İçeriğe geç

SIĞINAK (Gerçek Ailem)

Bölüm 13 · 23 dk okuma

SIĞINAK (Gerçek Ailem)

Bölüm 13

12. Bölüm

Nasılsınız Fıstıklar ❤

👑 İyi ki varsınız❤❤ İyi ki buradasınız. 👑

Keyifli Okumalar

💧

İhanet, zehirli bir sarmaşık misali dolanıp dururdu ruha. Şüphe, dünyanın en zehirli duygusuydu. Öğrendiklerimin üzerinden günler geçerken İstanbul’daki hayatıma tekrar odaklanmaya çalışıyordum.

Semih Günay, kendinden emin olsa da abim ve arkadaşlarına güvencim sonsuzdu. Onlar ihanet etmezdi, hatta canım yandığında ortalığı yakıp yıkarlardı. Bulut yokken daima yanımdalardı. Ceren ve Nur, keza en az onlar kadar beni sevip sarmışlardı, hayatlarında yer edinmiştim. Serpil desen benim en yakın arkadaşımdı, onun bana ihanet edebilmesi için onunla gittiğimiz tatillerde de zarar görüyor olmam gerekirdi.

Hayır. Hiçbiri hain değildi, Semih Günay yanılıyordu.

Kapı ziliyle irkilirken oturduğum koltuktan ayaklandım, kapıyı açarken annem karşımda duruyordu. Kocaman gülümseyip yanımdan geçerken çantasını bana uzattı, almadığımı görünce askılığa asıp ayakkabısını çıkarmadan eve girdi. Abimin de benim de hassas olduğumuzu bile bile ayakkabısıyla girmişti.

“Tatilden erken döndünüz ve bundan bugün haberim oluyor.” Bulut söylememiş miydi? “Bulut’a da sana da kırıldım.” Sesindeki neşenin sebebi dönmüş olmamız mıydı bilmiyordum.

“Bodrum’daydın.” Annem koltuklardan birine otururken baştan aşağı beni inceledi. “Kilo mu aldın sen?” İşte bundan nefret ediyordum. Bendeki en ufak değişimi fark edecek kadar hassas tartıydı gözleri ve dili sivrilip aşağılarcasına bunu belli ederdi. Kilo alınca aldığım için verince de çirkin göründüğü için yorum yapardı.

“Evet. Ödev tesliminden strese girdim.” Dinliyormuş gibi yapsa da odağı tırnağındaki ojelerdeydi. “Ojelerim nasıl olmuş? Yeni birini buldum. Yaptığı tırnaklar aylar boyunca düşmüyormuş.” Dudaklarımı birbirine bastırırken boğazımda oluşan yumruyla tırnaklarımı avuç içime batırdım.

“Abimi çağırayım.” Arkamı dönerken ardımdan “Gelirken su getirir misin?” diye bağırdı. Onaylayan bir ses çıkartıp abimin ofis olarak kullandığı ufak odasına yöneldim. Kapıyı tıklattığımda birkaç saniye içinde kapıyı açtı. Gözleri ağır ağır yüzümde gezinirken kaşları çatıldı.

“Annem gelmiş.” Abim gözlerini yumdu ve tekrar açtığında derin nefes aldı. “Ben onun suyunu doldurayım.” Arkamı dönerek mutfağa gittim. Dolaptaki suyu bardağa boşaltırken ellerim titriyordu. Derin nefes aldım ve zoraki gülüşümle oturma odasına geri döndüm. Bulut’un yanında anneme olan duygularımı bastırırdım. İkimizin arasında kalmasından hoşlanmıyordum. Yine de annem asla bana laf sokmaktan çekinmezdi. Bulut’un uyarışlarını da o kadar güzel geçiştirirdi ki konu kapanırdı.

“Özlettiniz kendinizi.” Abimin yanaklarını öptükten sonra sıkıca sarıldı. “Birkaç hafta uzaktaydık anne.” Annemin özlemi Bulut’aydı. “Olsun. Ara sıra dönmüşsün İstanbul’a. Niye beni görmedin?”

“İş içindi.” İkisi koltuğa oturduğunda elimdeki su bardağını sıkı sıkı tutarak anneme yaklaştım. Hiçbir zaman bu kadar coşkuyla karşılamayacaktı beni. Bunu kabullenmiş olsam da hala eskisi gibi canımı yakıyordu. Suyu elimden aldığında Bulut’un yanında bana gösterdiği o teşekkür ettiğinde takındığı sıcak ifadeyle baktı.

Buradan gitmek istiyordum.

“Ben biraz dışarı çıkacağım.” Bulut itiraz edecekken annem onun eline vurdu. “Sıkma kızı. Bırak özgürce nereye gitmek istiyorsa gitsin.” Türkçe meali, ‘Defol git. Seni görmek bile vakit kaybı’ demekti.

“Serpil’le buluşacağım zaten. Sözüm var. Görüşürüz.” Bulut peşimden ayaklanırken ben çoktan kapıya ulaşıp sandaletlerimi ayağıma geçirip askıdaki çantamı aldım. “Yağmur.”

“Efendim.” Ona döndüğümde yanağımı avuç içine hapsedip gözlerimin içine baktı, sanki kalbimin kırıklığını görebiliyormuş gibi. “Gitmek zorunda değilsin.” Zorundaydım. Annem onundu ve benim olamayışı canımı yakarken ortamda pimi çekilen bomba gibi oturmak istemiyordum.

“Biliyorum abi. Zorunda olduğum için değil, gerçekten dışarı çıkmak istediğim için çıkıyorum.”

“Emin misin?” Başımla onayladığımda elini yüzümden çekti. Gözlerinde ne zaman annemle benim aramızda kalsa oluşan o ifade belirmişti. Babama aşık olduğum gibi o da annesine aşık bir çocukluk geçirmişti. Onu anlayabiliyordum.

“Görüşürüz.” Yanağını öpüp evden çıktım. Burası hiçbir zaman benim yuvam olmamıştı, Bulut’undu. İşin tuhafı büyüdüğüm evde bile baban veya Bulut olmadan bir yuva gibi hissettirmemişti. Sanki yuva evden ziyade içindeki insanlardı.

Arabanın arkasına geçtiğimde göğsümde filizlenen hayal kırıklığı düğümlenerek boğazıma sızıyordu. Poyraz arabayı hareket ettirirken nereye gideceğimi söyleyemeden gözlerimi yakan gözyaşlarımı bastırmaya çalıştım.

Annem için ağlamayı bırakmalıydım, yine de gözlerim bu konuda beni asla dinlemiyorlardı. Bulut’un saçlarını okşayan kadın benim saçımı çekerdi. Bulut’a gülen kadın, bana çevirdiği her bakışı iğneleyici olurdu. Annemin kalbinde yalnız abim vardı ve bana yer yoktu.

Annemi gördüğüm her an babamı daha çok özlüyordum. Bulut, onun yokluğunu kapatmaya çalıştıysa da sığındığım ilk adam benim babamdı ve onun kollarında hissettiğim güveni hissetmemiştim.

Araba yavaşlayarak durduğunda elimin tersini gözyaşlarıma sürdüm. Etrafıma bakınırken Baran’ın evinin önünde durduğumuzu fark ettim, Poyraz’a döndüğümde bileğindeki saate baktı. “Ne zaman seni alayım?” Dikiz aynasından bana baktığında dudaklarımı kıvırdım. “Çıkmadan seni ararım.” Sesim fısıltıyı andıran bir tınıda çıksa da duymuş gibi başını salladı.

“Bulut’a alışverişte diyeceğim.”

“Teşekkürler.” Arabanın kapısını açıp çıkarken Baran’ın dairesinin olduğu apartmanın dış kapısından içeri girdim. Merdiveni çıkıp ilk kattaki aşina olduğum ve uzun zamandır yurtdışında olduğu için gelemediğim kapıyı tıklattım. Birkaç saniye sonra kapı aralandı.

“Hoş geldin.” Baran simsiyahtı; eşofman altının üzerine giydiği tişört bedenine yapışmıştı. Saçları geriye taranmış alnındaki sargı yerli yerindeydi. “Girebilir miyim?” Kapının önünden çekildiğinde içeri süzüldüm. Kapıyı ardımızdan kapattığında eğilip buraya her geldiğimde giydiğim mavi terlikleri dolaptan alıp önüme bıraktı.

“Böyle çat diye geldim. Kusura bakma.” Terlikleri giyerken burnumu dolduran kendine has kokusu, evin her bir zerresine bulanmıştı. Çantamı elimden alıp astı ve çenemi tutup dudaklarımızı birleştirdi. Annemin bende yarattığı yıkım dudaklarındaki sıcaklıkla yok olurken bir elim omzuna diğeri kalbinin hemen üzerine yaslandı.

Güm. Güm. Güm.

Kalp atışlarının kontrolsüzlüğü benimkiler gibiydi. Dudakları ayrılırken başımı göğsüne yaslayıp yüzünü saçlarıma gömdü. İşte bu kadardı. Onun kollarına sığınmak sıcaktı, güvenilirdi, ciğerlerimi nefesle dolduracak kadar özgürleştiriciydi.

Baran Deniz, benim sığınağımdı.

“Gelmene sevindim. Beni görmezden geliyormuşsun gibi gelmeye başlamıştı.” Geri çekilirken beni serbest bırakıp yanağımı okşadı, tuttuğum nefes serbestçe sıyrıldı dudaklarımdan. Onu görmezden gelmek, kendime sırtımı dönmem demekti. O benim her yönümdü, kaçışım olmayandı.

“Bulut, sürekli evden çalışmaya başladı. Yanımdan ayrılmıyor, çalışma odasına kaçtığı zamanlarda seninle konuşabiliyorum. Sen niye gelmedin?” Abimin evine gelirlerdi. İstanbul’a döneli hepsinin uğraşacak konusu çıkmış ve ortalardan kaybolmuştu. Sebebi belliydi. Bulut, hepsini benden uzak tutarak haini bulmak için çabalamadan beni güvende tutacaktı.

“Bulut sürekli dışarıda görüşmemizi istedi. Sanki evinde olmamıza katlanamıyor gibi.” Gözleri kısılırken eli ensesine değdi, düşünceli ifadesini silmeden diğer eliyle oturma odasını işaret etti; önünden geçerek odaya girdim. Odada, L şeklinde gri bir koltuğu ve televizyonuyla üç berjeri dışında bir duvarını boydan boya kaplayan kitaplığı vardı.

“Koliler mi?” Kitaplığın dibindeki beş koliyle merakım artmıştı ve kitap sitelerinden birinin logosunu görmemle kaşlarımı kaldırarak ona döndüm. “Yeni kitapların mı?” Başıyla onayladı. Çocukluğundan beri okuduğu ve aldığı yüzlerce kitabı vardı. Kitaplarının büyük bir çoğunluğunu okuyup bitirmişti bile.

“Bir şey içer misin?”

“Sadece su.” Mutfağa giderken omzunun üzerinden meraklı bakışlarıma çevirdi parıldayan bakışlarını. “Her zamanki gibi kitaplarımı sen yerleştireceksin.” Kocaman gülümseyerek heyecanla kıpırdandığımda odadan çıktı. Baran’ın okuyacağı kitaplara dokunup arkalarındaki yazılara bakarak onun zihnini tahmin etmeye bayılıyordum. Şu an onunla çok daha fazlasını yaşayabiliyor ve düşüncelerini birebir öğrenebiliyor olsam da bu zevkimden vazgeçmem imkansızdı.

Birini tanımak için okuduğu kitaplara bak, derdi Ahmet amca. Baran, en az babası gibi kitap kurduydu ve onu tanımanın yolları bu kitaplardan geçiyordu. Sanki Baran bir bulmacaydı ve bu kitaplar onun satırlarındaki bilinmeyene ışık tutuyorlardı.

İlk koliyi yere bırakırken Baran elindeki şişeyi bana uzattı. Şişeyi açıp büyük bir yudum aldıktan sonra kapattım ve odağımı koliye çevirdim. Getirdiği bıçakla bandı kestiğinde bağdaş kurarak yanıma oturdu.

“Beş koli sence de ağzına kadar dolu kitaplığın için bir darbe olmayacak mı?” İlk koliden çıkan fantastik kitap serilerine göz ucuyla bakıp onun kucağına bıraktım. Klasik kitaplar kadar fantastik kitap delisiydi. Fantastik kitaplarını zevk almak için okuduğunu bildiğim için onunla ilgili öğrenebileceğim herhangi bir bilgi taşımıyorlardı.

“İtalya’da merak ettiklerimi Serkan’a sipariş verdirdim. Kargoları Fırat eve bırakmış. Merak ettiğim serilerdi.” Kitapları üst üste yere dizerken uzattığım diğer seriyi alıp kapaklarını dikkatle inceledi. Parmakları kitapları nazikçe okşarken gözlerindeki ışıltı tamamen lisedeki Baran’ı hatırlatıyordu bana. Kitap okumaya ne zaman başladığını kestiremesem de lise zamanlarında müptelası olmuştu. Belki de sessizce sığındığı tek şey, satırlardı.

“Sen tüm bunları bir ömür bitiremeyeceksin.” İkinci ve üçüncü kolilerde de benzer seriler ve distopik evrenlere dair kitaplar çıktı. “Bana yardım edersin, senle okuyunca hızlı bitiyorlar.” Çünkü yarışıyorduk ve hırslanıp yemeyip içmeyerek kitabı silip süpürüyorduk.

“Hayatta seninle kitap okumam. Harry Potter’da en sevdiğim karakterin öleceğini bile bile okutturdun bana.” Dudakları sinsice kıvrıldığında kaşlarımı çattım. Hala buna gülebiliyordu. Adi herif.

“Fred’e üzülüp keşke onun yerine Harry ölseydi demiştin.” Kahkaha attı. “Hermione, Ron ile olduğu için mutlu olmuştun.” Onun gülüşlerini görmezden gelerek dördüncü kolideki kitapları çıkarmaya başladım. O zamanlar çocuktum ve verdiğim tepkilerde çocukça davrandığımın farkındaydım. Yine de hala aynı düşünüyordum. Fred ölmemeliydi ve Harry kurtulup dururken onun yüzünden büyücülerden en sevdiklerim hep ölmüştü.

“Harry, en yakın arkadaşının kız kardeşiyle birlikte olduğu için onu seversin sanmıştım.” Gözlerimi kıstığımda göz kırptı. Şükürler olsun ki o bir Harry değildi. Çünkü ben Ron’cuydum.

“Seni seviyorum ve Harry’i tutuyorsan bu bir savaş demektir.” Kitapları onun kucağına sertçe bıraktım. “Herkesin özgürce sevdiği karaktere kimse karışamaz. Cadılık yapma.” Bir kitabı daha kucağına koyarken sustu. “Kitabı konuşmayı kesmezsek savaşacağız.”

“Seninle savaşmam Meleğim. Daima savaşa karşıyım.” Savaşmayalım sevişelim der gibi bakıyordu. Bakışlarımı ondan ayırdığımda sıcakladığımı hissediyordum. “Şimdi bırak kitapları da evden yanıma neden geldiğini anlat bana.”

“Annem geldi.” İç çektiğini duydum. “Poyraz başıma silah dayayıp sana gelmemi söyleyince bende geldim.” Tamam biraz abartı konuşmaya bayılıyordum.

“Sığınak olarak benim evimi seçtin yani.” Bakışlarımı kaldırdığımda başını sağa yasladı. “Son koliyi de açsana.” Sessizce onaylayıp koliyi açarak içindekilere göz gezdirmeye başladım. “Hediyeni erken vereceğim galiba.” Kolideki kitaplar benim en sevdiğim yabancı yazara ait kitapları içeriyordu, hepsi İngilizceydi ve ilk baskıları imzalanmış şekildeydi.

“Baran.” Şaşkınlık cümle kurma yetimi kaybettirirken ona çevirdim bakışlarımı. “Bir etkinlikte onun eşiyle tanıştım. Senin büyük fanın olduğundan konuşurken yemeğe çıkmayı ve tanıştırmayı teklif etti. Sen çoktan Türkiye’ye geri dönmüştün bu yüzden ben gittim. Seni anlatınca da kadın bana serilerin tamamın ilk baskılarını imzalı vermeyi kabul etti, bende onların evinin çizimini hayallerindeki gibi tasarladım. Sevdiğin yazarla hayallerinize kavuştunuz.”

Kollarımı boynuna sardığımda kucağındaki kitaplar düştü ve sırtı yere yaslandı. Dudaklarımızı birleştirdiğimde elini yanağıma sararak yuvarlanmamızı sağladı, sırtım yerle buluşurken bile dudaklarının, dudaklarıma bulanmasına engel olmadım.

Bana sevgisini söylemeden göstermesi bu kadardı. Sevdiğim yazardan basit bir imza hatta beraber çekinmiş bir fotoğraf alsa bile yeterliydi benim için. Fazlasını yapmıştı, daima bana fazlasını vermekten çekinmiyordu. Sadece bu an için değil, geçmişte de bu böyleydi. Kalbimi almasının en büyük sebebi oydu, bana verdikleri kalbimin kaldıramadığı kadar ağırdı; bu yüzden kalbim onundu.

Basit bir öpücük harlanırken elimi ensesinden saçlarına kaydırdığımda iç çekti, kalbimin göğüs kafesime çarpışı, nefes alışımızın yarattığı gürültüyle garip bir harmoniyle kulaklarımı dolduruyordu. Ellerinden biri enseme diğer belime kayarken geri çekildi, dudaklarımız ayrılmadan onunla doğrulduğumda bacaklarımı iki yanında açarak bacaklarına otururken buldum kendimi.

Güm. Güm. Güm.

Nefes almak, onun nefesiyle dolmaktan farksızdı; bu tatlı işkenceye bayılmıştım. Dudakları yanağımdan boynuma doğru öpücükler bırakırken tırnaklarımı saç diplerine bastırdığımda durdu. Geri çekilirken nefesi, benimkiler kadar hızlı ve kesik kesikti. Gözlerindeki bakış beni utandırmak yerine cüretkâr hissettiriyordu. Beni istiyordu, onu istediğim şekilde arzuluyordu beni.

Annemin hissettirdiği özgüvensizlik darmaduman olurken alnımızı birleştirip iç çekti. “Meleği-” Kapının ziliyle buz dökülmüş gibi irkilip birbirimizden uzaklaştık. Yerden kalkarken elini uzatıp kalkmamı sağladı.

“Abim mi?” Kalan birkaç beyin hücrem de yaşadığımız samimi anla kaçıp gitmişti. Baran kapının deliğinden bakarken birkaç saniye alnını deliğe yaslayıp gözlerini kapattı. Doğrulurken zil bir kez daha çalınca uzanıp çantamı askıdan aldı ve elime tutuşturup odasının olduğu kapıdan içeri girmemi sağladı. “Asım amca burada.” Dedemin gelişi korkuyla gerilmemi sağlarken kapıyı kapatıp gitmesine izin verdim. Dış kapıyı açtığını duyarken kulağımı kapıya yasladım.

“Kaza geçirmişsin dediler, gelip iyi olduğuna bakmak istedim.” Baran’ın güldüğünü duydum. Kapanan kapı ve oturma odasına adımlayan ayak seslerini duyunca kapımı hafifçe aralayıp kulak kabarttım. “Baban gibi kitap okumaya saplantılı olmanı aşamıyorum.”

“Aşk olsun Asım amca. Seni örnek aldığını bilmesem laf atıyorsun sanacağım.” Dedemin gülüşündeki sıcaklık Bulut’la bana gösterdiği o sevgi dolu ifadesinden geliyordu. Baran’ın ailesi bir gecede ölünce babam da dedem de onu kolları altına almak istemişti ama Ceren’in annesi buna izin vermemişti. Yeğenini yetiştirmeyi ölmüş ablasına borç bilmişti anlaşılan.

“Ben kitap okumaktansa insan okumayı daha çok seviyorum. Yaşlandım, gözlerim ağrıyor. Gözlükte beni daha yaşlı gösteriyor. Düşmanlarım yaşlı oluşumu fark ederse kuyumu kazarlar.” Dedemin sesindeki alay dudaklarımı kıvırmama sebep oldu. Can’la kan bağları yoktu ama dedemin alaycılığı çoğu zaman ondan Can’a miras kalmış gibi geliyordu.

“Sen hepimizi gömersin.” dedi Baran. “Yok istemem. Mezarlıklarla işim bitti, ben girersem tamam ama hiçbirinizi gömemem. Yaşlıyım kürekle toprağı nasıl atacağım? Uğraştırmayın.” Dedemin ölümleri kolayca ifade edişi konforsuz hissettiriyordu. Belindeki silahı ve ömrünü adadığı karanlık dünyasından kaynaklandığını bilmekse korkumu tetikliyordu.

“Aslında konuşmak istediğim bir konu var. Bulut’tan önce sana geldim, neyle karşı karşıya olduğunu bil diye. Ama yalnız kaldığın bir gün gelmem daha doğru olur.”

“Yalnızım.” Baran bunu o kadar hızlı söylemişti ki burada olmadığıma ben bile ikna olmuştum. “Yaşlı olabilirim ama aptal değilim. Evinde kız arkadaşın olabilir, genç adamsın. İyi olduğundan emin olmak için birkaç dakikalığına girdim içeri ve şimdi gidiyorum.” Hızla Baran’ın odasına girerek kapıyı olabildiğince sessizce kapattım.

“Asım amca-”

“Beni tanıştıracak kadar ciddi misiniz?” Neyse ki benden şüphelenmiyordu. “Ciddi olduğumda herkes ciddileşecek zaten.” Baran’ın cümlesiyle gülüşümü bastırdım. Her şey ortaya çıktığında ortalık karışacaktı ve ikimizde bunu bilip umursamazca vakit geçiriyorduk.

“Düzgün bir gelin istiyorum. Bulut ve Serkan belli ki beni kahrımdan öldürecekler. Bulut, zaten Yağmur’un hayatına erkek sinek girse yaklaştırmıyor, o da evde kalır. Tek umudum sensin.” Baran’ın kahkahasını duyduğumda kaşlarım çatıldı. Dedem resmen arkamdan dedikodumu yapıyordu. Hain ihtiyar.

“Sen merak etme.” Dış kapının kapandığını duyunca odadan çıktım. Baran’la göz göze geldiğimizde birkaç adım geriledi. “Sakinleşmen için bir kahve içer miyiz?” Mavi gözlerindeki o muziplik ve dudaklarının kenarındaki kıvrımı gözlerimi kısarak seyrettim.

“Az önce evde kalma ihtimalime mi güldün sen?” Geri geri yürürken kaşlarını kaldırdı. “Evde kalmak mı? Güldüm çünkü seni kendime alacağım.” Sesindeki sahiplik dolu tınıyla ona kızmak istesem de hoşuma gitmediğini söylemek şımarıklık olurdu. “Ben seni alacak mıyım? Hemen kendi kendine gelin güvey olmuşsun.”

“Şansın yok.” Mutfağa girdiğinde peşinden adımladım. “Ben zaten seninim. Senin benim oluşunu herkes duyduğunda…” Devamını getirmeden gözlerimin içinde baktı.

“Her şey güzel olacak.” diye mırıldandım.

“Her şey seninle olacak.” diye düzeltti cümlemi. Her şey beraber güzel olacaktı.

***

Aile yemekleri daima hoşuma giden değerli anlardandı. Şu an oturduğum masa dışında… Dedem masanın başındaydı. Onun solunda oturan ben, sağında oturan Bulut’tu ve tam karşısına annem oturmuştu.

“Ailem.” Serkan içeri girerken yanımdaki boş sandalyeye oturdu.

“Artık aile yemeklerimize evine aldığın yabancıları da mı davet ediyorsun?” Serkan’ın irkildiğini görünce kaşlarımı çattım. Konuşmak istediğimde Bulut benden önce davrandı. “Masada yabancı yok. Karşımda kardeşlerim, sağ ve solumda dedemle annem oturuyor.” Serkan’ın başını kaldırıp minnettar bir ifadeyle Bulut’a baktığını birkaç saniye olsa da görebilmiştim, Bulut ona baktığında bu ifadesini silip yine Mert’i delirten ifadeyi takınmıştı.

“Oğlunu dinle, Nesrin.” Dedem elini kaldırınca çorbamı yavaşça yudumladım. “Ben dinlemedim, seninle evlendi.” Dedem arkasına yaslanırken Serkan’ın gülüşünü bastırmak için başını eğdiğini gördüm.

“Aşk olsun dede.” Dedem bana döndüğünde kocaman gülümsedim, gülüşüm annemin yüzünün aldığı o huysuz ifadedendi. “Onlar evlenmese biz nasıl olacaktık? Torunların olmadan yapacak mıydın?”

“Asla. Benim hazinemsiniz siz.” Eli omzuma çarptı. İlk kavga tarafımdan engellenmişti. Bulut’a baktığımda başını sağa sola sallayarak sessizce çorbasını yudumlamaya devam etti. Annemle benim aramda kalmaması için çabalıyordum, dedemle annemse bu çabayı göstermeden onu savaş hattında bırakıyorlardı.

“Balıkesir’de neler yaptınız?” Annemin sorusu dedemin bakışlarının hedefi haline gelmesini sağladı. “Günaylarla karşılaştınız mı?” Bakışlarımızı kesiştirdi, sanki onlarla karşılaşmamı istemiyor gibiydi.

“Karşılaşmamam mı gerekiyordu?”

“Yok hayır. Babanla kavgalı ayrıldılar. Eski dost, düşman oldu.” Günaylar bir bana mı iyi geliyordu?

“Dost veya düşman. İki kez kızınızın hayatını kurtardı.” Serkan araya girdiğinde bakışları hala yemeğindeydi. “Minnettar olmalısınız.”

“Minnettarım, yine de kocama verdikleri zararı bir çırpıda silemem.” Babama zarar mı vermişlerdi? Dedeme baktığımda kaşlarını çatarak öfkeli bakışlarını anneme yönlendirmiş olduğunu gördüm. Babama zarar veren adamlarla görüşmemi mi istemişti? Hiç öyle birine benzemiyorlardı.

“Babamın ona yaptıklarını unutacak kadar babama aşık oluşun beni mutlu mu etmeli? Yoksa huzursuz mu?” Bulut, arkasına yaslanırken gülümsedi. “Baban, ona ne yapmıştı? Hatırlat bana.” Annem ellerini birleştirip öne eğildiğinde Bulut, gömleğinin bir düğmesini daha açtı.

“Eskileri konuşmak için yemeği ziyan ediyorsunuz.” Dedem elini salladığında önümüzdeki çorbalar kalktı ve yerine ana yemeğin doldurulduğu tabaklar bırakıldı.

“Yemekler ziyan olmaz, Yağmur strese girdiği için atıştırır sonra.” Ona ters ters baktığımda hiç istifini bozmadan etini kesmeye başladı. Boğazımda oluşan yumruyu yutkunurken tırnaklarımı avuç içlerime batırdım.

Bulut, benimle annem arasında kalmayacaktı. Bunu ona yapmayacaktım.

“Yemekten sonra burada kalacak mısın?” Serkan’a döndüğümde geldiğinden beri yemeğinden başını kaldırmayan adamın sandalyesinde geriye yaslanarak kaşlarını çatarak bana bakıyor olduğunu gördüm. Başıyla onaylarken bakışları yumuşadı. Avuç içlerimi gevşettiğim boğazını temizledi.

“Asım baba,” Annemin öksürdüğünü duydum. “Ben diyorum ki senin işlerini devralayım. Zaten avuçlarım kaşınıyor. Hem Yağmur’a gelecek zararı sorgusuz sualsiz ortadan kaldırırım.”

“Kardeşimi ben korurum.” Bulut’un yine kıskanç abiliğiyle Serkan güldü. “Senin kardeşin benim yeğenim.” Bulut, sessiz bir küfür savurduğunda dedem başını sağa sola salladı. “Affedersin dede.”

“Hayır işlerimi devralmayacaksın. Bu işler benimle bitecek.”

“Onu cidden Mehmet’in yerini doldurmak için mi kullanıyorsun?”

“Onun bir adı var.” Patlama noktasına gelirken elimdeki çatalı bıraktım. Serkan’ın umurunda değilmiş gibi yemesinde bile içten içe yaralandığını görebiliyordum. Babasıyla anlaşamamış, annesi ölen ablasından sonra Serkan’a annelik yapmamıştı. Daha küçük yaşta kimsesiz kalmasına izin vermeyen halası tarafından büyütülürken aniden geçirilen trafik kazası, halasını da kaybetmesini sağlamıştı. 12 yaşından beridir evlat edinilip geri bırakılmıştı. Burası onun son durağı ve ailesiydi, annemin söyledikleri onu aşağılar şeklindeydi. Buna katlanamıyordum.

“Ben oğlunuzun ve kızınızın en yakınlarından biriyim, olmaya da devam edeceğim. Sizin gibi tepeden bakan ve cümlelerini sivriltip acımasızca saldıran çok fazla insan tanıdım. Kelimeler benim canımı yakmaz ama sizinkini yakar. Bulut’a saygımdan size tek kelime etmiyorum. Ben bir Demir’im, en az sizin olduğunuz kadar.” Peçeteyle dudaklarını sildi. “Pardon, siz artık değildiniz.” Babam öldüğünde annemin soyadı düşmüştü. O artık bir Demir değildi, Yılmaz’dı. Ama Serkan soyadı farklı olsa da yaşayan birinin oğlu olarak gözüküyordu. Dedem hayatta oldukça annemden çok daha fazla Demir’di.

“İzninizle yemekten erken ayrılacağım.” Serkan, dedemden bana kaydırdı bakışlarını.

“Bekle kardeşim.” Bulut’ta ayaklandı. “Bu aile yemekleri işi benim de canımı sıktı.”

“Bulut.” Annem kaşlarını çattığında abim ona döndü. “Seni seviyorum anne. Ama kardeşlerimin canını sıkmanı yeterince seyrettim.” Bakışları benle Serkan’a döndü. “Bir döner gömmeye gidelim.”

İşte bu, benim abim Bulut Demir’di.

“Size afiyet olsun.” Oturduğum sandalyeden kalkıp dedemin yanağına öpücük kondurdum. Masanın etrafından dolanıp abimlere yetişmeye çalışırken annemle gözlerimiz kesişti. Yine sanki bir yarıştaymışız da kaybettiği için kabullenememiş o hırslı bakışı atıyordu. Onunla ne için yarıştığımızı bilmiyordum bile. Benimle rekabet etmeye bu denli hazır oluşunu anlayamıyordum.

“Hadi, seni mi bekleyeceğiz?” Serkan’ın cümlesi adımlarımı hızlandırıp annemin radarından kurtulmamı sağladı. Onlara yetişirken Serkan, kaskını korumalardan aldı. “Motorunla mı geldin?” Başıyla onaylarken kaskı bana uzattı.

“Motor tehlikeli.”

“İyi bir sürücüyüm yeğenim. Korkma amcan motor kullanmayı biliyor.” Bulut onunla tartışmak için enerjisini harcamadan arabasına yöneldiğinde kaskı alıp kafama taktım. Serkan motorun arkasındaki kapaklı kısmı açtı ve içinden yedek kaskını taktı, motora tırmanırken onu takip edip arkasına oturdum.

“Sıkı tutun Fıstığım. Düşersen Bulut beni vurur.” Kollarımı karnına doladığımda motorun gürültüsü yankılandı ve altımdaki motor titredi. Hızla ileri atlarken geçip giden yolun büyüsüne kapılarak kocaman gülüyordum. Motora bindiğim ilk zaman Bulgar’la olmuştu. Ortalardan kayboluşundan sonraysa Serkan’dı. Hız tutkunu biri değildim, yol akıp geçerken bunu kontrol edebilen aracın içinde oluşumdu, beni heyecanlandıran.

Motoru aşina olduğum sahil kenarındaki seyyar dönercide durduğunda omzundan destek alıp indim. Abim arabasını arkamızdaki boşluğa park ederken kaskımı çıkarttım, damarlarımda gezen adrenalinle kocaman gülümserken Serkan kaskını çıkarır çıkarmaz göz kırptı. “Manyaklığın bana çekmiş.”

“O kadar hızlı gidilir mi?” Abim arabadan indiğinde arkasındaki araçtan çıkan korumalar etrafa dağıldı. “Yaşlanıyorsun Bulut. Eskiden yarış yapardın, şimdi 40’la mı geldin? Bu ne yavaşlık?”

“İstanbul’da hız sınırını bilmiyor musun?” Abim elimdeki kaskı alıp motora bıraktı. Endişesi yüzünden okunuyordu. “Biliyorum yeğenim. Korkma amcana bir şey olmaz.” Serkan kolunu Bulut’un omzuna atıp şakağına dudaklarını değdirdi. “Amcan kurban olsun sana.”

“Sikeceğim amcanı da kurbanını da.” Serkan’ı itip elini şakağına sürdü. “Açım ben ve aç olunca sinirlerim hoplar. Yemek yedikten sonra uğraş benimle Serkan, söz gıkımı çıkarmayacağım.” Bulut döner siparişi için yanımızdan uzaklaştığında Serkan kolunu omzuma atarak masalara yönlendirdi.

“Abimin masadaki şovu neydi öyle?” Serkan sırıtırken kaşlarını kaldırdı. “Bulut her zaman gönlümü kazanıyor. Bir anlığına senden daha çok sevmiş olabilirim.” Kıkırdarken sandalyeye çöktüm. Karşıma oturup öne eğildi. “Anneni seviyorum diye cümleye başlamak isterim ama sevmiyorum. Onun da beni sevdiğini düşünmüyorum. Asım baba bunu bilmesine rağmen niye ısrarla aile yemeği ayarlıyor ki?” Bunun nedenini bilmiyordum. Belki de annemin sinirini bozmaktı, yine de siniri bozulan daima biz oluyorduk.

“Faruk Günay, sence babama ne türlü zarar verdi?” Serkan omuz silkip elini bilmiyorum şeklinde açtı. “Bana hiçbir zararları dokunmadı. Hatta onların sayesinde hayattayım, iki kez. Baran’ı kurtardıklarını göz ardı etmeyeceğim. Üzerine babamın katilini bulup Bulut’un önüne attılar. Kötü olan biri bunu yapar mı?”

“Yapmaz. Kafanın karışmasını anlayabiliyorum ama bence bunun cevabı ya annende ya Günaylarda.” Annem bana asla bir şey anlatmak için can atmazdı. Günaylarla konuştuğumda abimle olan husumete odaklanmıştım. Babamdan hep güzel bahsetmişti Faruk Günay.

“En son ne zaman geldik buraya?” Bulut sandalyeye çöktüğünde bakışlarını denize çevirdi.

“Baya oldu.” Serkan, onun yaptığı gibi doğruldu ve denize çevirdi bakışlarını. “Arzu, gittikten sonra Mert’le gelmiştik. Kafası dağılsın diye.”

“Arzu’yu bulmuş.” İkisinin bakışları bana çevrildiğinde gözlerinde tek bir şey algılayabildim, bilmek. Arzu’nun nerede olduğunu zaten bilen biri gibi bakıyorlardı. Mert’in öğrenmesi, onları rahatlatmıştı. Taşıdıkları sırrın altında eziliyorlardı. Görebiliyordum.

“Mert sizi gebertecek.” Şaşkınlıkla mırıldandığımda ilk toparlanan Serkan oldu. “Ne diyecektik adama? Seni terk eden kadın evlendi, çocuğu bile var, mı diyecektik?” Mert’in, kendisini terk eden kadının hayatta oluşunu bilmeye ihtiyacı vardı. Arayıp bulamadığı her gün için kafayı yiyen adamı fark etmemişler miydi? Mert’in içten içe yaşamadığını da Nur ve Fırat’ı her mutlu gördüğünde gözlerinin daldığını da görmemişler miydi?

“Diyecektiniz. Sevdiğiniz kadını bulamadığınız her gece için uyuyamıyorsanız ben derdim. Mert’in eskisinden çok daha az göreve çıktığını fark etmediniz mi? Göreve giderde Arzu’yu bulamadan ölür diye tetikte bekliyor. Bir gün Arzu onu arayacak ve yardım isteyecek diye ölmüyor bu adam.” Mert, daha öncesinde öğrenseydi, işte o zaman daha çabuk bırakırdı sevdasını. Daha çabuk hayatına odaklanır ve geçmişe sünger çekerdi.

“Bunu Mert’ten gizlemeyeceğim. Gidip Arzu’nun karşısına dikilip hesap da soracağım.”

“Neyin hesabını soracaksın ki? Neyi anlatacaksın?” Bulut’un sesindeki sakinlik beni delirtiyordu. Gizledikleri sırrın ne denli yaralayıcı olduğunu fark etmemişler miydi? Daha öncesinden anlatmış olsalardı Mert’in ne denli rahatlayacağını nasıl bilmiyorlardı?

“Neyi anlatacağım mı? Kardeşim dediğin adamlar arkadan iş çevirmiş yıllarca diyeceğim. Affetmezsen yeridir, siktiri çek diyeceğim.” Abimin duraksadığını görünce Serkan’a döndüm. “Başkasının hayatına ait sırrı saklamaya hiçbirinizin hakkı yok. Niyetiniz iyi ama yaptığınız zalimlikten başka bir şey değil.”

“Mert için en iyisi buydu. Arzu’nun başkasına gittiğini, evlendiğini, çocuğu olduğunu öğrenseydi kendisine sıkardı. O zamanlar ne denli karanlıkta olduğunu sende biliyorsun. Çaktırmadığı her saniye içinde günlerce içten içe yıkıldı. Biz kardeşimizin neler çektiğini biliyoruz. Unutur dedik. Kendisini terk eden kadını unuttur ve bir şekilde hayatına bakar dedik.”

“Siz kimsiniz? Diğerleri de mi biliyor?” Serkan sustuğunda gözlerimi yumdum. Mert’in güvendiği adamlar arkasından iş çevirmişti. Güvenme problemi yaşayan adamın güvenini sarsacaklardı. “Mert’in yerinde olsam sizi evire çevire döverdim.” Gözlerimi açarken denize çevirdim bakışlarımı.

“Bizim saklayışımız bir şey ifade etmiyor, Yağmur. Zaten Arzu’yu bulduysa öğrenmiştir.” Kısa sesini kes ve fark ettiğin bilgiyi sakla diyordu abim. Oturduğumda yerden kalkarak döner yapan abinin yanına gittim. “Aynısından masaya tekrar yapar mısın? Ben bunları paket alayım. Hesap Bulut abimden.” Adam başını sallayıp elindekileri paketlediğinde poşeti alarak beni seyreden adamlara döndüm. “Size afiyet olsun.” Arkamı dönüp ilerlerken korumalardan biri önümü kesip arabayı işaret etti. İtiraz etmeden arabaya binince Mert’in adresini söyledim.

***

“Yemek yemeyi unuttuğuma inanamıyorum.” Mert, dönerini yerken bağdaş kurarak karşısındaki koltukta oturmuş kendi dürümümü çiğniyordum. “Senin normalin bu. Ben alıştım, işkolik bir tipsin.” Güldü.

“Sen beni boş ver de niye burada olduğunu anlat bakalım.” Gözlerimi kıstığımda elini peçeteye sildi. “Bir şey olduğunda fiilen bizi ziyaret edersin sen. Tanıştığımız günden beri karakterin bu. Bu yüzden dökül.” Beni iyi tanıyor olması tebessüm etmeme sebep oldu.

“Bir şey yapmadan önce sana söylemek istedim.” Başını salladı, devam ettim. “Arzu’yla görüşeceğim.” Kaskatı kesilirken yüzündeki sıcaklık dağıldı. “Senin için değil, kendim için.”

“İstiyorsan git görüş, bunun izni bana ait değil.”

“Mert, sana söylüyorum. İzinden ziyade bir yerde duyarsan arkandan iş çevirdiğimi düşünmemen için.” Dudakları memnuniyetle kıvrıldı. “Bu dünyada arkamdan iş çevirmeyecek bir tek sen varsın zaten. O yüzden düşünmem. Arzu’nun kıçına tekme vurmaya gittiğini düşünürdüm.” Gülmeye başladığımda bakışlarını eğip içeceğini yudumladı. “Yine de ona benimle ilgili soru sorma. Bu çok aşağılayıcı.”

“Ona sadece niye diyeceğim.” Bakışlarımızı kesiştirdi. “Tek bir kelime soracağım. Ne için, niye dediğimi cevaplaması ona kalacak.”

“Niye’yle başlayan onlarca soru var Yağmur.” Başımla onayladım. “Almam gereken onlarca cevabım var benim de.” Arkasına yaslanırken elini çenesine sürttü. Gözlerindeki merakı gizlemeden bakıyordu bana. Arzu’ya soruları vardı ama sormayacak kadar gururluydu. Kendisini terk eden kadının ayaklarına gidemezdi.

“Bitmiyor.” Sesindeki acı dolu tonlamayla boğazını temizledi, sehpadaki sigara paketinden bir dal çekip dudaklarına yasladı. “Geçmiyor.” Çakmakla yaktığı sigara aslında onun ruhunun yanan ve acıyan her bir zerresine şifaydı.

“Seni ben bir nebze de olsa anlayabilirim.” Abimin beni terk ettiğini düşünerek tam bir yıl geçirmiştim. Yıllar geçse de beni terk etmediğini bilsem de her gün yine de içimde terk edilme korkusu yaşayıp durmuştum. “Acını görebiliyorum.”

“Bu yüzden senden başkasına dert yanmıyorum, Baş Belası. Diğerlerine göre hayata devam ediyorum. Çoktan her şeyi aşacak güçteyim. Ama sen her şeyi görüyorsun. Beni görmene izin vermediğim zamanlarda bile. O kadın benim en büyük güçsüzlüğüm.” Gözlerinin kızardığını görünce gözlerim isyan bayrağını çekerek sulanmaya başladı. “En büyük güçsüzlüğüm artık benim değil. Ama ardında bıraktığı güçsüzlük devam ediyor. Bu yüzden öfkeliyim. Hayır. Sineye çekecek kadar umursamaz davranmayacağım. O kadın, benim geçmişim. Geleceğimiz yok, olsa bile daima öfkeyle yanacak.” Burnunu çekip bakışlarımızı ayırdı.

“Ya bir sebebi varsa?” Aniden bana döndüğünde gözlerinde ölümün soğukluğunu yansıtan bir ifade belirmişti. “Yine söylüyorum. Terk etmenin bir sebebi olmaz. Sessizce çekip gitmekte, aptal bir mektupla gitmekte korkaklık.” Eliyle beni gösterdi. “Sen şu an gitmek istesen-”

“Hepinizle vedalaşırdım. Çünkü bunu hak ediyorsunuz.” Cümlesini tamamladığımda gülümsedi. Ne demeye çalıştığını anlamıştım. Arzu, zorunda kalıp gittiyse bile onunla doğru dürüst vedalaşıp gitmiş olsaydı, Mert asla onun peşine düşüp bu denli yaralanmayacaktı. Kaçmıştı. Bir nedenle veya değil, aniden Mert’i dışarı itip hayatından çıkarmıştı. Arzu, Mert’in terk edildiğini bile bile aynı şeyi yaşatmayı seçmişti. Buna rağmen Mert onu daima aramıştı. Başı belada olabilir diye, her gün bakmadığı delik kalmamıştı.

“4 yıl. 1460 gün. Saatini bile söylerim sana. O kadının bir sebebi olsa kaç yazar? 4 yıl, 4 yıl gibi mi geçti? 4 yılım yüzlerce yıl gibi geçti. Umarım bir sebebi yoktur. Çünkü ona olan bu öfkemin silinmesini istemiyorum. Ölsem bile bana yaptıklarını asla unutmayacağım.” Önündekileri toplarken mutfağa gitti. Gözyaşlarımı hızlıca sildim. Mutfağa toparlanmak için gitmişti, ona zaman verip olduğum yerde beklerken onunla hissettiğim hayal kırıklığını bastırdım.

Mert, Arzu’yu asla affetmeyecekti. Onların hikayesi yarım kalmıştı ve bunun sebebi Arzu’ydu. Mert asla tam olamayacaktı, Arzu’dan sonra hiç kimseyle olmamış, olmayacaktı da. Arzu evlenmişti ama Mert asla başka biriyle evlenip mutlu olma seçeneğini gerçekleştirmeyecekti. O kalbine yalnız bir kişi alan bir adamdı. Arzu’nun gidişinde kendini suçladığı her bir ana inat cezası ömür boyu yalnızlıktı.

***

“Burası mı?” Poyraz başını kaldırıp dikiz aynasından beni onayladığında öne eğildim. “Beni niye hemen Arzu’ya getirdin?” Arkasına dönerek bana baktı.

“Çünkü onun arkadaşısın ve konuşmak için birilerine ihtiyacı var.” Arzu’yu düşünen halleri gözlerimi kısmama sebep oldu. Kaşlarını kaldırdı. “Kız kardeşim.” Ne? Şaşkınlıkla ona baktığımda “Fizyolojik olarak. Beraber büyümedik ama yine de kardeşim.”

“Kız kardeşini azarlayacağım. Biliyorsun değil mi?” Omuz silkti. “Onun hakkından gelebilen nadir insanlardansın. Başına buyruk davranmalarından sıkıldım. Mert onun yüzünden fazla acı çekti.”

“İkisinden birini seçsen-”

“Mert olurdu. Arzu’nun senden haberi yok ve burada olduğu sürece İbrahim sana bir şey yapamaz.” İbrahim mi? “Baran’a kafayı takan psikopat mı?” Başıyla onayladığında bakışlarım kapıya açıldı. Arabadan inerken korumalardan bazıları başıyla selam verdiler ona. Arabadan inerken bakışlarım kocaman havuzu olan bahçedeydi. Ev dıştan simsiyahtı ve tamamen mafya evi gibi karamsar hissettiriyordu.

“İbrahim’in Baran’la uğraşmak dışında yaptığı bir işi var mı?” Poyraz yanımda adımlarken korumalar önümüzden çekiliyorlardı. “Babasının işlerini reddetti ama yine de pis işlere illaki bulaştı. Garip ama kadınlara karşı Baran’a olduğundan daha az piçlik yapıyor.” İçimi rahatlatmamıştı. Verandadan içeri girdiğimde Poyraz peşimden gelmedi.

Oturma odası koyu tonların hâkim olduğu mobilyalarla döşenmişti. Fotoğraf çerçevelerinin olduğu kenardaki dolaba yaklaştım. Çerçevelerin birinde Arzu’yla İbrahim olduğunu düşündüğüm ela gözlü kıvırcık saçlı kumral bir adamın nikahlarına dair bir çekilmiş poz vardı. Bu adamı gözüm bir yerden ısırıyordu, hatırlayamıyordum. Başka bir çerçevede İbrahim’in kucağında kızıl kıvırcık saçları olan ela gözlü tombul bir bebek vardı, İbrahim kocaman gülümseyerek poz vermişti. Arzu’nun kızıllığıyla babasının kıvırcıklığını almıştı.

Mert ile evlenip çocuk sahibi olsalardı tam da hayalini kurduğum tarzda kızıl kıvırcık saçları olan bir çocuk dünyaya getirmişti. Gerçi hep kızları olur diye hayal kurmuştum. Oğlumla Mert’in kızını evlendirecektim. Şimdi Mert’in kıvırcıklığı ve ela gözleri yerine bunları İbrahim’den almıştı.

“Yağmur.” Elimi çekiştiren ve adımı doğru telaffuz edemeyen, r harfini yutan oğlan çocuğuna döndüm. Yüzünün her yanı çillerle doluydu ve kıvırcıkları o kadar tatlıydı ki diz çöküp boylarımızı eşilerken buldum kendimi. “Yağmur.” dedi bir kez daha. Adımı nereden bildiğini bilmiyordum ama hayran olmuş gibi bana bakıyordu.

“Merhaba, annen nerede?”

“Arzu’ya geldiğini söyledim. Ona birkaç dakika ver.” Karşımdaki çocuk koşuşturup İbrahim’in kucağına atladığında başını onun boynuna gömdüğünde İbrahim doğruldu. Ayağı kalktığımda bana adımladı. “Baran’ın Yağmur’u.” Elini uzattı.

“İbrahim Hazanlı.” Uzattığı eli sıkıp sıkmamak arasında kalırken bileğindeki gömleğinin gösterdiği kısımda beliren melodi şeklindeki dövme dikkatim kaydı. Daha önce gördüğüme yemin edebilirdim.

“Yağmur Demir.”

💧

Bölüm sonrası sohbet köşesi

İnstagram: ayseilhanl / #sığınak

TikTok: ayseilhanli / #sığınak

Yeni bölümde görüşmek üzere...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.