç kez vurdu. “Onun dedesi o. Asım amca diyorsa sesimizi çıkartamayız Baran.”
“Ben onu gözetlerim. Yağmur’a bakarım.” Baran, Asım’ın gözlerine bakarken öne eğildi. “Yaparım Asım amca. Onu bir saniye yalnız bırakmam. Mehmet amca bana emanet etti onu. O hastaneye götürmenize izin vermem.”
“Onun iyiliği için Baran. Bende memnun değilim bu durumdan.” Asım’ın gözlerindeki samimi ifadeyle Baran, Fırat’ın elinden kurtuldu. “Orada yalnız kalacak. Yağmur, daha da kötüleşecek. O zaman sorumluluk alacak mısınız?” Hem Asım’a hem de Nesrin’e baktı. “O zaman karşınıza dikildiğimde sorumluluk alsanız iyi edersiniz.” Yağmur’un odasına girip kapıyı ardından kapattı.
“Can niye bağırıyor? Bulut’a bir şey mi oldu?” Yatağa yaklaşırken Baran ellerini pantolonuna sürttü. Yağmur’un ağlamaktan şişmiş suratını inceledi birkaç saniye. “Bulut hala yok. Can, her zamanki Can.” Yatağın kenarına otururken Yağmur’un oturur pozisyona gelmesini sağladı.
“Çıkabilir miyim? Eve gitmek istiyorum. O adamlar geri gelip burada beni öldürebilirler.”
“Senin biraz daha hastanede kalman lazım.” Yağmur gözlerini kırpıştırırken sustu. Midesi bulanıyordu ama hastanede kalacak kadar kötü hissetmiyordu. “Bulut gelene kadar seni biraz daha yakından takip etmek istiyorlar.” Kaşları ağır ağır çatıldı.
“Ya Bulut gelmezse?”
“Bulut seni bırakmaz.” Yağmur’un gözleri sulanırken babasının ölümünden beri geçen günleri düşündü. Günlerdir Bulut kayıptı. “Babamı öldürdüğüm için bana kızıp hiç gelmezse eğer sonsuza kadar hastane de mi kalacağım?”
“Bulut gelse de gelmese de ben her gün geleceğim.” Yağmur’un çenesi titrerken Baran uzanıp ona sıkıca sarıldı. “Söz ver Baran.”
“Söz Yağmur.”
💧
Bölüm sonrası sohbet köşesi
İnstagram: ayseilhanl / #sığınak
TikTok: ayseilhanli / #sığınak
Yeni bölümde görüşmek üzere...