İçeriğe geç

SIĞINAK (Gerçek Ailem)

Bölüm 14 · 21 dk okuma

SIĞINAK (Gerçek Ailem)

Bölüm 14

13. Bölüm

Nasılsınız Fıstıklar ❤

👑 İyi ki varsınız❤❤ İyi ki buradasınız. 👑

Keyifli Okumalar

💧

İbrahim Hazanlı.

Gözümü korkuttukları kadar korkunç bir adama benzemiyordu. Hele ki kucağındaki çocuğu sıkıca tutup gözlerindeki sevgiyle ona bakarken hiç Baran’la uğraşan manyaklıkta bir adam gibi durmuyordu. Ela gözleri Mert’inkiler gibi tetikteydi. Benim onlara bir şey yapmamdan korkmasının imkanı yoktu, sadece Murat’ı tutarken ondan alıp götürecekmişim gibi tutuyordu oğlunu.

“Murat.” R’yi yine söyleyemeyince gülümseyip bana uzattığı eli sıktım. “Memnun oldum Murat.” İbrahim’in kucağında kıpırdanırken ellerini bana doğru uzattı. Kucağıma mı gelmek istiyordu? “İbo. Gideceğim.” Babasına İbo mu diyordu?

“Gel bakalım yakışıklı.” Onu almak için heveslendiğimde İbrahim onu istemeye istemeye serbest bıraktı, kucağıma aldığımda boynuma sıkıca sarıldı. Çocuklara daima bayılıyordum. Koltuğa oturmak için izin almadan yerleştiğimde İbrahim güldü.

“Kaç yaşındasın Murat?” İsminin anlamı o kadar kıymetliydi ki, Arzu bilerek mi koymuştu? Bilmiyordum. Mert’in ölen abisinin ismini başka bir adamdan olan çocuğa koymasının nedeni Mert miydi yoksa Murat abiyle geçirdiği vakit miydi? Bilmiyordum.

“İbo.” Tekrar İbrahim’e baktı. “Üç yaşındasın. Kaç kere öğreteceğiz?”

“Üç yaşındayım.” İbrahim’in azarlayışını umursamadan bana döndü. Zehir gibiydi. Saçlarını karıştırdığımda elimden kurtuldu.

“Baran’ın-” Başımı kaldırıp dik dik baktım ona. “Buraya ne Baran’ı ne başka birini konuşmaya geldim. Kucağımdaki çocuğa gülümsememi yanlış anlama. Baran’ın canını yaktığın için seni, Mert’in canını yaktığı içinde Arzu’yu cayır cayır yakmak istiyorum. Ama-” Murat’a baktım. Söylediklerimi kaçırmış gibi dikkatle babasıyla benim aramda götürüyordu bakışlarını “Murat ile oynamaya geldim.” dedim. Murat kucağımdan atladığında ellerini çırptı.

“Oyun demeseydin keşke.” Murat koşarak gittiğinde İbrahim güldü. “Enerjini emene kadar seninle oynamak isteyecek. Ki bu saatler sürebilir.” İbrahim bana bahsettikleri gibi ters davranmıyordu ve bu aklımı karıştırıyordu. “Ne? Öfkemi bile kontrol edebilirim. Baran’la olan onunla aramızda kalır. Abilerin onu yalnız bırakmadıkları için iş bu denli büyüyor.”

“Evlenip hayatına bakıp geçmişteki aranıza giren kadını unutmuş olman gerekmez mi?” Gülüşü küçülürken kaskatı kesildi. “Yanlış anlama. Arzu’yla evlendiysen o intikam almak için uğraştığın öfkeli hareketlerinin kaynağı olan kadını unuttun demektir. Gerçekten seven başka biriyle evlenip intikam almaz.”

“Bilmediğin konular hakkında konuşma.” Elimi boş ver gibilerinden sallayıp bir bacağımı diğerinin üzerine attım. “Bilmek istediklerimi öğrenmek için buradayım. Konuşmayacaksan karını çağır. Onunla konuşacağım.” Burnunu öfkeyle çekip öne eğildi. “Seninle ilgili duyduklarımı kanıtlıyorsun. Söz konusu hayatındaki adamlar olunca sivrilmiş dilinde kurduğun cümlelerin altında yatan nedeni de biliyorum. Baran senin arkana mı gizleniyor?” Beni kışkırtıyordu.

“Ben bugüne kadar Baran’ın, kaçtığına şahit olmadım. Hata da yapsa da doğrusunu da yapmış olsa asla kaçmaz yaptıklarından. Bunu bilerek beni kışkırtıyorsun. Ne bekliyorsun?”

“Sadece merak. Abilerin için dövüşmelerini lisedeyken bolca duydum. Hala devam ediyor musun?” Baran abim değil, diye bağırmak istiyordum. Kendimi durdurup gülüşümü genişlettim. “Abilerimin canını sıkmaya devam edersen cevabını alacaksın.” Kahkaha attı. Aniden değiştirdiği ruh hali ufaktan da olsa ürkütmüştü beni. Oturduğu yerden kalktı. “Memnun oldum Yağmur.” Karşılığımı beklemeden elini cebine koydu ve koridora bakıp bahçeye açılan pencereden çıktı.

Koridordan gelen kızıl saçları omzunda dökülen Arzu’yla, İbrahim’i delirtirken aldığım o haz kayboldu. Zayıflamıştı. Gözlerinin altına sürdüğü o makyaj, gözaltlarının koyuluğunu gizleyemiyordu. Birkaç yıl önce gördüğüm kadından çok daha farklı görünüyordu.

“Yağmur.” Omuzları ve çenesi kendine güvenen bir kadının edasıyla dik bir şekildeydi, gözleri ise bunun tam tersiydi. “Arzu.” Oturduğum yerden ayaklanırken bakışlarımdaki hayali bıçakları hissedebildiğini biliyordum. Gözleri sulansa da vücudunun dili hala güçlü görünmesine sebep oluyordu.

“Niye?” Dudakları aralansa da tek kelime çıkmadı dudaklarından. Niye gitmişti? Niye dönmüştü? Niye başkasıyla evlenip çocuk yapmıştı? Niye yorgun görünüyordu? Niye gözleri yıkılmışken dimdik ayakta durmaya çalışıyordu?

Niye?

“Oğlun niye benim adımı biliyor?” Kaşlarım ağır ağır çatılırken gözlerim onunkilerle eş zamanlı olarak sulandılar. “Sana çok sorum var. Bir yanım cevapları beklerken diğer yanım bunları dinlemek bile istemiyor.”

“Biliyorum.” Bakışları etrafta gezinirken eliyle oturmamı işaret etti, reddettim Artık onun söylediklerini gerçekleştirmiyordum. “Yağmur.” Sesindeki titreyişle yutkundum. “Niye, dedim sana Arzu. Oturup geçmişi yad etmeyeceğiz.”

“Bana çok kızgınsın.” Başımı sağa sola salladım. Kırgındım, kızgın olan Mert’ti. “Dinlemeyecek misin?”

“Bilmiyorum.” Nefes alırken gitmesinin mantıklı yanlarını zihnimden toparlamaya çalışıyordum. Arzu’nun bir sebebi vardı diyerek haklı çıkarmak tüm doğrularıma ihanetti. “Sanırım hayır.” Arkamı döndüğümde bana adımladığını duydum.

“Bana söylediğin yalandı.” Durdum. “Bana beni ailenden biri olarak gördüğünü söyledin. Şimdi beni dinlemeden arkanı mı dönüyorsun?” Ona doğru çevirdim bedenimi. Onu dinlemek veya hesap sormak geçen yılları geri getirmeyecekti. Her ne sebebi olursa olsun yaptığı yıkımı silemezdi.

“Ailemden biri olsan, gitmeden söylerdin. Hadi gittin, gelmeden haber verirdin. Hadi geldin, bir çocuğun olup evlendiğini bilirdim. Seni dinlemeye ben hazır değilim, kırgınım. Sana kızgın değilim. Ben seni ailemden biri olarak görmüş olabilirim ama sen görmedin diye sana kızmaya hakkım yok.”

“Sen ne kadar benim arkadaşım olsan da Mert’in kardeşisin Yağmur. Sen asla ona yalan söylemezsin.” Duraksamasını sağlayan arkasında sürükleyerek bez bir poşeti getiren Murat’tı. Murat, etrafa bakınırken beni görmesiyle gözlerinin parıldaması bir olmuştu. Gittiğimi sanmıştı.

“Oyun.” Poşetini halıya boşalttığında sanki Arzu’yla tartışmanın ortasında değilmişiz gibi Murat’ın yanına oturdum ve kule yapışına yardım etmeye başladım. Arzu sessizce dikiliyorken Murat ela gözlerini bana çevirdi. Gözleri de siması da bana Mert’i anımsatmamalıydı. O İbrahim’indi.

“Murat, geçen hafta ağaca tırmanmıştı.” Ağaca tırmanacak kadar büyük görünmüyordu. Murat kendisinden bahsedildiğini anlamış gibi gülümsedi. “Kediyi kurtarıyormuş.” Arzu’nun bunu bana neden anlattığını bilmiyordum. “Ağaçtan düşecekken garip bir takla atıp indi.” Başımı kaldırdım.

“Bana bunu niye anlatıyorsun?”

“Anlaman için.” Kaşlarım ağır ağır çatıldı. Neyi anlamam için? “Murat, İbo’nun yanına gider misin?” Murat başını kaldırıp salladı ve yerden çevik bir hızlılıkta ayaklanarak bahçeye koştu. Saçları dağılırken dudaklarım kendiliğinden kıvrıldı.

“Yağmur.” Arzu dizlerinin üzerinde halıya oturdu. Kucağımdaki elimi tuttuğunda gözlerindeki o yıkılmış ifadenin yüzüne dağılmış olduğunu gördüm. “Özür dilemenin bir işe yaramayacağını biliyorum.” Gözyaşları yanaklarından süzüldü. “Ben yaptıklarımın ve sebep olduklarım farkındayım. Ben…” Hıçkırırken başını eğdi. Elim içgüdüsel olarak elinden ayrılıp omzuna sarıldığında başını omzuma yasladı.

O gitmeden önce kız kardeşten farksızdı benim için. Mert’i toparlarken onun için endişelendiğim kadar Arzu için de endişelenmiştim. Mert onu ararken bulmasını ummuştum. Mert’i ölse terk etmeyeceğini bildiğim kadının başına bir şey geldiğini daima düşünmüştüm.

“Niye Arzu? Niye gittin?” Geri çekilirken mavi gözleri kan çanağına dönmüş bir şekilde bana baktı. “Gitmeliydim. Sana anlatamam.” Başını sağa sola salladı ve hıçkırığını bastırmak için titrek bir nefes aldı.

“Seni tehdit mi ediyorlar? İbrahim? Başka biri.” Dudaklarında buruk bir tebessüm belirirken minnet dolu bir ifade belirdi gözlerinde. “İbrahim bana destek oluyor. Bana asla zarar vermez.” Elimi uzatarak yanağındaki yaşlardan birkaçını sildim. “Babanın işleriyle mi ilgili?” Duraksadığında başımı aşağı yukarı salladım. Oralar uzak durduğum alanlardı. Babalarımızın işlerini de bizdeki yıkımlarını da konuşmamak sağlıklı bir arkadaşlık ilişkisi için seçmiş olduğumuz bir yoldu.

“İbrahim’le isteyerek mi evlendin?” Başıyla onayladı. Parmağındaki yüzüğe bakarken bir dudaklarını birbirine bastırmıştı. “İbrahim, her açıdan destekleyiciydi. Aklımı kaçıracağımı sandığım anlarda bile…Oradaydı. Hani sana bahsettiğim, babalarımızın arkadaş olduğu biri vardı.” Anımsıyordum. İsmini hiç sormamıştım. Söylememişti de. Arzu’yu her türlü zarardan koruyup kollayan o kişi, İbrahim miydi?

“İbrahim, iyi biri Yağmur. Murat’ın üzerine o kadar titriyor ki-” Onun konuşmasını kesen şey Poyraz’ın içeri girmesiydi. “Yağmur. Gitmeliyiz.” Yüzünde endişeli bir ifade vardı ve Arzu’ya bakmaktan kaçınıyordu. “Ne oldu?” Oturduğum yerden ayaklandığımda elindeki telefonu sıkıca tutuyordu. “Ne oldu?”

“Söylesene.” Arzu’nun konuşmasıyla Poyraz ona döndü. “Bir saldırı olmuş, Mert yaralanmış.” Kulaklarım uğuldarken refleksle adımlarımı dışarı yönlendirdim. Ne demek yaralanmıştı? Arabaya binerken de yola çıkarken de düşündüğüm tek şey bizimkilerin söylediğiydi.

Arzu’nun başkasına gittiğini, evlendiğini, çocuğu olduğunu öğrenseydi kendisine sıkardı.

“Nasıl olmuş?” Poyraz arabayı hızlandırırken bir anlığına dikiz aynasından baktı bana. “Serkan’a saldırmışlar. Evine. Mert’te oradaymış.” Gözlerimi sıkıca yumdum. Serkan kendini suçlayacaktı.

“Evine saldırmak-” Devamını getiremedim. “Taramışlar evi. Mert, Serkan’ı görmeye gidince yaşanmış. İki adam dediler…” Başını sağa sola salladı. “Mert çok daha fazlasıyla tek başına tek silahla karşı karşıya geldi, burnu bile kanamadı. Şimdi nasıl kurşun yediğini aklım almıyor.” Geçip giden yolu seyrederken endişemin yerini korku kapladı.

Arzu’nun başkasına gittiğini, evlendiğini, çocuğu olduğunu öğrenseydi kendisine sıkardı.

Dikkati mi dağılmıştı? Yoksa bilerek mi yapmıştı?

Hastaneye geldiğimizde arabadan indim. Serkan kapının kenarındaki bankta oturuyordu ve omuzları çökmüştü. Fırat ve Baran, onunlaydı. Serkan’ın dağılmış halinden hiç hoşlanmamıştım.

“Mert nerede?” Onların yanında durdum. “Ameliyata girdi. Asım amcayla Bulut, Mert’in kardeşlerinin yanında.” Fırat konuşurken ayaklandı. Kalktığı yere oturup bir elimi Serkan’ın sırtına yasladım. Bakışları beni buldu. “Sen nasılsın?”

“Benim yüzümden ölür mü?” Ses tonu fısıldarcasına süzülmüştü dudaklarından. “Mert uyanırsa onunla daha az uğraşacağım, Yağmur.”

“Bunu yaparsan daha çok sinirlenir ama.” Dudaklarımı kıvırdım. “Ona acıyıp kendini dönüştürdüğünü anlarsa çok sinirlenecek.” Dudaklarında tebessüme benzer bir kıvrım belirdi. “Yapar, bu herif.” Serkan’ın eli titriyordu, birbirine kenetleyerek titreyişi bastırdı. “Uyanması lazım. Eğer ölürse-”

“Mert Sezgin’den bahsediyorsun.” Poyraz’ın sesiyle bakışlarımız ona çevrildi. Yüzünde en ufak bir endişe yoktu, gelmeden önce var olan kaygılarını maskelemişti. “Kaç kere ölümden döndü. Ona bir şey olmaz.”

“Poyraz haklı. Biz endişeden delirirsek kardeşlerini nasıl sakinleştireceğiz?” Fırat’ın cümlesi ayaklanmamı sağladı. Haklılardı. Mert güçlüydü, yıkılmazdı, sağlam bir adamdı. Oradan çıkacaktı ve yine hayatını tehlikeye atan bir işin peşine takılacaktı. Onun döngüsü buydu.

“Ben Melisa ve Metehan’ın yanına gideceğim.” Onlar, Mert’in hayatından uzakta yaşamak zorunda kalmışlardı. Mert yalnızmış gibi etrafa kendini siper ederken ardında kalan kardeşleri zarar görmesin diye onları hayatının ufak parçalarıyla besliyordu sadece. Bazen kendi kardeşlerinden çok bizi kardeşi olarak görüp yanımızda kalıyormuş gibi geliyordu. Eskiden bunun için Mert’i anlayamadığımı anımsıyordum. Sonra fark ettiğim gerçek çok başkaydı. Bizimleyken özgürdü, belindeki silahta eline bulaşmış kanda bizim için önemli olmamıştı. Ama kardeşleri daima onu yargılamıştı. Kimi zaman ona sırt çevirmişlerdi. Mert bizim yanımızda tüm kusurlarına rağmen kabul görebiliyorken kardeşlerinin yanında kusurları yüzüne çarpıyordu.

Hepimiz kusurlu kusursuz olanlardık. Bunu biliyorduk. Kabulleniyorduk.

Son kez başını eğmiş Serkan’a baktıktan sonra Fırat’a eğildim, onun duyabileceği ses tonuyla konuştum. “Serkan’da olsun gözünüz. Gidecek dövdürtecek kendisini.” Fırat omzumu sıkıp onaylayan bir baş sallayışla cevaplandırdı beni. Serkan, acıyı özümsemek konusunda sorunlar yaşıyordu. Dayanamadığı noktada ringe giderek canı yanana kadar dövüşüyordu. İçindeki acıyı fiziksele dökmeden nefes alamıyor gibiydi.

Baran ayaklanırken yanımda yürümeye başladı. İçeri girdiğimizde sessizliğimiz büyüyordu. İkimiz de hastanelerden nefret ediyorduk. Hastaneler bize sevdiklerimizi vermek yerine ölülerini vermişti.

“Arzu’yu görmeye gittim.” Başını salladı. “İbrahim’de oradaydı.” Aniden durduğunda yavaşladım. “Niye?” Bilmiyor muydu? Gözlerimi kıstım. Arzu’nun geri dönmüş olmasına şaşırmamıştı ama İbrahim’e şaşırmıştı. “Evliler.” Yüzündeki şaşkınlık artarken olumsuzca salladı başını.

“Hayır. İbrahim evli değil. Evlense bile Arzu’yla evlenmez. Kardeş gibilerdi. Birbirlerini kolluyorlardı.” Bizde birbirimizi kollamıştık ve dışarıdan görenlere göre kardeş gibi büyümüştük, değildik.

“Çocuğu var.” Baran ufak bir küfür savururken göğsünü şişiren bir nefes çekti ciğerlerine. “Madem evlenip çocuk sahibi olmuş, hala ne diye benimle uğraşıyor? Dengesiz piç.”

“Mert bunu nasıl öğrenmedi?” Baran’a sorduğumda bakışları düşünceli bir hal aldı. Mert’in araştırdığı tek bir delik kalmamıştı, nasıl oldu da Arzu’nun, İbrahim ile evlendiğini ve çocukları olduğunu bulamamıştı?

“Sanırım uyanana kadar sorularımız bize kalacak.” Tekrar yürümeye başladığında peşinden ilerledim. Mert’in hayatta kalması, geçmişinin soru işaretlerinin çözülmesinden daha önemliydi.

“Yağmur abla.” Melisa ayaklandığında o bana sarılmadan sıkıca sardım bedenini. “Korkuyorum.” Sakinleştirmek için kıvırcık saçlarını okşadım. “Abinden bahsediyoruz.” Geri çekilirken onun ağlamaktan kızarmış gözlerine baktım. “Katır inadı vardır, dört elle sarılır hayata. Hem daha hayatı hepimize zindan edecek. Asıl bundan kork sen.” Göz kırptığımda omuzları gevşedi.

“Ben ona bu yüzden kızıyorum. Beni hiç dinlemiyor. Sonu babam veya Murat abim gibi olacak. Bilmesine rağmen devam ediyor.” Oturmasını sağlarken önünde çöktüm. “Ölsün istemiyorum.”

“O zaman ölümü aklına getirme. Ölmeyecek.” Yanağını okşayıp güven verici bir gülüşle gülümsedim. Normalde kafayı yiyip birilerinin beni sakinleştirmesi gerektiği kısımdaydık. Ama yine de benden daha kötü hissedenlerin ortamında kendimi dağıtamaz, kaygılarımın esiri olamazdım. Önce etrafımdakiler toparlanmalıydılar, fırsat kalırsa da ben.

“Mert uyanacak.” Abimin cümlesiyle Melisa başını eğdi. Abimler onu korkutuyordu, cesurca cevap yetiştirdiği iki erkek vardı; Mert, Metehan. Geçmişte yaşadıklarının tetiklenişini hala yaşıyordu. “Onlar haklılar. Mert, abimle babamdan daha güçlü.” Metehan, Melisa’nın aksine ifadesizdi. Gözleri kızarmıştı ama ağlamıyordu. Mert’e çok fazla benzediğini görebiliyordum. Eskiden Melisa gibi Mert’i yargılıyorken uzun bir süredir Mert’in ekibindeydi. Bilgisayarlarla arası çok iyi olduğu için siber saldırıda uzmanlaşmıştı.

“Hadi kardeşinle bir şeyler için, kendinize gelin. Biz buradayız.” Melisa itiraz edecek gibi olsa da Metehan dedemi dinleyerek onu oturduğu yerden kaldırdı ve gözden kayboldular. Yerden kalkıp dedeme baktım.

“Senin düşmanlarından biri mi Serkan’ı öldürmeye çalıştı?” Suçlayıcı ses tonumla dedemin kalın kaşları çatıldı, gözlerindeki otoriter bakışla çenem dikleşti. “O adamlar kimdi?” Bu sefer Bulut’a çevirdim bakışlarımı. Birilerinin artık sorularıma cevap vermesi gerekiyordu.

“Yağmur-” Bakışlarım Baran’a çevrildi. “Asım amcayla ilgili değil, kim olduğuna bakıyorlar hala. Şu anlık adamların kimseyle bağlantıları çıkmadı.” Serkan belaya mı bulaşmıştı?

“Benim düşmanımda dostum da ailemden birine dokunursa yedi sülalesini gebertmekten beter edeceğimi bilir. Sorunun cevabı hayır. Ama bu ihtimali de araştırıyorlar.” Dedemin sert tınıdaki sesi, uyarıcıydı. Onu suçlamamdan hoşlanmamıştı, suçladığım o değildi; içinde güç sahibi olduğu o dünyaydı. Bulut tam karşımda durduğunda omzumu tuttu. “Endişelenme.” Endişelenmek doğal hakkımdı. Babamın katilini öldürdük, demişlerdi. Bir-iki hafta önce Baran’la bizi öldürüyordu. Söylediklerine güvenmekle şüphelenmek arasında sıkışıp kalmıştım.

Endişelenme.

Cümleyi zihnimde tekrarlarken oturma alanındaki koltuklardan birine çöktüm.

Endişelenme Yağmur.

***

Mert’in ameliyatı iyi geçmişti ve dört gün olmuştu. Koca dört gündür Mert uyanmamıştı ve kaygılarımın beni ele geçirişi kontrol etmek gitgide zorlaşıyordu. Kafamı dağıtmaya ve hastane ortamından uzaklaşmaya ihtiyacım vardı.

“Al bakalım.” Ceren elindeki kahveyi uzattığında minnettarlıkla elime aldım. Herkesin elinde içeceği vardı ve kendi içeceğini yudumlarken yanıma oturdu. “Adliyeye gitmeden bir uğrayayım dedim. Bir gelişme var mı?” Başımı sağa sola salladım. Yoktu. Durumu stabildi ve bedeninden çıkartılan üç kurşunun onu öldürmemiş oluşuna şükretmeliydik.

“Yapabileceğim bir şey var mı?” Serkan’ın ve Can’ın getirdiği çikolata toplarından birkaçını ağzıma tıkarken kahvemden büyük bir yudum aldım.

“Hiçbirimizin yok. Zamanı beklemekten başka yolumuz yok.” Ceren etrafındakilere baktı. Serkan, Can ve ben kalmıştık. Diğerleri çalışıyordu. Melisa sınavı için ısrarlarımla ayrılmış Metehan’ın işleri bitince geri geleceklerdi. Nur ve Ceren yoğun iş tempolarından vakit buldukça geliyorlardı.

“Adliyeden çıkınca tekrar geleceğim.” Ayaklanırken yanağımı öptü. “Görüşürüz.” diye mırıldandım. Hızla diğerleriyle vedalaşıp bileğindeki saate baktı. Adımları hızlanırken Serkan’ın, Ceren’e ters ters baktığını gördüm. Onun getirdiği kahveyi içmeden çöpe attı ve koridorda ilerleyerek tuvaletlerin olduğu koridora saptı.

Ceren’le aralarındaki öfkeli hissin sebebini bir türlü anlayamasam da umursamayı ertelerken buldum kendimi. Can’ın telefonu çalarken kulağına yaslayıp ortalardan kayboldu. Bir süre tek başına oturduğum koridorda yalnız beklerken yaklaşan adım sesleri huzuru bozdu.

İbrahim Hazanlı.

Yanıma gelene kadar umursamaz bakışlarla etrafı seyretti, yanımdaki yere otururken aramıza bir koltuk boşluk bırakarak oturdu. Ceketini düzeltirken bakışlarını bana çevirdi, gözlerinde hasta ziyaretine gelen birinin anlayışı hakimdi. “Geçmiş olsun.” dedi samimi hissettiren ses tonuyla.

“Teşekkürler.” İbrahim derin nefes alırken boğazını temizledi. “Mert güçlüdür. Daha soracak hesapları varken ölmez.” Teskin edici tınıdaki sesiyle tebessüm ederken buldum kendimi. “Sana soracağı hesap mı? Yoksa karına mı?”

“Büyük ihtimalle karıma.” Ona laf atışımdan hoşlanmış gibi davranıyordu. Onun için ruh hastası derken yanılmıyorlardı. “Arzu’nun burada olduğumdan haberi yok.”

“Gerçekten niye buradasın? Mert, karının eski sevgilisiyken ona iyi dileklerde bulunmak için gelmiş olman çok garip. Farkında mısın?”

“Mert, Arzu’yu kaç kere kurtardı biliyor musun? Ona bundan dolayı bile minnettarım ve emin ol iyi olması için dua ediyorum.” Hafifçe güldü. “Dualarım pek kabul olmaz diye, ölsün diye dua ettim.” Ruh hastası. “Tersi olacak.”

“Bir şeyi kırk kere söylersen gerçek olur.”

“Bende tam tersi işte. Dileklerim gerçekleşmez. Hep tam tersini yaşarım.” Sevdiği kadını düşündüm. Onunla uzun bir ömür hayal etmişti belki de. O, kadın ölmüştü.

“Arzu'yu seviyor musun?” Duraksamadan salladı başını. Gözlerinde bu sevgiyi görebiliyordum ama birine âşık olmak gibi değildi. Mert’in, Serkan’ın, Fırat’ın hatta Bulut’un bana baktığı gibi bakıyordu, Arzu’dan bahsederken. “Sevmediği bir kadınla evlenecek bir adam gibi mi görünüyorum?”

“Arzu’yu seviyorsan niye Baran’ın canını yakmaya çalışıyorsun?” Gülüşü küçüldüğünde bakışlarımızı ayırdı. Oturduğu yerden kalkarken bileğindeki dövmeyi ovuşturdu usulca. Mert'in camının önünde durdu ve birkaç saniye baktı.

"Hasta ziyaretinin kısası makbuldür." Bana döndüğünde yapay bir gülüş dudaklarındaydı. Sağ eli sol bileğindeki sol anahtarının yanında Mİ yazan dövmeyi okşamaya devam ediyordu.

"Anlamı ne?" Başımla dövmeyi işaret ettiğimde bakışları dövmeye kaydı ve yüzünü saf bir özlem kapladı. “Çok konuşuyorsun Yağmur.” Eli bileğinden ayrılıp gözlerimle kesiştiğinde gülüşümü genişlettim.

“Ne işin var senin burada?” Baran’ın sesi koridorda yankılanırken oturduğum yerden ayaklandım. Elimdeki kahveyi yere bırakırken Baran’a adımladım. Önüne geçip elimi göğsüne yasladığımda bileğimi tutup beni arkasına çekti, sanki İbrahim’den korumaya çalışıyormuş gibiydi.

“Hasta ziyareti, sakin ol.” Ceketini düzeltiyor gibi çekiştirirken göz ucuyla Mert’e baktı. “Bir şeye ihtiyacınız olursa-” Baran’a döndü. “Elimden geleni yaparım.” Baran afallarken İbrahim bu kez sıcak bir ifadeyle gülümsedi. “Bir büyüğüm her zaman düşmanlığın bile adabı olduğunu söylerdi. Hastalık varsa düşmanlığı bastırmak ve dostmuş gibi destek olmak gerekir derdi.” Bunu babamın Bulutlar, lisede kavga ettiği zaman onlara verdiği bir nasihat olduğunu anımsıyordum.

“Geçmiş olsun tekrardan.” Baran’ın omzuna dokunup koridorda bizden uzaklaşmaya başladı. “Bu kesinlikle bana pislik yapan İbrahim değil.” Baran’ın mırıldanışıyla eş zamanlı olarak bedenindeki gerginlik yavaşça yok oldu. “Sana bir şey dedi mi?” Bana döndüğünde başımı sağa sola salladım. “Tamamen iyi niyetle konuştu ve gitti.” Elimi koluna sürterken sakinleşmesini amaçlıyordum.

“Dengesiz herif.” Benden uzaklaşırken adımları Mert’in olduğu odanın önüne yöneldi. Peşinden ilerlerken kablolar bağlanmış Mert’i sessizce seyretmeye başladık. Uyanması için zaman gerekliydi, sabrımın olmadığı yerde zamanın beni kaygılandırmaktan başka bir işe yaramamasından nefret ediyordum.

Zaman.

“Ya hiç uyanmazsa?” Baran’ın bana baktığını hissetsem de gözlerim Mert’in kalp atışını ölçen o hareketli ekrandaydı. Yaşadığına dair tek kanıt oydu. “O zaman ne olacak?” Baran’a döndüğümde kaşlarını çatarak Mert’e döndü. “Sen Yağmur’sun. Olumsuz konuşmak hiç sana göre değil.” Başımı omzuna yaslarken gülümsedim. Zihnimdeki olumsuz düşünceleri bastırmak için dilime pozitif cümleler sığdırışımı hiçbiri göremiyordu. Dilimin söylediğini kulağım duyuyor, kalbimdeki kaygıyı hafifletiyordu.

“Olmayacak.” Dudağı alnıma değdi. “Kafandan çıkar bu düşünceleri. Mert hepimizden güçlü. Özellikle fiziken.” Güldüğünü duyduğumda yüreğimi kaplayan o kasvet hafifledi. Baran’ın cümlesine inanmayı seçiyordum, benim cümlelerimden çok daha iyi hissettiriyorlardı.

“Seni eve götürmeye geldim.” Baran’a itiraz edecekken yanağımı avuçlayıp baş parmağını dudağıma sürdü. “Seni eve götürüyorum, demedim. Geldim, dedim. Bulut gelecekmiş buraya. Evde yalnız kalmaman için teyzende kalmanı istedi.” Bileğindeki saate baktı. “Birkaç dakikaya gelir. Elindeki son işleri toparlıyordu.”

“Sende kalamaz mıyım?” Duraksadı. “Teyzemi ikna ederim. Bulut’a yalan söyler benim için. Sana sarılmaya ihtiyacım var ve sürekli birileri buna engel oluyor.” Endişemi sarılarak atabiliyordum. Birine destek olurken nasıl sarılıyorsam, kafamdaki düşünceleri ve kalbimdeki kasveti bastırmak içinde birilerine sarılmam gerekiyordu.

“Olur.” Tekrar Mert’e çevirdik bakışlarımızı, abim gelene kadar yaptığımız tek şey buydu. Sessizce dua etmek…

***

Baran’ın verdiği eşofmanların bilek kısımlarını katlamıştım. Saçlarımı at kuyruğu şeklinde toplarken üşüyordum. Yazın üşümem normal değildi, hastanede kalırken hasta mı oldum diye düşünmeden edemiyordum. Banyodan çıktığımda titreyişlerim çenemi takırdatacak şiddete dönmüştü bile.

“Baran?” Odasının kapısı aralandığında benim gibi üzerini değiştirmiş olduğunu gördüm. “Ev soğuk mu?” Sorum anlamsızdı, yaz ayındaydık ve ev soğuk olamazdı. Gözleri kısılırken bana yaklaştı, elinin tersini alnıma sürdü. “Ateşin yok. Hasta mı olacaksın acaba?”

“Üşüyorum.” Baran beni odasına çekiştirirken az eşyayla döşenmiş sıradan mobilyalara göz gezdirdim. Açık ahşap tonlarda döşenmişti. Yatağa oturmamı sağlayıp dolaplarını karıştırdı ve bulduğu battaniyeyi üzerime örterek uzanmamı sağladı. “Sana sıcak çorba yapayım. İçin ısınsın. Hasta olacak gibisin.” İtiraz etmeden battaniyeye sarılıp yatakta kıvrıldım.

Kolay kolay hasta olamayacak kadar bağışıklığım kuvvetliydi. Bu yüzden bir, iki kere hastaneye giderek hasta olmuş olmamı kabullenmiyordum. Battaniye bedenimdeki soğukluğu kesmek yerine sanki buzdanmış gibi titreyişlerimi arttırıyordu.

Uzun bir süre soğuğa direnirken göz kapaklarım ağırlaştı, uykunun tatlı kollarına kapılamadan üzerimdeki örtü atıldı. “Donuyorsun.” Baran’a engel olamadan beni kucağına aldı. Gözlerimi açacak halim yoktu. Ilık su bedenimden akana kadar ne yaptığını algılayamamıştım bile.

“Soğuk.” Ilık su bile titreyişlerimi engelleyemiyordu. Ayaklarım yere değerken Baran düşmemem için kollarını belime sardı ve suyu başımdan aşağı gezdirmeye başladı. “Bu da işe yaramazsa hastaneye gideceğiz.” Gözlerim aniden açıldı. Baran’a baktım ama karşımda o değil de annem vardı. Hastane ziyaretlerine geldiği zamanki gibiydi, neşeli ve küçümseyen bakışlarıyla beni izliyordu.

“Yağmur.” Baran’ın yüzümü avuçladığını hissedip sesini duymak bir işe yaramıyordu. Annem karşımdaydı ve benden nefret ediyordu. Midem ağzıma gelirken Baran’ın elinden kurtulup duş kabininden çıktım, klozetin kapağını açarken midemde ne varsa çıkartmaya başladım. İşim bittiğinde birkaç saniye duraksamam gerekti.

“Sana ilaç getireceğim.” Baran yerden kalkmamı sağlarken lavaboya tutunup ağzımdaki iğrenç tadı çalkalayıp tükürdüm. Bakışlarım aynadaki aksimle kesiştiğinde çığlık atıp arkamı döndüm. Karşımda ben değil, kanlar içindeki yüzüm vardı.

“Gerçek değil.” Fısıldarken Baran, odaya taşıdı beni. Yatağa bırakırken yeni kıyafetler çıkarttı, ışığı kapatıp bana yaklaştı. “Sakin ol. Kıyafetlerini çıkaracağız.” Tişörtümü çıkartırken bir şekilde ıslak kıyafetlerimi çıkarıp beni giydirmesine izin verdim. Baş ucundaki lambayı yaktığında mavi gözleri yakınımda belirmişti.

“Bana yine her şeyi unuttuğun geceki gibi bakıyorsun.” Kaşlarını çatıp yanağımı okşadı. “Yine halüsinasyon mu?” Bedenimdeki çaresizlik hissiyle bakışlarım her an ağlayabilecekmişim gibi acıyla çevrelendi. Baran, çöktüğü yerden kalkarken saçlarımı havluyla sardı.

“Ben iyiyim.” Fısıltıyla dudaklarımdan sıyrılan cümleye ben bile inanamıyordum. Değildim. Bedenimde kontrolüm dışı gelişen bu kriz anlarına aşina değildim. “Benim yanımda iyiymişsin gibi davranmak zorunda değilsin. Kötü hissetsen de seninleyim. Bacaklarını dola.” Yataktan kalkmamı sağladığında kollarım omzuna bacaklarımda beline dolandı. Battaniyeyi omzuma atarken odadan çıkmamızı sağladı.

“Kapat gözlerini. Halüsinasyonlara direnecek güçtesin. Ben buradayım ve seninleyim. Zihnine çenesini kapatmasını söyle.” Başımı boyun girintisine gizlerken dediğini yaparken buldum kendimi, soğuk hala titretse de onun kollarıydı beni güvende hissettiren.

“Ne gördüğünü anlatmak ister misin?” Kucağından indirmeden koltuğa oturdu ve örtüyle etrafımı koza misali sardı. Onun sıcaklığıyla battaniyenin arasında gergin kaslarım birer birer gevşedi. Eli sırtıma sürterken diğer ensemi okşuyordu, rahatlatıcı ve samimiydi.

“Annem ve kendimi kanlar içinde gördüm.” Birkaç saniye sessizliğini korudu. “Bana anneni anlatır mısın?” Derin nefes aldı, kalp atışlarının hızlandığını bedenime çarpan göğsünden hissedebiliyordum.

“İyi bir şey duyamayacaksın.” Başımı kaldırdığımda bakışlarındaki filizlenen acı afallatmıştı. Annesi, hatırladığım kadarıyla ilgili bir anneydi, Baran’ın üzerine titrerdi. Benim annemden çok daha iyi duruyordu. Enseme bastırıp başımı eski yerine gizledi.

“Annemle ilgili konuşacaksak bana bakamazsın.” İtiraz etmeye gücüm yoktu, onaylayan bir ses çıkarttığımda uzun bir süre sessizce sarılmayı sürdürdük. Ellerinin, hareketi kesilmiş sadece sıkıca bedenimi sarmıştı, güç almak isteyen biri gibiydi.

“Annem dünyanın en güzel annesi, eşi, arkadaşı…Her zaman imajını korumak onun için çok kıymetliydi. Onca imajının içerinde en çok ‘Ahmet Deniz’in eşi, Feride Deniz’ imajını severdi. Onun için o kadar kıymetliydi ki benim her bir hareketimin onun tüm imajlarını zedelediğini düşünmüş olacak ki ortalarda olmamdan hoşlanmazdı.” Bu yüzden miydi kendi evinden çok bizim evimize kaçışları?

“Çocukken biraz kırılgandım. Sürekli hastalanırdım, sokak kavgalarında ilk dayak yiyen ben olurdum…Çocuktum…Güçsüzdüm…Siz kıçımı kurtarsanız da sürekli tekrarlanırdı bu…Yine de hastalanmaktansa mahalledeki çocukların beni dövmesini isterdim hep. Çünkü hastalandığım zamanlarda babam iyileşene kadar benimle uğraşırdı, annem bunu sevmezdi. Hasta oluşumdan nefret ederdi.” Yavaşça yutkundu. Kollarının sıkılaşmasıyla tüm bu geçmişin ondaki yıkımdan bana sığınmak istiyordu. Dudağımı göğsünün tam ortasına değdirdiğimde çenesini başıma yasladı.

“Babamın tüm ilgisi onda olsun isterdi.” Tek bir cümle…Annelerimizin bize yaşattıklarının özetiydi. Kendi çocuklarını, rakipleriymiş gibi ezecek kadar gözü dönmüş kadınların, varlığını kanıtlayan tek bir statüydü. Anne ve baba olmak bir seçim değil miydi? Seçimin bedelini niye çocuklar ödemeliydi ki?

“Bunları bilmiyordum.” Uzanarak yanağını öptüğümde dudaklarım ıslandı. Bakışlarımı kaldıramadan bir kez daha yüzümü boynuna gömdü, ağlıyordu ve bunu görmemi istemiyordu. Kanayan yanasını bana anlattığı her saniye gözleri acıyla akıyordu, yine de göstermiyordu.

Ah Baran.

“Bilemezdiniz. Dedim ya o aynı zamanda dışarıda mükemmel bir anneydi. Ama babam anladı. Vücudumda her bulduğu morluğun sebebi sizmişsiniz gibi kendini savunduğu her saniye korkudan evden kaçardım. Siz benim annemden kurtuluşumdunuz, babam işe gittiği gibi evden kaçtığım sığınaktınız. Annem bunu benden almak için miydi bilmiyorum, her sizinle arkadaşlığımın bana bir morluk kazandırdığını söylediğinde ödüm kopuyordu.”

“Baban inanmadı ona.” Çocukken Baran, daima bizimleydi.

“Çünkü size sormaya geldiğinde ağladın. Bana zarar geldiğini öğrenince bunu yapanın Bulut ya da Fırat olduğunu düşünüp ortalığı ayağa kaldırdın. Onlarla konuşmadın, suçları olmamasına rağmen.” Bunu hatırlamıyordum. “O gün sürekli babamın kollarındaydın. Sanki babamı bırakırsan sizinle bir daha görüşmeme izin vermeyecekmiş gibi davranmıştın. İlk o zaman kalbimin ağrıdığını hatırlıyordum. Benim için savaşmıştın. İlk ve son savaşın değildi, tabi.” Güldüğünü duydum. Havluyu saçlarımdan uzaklaştırdı, elleri saçlarımda gezinmeye başladı.

“Sana niye Meleğim dediğimi biliyor musun?” Olumsuz bir ses çıkardım. “Tesadüf mü bilmiyorum. Benim için savaştığın tüm zamanlar üzerinde beyaz kıyafetler olurdu. Baban meleklerin beyaz şeytanların siyah olduğunu anlatırdı.” Gülüşüm genişlerken kıkırdadım. Buna bayılmıştım. Ondaki yerimi de benim için söylediklerinin her birinin anlamını ondan duyabilmek kalbimin her bir zerresini sevgiyle dolduruyordu.

“Kalbini ağrıtıyordum yani.” Çenemi göğsünün tam ortasına yasladığımda başını eğdi, yanaklarındaki ıslaklık ve gözlerindeki kızarıklığa rağmen gülüşündeki sıcaklık bedenimi tatlı hislerle doldurdu. Hafifçe uzandım, yanağındaki geçmişe tek tek dudaklarımı değdirdim. Benimle paylaştıkları onun kalbinin kırıklıklarıydı, fazlası vardı, biliyordum. Fazlasını anlatmayı istediği zamanda ona sıkıca sarılıp tek tek öpecektim gözyaşlarını.

“Şu an da kalbimi ağrıtıyorsun.” Elimi göğsüne yasladığında kalbinin ritmindeki düzensizliğin, tıpatıp aynısı benim göğüs kafesime yaşanıyordu. Sırasıyla sol ve sağ göz kapaklarına dudağımı değdirdiğimde geri çekildim. Boştaki elim saçlarında şefkatle gezinirken kalp atışı yavaşladı, düzenli bir ritimle avuçlarıma çarpmaya başladı.

“Benimle paylaştığın için teşekkürler. Söz kalbine iyi bakacağım.” Gözleri aralandı. Ensemdeki eli yanağıma kayarken memnuniyetle gülümsedi. “Artık sıcaksın ve kalbime iyi bak Yağmur. Çünkü paramparça yaralı bir kalp var elinde. Küçük bir kız çocuğunun merhametiyle parçalar birbirine birleştirilmiş olsa da hala parçaları batıyor.”

“O parçaları da yok edeceğiz. Söz veriyorum. Seni öyle sarıp sarmalayacağım ki yaraların eskisi kadar acıtmayacak.” Dudakları kıvrıldı, gözleri ağır ağır yüzümde gezinirken yüzüme dökülen saç tutamını kulağımın arkasına tıktı.

Feride Ablanın, yalnızca üstünkörü anlatılan anılarla bile Baran’a hissettirdiği yıkımı ve yaşananların çok daha kötü olaylarla dolu olduğunu Baran’ın gözlerinden anlayabiliyordum. Onda bir şeyleri sonsuza kadar tetikleyecek olaylar yaşanmıştı. Gözlerinde daima gördüğüm o temkinli ruh halinin sebebini daha iyi anlıyordum. Güvendiği ve sığınması gereken evi cehennemi olmuştu. Sığınmak için koşarak geldiği biz, onun gibi çocuktuk ve onu birkaç saatlik uzaklaştırmıştık cehenneminden. Koruyamamıştık.

“Sana sığınmak yerine Can’a gittiğimi düşünsene.” Sesindeki muziplikle gülüşüm, oturma odasında yankılandı. Onunla konuşurken yine beni o halüsinasyonlardan ve çaresiz histen uzaklaştırmıştı. Bunu nasıl yaptığını bilmiyordum, onunla konuşmak rahatlatıyor ve sanki kötü olduğumu gizlememe gerek kalmıyordu. Anlıyordu, çözüm yolları bulup benimle düştüğüm yerden beraber kalkıyordu. Onun yanında her şey yolundaymış gibi davranmak da sürekli neşe saçan ve yaraları saran bir kadın olmak da zorunda değildim; her şey kendiliğinden oluyordu öylesine…

Kalbim en az onun bana verdiği gibi çoktan verilmişti ona. Çoktan sığındığım limanımdı.

Baran Deniz benim sığınağımdı.

💧

Bölüm sonrası sohbet köşesi

İnstagram: ayseilhanl / #sığınak

TikTok: ayseilhanli / #sığınak

Yeni bölümde görüşmek üzere...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.