(Göktuğ)-Sen...
... bir insan değilsin değil mi?
Göktuğ'un bu sorusuyla birlikte ikil donup kalmıştı. Göktuğ'un böyle bir şeyi tahmin edemiyor olması gerekliydi. Ama bu soru bir tahminden çok net bir soru gibiydi. Sanki Göktuğ zaten cevabını biliyor olduğu bir yalanın sorusunu soruyor gibi görünüyordu. Çocuk gergin bakışlarla Göktuğ'a bakıyordu ama gerginliği belli etmemek için çabalıyordu. Tabii Göktuğ karşısında gerginliğini ne kadar gizliyordu emin değildi.
(Çocuk)-Seni bu düşünceye iten şey ne?
Diye sordu çocuk. An itibariyle merak ettiği tek şey buydu.
Göktuğ gülümsedi ve korkutucu derecede zevkle dolu gözlerini çocuğa dikti.
(Göktuğ)-Beni bu düşünceye iten şey mi? "Umutsuz piç", sakın bana o kızın yaydığı havayı hissedemediğini söyleme. Bu dünya üzerinde hiçbir insan "Alacakaranlık"tan daha korkutucu bir havaya sahip olamaz. Ve bil bakalım kim şu anda Alacakaranlıktan daha tehlikeli hissettiriyor?
Çocuk, Göktuğ'un bu sözleriyle birlikte duruldu. Sanki kafasında bir ışık yanmış gibi düşünceli bir moda girmiş ve bakışlarını sakince Alexia'nın üzerine çevirmişti. O anda gerçekten farkında olmadığı bir şeyin farkına vararak gözleri açıldı.
Yanında duran kız yani Alexia tehlikeli bir hava yayıyordu. Bu kesinlikle normal insanların algılayabileceği bir tehlike değildi. Bunu algılamalarını sağlayan tek şey...
"İçgüdü."
Ama öyle normal bir "içgüdü" değil. Hamuru savaş alanlarında yoğurulmuş olanların erişebileceği ve rakiplerinin seviyesini kabaca ölçmelerine yarayan bir his bu. Ve bu hisse erişebilmek için en iyi ihtimalle onlarca kez dövüşmüş olmanız gerekiyor. Ama öyle sokak kavgası gibi basit şeyler değil. Ölümle burun buruna gelebileceğiniz, bedeninizdeki adrenalinin tavan yaptığı, belki de ölüp ölüp dirilecek kadar bedeninizi yoracağınız dövüşler.
Ve Göktuğ o hissi olabilecek en üst seviyede yaşayan bir canavardı.
(Çocuk)-Eskiden böyle değildim.
Çocuk kendi kendine gülümsedi.
(Çocuk)-Senden kaçamayacağız anlaşılan. Bu bilgiyle ne yapmayı planlıyorsun?
Göktuğ gibi dengesiz ve lanet birinin böyle bir bilgiyle ne yapacağını tahmin etmek bile imkansızdı. VE Göktuğ o anda gülümsedi.
(Göktuğ)-Yani haklıyım değil mi?
Dudakları sonuna kadar kıvrıldı ve bütün dişlerini gösteren iğrenç bir gülümseme suratına oturdu.
(Göktuğ)-Onu öldürebilir miyim?
Çocuk Göktuğ'un bu sorusu karşısında biraz bile olsun şaşırmamıştı. Göktuğ gibi şiddet olmadan yerinde duramayan, şiddetsiz nefes alamayan bir yaratığın soracağı soru elbette ki bu olacaktı.
(Çocuk)-Bunun cevabını sende biliyorsun Göktuğ.
(Göktuğ)-Sikimde bile olmadığını söylesem.
Ve tam o anda Göktuğ bir anda gözden kayboldu ve aynı anda Alexia sert bir şekilde yere çakıldı. Göktuğ Alexia'nın saçını çekerek onu yere kapaklamıştı. Sonra da göğsüne basmış ve...
(Göktuğ)-Hey. Gerçekten de dünyadan olmayan bir şey misin? Söylesene, melek misin yoksa bir şeytan mı? Yoksa bambaşka bir şey mi?
Göktuğ'un gözlerindeki şehvet ve zevki görmemek mümkün değildi. O kadar zevk alıyordu ki ağzından salyalar akacak gibi görünüyordu.
Göktuğ Alexia'nın saçını tutup göğsüne basarken yumruğunu sıkmış ve sağlam bir darbe indirmek için kaldırmışken çocuk bir anda Göktuğ'a omuz atıp Alexia'nın üzerinden çekilmesini sağladı. Çocuk tam yumruklarını sıkacakken Göktuğ'un havası bir anda değişti ve anlamsız bir şekilde ellerini cebine attı.
(Göktuğ)-Ehhh, sıkıcı. Vurmayacaktım zaten. Hangi dünyadan olduğun sikimde değil. Bir daha bölgeme adım atmayın yeter.
Göktuğ kendisini bırakırken Alexia ayağa kalktı.
(Alexia)-O kadar artistlikten sonra neden vurmadın?
Alexia'nın sorduğu bu soruya çocuk şaşkın gözlerle bakıyordu. Ama sonra aklına bir şey gelmiş olacak ki bakışları düzeldi.
Göktuğ oradan uzaklaşmaya devam ederken Alexia'ya cevap verdi.
(Göktuğ)-Bir kadının canını sadece seks yaparken yakarım. Bir de "o" kadınlardan biriysen. Yanındaki "umutsuz piç"le boktan bir hayatın tadını çıkart.
Diyen Göktuğ karanlığın içinde kayboldu. Alexia ise sorgulayan bir tavırla çocuğa döndü.
(Alexia)-Bu kimdi şimdi be!?
(Çocuk)-Uzun hikâye.
(Alexia)-Oldukça iyi dövüşüyorsun. Onu bastırabildin.
Alexia çocuğu övmeye çalışıyordu ama çocuk bu övgüye pek önem veriyor gibi görünmüyordu.
(Çocuk)-Hayır. Ona karşı hiçbir şey yapamadım.
(Alexia)-Nasıl yani?
Alexia bu yıkıcı dövüşün ardından çocuğun neden hiçbir şey yapamadığını söylediğini merak ediyordu.
(Çocuk)-Göktuğ, dünyada yaşayan bir canavar. Bir insan, ama şeytan olarak adlandırılan birisi. Bizim bakış açımızdan şeytanların nasıl olduğunu anlatmıştım hatırlıyor musun?
(Alexia)-Elbette. Size göre bizler sizleri yoldan çıkarmak, sizi yok etmek ve sizi kullanmak isteyen, hayal gücünüzle bile akıl sır erdiremeyeceğiniz canlılarız.
(Çocuk)-Aynen öyle. Ve Göktuğ insanların "şeytan" olarak adlandırdığı birisi. Şu an yanındaysam beni öldürmek istemediği içindi. Ve inan bana...
... gücünün yarısını bile kullansaydı beni parçalarıma ayırırdı.
***
Göktuğ oradan uzaklaştıktan sonra ellerini cebinden çıkarıp bir sigara yaktı.
(Göktuğ)-Hahaha. Demek insan olmayan bir kadınlasın ha... Şiddet Birliği'nin iki numarası...
"Umutsuz Umut".
***
Azat Cennet'le olan ilişkisine ara vermeden devam ederken saat ilerlemeye devam ediyordu. Bu saate kadar seviştikleri için Cennet uyuyakalmıştı. Azat ise balkonda oturmuş sigara içiyordu.
-Onunla dövüşmek istiyorum o kadar.
(Azat)-Eninde sonunda dövüşeceğiz Göktuğ. O gün berabere kalmıştık.
Azat sigarasının yarısını bile içmemişken küllüğe bastı ve sigarasını söndürdü. Kalkıp mutfağa gitti ve bir şişe şarap çıkarıp birde bardak aldı. Tekrar balkona döndü. Sandalyeye oturdu şarabından bir yudum aldı.
Soğuk bakışları daha önce hiç sergilemediği türdendi. Bedeninden yayılan karanlık duygular geceden bile karanlık ve keskindi. Sanki avını gözleyen bir katil gibi görünüyordu.
(Azat)-Bu sefer kafanı kopartacağım.
Azat bir an için kadehteki şarapta eski günlerini gördü. Kadehte dalgalanan şarap onun gözünde kandan bir deniz gibiydi ve geçmişini hatırlatıyordu.
***
(Azat)-HAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHA!!!!!!!!!!! Ulan orospu çocuğu! Senin gibi bir amcık benimle baş edebilir mi lan!? Olan baltama oldu amına koyayım! Onu temizlerken ne kadar uğraşıyorum biliyor musun!?
Azat kanla kaplı baltasını yüzüne dayamış, demirin soğukluğu ve kanın sıcaklığının karmaşasıyla yüzünü okşayan ıslaklığı büyük bir zevkle karşılıyordu.
Yerde yatan ve az önce baltası yardımıyla kolunu kopardığı elemanın gömleğini yırttı ve baltasının üstündeki kanın bir kısmını sildi.
(Azat)-Ölün bir sike yarar en azından.
Sonra da cesedin üzerine basıp olduğu yeri terk etti. Baltasının ucundan damlayan son damla kan yere düşüp yerdeki kan göletini beslerken arkasında duran 13 kişinin cesedi kan göletini büyütmeye devam ediyordu.
(Azat)-Kim size beni yenebileceğinizi söyledi lan? Boş yere öldünüz beni de yordunuz. Para da almadım amına koyayım! Ne anladım ben bu işten!?
***
Azat kadehi sarsıp şarabın sallantısını artırırken kadehi birkaç kez çevirip kafaya dikmişti.
(Azat)-Göktuğ piçi baltamı kırmasaydı iyiydi amına koyayım! Çok anım var o baltayla.
Kendine bir kadeh daha şarap doldururken mırıldanıyordu. Eski günlerini özlediği söylenemezdi ama bir kez daha ölmekten ya da öldürmekten çekinmeden tüm gücüyle dövüşebilmeyi isterdi. Ama bu kendisine çok fazla sorun çıkartacağından bu işe girişmemek için çabalıyordu.
(Azat)-O günden beri hiç değişmedi lan bu. Hala şiddet fetişi var. Aşçı kadının gırtlağına bıçak dayarken de gülüyordu.
Azat Göktuğ'la ilgili hatıralarını yoklarken oldukça geriye gitmişti ve kendisinin de komik bulduğu bir anı ortaya çıkmıştı.
(Azat)-Alacakaranlık bana teklif getirdiğinde kabul etseydim ne olurdu acaba? Şiddet Birliği'ne girsem hayatımda neler değişirdi? Göktuğ mu beni öldürürdü yoksa ben mi onu öldürürdüm? Hahaha. Öldürürdüm.
Azat sandalyeden kalkarken gülümsemiş ve konuşmasına son vermişti. Eve girip kendini Cennet'in yanına bırakmış ve tavanı izlemeye başlamıştı.
Azat tavanı izlerken Cennet uyanır gibi olmuş ve anlaması zor bir sesle...
(Cennet)-Ahşkımh. Ner-hey... din..?
(Azat)-Uyku tutmadı bebeğim. Uyumana dön sen.
(Cennet)-Tha... mam...
Cennet yatakta dönüp Azat'ı sarmalarken Azat o korkutucu bakışlarıyla tavanı izlemeye devam ediyordu.
***
Sabahın ilk ışıkları Azat'ın gözlerine vururken Cennet yavaşça dönmüş ve başını Azat'ın göğsüne yaslamıştı. Azat Cennet'in başını kaldırıp yavaşça yastığa bıraktıktan sonra kalkmış ve balkona çıkmıştı.
Bomboş yollara birkaç saniye göz atıp sandalyeye oturmuş ve masada duran sigaradan bir tane çıkarıp yakmıştı.
(Azat)-Rol yapmaya devam o zaman.
İçten içe Göktuğ'la yeniden dövüşmeyi ve onu paramparça edip baltasının intikamını almak istiyor olsa da çizdiği "değişmişlik" imajı bunu engelliyordu. Bir noktaya kadar gerçekten değişmişti ama eski kişiliğinden bazı parçalar hala yerli yerindeydi.
Bazı konularda ne kadar değişirse değişsin hala kavga etmek istiyor ve eski dostu olan baltasını özlüyordu.
(Azat)-Cennet kalkınca bir yerlere kahvaltıya götürsem iyi olur. Kafamı dağıtmam lazım.
"Yoksa gidip o sik kafalıya saldıracağım."
Bu şekilde düşündükten sonra sigarasını yarısında söndürüp duş almaya gitmişti. Ama ondan önce yatak odasına uğrayıp telefonunu almış ve birini aramıştı.
(Azat)-Uyanık mısın?
...
(Azat)-Ne zaman uyudun ki zaten amına koyayım? Akşam yine dalaşmışsındır birilerine.
...
(Azat)-Neyse. Mekânı açınca bana bir masa ayır.
...
(Azat)-Aynen kahvaltı. Güzel bir yerde ayır ama. Yalnız değilim.
...
(Azat)-İyi. 1 buçuk saate gelmiş olurum.
...
(Azat)-Kapat çeneni de mekânını aç andaval.
Azat telefonu kapatıp mutfaktaki tezgâha fırlatmıştı.
(Azat)-Salak olmasa iyi çocuk da. Geri zekalı işte.
Azat tekrar yatak odasına gitmiş ve Cennet'i uyandırmıştı. Onu biraz sarstıktan sonra...
(Azat)-Pişt güzellik. Uyan bakalım. Güzel bir yere kahvaltıya gidiyoruz.
(Cennet)-Mhhm. Nerehe ne yap... pıyoruz..?
(Azat)-Kahvaltı kahvaltı. Kalk hadi. Güne dışarıda başlayacağız.
Cennet'i uyandıran Azat oradan ayrıldı ve hızlıca duşa girerek dün gecenin yorgunluğunu üzerinden silip attı. Cennet'te duştan çıkıp hazırlanırken Azat ayakkabılarını da giymiş hazır şekilde onu bekliyordu.
(Cennet)-Rujumu sürüp geliyorum.
(Azat)-Acele etme. Daha vaktimiz var.
Cennet Azat'ın beklediğinden çabuk hazırlanmıştı. Yarım saat içinde duşunu alıp makyajını halledip hazır hale gelmişti. Kıyafet konusunda çokta şık değillerdi. Çok salaşta değillerdi tabii. Orta seviye bir şıklık üstlerindeydi. Sonuçta kahvaltıya gidiyorlardı yani o kadar da abartmaya gerek yoktu.
(Cennet)-Olsun. Daha evdeyiz.
(Azat)-Gideceğimiz yer yakın merak etme. Rahat olabilirsin.
Azat Cennet'in sakin sakin hazırlanmasını istiyordu. Şimdilik ona bakıyor olmak içindeki karanlığı sakinleştiriyordu. Yeterince yakınlaştığı insanlar onu sakin tutabiliyordu. Ve şu anda Cennet'in kendisini bu derecede sakinleştirmesi bulunmaz bir hediye olduğundan içten içe teşekkür ediyordu.
Ayrıca gerçekten Cennet'in hazırlanmak için acele etmesine gerek yoktu.
(Cennet)-Madem daha vaktimiz var kıyafetlerimi değiştirebilir miyim? Daha rahat bir şeyler giymek istiyorum.
(Azat)-İstediğiniz gibi hanımefendi. Ben tam burada bekliyor olacağım.
(Cennet)-Üstümü değişirken beni izlemeyecek misin?
(Azat)-Seni izlersem kahvaltıya gidemeyebiliriz.
(Cennet)-Hahaha. Pekâlâ.
Cennet gülümseyip üstünü değiştirmek için odasına giderken Azat telefonunu çıkardı ve saate baktı. Telefonu yeniden cebine atacakken telefonuna gelen bir bildirimle birlikte yeniden kaldırdı ve ekranı açtı.
(Azat)-Bilge yazmış.
-Önümüzdeki hafta sonu mangal yapmaya gidelim mi? Kızları da getiririm. Biraz daha kaynaşırsınız.
(Azat)-Biraz daha kaynaşırsak muhtemelen arkadaşların olmayı bırakacaklar ama sen bilirsin. Neyse.
Azat "Olur. Cennet'i de getiririm. Özellikle seni çok sevmiş." yazıp yolladı ve telefonu yeniden cebine attı.
***
(Bilge)-Tamam. Azat kabul etti. Cennet'i bende sevdim gelsin tabii. Berke zaten tamam dedi. Şimdi, tek bir sıkıntımız kaldı. Göktuğ'u nasıl ikna edeceğim. Arasam mı ki? Arayayım ya. O şerefsiz mesajlara bakmıyor.
Bilge aniden durdu ve suratını buruşturdu.
(Bilge)-Iyyy. Umarım bu saatte sevişmiyordur.
Telefonunu çıkardı ve düşündüğü şeyin olmamasını umarak Göktuğ'u aradı. Telefon çalar çalmaz açıldı ve...
-Ne var lan?
Diye bir ses yükseldi.
(Bilge)-Bana bak kimsenin üstünde değilsin değil mi?
-Kimin üstünde olmamı istiyorsun? Duruma göre altımdakini evine yollayacağım.
(Bilge)-Biliyordum ya iğrençsin git.
-Kimseyi sikmiyorum dangalak. Kısa kes.
(Bilge)-Şu tavır yerine birini altına alsan daha iyi sanki.
-Kısa kes dedim. İşlerim var.
(Bilge)-Öf tamam be. Önümüzdeki hafta sonu mangal yapalım diyorum. Azat'ta geliyor. Berke, benim kızlar falan var.
-Size iyi eğlenceler o zaman.
(Bilge)-Lan ne oldu kapatma dur!
-Ne var?
(Bilge)-Niye bize iyi eğlenceler sen niye gelmiyorsun?
-İşim var. Şehir dışına çıkacağım. Sıkıcı partilerinize ayıracak vaktim yok.
(Bilge)-Erteleriz. Ne zaman döneceksin?
-Dönmeyeceğim. Başka soru?
(Bilge)-Ne zaman dönmeyeceksin?
-Götünün bağını benden ne zaman kopartacaksın sen? Siktirin gidin boktan partinize.
Bilge suratına kapanan telefonla birlikte olduğu yerde kalakaldı.
(Bilge)-Birgün seni bıçaklayıp öldüreceğim ya. Çok sinirimi bozuyorsun. Tamam lan bu sefer sensiz gideceğiz.
***
Cennet hazırlanmasını bitirdikten sonra Azat arabayı hazırlamak için aşağı inmişti. Cennet yavaşça peşinden giderken oldukça mutluydu. Durup dururken ortaya bir kahvaltı planı çıkması beklediği bir şey değildi. Ama kesinlikle çok iyi bir aktivite olacaktı.
Son zamanlarda eve kapanmış ve evde vakit geçirmeye başlamışlardı. Çok dışarıya çıkmıyorlar ve bütün gün birbirleriyle ilgileniyorlardı. O yüzden bu kahvaltı onlar için oldukça iyi olacaktı.
Cennet aşağıya indiğinde Azat arabanın kenarında onu bekliyordu. Arabaya yaklaştığında kapısını açmıştı.
(Azat)-Buyurun hanımefendi.
(Cennet)-Buyuralım bakalım tatlı şey.
***
(Bilge)-Söyle bakalım. Sabahın köründe ne konuşmak istiyorsun? Ve neden kaç gündür senden haber yok? Ayrıca, neden ormanlık bir yerde kaybolmuş gibi görünüyorsun lan sen!?
Bilge Berke'yi gördüğünde aklına ilk gelenler bunlardı. Saçı sakalı uzamış, tüm suratı birbirine girmişti. Göz altları kapkaraydı ve göbeklenmişti.
(Berke)-Bende bunun için konuşmaya geldim. Ben yakın zamanda Gözde'ye yazdım. Tekrar.
(Bilge)-Lan niye!?
Berke tekrar ona yazmayacağına dair Bilge'ye söz vermişti ve o kızı unutmak için elinden geleni yapacaktı. Ama güncel görüntüsü düşünülürse kesinlikle onu unutmamış hatta daha kötü bir hale bile gelmişti.
(Berke)-Dayanamadım. Tekrar buluşmak istedim.
(Bilge)-Sakın buluşmayı kabul ettiğini söyleme.
(Berke)-Etti. Ve yine beni rezil etti.
Bilge elini alnına götürdü ve başını eğdi. Çok şey söylemek istiyordu ama üzerine gitmek istemediği için susuyor ve kelimelerini dikkatli seçmek için çabalıyordu.
(Bilge)-Ne zaman oldu bu?
(Berke)-1 haftayı geçiyor.
(Bilge)-Of Berke of. Bana söz vermiştin ya. Ne hale gelmişsin?
(Berke)-Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.
(Bilge)-Tamam bekle biraz. Bir şey düşüneceğim.
Bilge böyle söylemiş olsa da ne düşünmesi gerektiğini dahi bilmiyordu. Berke kendi kendini bu hale getirmişti ve Bilge'nin bu konu hakkında yapabileceği bir şey yoktu ama yine de bir şeyler düşünmeye çalışıyordu.
Bu gibi bir durum için aslında yapabilecek bir şeyi yoktu çünkü kendisi de benzer bir durumdan dolayı benzer şeyleri yaşıyordu. Tek fark Berke Gözde'yle sevgili olmamıştı ama kendisi o çocukla sevgiliydi. Bilge bu durumu atlatmak için çabalıyordu. Kendini eve kapatıp her şey bitmiş gibi davranmıyordu.
(Berke)-Çocukları aramak istemedim. Kesin üstüme gelecekler ve onları çekebilecek bir durumda değilim.
(Bilge)-Boş ver onları. Özellikle Göktuğ'u. O inanılmaz can sıkar. Gerçi Azat aranabilir ama bu saatte uyuyor olabilir.
Bilge kısa bir değerlendirmenin ardından önündeki çaydan bir yudum aldı ve yerine bıraktı. Kahvaltı yapmak için bir yere oturmuşlar ve simit çay almışlardı.
(Berke)-Azat'ı aramayı dener misin? Ben çekiniyorum.
Berke kendine çıkar yol sunabilecek herkese ihtiyaç duyuyordu ve Azat bunların başında geliyordu. Ondan bir fikir alabileceğini düşünüyordu. Onun tecrübeleriyle böyle bir şeyin üstesinden gelebileceğine inanıyordu.
(Bilge)-Birazdan arayalım. Erken daha.
(Berke)-Tamam.
Berke ellerini bacakları arasına saplamış ve Bilge'nin yüzüne bakmıyordu. Üzgündü ama üzgün olmasından daha çok utanıyordu. Bilge'nin karşısına bu şekilde çıkmış olmaktan, söz vermesine rağmen bu durumdan kurtulamamış olmasından çok utanıyordu.
(Bilge)-Bu kadar bitik durma ya. Beni de üzüyorsun. O kız için bu kadar eğilip ezilmeye değmez. Kendini bu kadar yorma lütfen.
(Berke)-Elimde değil. Karşı gelemiyorum. Onu çok seviyorum ve bu beni bitiriyor.
Sürekli yüzü gülen sağlığına ve görüntüsüne dikkat eden o çocuk gitmiş yerine hiçbir şey için enerjisi olmayan düşük suratlı bir çocuk gelmişti.
Berke kötüye gittiğinin farkındaydı ama karşı çıkmak için de hiçbir şey yapmıyordu. İşte bu hiçbir şey yapmama durumu onu giderek bitik ve enerjisiz bir hale getiriyordu. Eski disiplini çöpe gitmişti ve giderek halsizleşmişti.
Bilge Berke'de bir noktaya kadar kendini görüyordu. O da hala kendisini aldatan o şerefsizi unutmuş sayılmazdı. Sadece kendini bu kadar salmamıştı.
(Bilge)-Seni anlıyorum ama gerçekten çok kötü görünüyorsun. Seni böyle görmeyi beklemiyordum. Ve bir daha böyle görmek istemeyeceğimden eminim. Lütfen kendini biraz toparla.
(Berke)-Elimden geleni yapmak istiyorum ama elimden bir şey gelmiyor. Sadece yatmak istiyorum. Başka hiçbir şey yapasım yok.
(Bilge)-Çözeceğiz bunu. Güven bana.
"Nasıl çözeceksem artık. Çözebilecek olsam kendi derdimi çözerim."
(Bilge)-İllaki çözeceğiz. Ölene kadar Gözde'ye takılı kalacak değilsin ya.
Bilge yine de bu işin bir noktasından çıkıp Berke'yi az da toparlayabilmeyi umuyordu. Belki bu sayede kendi durumuna da bir çözüm getirebilirdi.
(Bilge)-Ne yapsak ki? Azat'ı arasak mı bu saatte?
Bilge ne yapacağını bilmediğinden dolayı Azat'ı ortaya atmıştı ve kendisine bakan Berke'nin bu soruyla birlikte gözlerinin parladığını gördüğünde telefonunu çıkardı ve Azat'ı aradı. Telefon çok çalmadan açıldı.
-Efendim Bilge.
(Bilge)-Günaydın Azat. Uyandırmadım değil mi?
-Günaydın. Uyandırmadın hayır. Cennet'le kahvaltı yapıyoruz. Bir şey mi oldu?
(Bilge)-Şey. Berke yanımda da... Sana bir şey danışmamız lazım.
-Çok iyi bir zaman değil Bilge'cim. Çok önemli değilse biraz bekleyebilir mi?
(Bilge)-Bekletmeyi çok isterdim Azat ama biraz önemli.
***
(Cennet)-Önemliyse konuşabilirsin. Vaktimiz var nasıl olsa.
Cennet Azat'a konuşabileceğini söylemiş olsa da Azat parmağını dudağına götürüp ona sus işareti yapmıştı. Bu kahvaltıyı bölmek için bir sebebi yoktu ve sabahın bu saatinde kesinlikle kendisini başka bir şeyin meşgul etmesini istemiyordu.
(Azat)-Birkaç saat bekleyemez diyorsun yani.
***
(Bilge)-Özür dileyerek bu soruya evet cevabını vermek zorundayım.
-Neyse, peki. Dinliyorum o zaman.