İçeriğe geç

Shakespeare Cinayeti

Bölüm 2 · 28 dk okuma

Shakespeare Cinayeti

Bölüm 2

1.BÖLÜM

Yeni bir acıyla hafifler eski bir ağrı,

Başın döndü mü öbür yana döndür başını,

Başkasının güçsüzlüğüyle iyileşir umutsuz keder.

-Romeo ve Juilet-

1.BÖLÜM:

Karşıma aldığım rüzgar tenimi usul usul okşarken kızaran burnum ve soğuktan dolayı dolan gözlerimle birlikte sarsak adımlarla çıktım Beyoğlu yokuşunu. Her adımımda ıslak kaldırımla buluşan botlarımdan çıkan ses düzenli ve sakin bir melodiyi andırıyordu. Gökyüzü daha yeni yeni aydınlanmaya başlamış hafif karanlık hava ve doğmaya başlamış kızıl tan güneşi kendini gösteriyordu.

Yokuş çıkmaktan dolayı nefes nefse kalınca verdiğim her bir nefes soğuktan dolayı titrek bir dumana dönüşürken başımdan kaymaya başlayan, soluk ressam beremi düzeltip dudaklarıma nahoş bir tebessüm yerleştirdim. Bu soluk bere bana anneannemden yadigardı ve eskidiği ne kadar belli olursa olsun favori parçamdı.

Neredeyse her gün sabahın bu saatlerinde geldiğim Begonvil Kafe henüz yeni açılmıştı. Yazılarımı genellikle burada yazardım. Dinginlik içinde düşüncelerimin beni ele geçirmesine izin verirdim burada.

İçeri girdiğimde kapının üzerinde müşterinin geldiğini haber veren zil sesi kafeyi doldurunca birkaç meşgul kafa bana döndü ve ben de utançtan kızaran yanaklarımla başımı öne eğip hiçbiriyle göz göze gelmemeye büyük çaba sarf ettim. Göz önünde olmayı, fark edilmeyi sevmezdim. Hâlâ küçüklüğümdeki dolapların ardında saklanan küçük kız çocuğuydum. Travmalar büyüsenizde geçmezdi. Bedeniniz büyüdükçe ruhunuz yerinde sayardı.

Begonvil kafe genelde sabahın bu saatlerinde oldukça tenha olurdu. Gidegele samimiyet kurduğum birkaç çalışana tebessüm ederek her zamanki yerime, cam kenarında bulunan masama geçtim.

Yazılarımı her zaman bu kafede yazmamın bir sebebi de burasının havasının gerçekten beni huzurlu hissettirmesiydi. Seksenlerle iki binlerin karışık dekorasyonuna sahip olan, beyaz ve çam yeşiline boyalı duvarları, duvarlarında yapay sarmaşık ve led ışıklar bulunan, Sezen Aksu, Gülten Karaböcek, Nilüfer gibi isimlerin çalındığı nostaljik bir kafeydi.

Eskiye aşıktım ben. Belki de biraz geçmişe takık. Sahteydi her şey şimdi. İnsanlar sahte, duygular sahte, ilişkiler sahte.

Daha mutluyduk eskiden daha gerçekçi. Gülüşlerimiz bile gerçekti mesela. Daha sahici duygular besliyorduk karşımızdakine. Daha sevgi doluyduk birbirimize.

Tabii geçmişe bağlı yaşamamın asıl sebebi bunlar değildi. Geçmişle birlikte eksilerek benim de değişmemdi. Kendime günden güne daha da yabancılaşmam.

Kafeyi seyretmem bitince garsona işaret verip filtre kahvemi sipariş ettikten sonra bilgisayarımı çıkarıp kaldığım sayfayı açtım. Dosyayı yayınevime söz verdiğim tarihte yetiştirmeye çalışıyordum fakat bu imkansız gibi duruyordu. Kafam bu sıralara çok doluydu ve dahası bacağım yüzünden acı çekiyordum. Sıkıntıyla kısa, siyah ve kaküllü saçlarımı karıştırıp bakışlarımı cama çevirdim. Hava aniden değişmiş ve yağmur başlamıştı. Cama çarpan yağmur damlalarının patırtısıyla içim huzur doluyordu istemsizce. Daha çok yazasım geliyordu ve daha çok seviyordum yaşamayı.

Camda süzülen yağmur damlalarını izleyen gözlerim bir süre sonra çöpün kenarında büzüşüp kalmış yavru kediye takıldı. Islanan tüyleriyle tam bir tüy yumağına dönmüştü hayvancağız. Öyle minicikti ki içim cız etmişti yağmurda orada durmasına. Acı yakarışları ta buradan bile ulaşıyordu bana. Bu yağmurda dışarıya çıkmayı kendime yediremesem de yavru kediyle bakışlarımız kesişince daha fazla dayanamayıp sandalyemi geriye ittirerek ayaklandım. Aç olduğunu da düşünerek masanın üzerinde duran bordo renkli deri çantama uzanıp birkaç gün önce açıp bitiremediğim bisküviyi çıkardım. Yavru kedi bunu yer miydi bilemiyordum ama biraz yumuşamış ve falanmış olması işini kolaylaştırabilirdi.

Girdiğimde çıkan zil sesiyle bu sefer dışarıya adımladım. Siyah kabanımı başımın üzerine gererek kedinin yanına gidip hafifçe eğildim diz çökemiyordum. Normalde de yağmurda yürümeyi seven biriydim fakat bu sefer olmazdı. Geçen ay geçirdiğim gribi yeni yeni atlatabilmiştim.

Islanmış ve tülermiş tüylerini okşayarak falanmış bisküviyi önüne serpiştirdim. O bisküviyi yerken sabırla bitirmesini bekleyerek düşündüm. Neden aniden bu yavru kediye yardım etme isteğiyle dolup taşmıştı içim? Normalde pek dikkatimi çekmezlerdi kendi derdimle uğraşırken. Belki de bu ıslak sokak hayvanı bana kendi acizliğimi hatırlatmıştı. Yardıma ihtiyacım olduğunda sık çevirenlerle birlikte yardıma muhtaç bir şekilde ortada kalışımı. Birilerine muhtaçlık ömür boyu zincirli bir şekilde esaret anlamına geliyordu.

Bisküviyi bitirince kabanımı, ıslaklığını alması için kediye sarıp kucağıma alarak kafeye yöneldim. Bu sırada yağmur daha da hızlanmıştı ve yağmurla birlikte insanın tüylerini ürperten gökgürültüsü de baş gösteriyordu. Neyseki geride kalan bazı şeylerden biri de şimşekten korkmamdı.

İçeri girdiğimizde dışarıya kıyasla bizi karşılayan sıcak havaya karşı kediye bakarak tebessüm ettim. Her zaman geldiğim bir yer olduğu için bu yavru kediyi sorun edeceklerini sanmıyordum. Fakat içeri girdiğimizde yine birkaç bakış bizi hedef almıştı. Daha doğrusu beni… Bacağımı…

Umursamamaya çalışarak oturduğum masaya geçip kabanın içinden yavru kediyi çıkardım ve masanın altına bıraktım ama umursuyordum hem de her seferinde boğazım düğüm düğüm olacak kadar. Bu meraklı insanlar kendilerini bir cehhennem zebanisinden farklı mı sanıyordu?

Bakışlarımı meraklı çevreden çekip kabanımı sandalyenin arkasına asarak ellerimi ıslak saçlarımdan geçirdim ve yazıma geri döndüm. Bugün bitmeliydi bu yazı. Ne olusa olsun…

…

Gerinerek başımı bilgisayardan kaldırdığımda hava kararmaya başlamıştı. Saatlerdir buradaydım ve sayısız kahve tüketmiştim. Yavru kedi de kuruyan tüyleri ve doyan karnıyla birlikte masanın altında sıcaktan mayışıp uyuya kalmıştı. Onun bu haline bakıp tebessüm ettim. Bugün öyle çok tebessüm etmiştim ki. Normalde huysuzun biriydim oysa. Meğer ufak da olsa tebessüm edilebilecek ne çok şey vardı öyle…

Bakışlarımı masanın altından çekip içeriye yönlendirince üzerimde hissettiğim yoğunlukla birden karşı masamdaki adamla göz göze geldim. O, beni mi izliyordu? Yoksa alışkanlıktan bana öyle mi geliyordu? Birinin beni izlediği düşüncesiyle ürpererek bakışlarımı kaçırdım.

Beni rahatsız eden bakışların sahibi şimdi dışarıyı, yağmurdan arta kalanları seyrediyordu. Doğrusu, siyah, hafif dalgalı saçları, seyrek sakalları ve koyu kahve gözleriyle yakışıklı bir tipti. Hatta her nedense bakışlarında bir aşinalık da vardı fakat bir yandan da tuhaftı işte.

Umursamamaya çalışarak eşyalarımı topladım ve kabanımı da giyerek yavru kediyi kucakladım. Hava soğuk olsa da yağmur dinmişti bu yüzden üşüyeceğini sanmıyordum. Ayağa kalkarken son derece çekimser ve mutsuzdum. Çünkü bacağım açığa çıktığında insanlar hiç çekinmeden o pis bakışlarını üzerime yönlendirebiliyordu ve ben de insanların bacağıma bakmasına katlanamıyordum bu yüzden benim o kabana bu minikten daha çok ihtiyacım vardı.

Sırtımdaki yoğun bakışları hissederek çıktım kafeden. Camdaki yansımama baktım bir süre. Dolaşan kısa saçlarım, ayağımdaki tek ayakkabım ve bacağımın yokluğunu doldurmaya çalışan protezim. Bu halimle neydim ben onlara göre? Bir ucube veya kendi hallerine şükretmeyi sağlayacak bir şükür sebebi miydim yalnızca? Peki ya kusurlu bedenimin içinde taşıdığım ruhum ve atan kalbim ne olacaktı? Bunlar beni insan yapmaz mıydı? Yapardı elbet. Ama onlara nasıl anlatacaktım ki?

Bir süre camdaki yansımama baktıktan sonra kucağımdaki kediyi severek çıktığım yokuşu geri indim. Durup soluklandım bir süre. Ağrıyan bacağımla daha fazla yürüyemeyeceğimi anlayarak taksi çevirmek zorunda kaldım. Neyse ki bu ihtimali göze alarak yanıma yeteri kadar para almıştım.

Taksiye bindiğimde burnuma çalan Limon kolonyasının keskin kokusuyla birbirine karışan araba kokusu bacağımın ağrısıyla birlikte kafama üşüştü geçmiş yine. Kesik kesik sahneler canlandı zihnimde ve net hatırlayamadığım sesler. Ambulansla taşınırken ailemin cansız bedenlerinin yerden alınması. Etrafı yansıyan ve gecenin karanlığında insanın gözünü alan mavi kırmızı ambulansın ışıkları. Görüntüleri zihnimden silmeye çalıştım. Böyle anlarda hatırladıklarımın bir kabus veyahut zihnimin boşlukları doldurmak adına uydurduğu parçalar mı yoksa yalnızca gerçekler mi olduğunu ayırt edemezdim.

Fakat ne olursa olsun bütün her şey o lanet kaza yüzünden gerçekleşmişti. Bütün kayıplar o yüzden olmuştu. Elimden alınanlara karşı da kimse suçlu görülmemişti. Hayatım mahvedilmişti ama mahkemeye göre hiçbir suçlu yoktu. Ne komikti böyle söylemesi. Kimse demiyorduki gidenlerin yerini nasıl dolduracaksın? İçindeki kocaman boşlukla, sol bacağın olmadan yaşayabilecek misin?

Yaşamıştım ama seneler oluyordu hatta. Zor olmuştu başlarda tabii. Kabullenememiştim süreci, hayatımın geri kalanında engelli olmayı, insanların bana acıması, dışlaması, susmaya mahkum etmeleri, insan olarak bakmaması…

Alışıyordu insan zamanla, alışmak zorundaydı geçmezdi hayat öyle. İlk başlarda yani bacağımın ampüte edildiği ilk zamanlarda protezim yoktu. Tekerlekli sandalyeyle çıkıyordum mecburen dışarıya. İnsanların bakışları her zaman üzerimde olurdu. Tabii normal bakış değildi bunlar. Acıyan bakışlardı ve insanın canını iki kat daha fazla yakardı. Bu dünyaya fazlalıkmışım gibi hissettirirdi bana kendimi veyahut farklı bir gezegenden gelen farklı bir varlık.

Eve gittiğimdeyse yani büyükannemin evindeki odamda, ağlamaktan bitap düşer sızar kalırdım. Çıkmak istemezdim haftalarca dışarı. Neden ben derdim? Neden milyonlarca çocuk arasından çocukluğu elinden alınan ben oldum? Bu durumu yaşayan tek çocuğun ben olmadığımı bilirdim elbet ama çocuk aklıydı işte. Kabullenemiyordu, isyan ediyordu.

Gerçi yaşayamadığım çocukluğum bana, bu yaşımda bile bir yerlerde isyan ettiriyordu zaman zaman. İsyankarlık insanoğlunun doğasında vardı ve kolay kolay vazgeçilmiyordu. Kolaydı çünkü isyan etmek, kendini koyvermek.

Aralık camdan, geçmişten gelen kirli havaya karşı toprağa karışan yağmur kokusuyla ciğerlerimi büyük bir nefesle doldurduğumda dört katlı, su yeşili ve ahşap döşemeli evimin önünde durduğumuzu fark ettim. Evim kafeye yakındı esasen ama işte beni bacağım zorluyordu olur olmadık yerde.

Taksinin kapısını çarparak kapattığımda yavru kediyi içeme sokmak istercesine daha sıkı sarıldım. Çok soğuktu hava. Apartmanın çam yeşili çelik kapısını açmaya çalışırken çıngırdayan anahtar sesiyle kucağımdaki yavru kedi irkilince gülümseyerek başını okşadım. Rastlantı sonucu bulduğumu bu kedi bana o kadar çok benziyorduki. Nedendir bilmem ben de en ufak bir sesten korkardım. Sanki kıyamet kopmuşçasın yerimden sıçrar ve kendime güldürürdüm insanları. Hiç bir şey bilmeyen fakat her şeyi komik bulan insanlar.

Zorlukla çıktım apartmanın merdivenleri, her defasında zorlanıyordum ama binamız eski yapım olduğu için asansör yoktu. Her şey normal insan denen saçmalığın algısına göre yapıldığı için pek tabii şaşırtıcı değildi. Sadece bu bina, bu sokak, bu şehir değil her yerde böyleydi bu durum. Standarta göre yapılıyordu her şey. Yoktuk biz onların gözünde. “Sizin standartlarınızı…” Diye sövesi geliyordu insanın. Neye göre normal oluyordu insan? Kime göre?

Anahtarı yuvasına sokup kapıyı açtığımda Nilüfer’i küçük salonumuzda volta atarken buldum. Ev arkadaşımdı Nilüfer. Kıvır kıvır saçları, fırçayla yapılmış gibi çilleri olan biriydi. Diş macununu alttan sıkmak gibi tuhaf takıntıları olsa da iyi anlaşırdık.

Sayılı arkadaşlarımdan biriydi. Şu hayatta insanın kendi ruhuna göre birini veyahut bir arkadaşı bulması o kadar zorduki! Belki de bu yüzden bazıları yalnızlığa aşıktı. Sahte bir kişiliğin içine girip ömrün boyunca maske takmak yerine gerçekten yaşamayı seçiyorlardı. Yani hayır, yalnızlık kötü bir şey değildi. Tam tersine bazılarının başına gelebilecek en güzel şeydi. Fakat benlik bir şey de değildi. Birilerine açmalıydım ruhumu. Beni anlayan, bilen birilerine.

Yine de ruhumu bazen tam açamazdım onlara. Empati kuramayacaklarından değildi ama bir insanın bazı acıları yürekten hissedip ortak olabilmesi için yaşaması, o acıiçin gözyaşı dökmesi gerekiyordu. Yoksa gerisi kuru gürültüden ibaretti. İşte bu yüzden Nilüfer ve diğerleriyle de bacağımın bahsini pek yapmazdık.

Botumu çıkarırken her zaman olduğu gibi gözüm duvardaki çerçevelere takıldı. Kaldığımız daire oldukça minimal yapılıydı. Çoğunluğuna açık yeşil, ahşap ve yapay yeşillikler hakimdi. İçeri girdiğimizde bizi karşılayan uzun koridor boyunca beraber çekildiğimiz fotoğraflar asıktı. Duvara çivileri bile biz çakmıştık. Gülümseyen yüzlerimize göz göze gelmeden geçmezdim buradan.

Fakat bu sefer fotoğrafları es geçerek kediye yöneldim. Her zaman onun gibi minik bir misafirimiz olmuyordu. Onu kapının yanındaki puftan alıp yere saldığımda başta affalar gibi oldu, daha sonra vücudunu esneterek salona doğru adımladı. Çabuk uyum sağlayacak gibi duruyordu. Ne de olsa sıcak bir ev, gecenin ayazının çöktüğü sokaklardan bin kat daha iyiydi. Kedinin bu haline gülerek kabanımı ve beremi vestiyere asıp peşi sıra ilerledim .

Nilüfer, son harflerini uzatarak “Vera! Bu ne, nereden buldun bunu!” Diye çığlık atıp yavru kedinin üzerine atıldı. Tabii Yavrucak hem esin etkisiyle hem de Nilüfer’in bu hallerine alışık olmadığı için irkildi haliyle. Hırıltılı bir ses çıkarıp Nilüfer’in kucağından kurtulmaya çalışıyordu. Fakat ne çare? Nilüfer onu kollarının arasına sarmalamıştı bir kere!

“Rahat bırak hayvanı Nilüfer! Korktu senden.” Diyerek sitem ettim bende onun bu haline. Gözleri beni bulunca kediyi yere indirip sessizleşti. Bir şeyler olmuştu, anlayabiliyordum. Her ne kadar kediyi görünce neşelense de canı sıkkındı. Dolu gözlerle mahzun mahzun bakıyordu bana.

Kalbim hemen korkuyla çarpmaya başladı ve elim ayağım boşaldı. En ufak bir olayda böyle tepki veriyordu vücudum. Aklıma hep en kötü senaryolar geliyordu. “Hep en kötüsü olmadı değil mi? Bir ben değildim bu dünyada yaşayan, başkalarının da başına gelebilirdi.” Böyle düşünmeye çalışsam da karşımdakinin iki dudağının arasından çıkan sözcükleri duyana kadar sıkışıyordu kalbim.

Ona doğru adımlayıp “Neler oldu Nilüfer? Yüzün düştü.” Diyerek sakinliğimi korumaya çalıştım. Omuz silkti önce. Anlatmak istemiyordu belli. Zorlayacak halim yoktu fakat öğrenene kadar da ben de sıkıntı içinde kalacaktım.

Omuzunu sıvazlayarak“Peki. Anlatmak istemiyorsan sen bilirsin ama çok içine atma gün gelir patlarsın demedi deme.” dedim. Yalnızca başını salladı.

Oyalanıyormuş gibi görünmek adına bozulan koltuk örtüsünü düzeltip tekrardan Nilüfer’e döndüm. “Reçelli kurabiye yapmamı ister misin? Biraz da olsa moralin yerine gelir belki.” Evet, bu iyi bir fikirdi. Severdi Nilüfer benim taze pişmiş kurabiyelerimi. Çocukluğunun iyi yönlerini hatırlatırdı ona.

Bönbön yüzüme baktı önce. “Yapar mısın gerçekten?” Dedi. Gülümsedim bende.

“Yaparım tabii niye yapmayayım?” O da bana gülümseyerek arkasını dönüp çıktı. Daha sonra aklına bir şey takılmış olmalı ki geri döndü.

“Vera?”

“Hıığ?”

“Sen iyi misin? Solgun gibisin?”

“Bugün biraz ağrım vardı. “ dediğimde Nilüfer’in yüzünden geçen acımayı fark ettim. Ben de bu yüzden Yüzümü buruşturdum. Acımak… Neden kötü durumda olan insanlar acırdık ki? Kendimizi yücelttiğimiz için mi olurdu bu? Sanki biz hiç acınacak duruma düşmeyecektik. Hayat hep toz pembe olacaktı. Ne büyük yanılgıydı bu. Belki de gün gelir o acıdığımız insanlarla rolleri değişir, onlar bize acırdı.

“Nilüfer, lütfen bana öyle bakma!” Diyerek sitem ettim. Yüzündeki ifadeyi hemen değiştirmezse eğer vallahi konuşmazdım. Bilmiyordu sanki beni, tanımıyordu. En son deniz kenarına birlikte gittiğimizde de böyle yapmıştı Nilüfer. Ben tek başıma kumda bata çıka ilerlemeye çalışırken aynı bu ifadeyle yanıma gelip koluma girmişti. Tabii o zaman el mecbur birlikte yürümüş gıkımı bile çıkarmamıştım. Muhtaçsanız birine başınızı da eğmeyi mecburen bilecektiniz.

Nilüfer yüzümdeki ifadeyi fark edince ellerini ben masumum der gibi iki yana açarak “ Kızma hemen. Endişelendim sadece senin için.” Dedi.

“Endişelenmene hiç gerek yok. Büyük ihtimalle yine psikolojik bir şeydir.” Yanaklarımı şişirerek ofladım. “Bir türlü kurtulamadım şu durumdan. İlaçlar da pek bir işe yaramadı. Ne yapacağımı şaşırdım.” Diyerek mutfağa yöneldim. Evet, yaşadığım ağrıların büyük bir çoğunluğu psikolojikti. Çoğu zaman gerçek ağrı bile değildi ve ben bunlarla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum.

Kurabiyeyi vişne reçelli yapmaya karar vererek dolaptan reçeli çıkardım. En çok o yakışıyordu kurabiyeye. Geçti neyi nasıl yaptığımın da pek bir önemi yoktu benim için. Ağrımı unuttursa, oyalasa beni yeterdi.

…

Kurabiyeleri düşük sıcaklıkta fırına verip pişmelerini beklerken üzerinde dumanı tüten kahvemi yudumluyordum hava tamamen karardığından az da olsa mutfağı aydınlatması için davlumbazın ışığını yakmıştım. Loş ışıkta içimi iki zıt duygu, huzur ve hüzün kaplıyordu. Birbirine bu kadar zıt olan bu duyguları aynı anda hissetmeyi sevmem gerçekten tuhaftı. Fakat bir yerde kendime hak vermiyorda değildim. Sonuçta zamanında büyük bir hüzün buhranı yaşamış ve yıllarca içinde hapsolmuştum. Şimdiyse hissettiğim acı azalmış yanına bir de ara sıra da olsa hissettiğim huzur eklenmişti. Daha ne isteyebilirdim değil mi?

Reçelli kurabiyenin kokusu odayı doldurduğunda ayaklarını sürüyerek yürüyen Nilüfer’in ayak seslerini işittim. Başta kurabiyenin kokusunu duyup da geldiğini düşünsemde mutfağın girişinde belirdiğinde durumun böyle olmadığını anladım.

Açık mavi gözleri kızarmış ve şişmiş, kıvırcık saçlarıysa birbirine girip karman çorman olmuştu. Belliki ağlamıştı. Bugün bir şeyler olduğu halinden belliydi zaten ama kapalı bir kutu gibi durduğu için ne olduğunu anlayabilmem de imkansızdı.

Elimdeki kupayı hışımla tezgaha bırakıp Nilüfer’e doğru adımladım. Boynuna atıldığımda şaşkınlıkla geriledi. Şaşırmakta haklıydı, pek sarılan biri değildim. Oldum olası sarılmayla aram hiç iyi olmamıştır ama sarıldığımdaysa günün sonunda dünyanın en mutlu insanı olur, teselli bulurdum.

Geri çekildiğimde Nilüfer’i kolundan tutup mutfak sandalyesine oturtarak önüne bir bardak su koydum. “Nilüfer, artık ne olduysa bana anlat, içine atınca daha çok üzüyorsun kendini!” Diyerek söylendim. Önüne koyduğum sudan birkaç yudum içti. Yüzüme bakmıyor, kafasını kaldırmıyordu. Bakışları suçlu bir çocuk gibi kucağındaki ellerindeydi. Dudaklarından kaçan hıçkırıkla birlikte gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü.

“Vera ben çok kötü bir şey yaptım.” Dediğinde hıçkırığın devamı gelerek ağlamaya başladı.”Vera, ben… Ben birini öldürdüm.”

“Sen… Ne?” Diye çığırdığımda boş gözlerle Nilüfer’e bakıyordum. Şaka falan yapıyor olmalıydı. Bu işin şakası olmazdı gerçi. “Nilüfer…” Hayır, o çok ciddiydi. Şaka falan yapmıyordu. “Nasıl yapabildin neden?” Ellerimi hışımla saçlarıma daldırıp sinirle karıştırdım. Hiçbir şey demeden öylece ağlıyordu. Yapmış olamazdı, birinin canına kıyamazdı. Nilüfer karıncayı bile incitemezdi ki.

Nilüfer’i iki yanından tutup sarstım. Kendine gelmeyiydi, krize girmenin zamanı değildi. Her şeyi birer birer anlatmalıydı bana. Gözyaşlarına bulanan, hıçkırmaktan titreyen dudaklarına suyu uzattım. Algılayamadı önce. Sonra kana kana içmeye başladı ve su bardağını elimden alarak kafasına dikti. “Daha iyi misin Nilüfer?” Diyerek omzunu sıvazladım. Başını salladı ve derin bir iç çekti.

“Vera…Ben, yemin ederim isteyerek olmadı. Tanıyorsun beni. Birden direksiyon hakimiyetimi kaybettim. Bir türlü çeviremedim arabayı sağa. Gitti işte.” Kaşlarım çatık, yüzümde mimik oynamadan dinledim Nilüfer’i. Direksiyon hakimiyetini nasıl kaybedebilmişti ki? Kesin yine alkol almıştı. Kaç defa söylemiştim halbuki araba kullanacağı zaman alkol almaması gerektiğini.

“Ah, Nilüfer. Seni bu konuda kaç defa uyardım. Dinlemedin ki.” Diyerek hayıflandım. Duymuyordu sanki beni. Hipnotize olmuş gibiydi. Birkaç saniye durakladıktan sonra anlatmaya devam etti.

“Küçük bir kız çocuğuna çarptım ben Vera. Günahsız, masum birini öldürdüm ben. Vera… Çok üzgünüm. Özür dilerim.”

Günahsız, masum birini öldürdüm ben. Birkaç saniye kulaklarımda çınladı bu dediği. Anlamaya çalışıyordum, dilim tutulmuş gibi susup kaldım sadece. Bu sefer o, beni sarstı. “Lütfen, bir şey söyle yalvarırım.” İçin için ağlıyordu hâlâ. Hakkı var mıydı ki ağlamaya.

Gözümden tek bir damla yaş süzülürken sordum. “Nasıl oldu?” Oysa bu sorunun bir önemi yoktu. Ölen ölmüştü ve ne olursa olsun geri gelemezdi.

“Aniden önümü çıktı. Beş-altı yaşlarında bir kız çocuğu. Durmaya çalıştım yemin ederim. Be…”Elimi kaldırarak sözünü yarıda kestim. Devamını duymaya mecalim yoktu. Küçük bir kız çocuğunu öldürüp kaçmıştı hangi söz hangi mahkeme onu haklayabilirdi? Yanlış bir şey söylemek istemiyordum bu yüzden yanağımı ısırarak bekledim ama olmuyordu işte. Tutamıyordum kendimi.

“Nilüfer sen nasıl bir insansın! Bir çocuğa çarpıp hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam edebiliyorsun” Elimi saçlarıma daldırarak sinirle soludum. “Ağlayıp zırlayınca kendini haklayabileceğini falan mı düşünüyorsun?” Küçük bir kıza çarpmıştı, hassastım bu konuda. İnsanın yaşadığı bir felaket başkasının başına gelince hissettiği şey empatiyi bile geçiyordu. Sanki tekrar can veriyor tekrar kanıyordu yarası.

Sözleri silah niyetine kullanan insanlar çoktu çevremde ve kendime yaptığım haksızlıkların baş sorumlusuydular.

Ben de de kazanın olduğu zamanlar küçük bir kız çocuğuydum ve insanlar acımak ne bilmemişlerdi küçük bir kız çocuğuna karşı, o zamanlar belki ben ölmemiştim fakat insanların başıma gelenleri duyunca yanıbaşımda “Vah, yavrucak. Bir başına kardeşiyle kaldı desene hem de sakat! Kim bakacak ona? Keşke ailesiyle o da can verseydi.” Diye yakınmaları ölmekten beter etmişti beni.

Birebir bunları söylemişti anneannemin karşı komşusu taziye ziyaretinde. Kanayan yarayı sarmak için değil de daha çok kanatmak için gelmişti o gün. Zaten insanların birçoğuda bunun için yok muydu yanımızda? Dişlerini etimize geçirip kan fışkırtarak atan kalbimizi durdurmak için.

Taziye ziyaretindeki yaşlı kadının zihnimin içinde tekrarlanan sesiyle bu sefer ben de sesli bir şekilde ağlamaya başladım, tutamıyordum kendimi. Sıcak gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken paltomu üstüme geçirip aceleyle kendimi dışarı attım. Kapıyı çarpmadan önce Nilüfer’in arkamdan seslenişlerini, yakarışlarını işittim. Buna rağmen vazgeçmeye niyetim yoktu. Yaptığı hatanın bedelini ödemeliydi. Gerçi bu bile yeterli değildi ya ciğeri yananan bir anne baba için.

Karakola gitmek için kordon boyundan geçen yolu tercih ettim. Yol boyunca nedensizce aynı kafeden çıktığımda ki gibi tuhaf bir hisse kapılmış süreki arkamı kontrol etmiştim ve şimdi nefes almaya, ferahlamaya ihtiyacım vardı, çoğu zaman da İstanbul’un insanı çarpan rüzgarıyla birlikte denizin hırçın dalgalarını izleyince karşılıyordum bu ihtiyacımı.

Yavaş adımlarla kordona geldiğimde yüzümü denize döndüm. Rüzgarın serin esintisiyle savrulan saçlarımla birlikte kollarımı önümde bağladım. Bugün çok soğuktu hava. Haddinden fazla soğuk…

Gerçi hava mı soğuktu yoksa bir türlü ısınmayan içim mi? Bilemiyordum ama üşüyordum işte. Nasıl üşümeyecektim ki bir kere? Sevdiklerim buz gibi toprağın altında yatarken hem de…

Zihnimde dönüp duran düşüncelerle kabanımın cebinden sigara çıkarıp soğuktan kuruyan dudaklarıma yerleştirdim. Ucunu ateşe verdiğimde nefse alma ihtiyacıyla dumanı içime çektim. Oysa evden karakola gitmek ve Nilüfer’i ihbar etmek için çıkmıştım. Şimdiyse öylece durmuş denizi seyrediyordum.

Yapamayacaktım. İhbar edemezdim Nilüfer’i. Çektiği zorluklara bizzat ben şahit olmuştum. Kolay kolay gelmemişti buralara, kendi başına ayaklarının üzerinde durmak zorunda bırakılmıştı aynı benim gibi. Bir yandan farklıydık da onunla çünkü benim ailem toprak olmuşken onun ailesi de ona köstek olmayı seçmişti.

Çektiğim dumanı geri üflediğimde gözlerim tekrardan yaşardı. Nilüfer’in üstüne neden bu kadar gittiğimi biliyordum. Haklıyıdım da birinin canı gitmişti fakat bunu kendi meselemle bağdaştırıp bize çarpan kadının suçunu Nilüfere’e yükleyemezdim. Fakat küçük bir çocuğun canına mal olmamış gibi yaşamasına izin de veremezdim. Olmazdı. Aynı kötülüğü başkasına bizzat ben yapamazdım.

Gidip kendi teslim olmalıydı Nilüfer. Suçunu kabullenmeli ve cezasını çekmeliydi. Bir gün süre tanıyacaktım ona. Verdiğim bu süre bittiğinde eğer hala hiç bir şey yapmamaya kararlıysa da bu sefer acımayacak ben ihbar edecektim.

Son kez deniz havasını içime çektiğimde izmariti konteynıra fırlatarak dolmuşa binmek üzere durağa yöneldim.

…

Hastane durağında indiğimde koşturarak hastanenin dönen kapısına ulaştım. Tıklım tıklım dolmuşun içerisinde eve giderken fizyoterapi seansım olduğu aklıma gelmiş ve aceleyle saati kontrol ederek birkaç durak daha gitmek zorunda kalmıştım.

Koşturmaktan nefes nefese içeri girdiğimde burnuma gelen yoğun kokuyla yüzümü buruşturdum. Sevmiyordum bu kokuyu. Küçüklüğüm daha doğrusu yaşayamadığım çocukluğum aklıma geliyordu. Daha sonra da gözlerim sıra bekleyen hastaların üzerinde dolaşıyor yersiz yere üzülüyordum. Çünkü biliyordum bir çoğu kötü bir haber alacak dünyaları başına yıkılacaktı. Boşunu ümitleniyordu yine birçoğu, heyecanla çarpan kalpleri sıraları gelip içeri girdiklerinde doktorun ağzından çıkan tek bir sözcükle ne yapacağını bilemeyerek ölümü arzulayacaktı belki de.

Yaşlı gözlerle Tanrı’ya yalvarıp bir şans daha isteyeceklerdi ama bir defa geliyorduk bu hayata, başka şansımız yoktu.

Bu yüzden belirsiz kaderinle birlikte hastane koridorunda saniyeleri saymak ve zamanın geçmesini beklemek umut etmek kadar zordu.Yıpratıcıydı. Bu konuda bildiğim diğer bir şeyde umutla girmeyi beklediğiniz o kapıdan çıkarken aynı kişi olmayacağınızdı. Umudunu yitiren biri nasıl aynı kalabilirdi? Ondan değişmemesini hatta belki de hırçınlaşmamasını beklememek bencillik olmaz mıydıı?

Hastaneye girince zihnimde canlananlar yalnızca bunlardan ibaret değildi. Fiziksel acımı da hatırlatıyordu bana. Yarı baygın ameliyata alınışım ve yine aynı şekilde çıkışım geliyordu aklıma. Soğuktantir bir titrerken iliklerime kadar işleye acıyının üşümemle birlikte daha çok artışı geliyordu mesela.

Yalnızca hastane değil doktorda sevmezdim. Alında benimki sevmemek değil güvenememekti. Güven zor kazanılırdı ve benim güvenimi kazanan tek bir doktor olmuştu. Adeta yeniden doğmamı sağlayan, ömrüm boyunca minnet duyacağım biriydi.

Uzun süre boş asansör bekledikten sonra fizik tedavi ünitesine geldiğimde her zamanki gibi fizyoterapistimin gelmesini beklemeden kondisyon bisikletine geçtim. Şu sıralar sürekli bisiklet üzerinde çalışıyorduk. Tekrardan bisiklet sürebilmek istiyordum. Seneler geçmesine rağmen bisikletin üzerinde rüzgarla birlikte hissettiğim özgürlük hissini çok özlüyordum. Hâlâ zorlanmama rağmen de vazgeçmeyecektim. Vazgeçersem özgürlüğü tekrar tadamazdım.

Dışarıdan umutsuz gözüken durumuma karşı çoğu kişi, kazanın yıllar önce olup tedavimin bitmesine rağmen inatla fizyoterapiyi bırakmamama şaşırıyordu. Oysa bırakırsam ortada ben diye bir şey kalmazdı. Şu an yürüyebiliyorsam bunu insanları dinlemeyip inat etmeme borçluydum. Vazgeçip kendimi tekerlekli sandalyeye mahkum etseydim en büyük kötülüğü kendime, bedenime ve ruhuma ben yapmış olurdum.

Kondisyon bisikletinin üzerinde fizyoterapistim gelmesini beklerken sıkıntıyla etrafıma bakındım. Her şeye rağmen burası da bazen beni boğuyordu. Tedaviye gelen hastaların çoğu suratsızdı haliyle, neredeyse her gün buraya git-gel yapmaktan ve umut etmekten sıkılmışlardı zaman zaman bu ruh halleri bana da yansımıyor değildi fakat atladıkları bir şey vardı ki insanoğlunu umut etmek yaşatırdı. Hayallerimiz, belkilerimiz yaşatırdı.

Hırstan terlemeye başladığım sırada birden gözüm on-on iki yaşlarında görünen, sedyede halsizce uzanmış fizyoterapistinin gösterdiği hareketleri yapmaya çalışan küçük kıza takıldı. Canı yandığı, buruşturduğu ve terden sırılsıklam olan saçlarının yapıştığı, soluk yüzünden belliydi.

Bir an kendimi görür gibi olmuştum onda. Tebessüm ettim bu yüzden. Küçük yaşına rağmen büyük insanların bile dayanamadığı acılara göğüs geriyor vazgeçmiyordu. Onu tanımasam bile hayatının hiç kolay olmadığını biliyordum. Bende geçmiştim bu yollardan. İnsan düşe kalka, kan ter içinde geçtiği yolları tanırdı.

Kızı daha fazla rahatsız etmemek için bakışlarımı çektim çünkü biliyordum kendinizde farklı bir şey olduğunu bildiğiniz zaman üzerinizde çekilen bakışlar her şeyden kötüydü.

Bakışlarımı küçük kızdan çekip hararetli bir konuşmanın içinde olan iki stajyere yönlendirdim. Koyu kestane rengi saçları ve yüzünde bellibelirsiz çilleri olan stajyer kız yanındaki arkadaşına abartılı mimiklerle bir şeyler anlatıyordu. Konuştukları her neyse pek iç açıcı değildi ki kızın arkadaşının yüzü dehşet içindeydi. İçimi dolduran merak duygusuyla yaptığımın yanlış olduğunu bile bile bisikletten inip onları daha iyi duyabilmek için yanlarına yaklaştım.

“Duyduğuma göre ölü bulunan kadınlarınların vücudunda ölürken acı içinde kıvranmasını sağlayıp sonrada kan kusturan bir zehir bulunmuş.”

“Zehirleyerek öldürmüş yani. Nasıl zehirlemişki”

-Omuz silkerek- “Öyle diyorlar. Üstelik zehrin kalıntıları dudaklarında bulunuyormuş. Tuhaf değil mi?Bir de geçen Shakespeare’in Romeo ve Juilet piyesi vardı. Hatırlarsan kitabın son sahnesinde Juilet Romeo’yu öpüp dudaklarındaki zehirden can veriyordu. Piyeste bu son sahneyi canlandırırlarken oyuncular vücutlarında bulunan zehir yüzünden ölmüş. Aynı kişinin yaptığından şüpheleniyorlar Bu yüzden Shakespeare cinayetleri diyorlarmış zaten Sevim Hoca’nın kızıda böyle öldürülmüş.”

“Oldukça… Dün gece öldürülen kız Sevim Hoca’nın kızı mıymış? Kadıncağız o yüzden yok o zaman bugün. Yazık kadına kim bilir nasıl yıkıldı. Yalnız kalmaya korkuyorum vallahi. Bu kaçıncı cinayet? Bir bulamadılar şu katili.”

“Doğru gece sokakta yürümeye korkar olduk.”

“Aman sende. Sanki önceden gece sokağa çıkabiliyorduk. Yine aynıydı işte. Bizler kadın olarak her an tedirginiz zaten.

Duyduklarımla birlikte vücudumu bir titreme almış, duvara tutunma ihtiyacı duymuştum. Sevim Hoca bugün yoktu, kızı öldürülmüştü, kimsenin yaşamak istemeyeceği bir şekilde can vererek. “Dün gece bir ceset daha bulunmuş.” Demişti stajyer kız. Acı çektirerek öldürdüğünü söylemişti.

Midemdeki sıvı ağzıma geldiğinde kusma ihtiyacıyla ağzımı kapattım. Duyduklarım yenilir yutur şeyler değildi. Zordu hazmetmesi ve kendi başına geldiğini düşününce insan daha bir kötü oluyordu. Oysaki ben böyle şeylerin sadece korku filmlerinde olduğunu düşünürdüm.

İnsan başına gelmeden bilmez derlerdi. Anlamaz, diğerinin halinden. Vah vahlardı sadece. Başıma geleceğini nereden bilebilirdimki?

…

İnsanın geçmişinde yaşanan her bir toz zerresi geleceğine bir köstekti. Bu yüzden her seferinde düşe kalka ilerlemek zorunda kalıyorduk. Geçtiğimiz hiç bir yol düz değildi. Virajlar vardı aynı hayatımızdaki gibi. Yoldan çıkabilirdik. Çoğu zaman çıkıyorduk da çünkü hayat buydu. Acı, gözyaşı ve sayısızca kayıplar demekti. Zordu yaşamak.

Kafa dağıtmaya ihtiyacım vardı. Fizyoterapi de duyduklarım germişti beni. Sayısızca kişiyi öldürmüş ve kurbanlarına acı çektirmişti Sevim Hoca’nın kızının katili. Katilin bunca insanın arasında olduğunu düşünmek, tek bir saniye katille göz göze geldiğini düşünmek insanı tepeden tırnağa ürkütüyordu.

Yanıp sönen ışıkları, ıslak kaldırıma yansıyıp içeriden gelen boğuk, klasik müzik sesiyle insanı huzursuz eden bara geldiğimde kapıda duran iki ızbandut gibi korumaya kimliğimi gösterip içeri geçtim. Tanıyorlardı artık beni. Ne zaman içim sıkılsa kafa dağıtmaya buraya gelirdim.

Barın dar koridorunu adımlayınca ilk önce insanı kör eden türde yanan kırmızı ışığı ve parfüm kokusuyla harmanlanan içki kokusu karşıladı. Gözlerimi kısıp yüzümü buruşturarak baristaya doğru adımladım.

Aslında buraya bar denildiğine bakılmaması lazımdı çünkü içerisi oldukça güzeldi. Koyu bordo duvarlarında ünlü sanatçıların resimlerinin birer yağlı boya kopyası, mermerden heykeller ve çalınan klasik tarzdaki müzikler burayı bar olmaktan çıkarıyordu.

Çoğu kişi alkolün etkisinde olduğundan eğlenmekten başka bir şey düşünmeyip kimseyi görmüyorlardı. İşte burayı bu yüzden seviyordum. Hem bir bardan çok klasik tarzda bir mekandı hem de kimse kimseyi takmayıp eğlenmesine bakıyordu tabi haliyle protezimde kimsenin gözüne çarpmıyordu. Adeta görünmez oluyordum. Yaşamayan bilmezdi bunu. Burası kafa dağıtmak için en ideal yerdi.

Zorlukla bar sandalyesine tırmandığımda beni farkeden barmene tebessüm ettim. Sıfıra vurduğu saçları, kulağındaki küpe ve dövmeleriyle oldukça marjinal duruyordu. Daha doğrusu genelde bulunduğum ortamlardaki insanlar ve bu mekanın yansıttığı klasik tarza göre böyleydi. Tamamiyle zıttı. Gerçi ordaki insanla göre ben de farklıydım. İnsanlar farklılık sezmezdi. Farklılıklar ürkütürdü onları.

Kendileri sanki kusursuzmuş gibi gözlerini dikmekten de çekinmezlerdi hiç. Bizim gibi olmadıkları için Tanrı’ya şükrederlerdi. Oysa nesi kötüydü engelli olmanın? Farklı olmanın? Asıl bizim şükretmemiz gerekiyordu çünkü çoğunun atlatamayacağı şeyler yaşayıp daha güçlü oluyorduk ve insanlar küçümsemeyip herkesi insan olarak görüyorduk. Anlamazdı hiçbiri bunu. Anlatamazdın da.

Yüzümdeki kocaman gülümsemeyle “N’aber Oğuz? Epeydir görüşemiyoruz seninle.” Diyerek çenemi elime koyarak bar tezgahına yaslandım.

O da tebessümüme karşılık vererek elindeki boş bardağı bırakıp “Her zamanki gibi işte. Özlettin kendini. Yine neye canın sıkıldı?” Dedi.

Elimi boşver dercesine sallayıp“ Her zamanki şeyler işte.” Dedim ama her zamanki şeyler değildi. İstanbulda bir katil vardı. Dünyadaki tek katilin o olmadığını biliyordum ama her nedense Shakespeare Cinayeti diye adlandırdıkları cinayetlerin katilini çok yakınımda hissediyordum. Bu düşüncelerle ürperince ısınma ihtiyacı kollarımı birbirine doladım. Tüm zorluklara rağmen hayata tutunabilmişken şimdi ölmek istemiyordum. Her şeye rağmen kendime verdiğim sözler, gerçekleşmeyi bekleyen hayaller vardı.

“Vera, ne içersin?” Diyerek kuruladığı bardağı rafa bıraktı.

“Hmm, şarap.” Gülümsedi bu halime Oğuz. Çünkü ne içeceğimi düşünmeye gerek yoktu. Her zaman kırmızı şarap içerdim.

Birkaç saniye sonra kristal kadehi önüme koyup tıpası açılmamış şişedeki şarabı kadehe doldurmaya başladı. Kadehe dolan kırmızı şarabı hiç beklemeden ağzıma götürdüğümde aldığım kekremsi tatla gülümsemem daha da büyüdü. Oğuz da bu halime gülüp afiyet olsun diyerek diğer müşterilerle ilgilenmeye başladı.

Şarabı bir kez daha ağzımın içine yuvarladığımda sandalyede dönüp insanları izlemeye başladım. Klasik müzik eşliğinde sallanarak dans eden çiftler, yalnız başına kalıp hüzünlü gözlerle tabloları süzen insanlardan başka kimse yoktu. Burada genelde bu tip insanlar bulunurdu, etrafı dağıtıp dökmeden eğlenebilen, kimseyi yargılayıcı bakışlarıyla rahatsız etmeden kendi eğlencesine bakan insanlar. Ne güzeldi böyle olabilmek, herkesin harcı değildi de aynı zamanda.

Bakışlarımı insanların üzerinde dolaştırırken gözüme çarpan şeyle gözlerimi tekli bordo koltuklardan birine oturmuş, sadece tek bir noktaya dalıp gitmiş olan adama sabitledim. Siması oldukça tanıdıktı fakat bu kadar loş bir mekanda taktığı güneş gözlükleri ve yüzünün yarısını kamufle eden lacivert fularıyla kim olduğunu tanımam imkansızdı ve her nedense gözlerini baktığı noktadan ayırmıyordu. Tuhaf gelmişti. Nereye baktığını merak ederek yüzünün dönük olduğu noktaya baktım.

Bakışları bordo duvarın üzerinde asılı duran, üzerindeki loş sarı ışıkla aydınlatılan ve klasik tarzda olan sarı çerçevenin içerisindeki Çığlık tablosunda olmalıydı. Çünkü yüzünün dönük olduğu yerde başka hiç bir şey bulunmuyordu. Tabloya neden bu kadar dikkatli baktığını anlayamamıştım. Benim açımdan rahatsız edici bir tabloydu. Psikolojinin dışa vurumu ve varoluşsal sancıları simgeliyordu kimine göre.

Bakışlarımı tekrardan tabloyu dikkatle inceleyen çehreye çevirdiğimde, üzerindeki bakışları hissetmiş olacak yüzünü bana döndü. Bana doğru baktığını fark edince elektrik çarpmış gibi irkildim ve bakışlarımı çektim. Oğuz’a seslenip gelmesini beklerken sıkıntıyla saati kontrol ettim. Geceyarısını çoktan geçmişti.

“Vera, bana mı seslendin?”

“Evet. Tekli koltukta oturan adamı tanıyor musun? Onu daha önce burada hiç görmemiştim. Oğuz söylediğim yöne bakıp başını iki yana salladı.

“Hayır, tanımıyorum. Yanılmıyorsam ilk gelişi Gerçi yüzü de belli değil ki herifin. Burda niye güneş gözlüğü takmış bu? Sana bir şey mi yaptı yoksa?”

“Hayır. Ben sadece….” Omuz silktim. “Merak ettim. İki saattir aynı tabloya bakıp duruyor da.”

“ Kafası iyidir büyük ihtimalle. Boşver sen” diyerek omzuma dokunup müşterilerle ilgilenmeye geri döndü.

Boşalan kadehi bar tezgahına koydum ve ücreti ödeyip çıkışa yöneldiğim sırada farkındalıkla duraksayıp arkamı döndüm. Bu adam tiyatroda yüzünü göremediğim adamı andırıyordu ve bakışlarını üzerimde hissediyordum …

Anahtarı yuvasına sokup kapıyı açtığımda tuhaf bir koku karşıladı beni. Anlamlandıramadım önce. Botlarımı çıkarırken Nilüfer’in yaptığı tuhaf tariflerin kokusudur diye düşündüm ama öyle değildi. İçeriye doğru adımlayınca anladım bunu. Nilüfer’in odasının kapısı açıktı ve içerisini pencereden vuran ay ışığından başka bir şey aydınlatmıyordu. Yavaş adımlarla ilerlerken içimden düşündüğüm şey olmasın diye dua ettim. Lütfen kan kokusu olmasın…

Aralık kapıdan içeriye girdiğimde destek almak için kapının pervazına yaslandım çünkü karşılaştığım manzara dayanılacak türden değildi. Nilüfer Nilüfer beyaz çarşafların içinde tamamiyle çıplak ve gözleri açık bir şekilde yatıyordu. Boğazı kanlıydı. Kesmişler miydi?

Karşılaştığım manzarayla acı boğazımdan tırmanırken gözyaşlarım çoktan hücum etmişti. Boğazımdan hırıltıyla karışık çığlık sesi çıktığında tekrar ayaklanmaya çalıştım.

Zor da olsa ayağa kalkabildiğimde ilk olarak telefona sarıldım. Polise ve erkek arkadaşına haber verdim. Nilüfer’in başka kimsesi de yoktu zaten. Tekrardan kapı pervazına yaslanıp yaşlı gözlerle Nilüfer’e baktığımda bu sefer boğazımdan kaçan hıçkırığa engel olamadım. Odanın içerisine girecek cesaretim yoktu. Üzerini örtmeli miydim Nilüfer’in? Veya son kez beyaz çarşafa dökülen kıvırcık saçlarını koklasaydım?

Ben kapı pervazına yaslı bir şekilde gözlerimi Nilüfer’e kitlemişken birkaç dakikaya polis gelince zorlukla kapıya ulaşıp açtım.

Olay yeri incelemeye birlikte içerye giren birkaç polis memuru hiç bir yere dokunmadan salonda beklememi söyledi. İfademi alacaklarmış. Dediklerini yapıp geçtim kanepeye. Bir yandan da yer yerinden oynuyor, nereye baksam sallanıyordu adeta. Koltuğun kopçasından destek alarak ayaklandım. Başımın dönmesiyle birlikte midem de çalkalanıyordu Nilüfer’in kanın kokusundan. Dayanamazdım kan görmeye. Kaybettiklerimi hatırlardım. Kazayı, ailemi ve soğuk ameliyathaneyi.

Uzanarak dolap kapağını açıp kapsül şeklindeki ilaçlarımdan aldım. Su yardımıyla yutmaya çalıştığım sırada arkamda beliren polis memuruna fark edince irkilerek öksürmeye başladım.

“İyi misiniz? Korkutmak istememiştim.” Diyerek sandalyeye oturmama yardımcı oldu. Sudan bir yudum daha içtiğimde başımı salladım. Polis memuruda iyi olduğumdan emin olduktan sonra karşımdaki sandalyeye geçti.

“Başınız sağolsun, Vera hanım. Arkadaşınızın ölümüyle ilgili ifadenize başvurmamız gerekiyor.” İlk defa başımı kaldırıp polis memurunun yüzüne bakıyorum. Ciddi bir konu bu, benim göz kaçırmalarımla anlaşamayız.

Polis memuru konuşmaya başlayınca yüzün incelemeye başladım. Adamın gözaltlarında morlukluklar oluşmaya başlamış, büyük ihtimalle yorgunluktandı. Sahi, saat kaç olmuştu? Güneşin doğması gerekmiyor muydu?

Arada bana yönelttiği soruları cevaplıyordum. Tüm bunlar niye, yakalayabilseler katili, mahkemede suçsuz bulunup salınmayacak mı sanki? Boş yere uğraşıyorlar işte, arkadaşım öldüğüyle kaldı.

“Nilüfer Cesur’un bildiğiniz bir düşmanı var mıydı? Veya yakın zamanda aralarında sürtüşme yaşanan biri?”

Derin bir nefes alıp “Bilmiyorum.” Dedim. Bir an önce bitsin istiyorum şu sorgu, çıkıp gitsinler evimizden. Sahi onlar gitse bile normale dönemeyecektim. En yakın arkadaşım, Nilüferim gitmişti bir kere.

Polis memuru önüme bir kağıt kalem itekleyince anlıyorum sorgunu bittiğini. Bir rahatlama geliyor bana, sonra kızıyorum kendime. Boşalan sinirlerimle ağlamaya başladım birden.Neden gitmiştim ki Nilüfer’in üstüne. Belki de kendi kıymıştı canına. Ne olurdu sanki teslim olmasını bekleseydim?Sonra yine kızıyorum kendime bunu düşündüğüm için. Nilüfer yapmazdı böyle bir şey. Ne olursa olsun kıyamazdı o canına. Demiştim ya zordu yaşamak. Bugünlere kadar gelip, yolun yarısında belki de zafere yaklaşmışken vazgeçilemezdi öylece. Vazgeçmezdi Nilüfer.

Polis memuru kalkıp gidince ben de ayaklandım yavaşça. Midem yine ağzıma gelince tuvalete koştum. Yediğim ne var ne yok çıkarıp aynadaki yansımamla göz göze geldim. Çökmüştüm sahiden. Yüzümün rengi gitmiş, betim benzim atmıştı. Yüzümü soğuk fayansa dayıyorum sonra, cenin pozisyonunda yerde yatıyorum, bu sefer nasıl ayaklanacaktım? Kaçıncı düşüşümdü bu? Dizlerim yara içinde kalmış yara bandı bile kâr etmiyordu artık. Ağlamak ne çare?

Nilüfer’in erkek arkadaşı Cem ifade vermem bitince gelmişti. Birbirimize teselli vermek ister gibi sarılmıştık ilk önce. Sonra polisler onunla da konuşmak istemişti. Olay yeri incelemenin işi de hâlâ bitmemiş ve ben de bu sırada kanepeye oturmuş, olup biteni kavramaya çalışıyordum. Nilüfer’i kaybettiğime inanmak istemiyordum. Bir dost kolay kazanılmıyordu, kaybetmek niye bu kadar kolaydı?

Gözyaşlarım tekrardan dışarıya hücum ederken kanepenin diğer yanı çöktü. Cem yanıma gelmişti.

Buğulu gözlerimle ona bakarken onun da durumu benden farksız değildi. “Kim, niye böyle bir şey yapar anlamıyorum.” Diyerek yüzünü sıvazlıyordu Cem. Ona verecek bir cevabım yoktu açıkçası çünkü benim gözümde o da herkes kadar suçluydu.

Akşam vakti televizyonun karşısına geçip ana haberde öldürülen onlarca kadın cinayeti duyuyorduk. Spikerin ağzından çıkan her isim Emine, Münevver, Özge, Fatma, Nihal… Sadece isim değildi bunlar atan bir kalp, alınan bir nefesti. Her şeyden öte insandı. Yürekleri yakan birer acıydı hepsi.

Birkaç polis memuru çıktı evden. İşleri bitmiş olmalıydı. Ardından da ceset torbasının içindeki Nilüfer’imi çıkardılar. Bir daha dönmemek üzere çıkmıştı evinden. Veda etmeliydim ona ama ayaklarımın beni taşıyacak gücü de yoktu.

Toprak bu soğuk havada kucak açar mıydı Nilüfer’e sıcak bir yuva olur muydu ki ona?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.