İçeriğe geç

Shakespeare Cinayeti

Bölüm 3 · 18 dk okuma

Shakespeare Cinayeti

Bölüm 3

2.BÖLÜM

“Cehennem boş ve tüm şeytanlar burada.”

-William Shakespeare-

Ölenin arkasından yas tutmak ne kadar mantıklıydı? Veyahut üzülüp yas tuttuğumuz şey ölen miydi yoksa yalnızlığa mahkum oluşumuz mu? Hiç kimse ölen için üzülmüyordu . Herkes kendi derdindeydi, kendine üzülüyordu. Hayatını, kaybettiği kişi olmadan nasıl sürdüreceğini düşünüyordu. Düpedüz bencillikti bu. Buna karşı asıl yas tutulması gerekenler yaşayanlardı. Bencil kalpleri ve hayatın bilinmezliğine karşı hâlâ nefes alabiliyorlardı.

İki gün olmuş, yani Nilüfer’imi kaybedeli tam kırk sekiz saat geçmişti. İki gündür yastaydım. Kızıyordum kendime. Yaptığım bu bencilliğe. Gözyaşlarıma hakim olamıyorum bir türlü. Akıp gidiyorlar iznim olmadan. Halbuki söz vermiştim kendime. Bu sefer yas tutmayacaktım çünkü yas ölen için tutulmazdı hiçbir zaman. Bencil olmamalıydım bu sefer. İlk defa yalnız kalışım ve sevdiğim birini toprağa verişim değildi bu.

Sabah saatleriydi, tam olarak kaç bilmiyorum. Umurumda da değil gerçi. Televizyonda sabah haberleri açık, ne zaman açtığımı da hatırlamıyordum. Yeni yılla birlikte gelen zamlardan konuşuyorlardı. Çok da umurumda. Eninde sonunda umurumda olacak gerçi ay sonunu getiremeyince mesela. Nilüfer yaşamıyor ama ben yaşıyorum ay sonunu benim getirmem gerekiyordu. Onun için mutlu olup kendi derdime yanmalıyım bence. O zaman niye gözyaşlarım sicim gibi akmaya devam ediyordu?

Mutfakta, ada tezgahın üzerindeydim ve soğuktan donmuş parmaklarımın arasındaki sigarayı içiyordum. Çıkan dumana karışan rüzgar içeriyi daha bir ıssız yapıyordu. Annem kar soğuğu derdi bu soğuklara. Hastalanmayı göze alarak camı açtım. Nilüfer’in kanın kokusu gitsin istiyordum evden. Yoksa nefes alamazdım. Yeterki o lanet koku arkadaşımın kokusuyla birlikte çıksın gitsin

varsın hasta olayım.

Koku hafızası diye bir şey vardı. Tam olarak onu yaşıyordum işte, evdeki koku yüzünden. Silinmiyordu zihnimden, bir çırpıda çekip atamıyordum içimden.

Elimdeki sigarayı, son kez dumanını çekip söndürdüm. Ne yapsam kâr etmiyordu yüreğimdeki acıya. Ne yapmalı diye düşünüyorum. Yavaş yavaş depresyonun acımasız kollarına çekiliyordum. Oradan çıkmak zordu. Bir karadeliğe çekilmekten farksızdı bana göre çıkış yoktu. Duygularınız en dipte olur yalnızca hüzün kalırdı. İnsan mutsuzken nasıl nefes alırdı? Farkındayım kötüleştiğimin ama direnemiyordum. Yalnızlığım hepten sarıyordu beni.

Ada tezgahtan zorlukla inip değneklere tutunuyorum sonra. Bugün protezimi takmadım. Her ne kadar bu halimi sevmesem de bugün takasım gelmedi. Matem havasından dolayı herhalde.İnsanın hiçbir şey yapası gelmiyor ama takmak zorundayım biliyorum. Protezle yürümek değneklerden daha kolay çünkü.

İki gündür Nilüfer’in odasına adım dahi atmadım. Fakat girmek zorundaydım. Ne kadar çabuk yüzleşirsem o kadar kolay kurtulurdum bu yas sürecinden. Biliyordum ki korkup kaçtıkça kabullenmem daha uzun sürecekti. Hüznün tohumları içimde bir yerlerde filizlenip büyürken bitip tükenecektim.

Değneklere yaslı yürümeye çalışırken tahta döşemelerden çıkan her bir takırtı kimsesizliği daha çok hatırlatıyordu bana. Boş bir evin sesi gibiydi bu ses. Dağılan bir ailenin gidişi, ayrılan bir çiftin vedası gibiydi.

Halbuki kimsesiz de değildim kimsesizliği hatırlamak için Arkadaşlarım, kardeşim ve büyükannem vardı daha. Kendime gelmeliydim en azından küçük kardeşim için.

Nilüferin kapalı duran odasına ulaşıp gıcırdayan kapıyı açtığımda ölümün yarattığı ıssızlık karşıladı beni. Önemsememeye çalıştım. Bu odaya ölümün gelmediğini düşünmek her şeyi daha kolay yapabilirdi. Yavaş adımlarla ilerleyebilirken bir yandan da etrafı süzdüm. Sanki Nilüfer birazdan gelecek gibiydi. Hep öyle olmaz mıydı? Ölünün arkasında bıraktığı eşyaları her zaman onu beklerdi hiç ölüm gelmemiş gibi.

Çalışma masasının üzerinde duran dağınık kitapları, dolabından çıkarılıp tek tek incelenen renkli kıyafetleri, yatağının hemen üzerinde asılı duran mezuniyet fotoğrafı. Her şeyi burdaydı. Bir tek birkaç parça eşyaya, kanlanan çarşaflara ve teknolojik aletlerine el koymuşlardı. Onların incelenmesi bitince teslim ederler diye düşünüyordum.

Her yere kokusu sinmişti Nilüfer’in. Burayı temizlemem gerekiyordu. Beki yeni bir ev arkadaşı da bulurdum kim bilir. Amacım Nilüfer’in hatırasına ihanet etmek falan da değildi. Sadece burada, bir başıma kafayı yemek istemiyordum. Fakat benim için yeni birini bulmak da çok zordu.

Kendimi bildim bileli birinin yerine bir başkasını koyamazdım. Çocukken daha yoğun bir şekilde yaşıyordum bunu. Mesele giden ilkokul öğretmenimin yerine gelen öğretmenle göz teması bile kurmaz eğer en ufak bir yaklaşımda bulunursam diğerine ihanet edeceğimi düşünürdüm. Halbuki gidenlerin umurunda bile değildi kalanlar. Kendilerine yeni bir yol çizmek için giderlerdi ardında bıraktıklarını bile bile. Büyüyünce öğrendim bunu. Herkes bir gün gitmek zorundaydı.

Odanın içinde dolanırken kapalı banyo kapısı dikkatimi çekti. Madem bir yüzleşme yaşıyordum orayı da aradan çıkarmam gerekiyordu. Elimdeki çerçeveli fotoğrafı masanın üzerine bırakarak banyo kapısını araladım.Yoğun bir kan kokusu karşıladı beni. Kaşlarım çatıldı, “Burası niye kan kokuyordu?” Diye düşündüm. Nilüfer, yatağında öldürülmüştü. Buraya da koku sinmiş olabilir miydi?

Cesaretlenip kapıyı tamamen açtığımda yoğun kan kokusunun nedenini anlamış oldum ve dengemi kaybedip düşmekten son anda kurtuldum. Yerde, beyaz fayansların üzerinde, kurumuş kanla yazılı “14” sayısı vardı. Nilüfer’in kanı olmalıydı bu. Polisler burayı incelemişti, temizlenmiş olması gerekiyordu. Bu manzarayla karşılaşmamam gerekirdi. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atarken zorlukla duvara yaslandım.

Kana bulanmış fayansı kim silecekti? Ben dokunamazdım. Birini tutmalıydım mutlaka.

Derin nefesler alarak yaslandığım duvardan doğrulup tekrardan kapı kulbuna uzandım. Birini bulana kadar görmesem daha iyiydi. Kapıyı çekerken gözüm tekrardan kanlı on dörde takıldı. Neydi bu? Normal olan kimse bunu yapmazdı. Yeni yeni idrak ediyordum her şeyi. Nilüfer’in ölümü, normal bir cinayet değildi. Bir amaç uğruna öldürülmüştü.

Kafamda on dört sayısı dönüp dururken çıktım odadan. Kapıyı ardımdan kapatınca rahatlıkla nefes aldım. Sanki kapıyı çekince bitebiliyordu her şey. Yerdeki kan silinip gidiyordu öylece.

Şimdi ne yapacaktım? Nilüfer’i öldüren kişi buraya geri döner miydi? Yalnızdım artık bu evde. Beni öldürse kim bilir kaç gün sonra ölümü bulurlardı. İnsan ölürken yalnız olmamalıydı. Düşüncesi bile çok korkutucuydu.

Çalan telefonun sesiyle irkildim, paranoyaklığım da iyice artmıştı zaten. En ufak bir şeyden nem kapıyordum.Çalan sadece telefondu. Etrafıma bakındım. Bulamadım telefonumu, sonradan aklıma geldi. Çalan benim telefonumun sesi değil, ev telefonundan geliyordu.

Ev telefonunu kullanmayalı uzun zaman olduğu için varlığını bile unutmuştum. Ayaklandığımda aklıma geldi. Polislere ev telefonunu vermiştim. Kalbim tekrardan delicesine çarpmaya başladı. Acaba katili mi bulmuşlardı? Bulsalardı yapacakları ilk iş beni aramak olmazdı herhalde. Telefonu açana kadar soğuk soğuk terlemeye de başladım heyecandan. Bir şey mi bulmuşlardı, yakalamışlar mıydı katili?

Telefonu ahizeden kaldırıp kulağıma götürdüm. “Alo?” Diyerek karşı taraftan gelecek en ufak sesi bile beklerken Telaştan sesim titriyordu.

“Vera Kızılsoy’la mı görüşüyorum?” Vera. İsmim sayısız ağızdan çıkmıştı bugüne kara kimi öfke kimi keder içinde. Fakat bu defa ismim hiçbir duygu barındırmadığı halde ilk defa bu kadar çok heyecanlanıyordum.

“Evet?” Sanırım ismimden de nefret ediyordum.

“İyi günler Vera hanım. Ben komiser yardımcısı Ali. Nilüfer Cesur’un ölüm nedeni kesinleşti. Haber vermek için aradım. Çıkan otopsi raporuna göre Nilüfer Cesur’un kanında yoğun miktarda öldürücü maddeye rastlandı. Ayrıca eşyalarını gelip teslim alabilirsiniz.” Öldürücü madde. Duyduğuma göre ölü bulunan kadınlarınların vücudunda ölürken acı içinde kıvranmasını sağlayıp sonrada kan kusturan bir zehir bulunmuş.” Zihnimin içinde yankılandı bu cümle. Nilüfer’in odasında da kan vardı. Zorlukla aklımdaki soruyu dile getirdim.

“Şu konuşulan Shakespeare cinayetiyle mi ilgili? Zehrin kalıntıları dudaklarında mı?” Hattın diğer ucundan komiser yardımcısının sinirle soluduğunu işitmemin üzerine pek bir şey öğrenemeyeceğimi anlamış oldum.

“Maalesef Vera hanım. Bana söylenilenler dışında size başka bir bilgi veremem.” Sanki beni görebilecekmiş gibi anlayışla başımı salladım.

“Tamam, iyi günler.” Diyerek kapattım telefonu. Mutlaka benim düşündüğüm gibi olmalıydı göz ardı edilemeyecek bir ihtimaldi bu.

Telefonu ahizeye yerleştirdiğim sırada istemsizce izleniyormuş hissini kapıldım. Halbuki evde benden başka kimse yoktu. Bu sıralar çok sık oluyordu bu his. Neredeyse gerçekten izlendiğimi düşünmeye başlayacaktım.Üstelik Nilüfer’in ölümüyle de bir alakam olduğunu düşünüyordum. Yani onu öldüren kişiyle. Nedenini bilmesem de öyle hissediyordum ve banyo fayansına yazdığı mesaj niteliğindeki sayı bunu kanıtlamaz mıydı?

Bir ihtimal benle ilgisi de olmayabilirdi tabi. Belki de amacı basını kullanmaktı. Sırf öyle hissediyorum diye öyle olacak değildi fakat insanların çoğu hislerin aldatıcı olduğunu düşünse de benim bakış açım bambaşkaydı. Hisler bedenden çok ruhla ilgiliydi ve ben bedenimizim algılayamadığı çoğu şeyi ruhumuzun algılayıp sezdiğini düşünen taraftaydım.

Bu düşüncemi hafife alamazdım.

…

Soğuk havaya karşı kabanıma daha çok sarılarak zili çaldım. Eski, koyu yeşil, ahşap kapının açılmasını beklerken dişlerimin bile sızladığını hissediyordum. Son günlerde hava oldukça soğuktu ve bu ziyaretim en soğuk günlerden birine denk gelmiş olmalıydı.

Kapının uzun bir süre açılmamasına karşı yağmur çiselemeye başladığında sabrımın son demlerindeydim. Artık zile basmaktan vazgeçip önünde, rüzgardan sallanan sardunyaların bulunduğu cama tıklattım. “Anneanne, ben geldim. Kapıyı açar mısınız artık!” Diye seslendiğimde ahşap kapının kilidi döndürülüp aralandı. Sevinçle üç basamaklı, beton merdiveni tekrardan çıkıp aralıktan başımı uzatmaya çalıştım.

Aralık kapıdan küçük kardeşim Mert beni görünce büyük bir heyecanla kapıyı tamamen açıp kucağıma atladı. Belime doladığı bacaklarıyla sanki kollarının arasından kaçacakmışım gibi sımsıkı sarılıyordu. Şefkatle, hafif dalgalı ve kumral saçlarını okşadım küçük kardeşimin. Burnumu saçlarının arasına daldırdığımdaysa gelen Dalin kokusuyla birlikte tebessüm ettim. Hiç değişmeyen şeylerden biriydi bu. Yedi yaşına gelip de boyum kadar olsa da Dalin kullanmaktan vazgeçmezdi Mert.

Annem de çok severdi bu kokuyu. Mert’i Dalinle yıkardı hep. Sonra o gidince ben de vazgeçmemiştim bu adetinden. Bir nevi ben alıştırmıştım. Dolan gözlerimle kızaran burnumu saklamaya çalışarak indirdim Mert’i kucağımdan. “Hadi, ablacım. Soğuk, üşüyeceksin” diyerek içeriye itekledim onu.

Ardından botlarımı çıkararak ben de içeriye girdim. İçerisinin sıcak havası çarptı beni. Al al olmuş yanaklarımı ovuşturarak salona geçtim. Anneannem televizyonun karşısındaki tekli koltuğa geçmiş uyukluyordu. Fakat Televizyondaki adam yüksek perdeden konuşup içerideki sessizliği bozmaya yetiyordu. Gün ortası haberleri açıktı. Anneanneme dedemden miras kalan asla vazgeçmediği bir alışkanlıktı bu. Eskiden dedem hayattayken neredeyse bütün günlerini televizyon karşısında geçirip gündemi tartışıp dururlardı. Dedem gidince anneannemde terk etmemişti işte. Belkide bunu yaparken deme yakın hissediyordu ve o yüzden vazgeçemiyordu. Bilmiyordum, soramıyordum da. İnsanların yaralarını deşmeyi sevmezdim.

Bakışlarımı televizyondan çekerek çıtırdayan sobaya yaklaşıp soğuktan kıpkırmızı olan ellerimi tuttum. Koca şehirde bir tek anneannemin sobası kalmış olmalıydı. Herkes daha güvenli ve kolay ısıtma sistemlerine geçmesine rağmen anneannem inat edip vazgeçmiyordu sobadan. Sürekli kızıyordum ona bu konuda. Koca evi ısıtmaya soba ve bir şömine yeter miydi hiç? Hasta olacaklardı ama bir yandan da hak vermeden de edemiyordum, sobadan ve şömineden gelen ve evdeki huzuru sağlayan çıtırtının sesini hiç bir şey tutamazdı.

İyice ısındığımı düşünerek üzerimdekileri çıkardım. Esasında çok kalmayacaktım ama Mert’i yalnız başına bırakmaya içim el vermiyordu. Anneannemin ne zaman uyanacağı belli olmazdı. Birde likör içtiyse gün boyu uyurdu. “Mert, bir şeyler yedin mi ablacığım?” Diyerek tekrardan ayaklandım.

Mert başını hayır anlamında iki yana sallayınca sinirlerdim istemsizce. “Ne zamandır uyuyor anneannem?” Diyerek mutfağa adımladım.Mert de elinde tuttuğu tabletiyle peşimden geliyordu. Aslında sinirlenmemem gerekiyordu. Yaşlı kadına çocuk emanet erken düşünmeliydim tüm bunları. “Dört, saattir. İlaç aldı sanırım. Ağrıları iyice artı son günlerde.” Anneannem eklem hastasıydı. Bu yüzden soğuklarda ağrıları iyice azıyordu. Buzdolabından çıkardığım yemeği ısıtırken başımı salladım Mert’e.

“Seher abla hâlâ geliyor değil mi?”

“Gelmedi son günlerde. Oğlu hastaymış sanırım.”

“Ne demek son günlerde gelmedi Mert, Bana niye haber vermedin? Anneannem de iyi değilmiş zaten!” Mert suçunu kabul etmişçesine eğdi başını. Üzüldüm bu haline, bağırdığım için pişman oldum birden. Boynunu bükmesini sevmiyordum. Nazikçe çenesini kavrayarak kaldırdım başını. Soğuk mavi gözlerinden pişmanlığı okunuyordu. Babama benziyordu bu özelliği. Kendileri gitse bile izleri hâlâ bizimleydi sanırım.

“Tamam. Boşver. Ben Seher ablayla konuşurum. Bir dahakine haber ver ama.” Diyerek ocağın altını kapatıp ısınan yemeği masaya bıraktım. “Hadi, gel ye yemeğini.” Başını okşayarak çıktım mutfaktan.

Antikalarla dolu salona geri geldiğimde ilk işim televizyonun sesini kısıp anneannemin üstünü örtmek oldu. Aslında içerisi oldukça iyiydi ama insana uyurken üşüme gelirdi. Kadıncağız hastaydı zaten.

Yağmur şiddetini arttırırken kahverengi, antika vitrinden anneannemin asla dokundurtmadığı kristal kadehlerden birini alıp yıllanmış şarap koleksiyonundan birini açarak cam kenarına geçtim. Yağmuru ve cama çarpıp süzülen yağmur damlalarını izlemek bana keyif veriyordu.

“Vera?” Anneannemin uyku mahmuru sesiyle irkilerek bakışlarımı camdan çektim. Kadehten birkaç yudum alarak

“Anneanne, uyanmışsın.” Diye yanıtladım onu. Sesim gerginliğimi ele veriyordu çünkü hem kristal kadehine hem de şarap koleksiyonuna el sürmüştüm ama hangi anneannenin şarap koleksiyonu olurdu ki zaten?

“Ne ara geldin sen kızım?” Diyerek doğrulmaya çalıştı. Ardından gözleri elimdeki kadehe takıldı. Yüzü anında bozulmuştu. “Eh be kızım kaç defa söyleyeceğim sana dedenin şaraplarına dokunma diye. Bir de kristal kadehime koymuşsun. Senin şu yaptığın iş mi şimdi?” Azarlayıcı tondaki sesiyle bir an ne diyeceğimi bilemeyerek yerdeki halının desenlerine takıldı gözüm. Küçük bir çocuk gibiydim şu an. Dışarıda yaramazlık yapıp annesinden azar işiten bir çocuk. Oysa bu hissi yıllardır yaşamamıştım. Yarım kalan çocukluğum sokaklara yaramazlık yapamamıştı.

“Suçunu biliyor da nasıl susuyor bak.” Bu böyle sürüp gidecekti belli ki. Zaten anneannemin diline düşünce kurtulmak ne mümkündü bu konuda bir annenin yokluğuna aratmıyordu.

“Ne yapayım anneanne? Uyuyordun. Ne var sanki kırk yılda bir içiyoruz.” Diyerek elimdeki kadehi klasik tarzda, oymalı sehpanın üzerine bıraktım.

“Neyse, neyse. Gel otur bakayım karşıma. Konuşalım seninle biraz.” İşte bu tavrına anlam verememiştim ne konuşacaktık ki şimdi birden? Daha azarlaması bile bitmemişti.

Karşısındaki ikili, sehpayla takım olan, klasik tarzdaki kanepeye yerleştim.

“Bir şey mi oldu? Azarlamanı çok kısa tuttun?” Dedim hınzırca. O ise aldırmadı bu halime. Üzerindeki battaniyeyi çekerek rahatsızca kıpırdandı.

“Vera, bu Nilüfer meselesi nedir kızım? Aradım da seni kaç kere, açmadın.”Bunun için aradığını tahmin etmiştim ve bu yüzden açmamıştım işte. Öğüt işitecek havamda değildim, kafam yerinde değildi bir kere.

“Ben… Yoğundum.” Boğazımda oluşan yumruyu görmezden gelmeye çalıştım. Hiç açmamalıydı bu konuyu. Gözyaşlarım akmaya hazır bekliyordu zaten. “Zaten izlemişsindir haberlerde ne olduğunu anneanne neyi merak ediyorsun ?” Cevap vermeden dudaklarını yaladı. Meseleyi nasıl açacağını bilemiyor gibiydi.

“Olanlardan dediğin gibi haberim var kızım. Nasıl olmasın? Bütün İstanbul konuşuyor kızcağızı da haberlerde nasıl olduğunu söylemediler. Ne dediler, nasıl ölmüş kızcağız? Komşulardan da duydum geçen İstanbul’da zehirle öldüren bir seri katil mi ne varmış. Adını söyledilerdi de unuttum. Haberlerde de çıkmıştı. Kesin o mu yapmış? Haberin vardır senin”

Dönüp dolaşıp yine aynı konu çıkıyordu karşıma. Shakespeare Cinayeti. Tüylerim diken diken oluyordu. Sanki katil buradaymış gibi bir his kaplıyordu içimi. Nefes alışlarım sıklaşıyordu. Nereden açılmıştı bu konu şimdi?

“Boşver anneanne. Polisler araştırıyor işte, daha belli bir şey yok ortada.” Anlamıyordu tabi ki anneannem beni. İlla ısrar edecekti. Bakışlarından anlıyordum.

“Nasıl boşvereyim kızım? Kızcağız senin yakın arkadaşındı hem sen de o evde yaşıyorsun ne malum Nilüfer’i öldüren kişinin tekrar gelmeyeceği. Bak, çıktın gittin bu evden başına neler geliyor!”

“Ne alakası var anneanne ya? Her şeyi benim evden gitmemi bağlıyorsun.” Diyerek ayaklandım. Daha karakola uğramam gerekiyordu. Ben salondan çıkarken “Ben onu bunu anlamam kızım! Başına dert alacaksın demedi deme.” Dediğini işittim.

Son bir kez Mert’le de vedalaşıp çıktım evden. Ne zaman geleceğim belli olmazdı. Bazen bir ayı bile bulur bazense kafam estiğinde gelirdim. Daha sık gelmeliydim, farkındaydım bunun. Çünkü ikisininde tek yakını ben kalmıştım. Tek dayanakları bendim. Haliyle işler benim üzerime yığılıyordu, kalan aile servetimiz olmasaydı işim bir hayli zorlaşırdı. İş sadece maddiyatla da bitmiyordu tabii ama kendime bile gösteremediğim şefkati bir başkasına nasıl gösterebileceğimi bilmiyorumdum.

Evin bulunduğu sokaktan çıkınca soğu daha fazla dayanamayıp metrobüse binerek polis merkezine ulaştım. İstanbul her yerinde her durağında, her semtinde kalabalıktı. Bu insanı bazı zamanlar boğsa da bu şehirden vazgeçmem mümkün değildi. Doğup büyüdüğün yerin hiç bir önemi yoktu. Önemli olan yaşadığını hissettiğin yerdi ve hiç şüphesiz benimki İstanbuldu. Bu şehri geride bırakmayı hiç mi hiç istemiyordum.

Yarım saate merkeze ulaştığımda merkezde curcuna hakimdi. Çalan telefonlar, getirilen suçlular, bağırışmalar. Alışık olmadığım bir ortamdı. Paniğe kapılıyordum böyle ortamlarda. Tüm gözleri üzerimde hissediyordum. Ben de bu yüzden hiç oyalanmadan Nilüfer’in eşyalarını teslim alıp çıktım. Soruşturmayla ilgili başka bir şey de öğrenemedim.

…

Eve geldiğimde hava kararmak üzereydi. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım böyle böyle bir ömür geçiyordu işte. Kim bilir belki de ben de son saatlerimdeydim. İşte bu yüzden dakika bile değil her saniyemiz çok değerliydi, bir türlü öğretememiştim şunu kendime. Canımı en çok ben yakıyordum aslında. En büyük acımasızlığı kendime yapıyordum, hiç acımadan. Böyle öğretmişti insanlar bana. Farklıyım diye kendimi savunma hakkı bile vermemişlerdi çoğu zaman bana. Susup oturmalıydım öylece. Hiç bir şeye hakkım yoktu.

Bir kupalık kahve demleyip elimde kahve kupası ve sırtımda battaniyeyle balkona çıktım. Gecenin karanlığına karşı şehir ışıl ışıldı. Gerçi ben şehrin ışıltısına karşı gökyüzünde parıldayan yıldızları tercih ederdim çünkü yıldızlar gerçekti, saftı. Kayan bir yıldız bile benim için umuttu.

Gökyüzünü seyrederken yağmur dinmiş rüzgarsa esmeyi hâlâ bırakmamıştı. Sıcak kahveyi dudaklarımla buluşturduğumda içten içe üşüdüğümü yeni fark ediyordum.

Gecenin karanlığında daha fazla vakit kaybetmeye gerek görmeyerek polisin delil torbasında teslim ettiği telefonu çıkardım. Ekranı hiç dokunulmamış gibi pürüsüzdü ve şifresi de kırılmıştı. Kilit ekranını kaldırdığımda Nilüfer’in yılbaşı ağacının önünde otuz iki diş gülümsediği fotoğrafı karşıladı beni. O günü çok iyi hatırlıyordum. Daha yeniydi, yeni yıla girmeden hemen önce çekmiştim bu fotoğrafı. Mutluyduk. Hem de çok.

Nilüfer’in ailesi yeni yıl gibi kutlamalara karşı olduğu için küçüklükten beri hep merak ediyormuş böyle şeylere. Bu yüzden yeni yıl süslemelerine de küçük bir çocuk kadar meraklıydı. O gün gittiğimiz alışveriş merkezinin ortasında süslenmiş ışıl ışıl ağacı görünce sevinçle atılıp fotoğrafını çekmemi istemişti. Gözbebekleri ışıl ışıldı o gün. Yakın bir zamanda söndürüleceklerini nereden bilebilirdik ki? Bilemezdik. Kimse bilemezdi.

Zorlukla bakışlarımı fotoğraftan ayırdım ve biriken gözyaşlarımı silip mesaj uygulamasına girdim. En son mesajlaştığı kişiler Cem ve bendim. Zaten başka biri de yoktu ya. Ne kadar etik olmasa da Cemle mesajlarına girip göz gezdirdim. Her şey gayet normal duruyordu. Anladığım kadarıyla araları bozuk filan da değildi.

Umutsuzca mesaj uygulamasından çıkıp rehberine gireceğim sırada gözüme arşivlenenler kısmı takıldı. Kaşlarımı çatarak arşivlediği kişiyle sohbetine girdim. Anlam verememiştim niye arşivlediğine.

Arşivlediği kişiyi “K” diye kaydetmişti. Profili de yoktu kaydettiği kişinin. Neyle karşılacağımı bilmediğimden uzun bir tereddütten sonra telefonu camın önündeki mermere bırakıp tekrardan içeri geçtim. Bütün evi amaçsızca dolaşıp düşündüm. Yine de kafamdaki soruların hiçbirinin cevabını bulamadım. Başından beri aklımdan tek kişi Cem’di veya diğer bir seçenek Shakespeare Cinayeti’ne kurban gidişiydi. Başka birinin olma ihtimali aklımın ucundan bile geçmemişti ve şimdi öyle bir ihtimal vardı.

Sıkıntıyla elimi saçlarıma daldırdığımda aklıma eve getirdiğim yavru kedi geldi. Onu o geceden beri hiç görmemiştim. Eve girip Nilüfer’i öldüren kişi yavru kediye de bir şey yapmış olabilir miydi? Ama öyle olsaydı ölüsü bu evde olurdu. Yoktu. Belki de bulduğu ilk fırsatta kaçmıştı yavru kedi. Kaçmış olmasını umuyordum yoksa onu sokakların tekinsizliğinden kurtarıp bir katilin elin teslim etmiş olacaktım.

Bu sefer kendime bir kadeh kırmızı şarap koyup geçtim balkona. Bazı şeyler için bulanık bir zihin gerekiyordu belki de. İnsandık nihayetinde, hayata karşı savunmasız varlılardık.

Destek almak istercesine sarıldım üzerimdeki battaniyeye. Soğuk değildi aslında ama bilinmezliğin ürkütücülüğü üşütüyordu beni. Derin nefesler alıp tekrardan K ile olan sohbetlerine girdim. Çok bir şey konuşmamışladı ama yazışmaları okudukça Nilüfer’in Cem’i aldattığına emin oldum. O gece “K”diye kaydettiği kişi buradaydı ve bu da benim teorime göre demek oluyordu ki Shakespeare cinayetindeki zanlı bu eve girmişti “K” oydu. En azından benim bakış açımla.

…

Dışarıdaki kış güneşiyle birlikte araladım göz kapaklarımı. Hafiften yağmur da çiseliyordu. İstanbul bugün de soğuk olacaktı anlaşılan. Gerçi bugünün ışıl ışıl olmasını da tercih etmezdim ya. Bugün Nilüfer’imi toprağa verecektik. Bugün hayatımda büyük bir yere sahip olan birinin cenaze törenine katılacaktım ben. Çok zordu, böyle bir durumda hâlâ ayaklarının üzerinde durmak zorunda olmak, dünyanın durmasını istemek ama maalesef dönmeye devam etmesi, hayatın devam etmesi sinir bozucuydu. Her şeye rağmen yaşamak zorunda olmak zordu.

Bazıları sevdiklerini kaybedince hayat devam ediyor, yapacak bir şey yok derdi. Ben en çok bu lafa uyuz oluyordum. Nefes almamız hayatın devam ettiği anlamına gelmiyordu. Zihnimiz, kalbimiz büyük bir yıkım içerisindeydi ve biz bir parçamızı buz gibi toprağın altında bırakıp gidiyorduk.

Nasıl devam edebilirdi ki? Edemezdi.

Protezimi takıp banyoya yöneldim ve elimi yüzümü yıkayıp aynada bir süre kendimi izledim. Aynaya bakmayalı kaç gün oluyordu hatırlamıyordum ama umurumda da değildi zaten. Göz altlarım iyice çökmüş ve belirgin mor halkalar oluşmuştu. Yüzümse görenlerin hasta sanacağı kadar sararmıştı.

Saçımı siyah ince bir örtüyle örtüp kabanım ve uzun çizmelerimi de giyerek çıktım evden. Apartmanın geniş merdivenlerini birer birer inerken hüznün acımasız kolları beni çoktan sarmalayıp gözyaşlarımı dışarıya hücum ettirmişti bile.

Taksiye binerek geldiğimden törenin olacağı mezarlığa gelmem sadece on beş dakikamı almıştı. Nilüfer’in naaşı benden önce getirilmişti. Pek kimsesi olmadığından da az kişiydik zaten. Benim dışımda üniversiteden üç-beş arkadaşı vardı. Bilerek gecikmiştim aslında. Yüreğim bu sahneyi görmeye bir türlü elvermemişti işte. Zordu birini kaybetmek. Akşam yanında olan birinin sabah sanki hiç var olmamışçasına gitmesi acımasızcaydı. Kim ne derse desin ölen kişi hiç bir zaman tek girmiyordu o mezara…

Geniş, sayısızca mezarın bulunduğu, toprağın altında bir cesetten çok gerçekleşemeyen hayallerin yattığı bu mezarlığın demirden, paslanmış kapısını güçsüzce ittirerek adımımı attım. Gıcırdayarak kapanan kapıya takıldı bir süre gözlerim. Halbuki gitmem gerekiyordu yanlarına, beni bekliyorlardı ama gidemiyordum işte.

Başımdan kayıp giden ve yağlanmaya başlayan saçlarımın ön tutamlarını ortaya çıkaran eşarbı umursamadan paslanan kapıya bakmaya devam ettim. Gözlerim yeniden doldu sonra. Ağladığımı yanağımdan süzülen sıcak gözyaşından anlayabildim. Ne tuhaftı insan olmak. Ayaklarımda beni daha fazla taşıyamayınca yere çöktüm. Buğulu gözlerle yere yıldığımı görüp bana doğru koşanları görebiliyordum. Sonra gözlerim buraya kadar taşınan tabuta takıldı. Gözyaşlarım boğuk hıçkırıklara dönüşürken Sezen Aksu’nun şarksındaki sözleri takıldı aklıma. Nedense insanın böyle zamanlarda aklına hep şarkı sözü takılırdı. Ailemi kaybettiğimde, sayısız ameliyatlarımda hep aynı şey olmuştu.

Sezen Aksu “Geçer geçer

Daha öncekiler gibi

Bu da geçer

Neler neler geçmedi ki” diyordu şarkısında. Sahiden geçer miydi acaba? İnsan kayıp verdikçe alışması, yüreğindeki acının da azalması gerekmez miydi halbuki?

Birkaç kişi koluma girdi. İlk önce su çarptılar yüzüme. Biraz daha iyi olduğuma emin olduktan sonra da naaşın yanına götürüp bir yere oturttular. Ne Nilüfer için dua edilirken kalkabildim yerimden ne de üzerine toprak atılırken. Gücüm kalmamıştı artık. Kayıp verdikçe eksilmiştim sanki ben de.

Yağmurun tekrardan çiselemeye başladığı ve herkesin birer birer gitmeye başladığı vakit mezarların arasındaki sık ağaçların arasından onu gördüm. Başta bir karartı gibiydi. Sonradan tanıdım kim olduğunu. Uzaktan izlemesi garibime gitti önce. Daha da garibime giden neden burada olduğuydu. İçimde filizlenmeye başlayan hüzünle karışık merak duygusu ayaklandırdı beni.

Onu fark ettiğimi anlamış olcak ki yavaş adımlarla buraya gelmeye başladı. Gözlerimi kaçırarak tekrar çöktüm yere. Bakışlarım bu sefer Nilüfer’in yeni kazılmış mezarını bulurken, kafede karşılaştığım bu adamı görmek ürküttü beni. Olur olmaz yerlerde karşılaşıyorduk ve son günlerde ne zaman dışarıya çıksam takip edildiğim hissine kapılıyordum. Yine paranoya yapıyor olabilir miydim, karşıma çıkması rastlantıdan ibaret olabilir miydi? Keşke öyle olsaydı.

Görüş alanıma bir çift siyah bot girince karşımda dikildiğini ve acı kahve gözlerini bana yönelttiğini fark ettiğimde yutkunarak konuşmasını bekledim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.