İçeriğe geç

ŞEYTANIN FISILTISI

Bölüm 11 · 12 dk okuma

ŞEYTANIN FISILTISI

Bölüm 11

11. Bölüm: Yangın ve Kalkan

Alturen Crysaleth

Soğuk, yalnızca tenimi değil; kanımın hatırlamak istemediği bütün anıları da donduruyordu. Her nefesim, havada asılı kalan ince bir buharla mühürleniyor, sanki kendi varlığım bile bu topraklarda kabul görmüyordu. Buz sarayının duvarları, yüzlerce yıldır aynı sessizliği yankılıyordu; dedemin adımlarını, babamın buğulu nefeslerini, annemin hiç duyulmayan gülüşünü… Hepsi bu buzlara hapsolmuştu. Ve ben, Crysaleth’in varisi olarak, miras aldığım bu krallıkta en çok kendi gölgemden korkuyordum.

Korkak değildim. Kaçtığım şey ne krallıktı nede insanlar. Aşkına sahip çıkamayacak bir aptalda değildim. Sahip olduğum aşk ona zarar verdiğinde çekilmek zorundaydım. Evet beni suçluyordu korkaklıkla, ama onun saçının teline zarar gelse mahvolanda mahvedende ben olurdum.

Onun ela gözleriyle her kesiştiğimde, buzdan kalbimin bağı çözülüyordu.

Bizim saraya gizlice sızdığında onu korumuştum. Şimdi düşününce bir daha olsa ve yine zindana gireceğimi bilsem, usanmadan bıkmadan, tekrar ve tekrar korurdum onu. Çünkü biliyordum. Buzdan varlığımı ısıtan tek şey onun varlığıydı.

Biz küçükken Elementler arasında barış vardı. Barışı bozan şey savaş değildi. Huzurun insanlara batmasıydı. Daha çok güç hevesiydi. Nerde orantısız güç varsa, orda huzurun kalıntısı görünmezdi. Element Krallıklara, güç yetmemiş her zaman fazlasını istemişlerdi. Babam, Eva'dan element asasını çalmıştı. Kolu bacağı gibi kullandığı asa çalınınca, bizim saraya sızmıştı.

Onun ateş saçan gözleri ile, buzdan koridorda, yıllar sonra tekrar karşılaşmak beni sarsmıştı. Bana ilk kez büyük bir öfke ile bakmıştı. Elim ayağıma dolaşmış ne yapacağımı şaşırmıştım. Asasını ona teslim etmiş ve saraydan güvenli bir şekilde çıkarmıştım. Tabi Ateş Krallığından birisinin bu kadar sessiz ve hızlı halledemeyeceğini bildikleri için sarayda bir hain olduğunu anlamışlardı.

Ve tüm oklar beni gösterdiğinde, zindanda beni bekleyen uzun bir yıl vardı.

Şimdi ise onun krallığına sızmıştım. Yanımda Aybars ile en büyük, en eski ateş kütüphanesine girmiştik. Aybars ile tanışalı dört gün oluyordu. Ama sanki çok eskiden beri bir dostluğumuz varmış gibi birbirimize güvenmiştik. Bu güven nerden geliyordu bilmiyordum. Kan bağımız olsaydı, bu kadar hızlı birbirimize güvenebileceğimizi düşünmüyordum.

"Keşke arkamızda bırakmasaydık." Yine kendi kendine içinden söyleniyordu. Aklı Umay'da kalmıştı. Ama yanımıza alsaydık yine aklı onda kalacaktı. Aybars bir koruyucu olarak, Umay'ı kendi dünyasından çıkarıp, hiç bilmediği bir evrene getirmişti. Aybars'ın işi evreni korumaktı.

Ama görüyorum ki işini duygularıyla yöneterek, hiç bilmediği bir boyuta sürüklemişti. Eğer Umay yıkılan İmparatorluğun bir parçasıysa, Aybars farkında olmadan bütün bir evreni kurtarmıştı.

Uçan kuşların bile Aybars'a bir borcu olurdu. Bana, birlikte mağarada konakladığımız günlerden birinde, Umay'ın sırtındaki kanatlardan bahsetmişti. "Canını yakarsa, o kanatlardan kurtulmanın bir yolunu bulmam lazım." Demişti. Umay'a ne ara bu kadar çok bağlanmıştı bilmiyordum. Ama onun Umay'a olan bakışlarının derinliğini, görün herkes anlardı. Onu görürken de, görmezken de düşünüyordu. Aklının her köşesine hücum etmişti.

"Aşk böyle bir şey mi?" Diye düşündüm sesli bir şekilde. Aybars rafları kurcalarken bana yan bir bakış attı.

"Ben aşık değilim. Koruyucular aşık olmaz."

Bir kaç dakika sonra ben kitaplardan birini kurcalarken, tekrar Aybars'ın sesini duydum. "Şuan uyuyordur... Uyandığında acıkmış olur. Giderken sevebileceği yemeklerden bulalım." Elimi anlıma yapıştırmamak iç kendimi tuttum.

Saatler süren araştırma sonucu sadece bir kitap bulmuştuk. Kitabın bir sayfasında yıkılan imparatorluk geçiyordu. Ama yarısı yırtıktı. Usanmış bir şekilde nefes verip Aybars'a döndüm.

"Bu kütüphaneden bile yok etmeyi becermişler. Daha derin bilgilere ulaşmak istiyorsak saraya sızmalıyız." Dedim. Sesimde tereddüt vardı.

Aybars yorgun düşmüş gözlerini bana çevirdi. "Saraya sızmak kolay. Sağ çıkmak biraz zorlar." Dedi. Söylediklerinde haklıydı. Kendinden emin tavrı, içimdeki bitmek bilmeyen düşünceleri susturdu.

"Ya sağ çıkamazsak?" Bu bir soru değil, ihtimaldi bizim için. Saraya girdiğimizde Eva ile karşılaşacağımızı biliyordum. Ama onun beni görünce, nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum. O benim gibi değildi. Bırak sarayda odasında saklamayı, yaka paça döverek saraydan atardı. Kendi elleriyle.

"Çıkacağız Altur. Olumsuz düşüncelerle, zihnine eziyet edersin sadece." Elini anlına götürüp bir süre düşündü. Sonra oturduğu yerden kalktı ve rafların arasında dolaştı. "Şimdilik kütüphaneden çıkalım. Hava kararmak üzere. Yarın araştırmaya kaldığımız yerden devam ederiz." Kütüphanede görevliler ve bizden başka kimse yoktu. Bende oturduğum yerden kalktım ve zaten yarım yırtık bulabildiğimiz sayfayı katlayıp cebime attım. Rafların arasında çıkışa doğru ilerlerken, gözüme bir kitap takıldı. Otuz kere bütün rafları turlamıştık ve bu kitap daha önce olduğu yerde yoktu. Sanki ben koymuşum gibi gözlerim ile bulmuştum. Kitap da beni çağıran bir çağrışım hissettim.

Kitabın kapağı deriden yapılmıştı, altından çizgiler kırmızı deriye hüküm ediyordu. "Dursana bir dakika." Aybars'a seslendikten sonra çömelip en alttaki kitaba uzandım. Kitaba dokunduğum gibi tüylerim diken diken oldu. Bir elektrik bütün vücuduma yayıldı. Yerinden çıkarmaya çalıştım. Ama gram yerinden oynamamıştı. Bütün gücümü kullanmıştım ama çıkaramamıştım. Aybars "Birde ben deneyeyim." Diyerek beni omzumdan itekledi. Göz devirip çömeldiğim yerden kalktım.

Aybars tek eli ile çıkaramayacağını anlayınca kaşlarını çattı. Kollarımı birbirine bağlayıp başında onu izlemeye başladım. Bir süre denemeden sonra "Bunu buraya sabitlemişler. Dekor bence bu." Ağzını taklit etmemeye çalışarak onu yanıtladım.

"Hiçte dekora benzemiyor. Bu bir kitap. Hem de kanlı canlı bir kitap."

"O da ne demek oluyor?"

"Aradığımız kitap bu olabilir, demek oluyor."

Aybars’ın kaşları hafifçe çatıldı, gözleri kitaba saplandı. Ona göre bu, yalnızca eski bir ciltli kitaptı; ama benim içimde, yıllardır unuttuğumu sandığım bir korku uyanmıştı. “Elini çek,” dedim fısıltıyla. Sesimdeki titremeyi fark etti mi bilmiyorum, ama sorgulamadan geri çekildi.

Yere çömeldim, parmak uçlarım titreyerek, kitabın açıkta kalan alt kısmına dokundum. Derinin soğukluğu bu sefer buz gibi değildi... sanki derinlerde, sıcak bir damar atıyordu. İncecik bir nabız, parmak uçlarımdan kalbime kadar tırmandı.

Bir an, kütüphanedeki bütün sesler sustu. Sayfaların hışırtısı, uzaktaki görevlinin ayak sesleri, hatta Aybars’ın nefesi bile… hiçbir şey kalmamıştı. Sadece, kitaptan yükselen kısık bir fısıltı vardı. Kelimeler tanıdık değildi, ama anlamı derin bir şekilde zihnime işleniyordu:

"Kim kapağımı aralarsa, onun olur bütün gerçekler. Kaldırabilene yük, kaldıramayana ağır gelir bükülür zihnindeki ses."

Gözlerimi kırptığımda, fısıltı kesildi. Aybars hâlâ yanı başımdaydı, merakla bakıyordu. “Bunu buradan çıkarırsak,” dedim yavaşça, “sadece bir kitap bulmuş olmayacağız. Bize bakan bütün gözleri üzerimize çekeceğiz.”

Aybars gülümsedi. Tehlikeyi, nedense hep hafife alan o gülümseme. “O zaman,” dedi, “üzerimize bakacak gözleri kör ederiz.” O anda, kitabın altındaki zeminde ince kırmızı çizgiler belirdi. Yılan gibi kıvrılarak büyüdüler, rafların gölgesine yayıldılar. Kütüphanenin taş zemininden, neredeyse duyulmayacak kadar derinden bir uğultu yükseldi.

Ben geri çekilirken Aybars dizlerini büküp tekrar kitaba uzandı. “Ne olursa olsun,” dedi, “bu kitabı almamız gerekiyor.” Elini kitaba koyduğu an, uğultu kulaklarımı sağır edecek kadar yükseldi… ve rafların arasındaki hava soğuyarak nefesimi kesen bir buza dönüştü.

Aybars’ın eli kapağa değdiği an, uğultu bir çığlığa dönüştü. Sesin kaynağı kitaptı, ama yankısı zihnimin en karanlık köşelerine kadar ulaştı. Bir an, kendi ayaklarımın altındaki taşlar eriyor gibi hissettim; soğuk kırılıyor, yerini yakıcı bir sıcaklık alıyordu.

Ve o sıcaklığın içinde… bir görüntü belirdi.

Karanlık bir gökyüzü, kan kırmızısına bulanmıştı. Yeryüzünde devasa, alevden kanatlar taşıyan bir figür yükseliyordu. Kanatların ucundan siyah dumanlar gökyüzüne akıyor, dumanın içinde tanıdık bir yüz parlıyordu. Umay’dı.

Ama bu, bildiğimiz Umay değildi. Gözleri tamamen altın rengine dönmüş, saçları rüzgârda değil, alevlerin içinde savruluyordu. Elleri kanla kaplıydı. Ama bu kan, sanki kendi damarlarından çekilip çıkarılmış gibi onunla bütünleşiyordu. Dudakları kıpırdadı ve kanımı donduran bir ses yükseldi:

"Sekiz taç, tek kefende buluşacak."

Nefesim göğsümde sıkıştı. Bu görüntü, benim zihnime ait değildi… Bunun farkına vardığım anda uğultu birden kesildi. Aybars hâlâ diz çökmüş, kapağı kaldırmaya çalışıyordu ama ter içindeydi. Gözleri boşluğa bakıyordu, o da aynı şeyi görmüş olmalıydı.

"Çabalamayı bırak. Onu oradan Umay'dan başkası çıkaramaz."

Bana hak verip eğildiği yerden doğruldu. Tam o esnada bulunduğumuz kütüphane sarsılmaya başladı. Raflar bir bir devrilmeye başladığında, bakışlarımız kesişti. Kütüphanenin çıkışına doğru koştuk. Kapıyı açmaya çalıştım. Fakat kapı açılmak yerine daha çok zorlanıyordu. Kapıya bir yumruk savurdum ve bağırdım "Kahretsin! Kapıyı mühürlemişler."

"Ne zannediyordun buz adam. Seni, hissedemeyeceğimi mi?" Arkamdan gelen ses beni durdurmuştu. Yavaş yavaş arkamı döndüm. Ve onun yüzünü tam karşımda gördüm.

"Eva." İsmi bir rüyaymış gibi ağzımdan dökülmüştü.

Kızıl saçını, siyah pelerinin şapkasını geçirmişti. Ela gözlerindeki duyguyu gölgelemiş, bakışlarını bana yöneltmişti. Pembe dudakları, yüzüne göre biçilmiş burnu, kırmızıya dönüşmeye hazır yanakları ile karşımdaydı. Uzun bir zaman sonra tekrar ismini söylemek mucize gibiydi.

Aramızda kısa anlaşılmaz bir bakışma geçti. İlk bir kaç adımı ben attım. Tereddüt ve özlem içimde çatışıyordu. Ama engel olamadığım ve gizleyemediğim bir sevgi ile yüzüne bakıyordum.

İlk adımı attığımı gördü. Gözleri büyüdü. İçindeki ateşi söndürmek istediğini hissettim.

Bana doğru koştu ve beklemediğim bir hırçınlıkla dudaklarıma yapıştı. Kollarım belini bulduğunda sıkıca kendime çektim. Öyle bir özlem ile öpüyordu ki, hissetmemek mümkün değildi. Dudaklarının sıcaklığı, dudaklarıma yayıldı. Kollarını boynuma sardı. Her geçen saniye öpüşmemiz daha da derinleşti. Sanki kütüphanede sadece biz varmışçasına öpüşüyorduk. Kendime daha çok yasladım ve dudaklarındaki özlediğim tadı hissettim. Onun hırçınlığını, benim sakin dokunuşlarım dizginliyordu. Nefes almak umurumda bile değildi, nefessiz kalana kadar onu öpebilirdim. Son nefesimi onu öperken verebilirdim.

Birden beni itti. Yüzüme, beklediğim o tokadı yapıştırdı. Yüzüm yerinden bile kıpırdamazken, onun dolan gözleri daha çok tokat gibi yapıştı yüzüme. "Pislik." Dedi. Bir insanın hakareti nasıl kulağa bu kadar hoş gelebilirdi.

"Gerzek adam! Senin burada ne işin var?" Göz yaşını engellemek için nefesini tuttu.

"Krallığınızın bilgilerine ihtiyacımız var. Engel ol yada olma. Bulana kadar bir adım geriye gitmem." Uzun zaman önce, onun bana kurduğu cümleleri, bu sefer ben kurmuştum.

Başını salladı. "Evet görevliler durumu ayıkmış. Krallığa bilgileriniz gönderdiler. Neyse ki krallıkta tek başımaydım. Yoksa sizi diri diri yakarlardı."

"Araya girmiş gibi olmak istemem ama hava kararacak. Otele dönmemiz lazım." Aybars köşede durmuş inanmaz gözlerle bizi inceliyordu. Demek Umay, Aybars'a hiçbir şey anlatmamıştı. Eva gözlerini Aybars'a çevirdi. Sanki orada duran gereksiz bir detaymış gibi Aybars'ı süzdü

"Bu adam koruyucu değil mi? Koruyucuların krallığa girmesi yasak." Yabancılara karşı tuttuğu düz sesini Aybars'a da sergilemişti. Yüzümde tebessüm oluştu. Aybars ne diyeceğini bilemeden ağzını açtı. "İyide Altur da Buz Krallığından. Baş düşmanın sayılır ve ben mi battım gerçekten." Pes dermişçesine başını salladı.

"O benim baş düşmanım değil." Diye karşı çıktı Eva. Gözleri yine bana döndüğünde sıcacıktı. "Ama bu, seni öldürmeyeceğim anlamına gelmiyor." Beni öldürmekten bahsediyordu, gözlerinde sevgi vardı. Bir insan, neden bu kadar kendi ile çelişirdi anlam veremiyordum.

"Tamam kapıyı aç. Gitmemiz gerek." Aybars'ın duygusuz sözleri hemen yanımızdan geldi.

Eva, Aybars'ın bu sert tavrına çıkışmaya hazırlanırken, genzimi temizledim. Ve Aybars'ı düzelttim. "Kapıyı açar mısın? Bizi bekleyen biri var." Gözlerine sorgulayan bir ifade yerleşti.

Aceleci tavrımızı ve endişemizi anlamlandıramadan dudak büzdü. Bakışlarındaki ifade düşündükçe değişti. "Bekletmek istemediğiniz arkadaşınız, sizin için çok önemli olsa gerek. Bana bu kadar değer verilse kanatlanıp uçardım herhalde." Yere bakarak mırıldandı. Sonra kafasını salladı. "Çok özendim. Keşke benimde kanatlarım olsaydı."

Kanattan kastı ona gösterilmeyen değerdi. Aybars kaşlarını çatmıştı. Ben onu umursamadan konuştum. "Evet eğer geç kalırsak, büyük ihtimalle Ateş Krallığını ayağa kaldıracak bir arkadaş." Dedim ve gülümsedim.

Eva anladım dercesine başını salladı. "Sizi öylece çıkaramam. Kaldığınız oteli söyleyin. Direkt oraya götüreyim." Kafamı Aybars'a çevirdim. Bir şeyler yanlışmış gibi bana bakıyordu. Ona güvenmediğini biliyordum. Ama başka yolumuz olmadığını oda görüyordu.

Kaldığımız oteli söyledim. Aybars, her ne kadar söylememem için sinyaller vermeye çalışsa da, onu görmezden geldim. Eva güven verircesine gülümsedi. Gülüşüne içim giderken, tekrardan dudaklarına yapışmamak için kendimi tuttum. Her ne kadar aramıza mesafeler girse, zaman akıp gitse bile onun güzelliği değişmeyen bir gerçekti.

Kendini büyüye hazırladığında bana kısa bir bakış attı. Sonra tekrar dudaklarını dudaklarıma değdirdi. Bu seferki kısa sürmüştü. Ben karşılık vermeden geri çekilmiş ve kısık ses ile konuşmuştu. "Görüşmek üzere buz adam." Sesi zihnimde çalkalanırken gözlerimi yumdum. Asasını etrafımızda, yerde sürükleyerek çember oluşturmuştu.

Etrafımızı saran ateş çemberi bizi içine çekmişti. Bir anda gözümüzü otelde açmıştık. Aybars hemen yanımdaydı. Hava kararmıştı bile. Gördün mü dercesine Aybars'a baktım. Eva'ya güvenebileceğimizi biliyordum.

O beni görmezden gelip içeriye girdi. Bende peşinden takip ettim. Otelin merdivenlerini çıkarken, içimi tuhaf bir his sarmıştı. Aynı his Aybars'ı da kaplamış olacak ki bir anda hızlandı. Kaldığımız katta çıktık. Tuhaf bir koku etrafımızı sarmıştı.

Aybars direkt Umay'ın odasına girdi. Hiçbir şey görememiş olacak ki içeri girip seslendi. "Umay!" Lavaboyu tıklattı. Ses gelmedi. Bu sefer hırslandı. Kendi odasına girdi. Seslendi. Cevap gelmedi. Benim odama girdi. Seslendi. Cevap gelmedi.

Odamdan çıkıp, öylece dikilen bana doğru yürüdü. Yakama yapışıp bağırdı. "Eğer senin ve o az önceki kızın parmağı varsa-"

"Varsa ne?" Diye karşılık verdim.

"Kırarım." Hiç düşünmeden yanıtladı. İlk defa Aybars'ın kin dolu nefesini üzerimde hissettim. "Öyle bir kırarım ki, acı çekmek sizin için iyi bir dilek olur." Gözlerinde olan suçlama, sesinin yankısıydı. Benim yapabilmiş olma ihtimalimi sorgulamıyor, direkt düşman konumuna getiriyordu.

Yanık kokusu etrafımızı sardı. Gözlerim koridorun tavanına kaydı. Aybars'ı zar zor üzerimden itekledim. Tavana beyaz ve büyük bir tüy yapıştırılmıştı. Tüyü kan ile duvara sabitlemişlerdi. Aybars bakışlarımı takip etti. Aybars bir anda dondu. Önümde taş gibi kesilmişti. Gözlerinde bir anda şerit gibi geçen korku, dehşet ve panik duyguları; tüyün neye ait olduğunu anlamam için yeterliydi.

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Eva'nın sesi zihnimde bir çığ oluşturdu.

"Bana bu kadar değer verilse kanatlanıp uçardım herhalde."

"Çok özendim. Keşke benimde kanatlarım olsaydı."

Yaşadığım ihanet sırtıma çok sert saplanmıştı. Yutkunamadım. Aybars tavandan bakışlarını ayıramamıştı. Tüye yapışmış kan o kadar tazeydi ki yere damlıyordu.

Merdivenden adım sesleri işittim. Aybars'ı arkama alıp önümüze, merdiven tarafına buzdan bir duvar ördüm. "Aybars! Gitmemiz lazım. Kendine gel." Aybars'ı omuzlarından sarsıyordum. Ama sanki sözlerim bir kulağından giriyor, ötekinden çıkıyor gibiydi. "Bize bir şey olursa Umay'ı bulamayız." Bütün sesim ile haykırdım. Beni duymalıydı. Kendine gelmeliydi. Yaşadığı dehşet, aklına gelen bin bir senaryoyu arka plana atmalıydı. Çünkü bütün yaşadığı duyguları içten içe bende hissediyordum. Ama söz konusu candı. Duyguların esiri olma gibi bir lüksümüz yoktu.

Aybars başını tavandan yavaşça çekti. Gözlerini bana çevirdi. Ölümü andıran soğukluk, sesine işlemişti. "Eğer onun tırnağına zarar geldiyse. Bu krallığı yok ederim."

Yangın ile yaptığım buzdan duvarı eritmeye başlamışlardı. Buzdan duvarın ardında kaç kişi vardı anlaşılmıyordu. Ama sesten baya bir karmaşa olduğu anlaşılıyordu. "Tamam. Birlikte yok edelim. Ama şuan harekete geçme zamanımız." Kendi odama girdim. Camı açtım ve yüksekliği kontrol ettim.

"Camdan kaçacağız." Diye karar verdim. Aybars bana güvenmiyordu. Ve öylece durmuş bana bakıyordu. Evet salaklık ederek güvenini kırmıştım. Benim düşüncesizliğim yüzünden Umay'ı götürmüşlerdi. Nasıl tekrar güvenini kazanırdım bilmiyordum. Ama bu yaptığım hatanın, sonsuza dek bir pişmanlık olarak kalmasını istemiyordum. Yanık daha fazla yaklaştığında, Aybars'ın arkasına geçip sırtından bütün gücümle odama itekledim.

Buzdan duvarımın eridiğini hissettim. Ateş büyüsü ile üzerimize saldırmaya başlamışlardı. Aybars'ı arkama alarak bize buzdan kalkan yaptım.

"Camdan kaç. Ben arkanı kolluyor olacağım."

"Sana güvenmiyorum."

"Bana güvenme zaten, siktir ol git diyorum sana!" Haykırışımı o kadar gürültünün arasından duyurmaya çalışıyordum. Aybars anlımdan akan terleri gördü. Sorgulamayı bıraktı ve cama ilerledi. Emin olamayarak bana son kez baktı. "Git!" Sesim çatlamıştı. Bu kadar fazla karşı saldırı beni zorlamıyordu. Sadece yoruyordu.

Buzdan kalkanım ve geri püskürtmelerim iliklerime kadar yakıyordu beni. O kadar sesin ardından tek bir ses, tek bir cümle aklımda dönüp durdu.

"Ama bu, seni öldürmeyeceğim anlamına gelmiyor."

...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.