İçeriğe geç

Shakespeare Cinayeti

Bölüm 4 · 14 dk okuma

Shakespeare Cinayeti

Bölüm 4

3.BÖLÜM: YALANLARIN PİYESİ

Gözlerimin sarsılmaz inancı,

Kanarsa böyle bir yalana, ateş olsun gözyaşlarım

Ve yaşlar içinde çoğu kez boğulup da ölemeyen bu gözler,

Yakılsın günahkar gibi cehennem ateşinde.

-Romeo ve Juilet-

İkimizde sustukça sanki içimdeki acı daha da büyüdü ve büyüdükçe verdiğim her bir nefes bana zehir oldu. Sessizlik iyi gelmiyordu son günlerde. Heleki bir yabancının yanında. Bu yüzden rahatsızlıkla, başımı bile kaldırmadan konuşmaya başladım. “Tanışıyor muyuz?” Dediğimde sesim o kadar soğuk ve pürüzlü çıkmıştı ki kendi sesimi ben bile tanıyamamıştım. Belki de bunun nedeni bir yabancıyla konuşmam değildi, acı çekmemi. Acı insanı tepeden tırnağa değiştirirdi.

Saniyeler geçtikçe beklediğim cevap bir türlü gelmiyordu. Rüzgarın soğuk uğultusundan ve rüzgarla birlikte hışırdayan ağaçlardan başka ses yoktu etrafta. Mezarlığın kasveti ve derin sükuneti insanı istemsizce içine çekiyordu belki de ondandı bu hissettiklerim ve içinde bulunduğumuz suskunluk.

“Belki. Burada tek başınıza durduğunuzu görünce gelip bakmak istedim. İyi görünmüyorsunuz.” Ses tonu adeta ağaçlara eşlik eden bir fısıltı gibiydi. Rahatsız olduğumu anlamış mıydı? Yoksa mezarlığın kasvetli havası ona da mı bulaşmıştı? Ölüm mü sinmişti üzerimize?

Gözlerimi Nilüfer’in adının yazılı olduğu tahta parçasından ayırmadan tekrar konuşmaya başladım. “Ben gayet iyiyim. Bence gitseniz iyi olur. Yalnız kalmak istiyorum gördüğünüz gibi az önce bir yakınımı toprağa verdim.” Yanımda bir hareketlilik hissettiğimde başımı çevirdim. Kaç gündür rastlantı sonucu karşılaştığımız bu yabancı adam şimdide öylece yanıma oturmuştu.

Rahatsız olduğumu anlamasını umarak ters ters baktım ama oralı bile olmayınca nasıl olsa gider düşüncesiyle sinirle soluyarak önüme döndüm.

“Rahatsızlık vermek değil amacım. Nilüfer, sevdiğim bir arkadaşımdı. Yazık oldu, mutlu olmayı hak ediyordu.” Sakin bakışlarla ona döndüm. Nilüfer’i nereden tanıyordu bu adam? Mutlu olmayı hak ettiğini nereden biliyordu? Her insan mutlu olmayı hak ederdi.

“Siz tanışıyor muydunuz yani?”

“Evet neden olmasın?”

Yanıma gelen bu yabancının Nilüferi tanıması beklediğim bir şey değildi. “Ben… Sadece… Nilüfer’in pek çevresi yoktur. Olanları da tanırım zaten ama sizi daha önce hiç görmedim.” Yanıtım üzerine alaycı bir gülüş işittim. Niye gülüyordu bu herif? Komik bir şey yoktu ki tersine madem arkadaşıydı Nilüfer, ağlamalıydı o zaman o da benim gibi ama böyle gülmemeliydi.

“Hiç görmediğiniz konusunda yanılıyorsunuz. Defalarca karşılaştık Nilüfer’in yanında. Ayrıca son günlerde de sık sık karşılaşır olduk” Demek beni hatırlıyordu. Oysa saniyelikti bakışlarımızın buluşması. Nilüfer’in yanında gördüğüm konusunda da yanılıyor olmalıydı öyle bir şey olsaydı mutlaka hatırlardım ve Nilüfer de tanıştırırdı zaten. Benden saklaması için bir sebep yoktu. Tabii işin içinde başka bir durum yoksa.

“Sanmıyorum. Mutlaka hatırlardım sizi.Ayrıca evet, rastlantı sonucu karşılaşmamızı hatırlıyorum ve oldukça tuhafıma gitti açıkçası.” Sıkılmıştım bu muhabbetten. “İzninizle gitmem gerekiyor. Hava da iyice soğudu zaten.” Diyerek kollarımı önümde bağlayıp ayağa kalktım. Çamurlu yolda arkamı dönmüş ilerlerken seslendi. Beni durdurmayı sağlayan seslenmesi değil, adımı biliyor oluşuydu.

“Pardon, durur musunuz?” Yanıma geldiğine sorgulayan gözlerle süzdüm onu.

“Adımı nereden biliyorsunuz?” Elini ensesine atarak “Nilüfer, arkadaşımdı demiştim. Sizden çok bahsederdi.” Dedi, Cümlesinin sonundaki geçmiş zaman eki boğazımda tekrardan yumru oluşturdu.

“Anladım.” Çok mu fevri davranıyordum? Sahiden Nilüfer’in arkadaşıdı belki de. Yalan söylemiyordu. Neden söylesindi? Cenazesine bile gelmişti işte.

O an Nilüfer karşı içimde bir kırgınlık hissettim. Neden bilmiyordum. Kırılacak bir şey yok ortada. Her insan gibi onunda bir sırrı, sakladığı biri olabilirdi elbet. İnsanların karanlık yanlarını sırları oluştururdu. Gecenin karanlığında bile sırlarının ortaya çıkmasında ölesiye korkarlardı çünkü

sırlarını öğrenirsek eğer bizden sakladıkları yüzleriyle tanışmış olurduk. Nilüfer pek tabii bundan korkuyor olabilirdi.

“İsterseniz bi’ yere oturalım. Madem hatırlamıyorsunuz, tekrardan tanışmış oluruz.” Başımı salladım ne kadar aksi de davransam da bu aniden ortaya çıkan adam ilgimi çekmişti. Kafede gördüğüm o ilk an da yüzüne uzun uzun bakma ihtiyacı hissetmiştim.

Peşi sıra ilerlerken birden durunca ben de durdum. Elini uzatarak “Bu arada ben Kayra. Kayra Tanal. Ben senin ismini biliyorum ama sen benimkini bilmiyorsun. Böyle daha adil.” Uzattığı elini sıkarak “Memnun oldum Kayra.” Dedim. Dudaklarında ürkütücü ama bir o kadar da çekici bir gülümseme peyda olunca bende gülümsedim.

Mezarlığın paslı kapısı, çıktığımızda gıcırdayarak geri kapandığında yine ürpermiştim. Tuhaftı. Bir kapını bu kadar dikkatimi çekmesi ve çıkan gıcırtı sesi de karanlık havayla insanı korku filminin içindeymiş gibi hissettiriyordu. Sanki kurban benmişim de ölüme gidiyormuşum gibi.

Mezarlığın biraz ilerlesine park edilmiş siyah renkli son model Audi’yi görünce görünce Kayra’nın olduğu düşüncesiyle adımlarımı hızlandırdım. O bana uyup yavaş gidiyordu fakat kendimi böyle iyi hissetmiyordum. Bana uymasına gerek yoktu. İnsanların bana acımasına ihtiyacım yoktu.

Arabanın kapısını benim için açarak geçmemi beklediği sırada gözlerindeki tereddütü gördüm. Neden tereddüt etmişti öyle? Pişman mı olmuştu benimle tanıştığına? Sürücü koltuğuna yerleştiğine bakışlarımı ona çevirdim. Emniyet kemerini takarken rahatsızlığımı fark etmiş olacak ki duraksayarak bana döndü.

“Bir sorun mu var? İstemiyorsan gitmeyebiliriz, seni zorlamak istemem.”

“Hayır. Sadece… Neden tereddüt ettiğini merak ettim.”

“Tereddüt falan etmedim?” Etmemiş miydi cidden?Öyle diyorsa uzatmanın bir anlamı yoktu. Konumuz bu değildi şimdi. Ben her zaman böyle yapıyordum. İnsanların benden tiksindiğini düşünüyordum. Birini gerçekten sevsem bile kendimi korumak içim iğneleyici bir şekilde konuşuyordum.

…

Sıkıntılı havayla işbirliği içinde olan akmayan bir trafiğin ardından tam da tahmin ettiğim gibi bizi Begonvil Kafe’ye getirmişti Kayra. İçeri ilk girdiğimizde şaşırmış gibi yapsam da buraya geleceğimizi düşündüğümü o da anlamıştı bence.

Etrafla pek fazla oyalanmadan her zamanki masama geçip oturmuş iki kahve söylemiştik. Beni oturduğumuzda bile hayretler içerisinde bırakan şey ise o gün oturduğum masayı unutmamış olmasıydı. Bu da bir rastlantıdan ibaret olabilir miydi?

Kahvelerin gelmesini beklerken ikimizde sessizdik. Kafenin içerisinde çalınan piyano sesinden ve konuşan insanlardan başka ses yoktu.

O dışarıyı izlemeye dalmıştı bense stresten sağ bacağımı sallıyor ve parmaklarımdaki gümüş yüzüklerle oynuyordum. Ne zaman yakın olmadığım biriyle başbaşa kalmak zorunda olsam strese girerdim. Karşımdakini sıktığımı düşünüp kendimi suçlu hisseder ve konuşacak konu bulmaya çalışırdım. Şimdi de değişen bir şey yoktu esasında.

Kuruyan boğazımı temizleyerek konuşmaya başladım. “Nilüfer’le nereden tanışıyorsunuz?” Sorumla yüzünü bana döndü ve koyu kahve gözleri stresle yüzüklerimle oynayan elimi buldu.

“Üniversiteden. Aynı bölümdeydik. Benden hiç bahsetmemiş olmasına şaşırıyorum doğrusu.

“Bana da tuhaf geldi aslımda ama mutlaka vardır bir bildiği. Siz sık gelir misiniz buraya? Gerçi siz burada ilk görüşümdü.” Başını salladı önce. Sonra ellerini benim gibi masaya koydu. O an fark ettim. Ellerinde kabuk bağlamaya başlamış yaralar vardı. Merakla kaşlarımı çattım.

“Ellerine ne oldu?” Sorduğum soruyla afallar gibi oldu. Sonra ilk defa fark etmiş gibi ellerine baktı.

“Önemli bir şey değil. Yemek yapma konusunda biraz yeteneksizim. Bu yüzden bıçakla sürekli bir yerimi kesip dururum işte. Buraya da geçen ilk gelişimdi diyebilirim. Uzun bir süredir yurt dışındaydım. Yeni geldim İstanbul’a. Esasında biraz kafa dinlemek için gelmiştim ama kaderde Nilüfer’in cenazesine katılmak da varmış. Sahi nasıl oldu bu?” Gözlerindeki hüzne karşı gülümseyerek anlatıyordu ama bana her nedense bir şeyler inandırıcı gelmiyordu fakat kurcalamak da bana düşmezdi.

“Ben buldum cesedini. Gece dışarıdan gelmiştim ne zaman öldüğünü veya öldürüldüğünü bilmiyorum.” Detaya girmem ne kadar doğru olurdu? Soruşturma devam ediyordu ama Kayra’da belli ki Nilüfer’in değer verdiği biriydi. Bir yerde bilmeye hakkı vardı.

“Yatağında buldum cesedini. Gözleri açıktı ve çarşaflara kan bulaşmıştı. Polise haber verdim şoku atlatınca.” Bu sırada garson sipariş ettiğim kahvelerimizi getirdi. Dumanı tüten kahveden ilk yudumu alınca tereddütle devamını anlatmaya devam ettim.

“Otopsinin ardından vücudunda zehir tespit edilmiş. Yani bu da demek oluyordu ki Nilüfer bıçak darbesiyle değil vücuduna zehir enjekte edilerek öldürülmüş.” Kayra ciddiyetle dinliyordu beni. Arada bir gözlerinden geçen hüzün dalgası samimi olduğunu gösteriyordu.

“Peki, sence kim yapmış olabilir? Yani… Benim aklıma kimse gelmiyor Nilüfer herkesle iyi anlaşırdı, kimseye bir zararı yoktu onun.” Haklıydı. Nilüfer’in kimseye bir zararı yoktu. Bu soru ilk başlarda benimde kafamı kurcalamıştı ama zaten Nilüfer benim düşüncemle bir yakının kurbanı değil İstanbul’un sokaklarına dehşet salan Shakespeare Cinayeti’nin kurbanıydı.

“Ben de başlarda çok düşündüm bu konuyu. Hatta bir ara erkek arkadaşından bile şüphelendim ne yalan söyliyeyim ama otopsi raporundan sonra düşüncelerim bir hayli değişti.” Sustum devamını anlattıkça daha bir kötü oluyordum ama Kayra kahvesinden içerken devam et der gibi bakıyordu bana.

“Sen İstanbul’a yeni gelmişsin. Belki duymamışsındır, gerçi ben de yeni öğrendim. Neyse işte… Dediklerine göre İstanbul’da bir seri katil vakası varmış. Hatta Shakespeare Cinayeti diyorlar. Öldürme şeklinden dolayı. Ben Nilüfer’in bu cinayete kurban gittiğini düşünüyorum. Detayları polisten öğrenemedim tabii ama düşüncelerim bu yönde işte.” Fincanı tabağa geri koyarken başını salladı.

“Şu seri katil. Ben de duymuştum. Hatta tiyatrodaki oyunculardan başladığı söyleniyor. Baya ilgimi çekmişti, biraz ben de araştırmıştım bu yüzden. Anladığım kadarıyla panik yaratmamak için basına sızdırılmamaya da çalışılıyor ama pek başarılı olunamamış sanırım. Nilüfer de dediğin gibi bu cinayet kurban gitmiş olabilir eğer ortada bir zehir varsa düşüncelerinde haklısın.” Seri katilden haberdar olması şaşırtmıştı beni. Demek ki olay sandığımdan fazla ses getirmişti, olması gerektiği gibi.

“Tabii bu benim fikir yürütmem maalesef polisten detayları öğrenemedim. Bu arada bir şey daha var. Ufak bir ayrıntı nasıl söylenir bilmiyorum ama sanırım Nilüfer Cem’i aldatıyormuş. Cem’i tanıyorsun değil mi?” Şaşırmışa benzemiyordu belki de Nilüfer bu konuyu benim yerime Kayra’ya bahsetmişti.”

“Evet. Cem’i tanıyorum. Gerçi onu da görmeyeli uzun zaman oluyor.”

“K. Diye birisini tanıyor musun peki?” K. Kayra olabilir miydi?

Elini çenesine koyarak düşünmeye başladı bir yandan da içinden K diye sayıklıyordu. Bernse bakışlarımdaki şüpheyi sezmesini istemiyordum. Sanki düşüncelerimi duymuş gibi gözlerini bana dikti.

“Aklından geçeni biliyorum. Kim olsa böyle düşünür. Ama hayır, ben o K. Değilim. Nilüfer’le benim aramda öyle bir ilişki yoktu.” Bıkkın bir nefes verdi, canını sıkmış olmalıydım. “Nilüfer, benim kardeşim gibiydi. Ayrıca dediğim gibi İstanbul’a yeni geldim. Yani anlayacağın birini öldürmeye vaktim yoktu. Uğraşmam gereken ailevi işlerim vardı. İnanmamakta da hakısın bu arada. Daha yeni tanıştık ama bir şekilde kanıtlayabilirim.” Diyerek arkasına yaslandı. Düşüncelerime rağmen alınmışa benzemiyordu ama ben buna rağmen mahcup olmuştum.

“Ben… Özür dilerim. Suçlamak istememiştim.” Sıkıntıyla burun kemerimi sıktım. “Ama neticede insanız değili mi? Konu insan olunca aklına her şey gelebiliyor.”

“Sorun değil. Seni anlayabiliyorum çok haklısın düşüncelerinde. Kim olsa böyle düşünür. Bu arada şu K. Dediğin kişiyi araştıracağım. Birkaç ortak arkadaşımıza da sordururum. Belki bir şey

buluruz.”

“Gerçekten çok iyi olur.” Fincanımdaki sıcak kahvenin sonuna geldiğimde ayaklandım. “Sanırım artık gitsem iyi olacak. Tanıştığıma tekrardan memnun oldum. Kayra.” Diyerek elini sıktım. O da benimle birlikte ayaklandı.

“Ben de çok memnun oldum Vera. Umarım arkadaşlığımız sürer. İkimizde hayatımızda önemli bir yere sahip olan ortak birini kaybettik, zordur yas süreci. Yastan sonraki süreçse daha zor. Yalnızlık iyi gelse bile bu dönemde bir zaman sonra boğar insanı.”

…

Kayra’yla sohbetimizin ardından eve geldiğimde o kadar yorgundum ki direkt yatağa attım kendimi. Ağlamanın ve hüznün etkisi olmalıydı. İşte böyle yiyip bitiriyordu insanı acı. Sanki ağır bir hastalık geçiriyormuşçasına bitkindim, koluma kaldıracak halim yoktu.

Gözüm hiç bir şeyi görmüyordu uyku dışında, ağırlaşan göz kapaklarımla ve hissettiğim hafif bir mutlulukla kendimi uykunun derin ve bilinmez sularına teslim ettim. Mutlu hissetmemin nedeni ilk defa birinin protezime bakmayıp hissettiklerime ve yüzüme odaklanışı olmuştu. Normal hissetmeyeli gerçekten uzun zaman oluyordu. Normalde insanların ilk odaklandıkları şey farklılıklarınız olurdu.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmesem de çalan alarmın sesiyle gözlerimi araladım. Etraf zifiri karanlıktı, demek oluyordu ki güneş çoktan batmıştı. Ben ne kadar zamandır uyuyordum? Yattığım yerden zorlukla doğrularak komodinin üzerinde duran dijital saate baktım. Gece 00.03’ü gösteriyordu.

Elimi duvarda gezdirerek ışığı yaktım. Odamı aydınlatan ışıkla beraber gözlerimi kırpıştırarak gecenin karanlığından sonra ışığa alışmak için birkaç saniye bekledim. Üzerime salaş hırkamı geçirip terliklerimi de giyerek ayaklarımı sürüye sürüye salona geçtim.

İçeriye yansıyan sokak lambalarının ve ayın ışığı salonu karanlıktan kurtarmaya yetiyordu ve gecenin karanlığına karşı İstanbul ışıl ışıldı. Ama biliyordum ki bu ışıltı aldatmacadan ibaretti. Suçu, cinayeti, işlenen günahları örten gecenin aksesuarıydı sadece. İblisin başa geçtiği bu saatlerde İstanbul sokakları hiç güvenilir değildi. Kim bilir biri yine hangi sokak arasında birinin boğazını kesiyordu.

Camın önünde dikilmiş içimdeki anlamlandıramadığım huzursuzlukla dışarıyı seyrederken birden kahverengi, klasik tarzdaki sehpanın üzerinde duran karaltıyı fark ettim. İçeriye giren ışık huzmesi oraya ulaşamadığından anlayamamıştım ne olduğunu.

Köşede duran metal lambaderi açtığımda içeriyi aydınlatan loş ışık az da olsa ne olduğunu anlamama yetmişti. Karton kapaklı, kalın sayılamayacak incelikte olan bir kitaptı. Tuhaf olan onu buraya ne zaman koyduğumu hatırlamamamdı. Hayır. Onu buraya ben koymamıştım. Böyle bir kitaba sahip bile değildim.

Kitabı elime alıp üzerindeki yazıyı okuyabilmek adına ışığa yaklaştırdım. Loş ışığın altında aydınlanan harflerde Rome ve Juilet yazıyordu. William Shakespeare’ın Romeo ve Juilet piyesi.

Yıpranan kapağından anladığım kadarıyla eski basımdı ve buruş buruş olmuş sayfalarıyla defalarca okunmuştu. Elimi karton kapağın üzerinde gezdirerek sararmış sayfalarını çevirdim. Bu kitabı birden fazla kez okumuştum, sevdiğim bir eserdi ama şu an anlamaya çalıştığım buraya nasıl geldiğiydi. Kitabı terlemeye başlayan elimde evirip çevirirken Nilüfer’in kapalı odasına doğru bakarak yutkundum. O gece aynı böyle olmuş olabilir miydi? Nilüfer uykusundan uyanıp salonun ortasında ona ait olmayan bir şey bulmuş ve ardından aynı benim gibi ürpererek katille göz göze gelmişti. Fakat polisler evin her yerini didik didik ettiklerinde böyle bir eşyaya rastlamamışlardı.

Korkudan diken diken olan tüylerimle çekinerek dışarıya baktım ve çaresizce lambaderin yanındaki tekli koltuğa çöktüm. Tekrardan kitabın sararmış sayfalarını çevirmeye başlamışken sayfaların arasından dizlerimin üzerine bir fotoğraf karesi düştü. Merakla kitabı kenara bırakıp fotoğrafı çevirdim ve çekilen resmi incelemeye başladığımda kendime engel olamayarak ağzımdan küçük, cılız bir çığlık kaçtı.

Fotoğrafta sahnede çekilmiş küçük bir kız çocuğu vardı. Alnına düşen siyah kâhkülleri, klasik romanlardan fırlamışa benzeyen yakalı, beyaz ve dantelli elbisesiyle fotoğraftaki küçük kız çocuğu bendim ama böyle bir fotoğraftan haberim yoktu veya unutmuş olmalıydım. Biraz daha inceledikten sonra hafızamı zorlayarak hatırlamaya başladım.

Elimdeki eski fotoğrafı biraz daha inceledikten sonra hafızamı zorlayarak hatırlamaya başladım.

Ortaokula gidiyordum sanırım o zamanlar. Müzik öğretmenimizin ilgilendiği Romeo ve juilet piyesinin seçmelerine katılmış ve kazanmıştım. Bu da o piyesten bir kareydi sanırım. Sahnede oluşum ve üzerimdeki kıyafet bunu gösteriyordu.

Yanımda benden birkaç santim uzun, yüzü fotoğraftan belli olmayan bir erkek çocuğu vardı. Önümde diz çökmüştü.

Kim olduğunu, ismin falan hatırlamıyordum. Belki de yakın arkadaştık ve zamanla aklımdan çıkmıştı. Öyle ya, her insanın hayatından görevini tamamlayanlar çıkıp giderdi ve kader onları bir daha bir araya getirmezdi. Unuttururdu öylece. Bugün en yakınım dedikleriniz yarın hiçbir şeyiniz olabilirdi nihayetinde. Fotoğraf karesini iyice inceledikten sonra arkasına düzgün bir el yazısıyla yazılan yazıyı okudum Kağıdın üzerinde duran mürekkepten anladığım kadarıyla yazı eski değildi..

“Çekip perdelerini güzelim gündüze kilit vuruyor, kendine uydurma bir gece yaratıyor, bu gidiş iyi öğütlerle giderilmedikçe, işin sonu karanlık ve uğursuz bence.”

İçimden birkaç kere tekrar edip yazılanı anlama çalışıyordum, uyku sersemi olduğumdan mıdır nedir hiçbirşey anlamamıştım. Yüzümü ovuşturarak ayılıp odaklanmaya çalışıyordum ki çalan kapı ziliyle olduğum yerde sıçradım. Gecenin bu saatinde kim gelebilirdi ki?

Elimdeki fotoğrafı yavaşça masaya bırakarak ürkek adımlarla ilerledim ve aklımdan geçen binlerce ihtimali savsaklamaya çalışarak kapının merceğinden baktım. Evimin karanlık olmasına rağmen apartmanı aydınlatan otomatik ışık sayesinde gelenin kim olduğunu rahatlıkla görebilince rahat bir nefes aldım.

Kapıyı açtığımda içeriye sızan ışıkla beraber gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Buna rağmen gecenin bu saatinde çiçekli geceliği ve ördüğü beyaz saçlarıyla, somurtarak karşımda dikilen alt kat komşum Nazife Teyzeyi rahatlıkla görebiliyordum.

“İyi geceler, Nazife teyze. Bu saatte hayırdır?” Kırışık suratını daha da buruşturarak konuşmaya başladı. “Ne hayrı kızım? Kaç defa dedim bu eve erkek gelmeyecek diye. Aileler yaşıyor bu apartmanda!” Afallayarak baktım kadının yaşlı suratına. Ne demeye çalışmıştı?

“ Nazife teyze ne demek istediğini anlamıyorum. Bu eve kaç gündür benden başka kimse girmiyor.” Dediğimde daha da hiddetlenip“Bak birde utanmadan yalan söylüyor! Kızım senin hiç yüzün kızarmaz mı? Ar namus kalmamış bu gençlikte.” Diyerek bağırmaya başladı.Normalde olsa Nazife Teyze’yi hakkımda bu şekilde konuşturmazdım ama az önce evimde nereden geldiğini bilmediğim bir kitapla bende bile olmayan fotoğraf bulmuştum ve Nazife Teyze de karşıma geçmiş bana eve birinin girdiğini söylüyordu.Kitabı bırakan yani eve giren kişinin kişini görmüş olabilirdi.

“Nazife teyze haklı olabilirsin ama ben kimden bahsettiğini tam olarak anlayamadım. Malum arkadaşımı yeni kaybettim aldığım ilaçlar bende kafa bırakmadı kaç gündür sersem sersem geziyorum ortalıkta bu yüzden hatırlayamadım kusura bakma.” Nazife Teyze anlayamadığım bir şekilde yüzüme birkaç saniye hayalet görmüş gibi baktıktan sonra anlatmaya başladı.

“Valla yalan yok. Yüzünü göremedim kızım ama uzun boylu bir şeydi. Kapüşonu başında, kalın bir kaban vardı sırtında. Bu kadar görebildim.” Diyerek duraksadı ve iğnelemesine devam etti. “Hatırlayabildin mi kızım şimdi?” İmalı bakışlarını bile umursamamaya çalışarak başımı iki yana salladım. Belli ki bana inanmayacaktı bu yaşlı kadın. Adamın yüzünü de göremediği için anlattıkları işime de yaramıyordu, bu yüzden polis çağırsam bile bir şey yapabileceklerini sanmıyordum.

Bir an önce sıvışmaya bakarak iyi geceler dileyip kapıyı yüzüne kapattım. Çünkü biliyordum, bıraksam sabaha kadar konuşup azarlar, beni sorguya çekerdi.

Nazife Teyzenin kapıma dayanışının ardından birkaç saat geçip gün aydınlanmaya başlayınca açlıktan bulanan mideme rağmen kahvaltıyı reddedip kahveyi seçmiştim. Nilüfer’in kaybından bu yana şarap ve kahve dışında pek bir şey tükettiğim söylenemezdi. Bedenim çoktan isyan bayrağını çekmişti. Buna rağmen diretmeye devam ediyordum.

Birinin yokluğuna alışmak her nedense varlığına alışmaktan daha zordu. En çok, en çok bu yaralıyordu insanı. Giden birini özlemek onu geri getirmezdi, bile bile hasretini çekmenin boynuna urgan geçirmekten ne farkı vardı?

Yokluğunun yanında bir de işlediği cinayete alışmaya çalışıyordum tabii. Ardında büyük bir sır perdesi bırakıp gitmişti Nilüfer ve her gün vicdanımla baş başa kalıyordum.

Derin bir nefes verip ince parmaklarımı sardığım, içindeki dumanı tüten kahveden bir yudum alıp cam kenarına ilerledim. Hava bugün de oldukça kasvetliydi. Son günlerde bir şey var gibiydi, sanki

işlenen cinayetlerin lanetiydi bu. Belki de yağan yağmurda bile akan kanların ahı vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.