İçeriğe geç

Şeytanını Nasıl Eğitirsin? |taekook|

Bölüm 18 · 7 dk okuma

Şeytanını Nasıl Eğitirsin? |taekook|

Bölüm 18

hisler ve şeytanlar

fice yeni bir karakter eklemeye karar verdimm kendisi bence bu karaktere en uygun kisiydi acıkcası cooook fazla düsündüm kim olabilir diye

ama

en sonunda

buldum :)

neyseee

bol bol yorum ve oy bekliyorum cicek kokulularım 💗🥺

iyi okumalarrr😽

•

•

•

jungkook's pov

Tanrım...

Biliyorum pek anlaşamıyoruz. Ama artık insan olduğum için affına sığınarak soruyorum.

SABRIMI MI SINIYORSUN?

"Neler oluyor bana ya...?" Resmen sinirden, stresten gerginlikten ağlamak üzereydim. Uyanalı en fazla 1 saat olmuştu. Saat gerçekten çok erkendi tamam mı? Normalde asla bu saatte uyanmazdım bile!

Ama bir şeyler tersti sanki bugün.

Of resmen dilim varmıyordu söylemeye!

Taehyung'u düşünüyordum tamam mı?!

Aman Tanrım... Neden bilmiyordum ama o günden -o fazlasıyla yakın olduğumuz anlardan- beridir o saniyelet durmadan gözümün önüne geliyor, beynimin bulanmasını sağlıyordu. Normalde günün 24 saati dayak yememek için uç bucak kaçsam da, son iki gündür bambaşka sebeplerle kaçıyordum ondan.

Onu gördüğüm an vücudumdaki tüm kan yanaklarıma pompalanmaya başlıyor, ben de onu pompalamak istiyordum haha...

Evet, cinsel şaka yaptım ve burası gülmeniz gereken kısım!

Nerede kalmıştım. Ah...

Evet, onu her gördüğümde fazlasıyla tuhaf bir hâle düşüyordum. Vücudum alev alev yanıyor gibiydi, sanki o geniş omuzları ve parlak esmer yeni her daim parmaklarım altında gibiydi. Kısık gözleri gözlerimin önünden gitmiyordu.

Ve aklıma yalnızca bir sebep gelebilmişti.

"Yah! Kim Taehyung!!" Adımlarımı çivi gibi basa basa fazlasıyla sinirli ve korkunç duran çatılı kaşlarımla balkondaki pufta oturup kitap okuyan Taehyung'un yanına varıp bağırmamla anında yerinden sıçramış, bir eliyle kitabını tutarken diğerleriyle kulağını kapatmıştı. "Yine ne oluyor Jungkook?"

Ellerim iki yanımda yumrukken ona doğru hızla adımladım. "Ne hakla bana büyü yaparsın sapık herif!"

Tabii ki de büyü yapmış olmalıydı!

Hiç bakmayın öyle! Bizim oraya sırf büyüden ondan bundan yanmaya gelen bir sürü fani vardı. Biz bu işi yakından biliyorduk tamam mı? Anlardım yani şip şak! Hah... Tabii bu mankafa anlamayacağımı sanmıştı ama tch. Yemezler aslanım.

"Ne büyüsü? Ne saçmalıyorsun, Tanrım!"

"Beni kandıramazsın alık komutan! Külahıma anlat sen o yalanları!"

Kıkırdadı. "Bu kadar tatlı olmasaydın seni gerçekten elimden kimse alamazdı ama gerçekten bebek gibisin." Gözleriyle vücudumu tararken tekrar kitabını açtı ve hiç bir şey dememiş gibi geriye yaslanıp okumaya devam etti.

Tabii o sırada ben donmuş kalmıştım.

Beni tatlı mı buluyordu?

Bebek gibi miydim?

Peki...

Bu iyi bir şey değil mi?

Beynim pelte olmuştu resmen. Yine ve yine o tuhaf hâle bürünüyordum. Kelimeler bile kendi kendine dökülüyordu dudaklarımdan.

Kafamı yana eğip, dudaklarımı büzdüm. "Peki güzel miyim?" Kafası oynamasa da gözleri kitaptan kayıp yüzüme yükseldi. Bir dudağının kenarı usulca havalanmıştı. Derin bir iç çekerken elini yab tarafındaki ayraca attı ve kitabın arasına yerleştirip kitabını da yanına bıraktı. Yavaşça ayaklanmış ve hemen önümde durmuştu.

Doğrusu bir anda burun ucumu alıp iki parmağı arasında sıkıştıracağını tahmin edememiştim. Bıraktığında burun ucum kızarmış, iki elim de burnuma gitmişti. "Acıttın gerizekalı!"

Bugün fazla kıkırdıyordu, çakacaktım bi tane.

"Güçlerinle beraber aklın da mı gitti güzelim be... Hâlâ bir şey anlayamıyorsun?"

"Sen bana alık mı demeye çalışıyorsun bakayım? Sensin be alık!"

Kaşlarını kaldırırkrn bu sefer de yanağımdan makas alıp göz kırpmıştı. "Alık, değil yanık." Ve uzaktan öpücük attı.

Kaşlarım iğrentiyle çatılırken, ne kadar gerizekalı olduğunu düşünmeye başladım. "Aman Tanrım... Bu da neydi şimdi?"

Yüzündeki gülümsemeyle balkonu terk ederken arkasından biraz önce ettiği lafa laf sokmakla yetinmiştim.

"Yanıkmış. Pişik kremi de vereyim mi? Ruhsal deli yav..."

Ama tatlı da.

•

•

•

taehyung's pov

Gece yarısı, 02:57'ydi.

Ve ben minik şeytanı düşünüyordum.

"Minicik dudaklarını bir ısırsam.. Of!" Biraz fazla overthink yapmış olsam gerek, çok fazla senaryo düşünmüş, bazen heyecanlanmış, bir ara ağlamış, bir ara -aklım başka yere kaymıştı da- erekte olmuş, bir ara feels geçirmekten yumruklarımı ağzıma sokmuştum.

Nedenini bilmiyordum ama her ne kadar o yakın olduğumuz anlarda hiç bir şey olmamış gibi, soğukkanlı davransam da, çok şey oluyordu! Resmen kafayı yiyecektim!

Her saniye onu düşünüyor, geç yatıp erken kalkıp onu görmek istiyordum. Sinirlenince dudaklarını büzsün, bana gerizekalı deyip gülerken o tavşan dişleri gözüksün, yine bir yerimi yaraladığında sırf sakinleşeyim diye bebek bebek 'Komutan Beyciğim' diyerek bambi gözlerini dolu dolu büyütsün...

Tanrım, neler diyordum...

Bana neler dedirtiyordu?

Tamam neler olduğunun farkındaydım. Beni etkisi altına alıyordu. Ama buna aşk diyebilir miydim ki?

Ben aşk nedir bilmiyordum.

Mingyu'yla seneler süren bir ilişkimiz olmuştu. Ama ilişki bile denilemezdi. Sevgili gibi değildik. Sadece birbirimize sevgilim demiş, bir elin on parmağını geçmeyecek şekilde öpüşmüştük. Ve işin cinsellik kısmına gelmedim bile. Resmen bir cinsel hayatımız yoktu. Birbirimizi tatmin etmekten ilerisi yoktu.

Ona çok alışmıştım, dediğim gibi birbirimize olan bağımız sevgili olmadan önce de sıkıydı. Ama ona karşı içimdeki hisler ne arkadaşken ne de sevgiliyken hiç değişmemişti.

O hiç geceleri uykumu kaçırmamıştı. Onun için hiç gecenin bir yarısı pizza almak için şehrin öbür ucuna gitmemiştim. Hiç onu arkadaşlarımdan dahi kıskanmamıştım. Ya da hiç onunla alışverişe çıktığımızda sırf gözlerinin güzelliğine kanıp saçma sapan bir pelerin olmamıştım ona.

Yıllarımı kandıran hislerin aşk olmadığını Jungkook'la anlamıştım.

Aşk varsa, ona hissettiklerim olmalıydı.

Ama aklım hâlâ karışıktı.

Aniden aşağı kattan gelen cam veya seramik kırılma sesiyle yataktan doğruldum. Saatlerdir yatakta dönüp durduğum için her bir tarafım uyuşmuştu. Ve hızlı bir şekilde kalktığım için gözlerim kararmış, fakat çok geçmeden toparlamıştım.

Aklımda istemsizce ilk eve hırsız girebileceği ihtimâli gelmişti ve aşağı kattaki odada yatan Jungkook gerçeği endişelenmemi sağlamıştı. Yastığımın altındaki telefonumu alıp ışığını açarak ilerlemeye başladım. Eğer ki hırsızsa, ışıkları açtığım zaman bir şeyler çaldığı gibi kaçabilirdi. Buna izin veremezdim.

Hem, kim hangi akla hizmet bir komutanın evini soymaya kalkışırdı ki?

Odadan çıktıktan sonra sessizce kapımı örttüm ve koridor boyunca ilerlemeye başladım. Doğrusu Jungkook'un su içmeye kalkması ihtimali aklımdan dahi geçmiyordu, keza horlaması yukarı kattan bile duyuluyordu.

Uyurken bile kafa açıyordu ya... Hayret ediyordum.

Aşağı kata inmek adına merdivenleri adımlamaya başlarken sesler de artmaya başladı. Ve parmak uçlarımda yürüyerek alt kata indiğimde seslerin mutfaktan geldiğine emin oldum. Alt katı zaten bahçenin ışıkları -hiç olmazından önümü görebileceğim kadar- aydınlattığından telefonumun ışığını kapattım ve cebime atarken, olabildiğince sessizce bir kaç adım ileride kahve koltuğun arkasındaki puf sandığıma ilerledim.

İçerisinde spor aletlerimi bulunduğum için böyle durumlarda havalı olacağını düşündüğüm için beyzbol sopamı almak istesem de içerisinde bulamadım ve o an aklıma, geçen hafta Jungkook'un karşı yazlıktaki çocuklar bahçeye sıçtıkları için beyzbol sopasıyla kovaladığı ve ayağı takıldıktan sonra sopayla beraber çöpe düştüğü geldi. Sopa çöpü boylamıştı.

Ama tenis raketi de işe yarardı herhalde, değil mi?

Sessizce derin bir nefes verdikten sonra iki elimle tuttuğum raketle beraber koca salonun en ucundaki mutfağa doğru ilerlemeye başladım. Beynim yanlızca çıkan adım ve çatırtı seslerine odaklı olduğundan kesilen horlamaları fark etmemiş olmalıyım ki, aniden arkamda beliren beden irkilmemi sağladı. Neredeyse bağıracakken kendimi iyi tutmuş, resmen ayakta uyuyan minik şeytana dönmüştüm. Eliyle gözlerini ovuşturuyor, ayıcıklı geceliğiyle inanılmaz tatlı duruyordu. Bir an mutfağı ele geçiren hırsızı dahi unutmuştum.

"Neden u-" Uykulu sesiyle biraz sesli konuştuğundan anında elimi dudaklarına götürdüm ve susturdum. "Sessiz ol." diye fısıldadım.

Kaşları çatılmıştı, anlamamış gibi. "Neden fısıldıyoruz?" diye fısıldadı o da. Biliyorum süreli aynı şeyi düşünmemeliydim ama, Tanrım! O kadar tatlı duruyordu ki algılayabildiğimden bile emin değildim.

Tam konuşmak adına dudaklarımı aralayacağımda mutfaktan bu sefer bir konuşma sesi duyulmuş ve irkilen Jungkook'u anında arkama almıştım. Bir erkek sesiydi. "Jambonlu pizza mi? Karışık varken mi? Zevksizler..."

"Jambonlu pizza mı?" diye hızla dürtükledi Jungkook omzumu. "Evde jambonlu pizza vardı ve bana brokoli mi yedirdin sen? Pislik!" Resmen fısıldarken çığırıyordu ve omzumu çökertmişti.

Mutfağın önüne geldiğimizde Jungkook'u bir kaç adım daha arkamda tutmuş, duvara yaslıyken içeriye bakınmıştım. İlk gördüğüm buzdolabının ışığı ve yiyecekleri inceleyen arkası dönük simsiyah giyinmiş bir bedendi.

Neden bir hırsız yemek çalardı ki?

Evsiz olabilir miydi?

Dizlerini biraz kırıp buzdolabının içine içine girmişken, fırsat bu fırsat diye düşünerek elimdeki raketle beraber ilerlemeye başladım. Zaten aramızda en fazla 3 metre vardı. Bu nedenle her ne kadar sessiz olsam da fark edeceğine emin olduğumdan, arkasına dönmesine bile izin vermeden hızla yaklaştım ve raketi kafasına geçirdim.

Evet, raket pek de iyi bir seçenek değilmiş...

Tenis raketinin sert telleri yırtılnış adamın boynunda durmuştu. İki elim de hâlâ raketin ucunu tutarken, adam teller arasından bize doğru dönmüştü. Bir kaşı kalkmış, dudakları aralanmış ve yüzü anlamsız bir dehşete düşmüştü. Sanki küçümseyen bir ifade vardı yüzünde.

Tam "evimdeki işi" hakkında gürültülü sorular sormak afına dudaklarımı araladığım sırada; beklemediğim bir gelişme yaşanmış ve arkamdaki Jungkook minik adımlarıyla hızla yanıma gelip adama seslenmişti.

"Minho hyung?"

•

•

•

bölüm sonu.

ufff bir süredir yeni bir şeytan daha eklemek istiyordum. bu bölüme kısmetmiş. umarım bölümü beğenmişsinizdir. her birinizi coook seviyorumm

bir sonraki bölümde görülmeye dilegiyle see ya 🥺💗

Bölüm sonu

7 yorum