Umay Altunay
Yaklaşık üç saattir çıplak ayak ile koşuyordum. Otelden ayrılalı üç saat olmuştu. Gördüğüm kabus yüzünden, otelin kapısına çıkmıştım. Ben daha otelin önünden ayrılamadan, birileri bana saldırmışlardı. Nasıl oldu bilmiyorum, kendimi korumayı ve kaçmayı becermiştim. Nefes alışverişimin sıkıştığını hissettim. Ara sokaklardan birisine girdim. Havanın kararması, bana avantaj sağlamış, nihayetinde izimi kaybettirmiştim.
Hayat gerçekten garipti. Sadece bir kaç saat önce yatakta uzanmış kestiriyordum. Şimdi ise üç saat, çıplak ayak ile uzun bir maraton koşusu yapmıştım. Hayat sürprizler ile doluydu. Ne olacağını asla kestiremiyordum.
İki büklüm oldum. Ellerimi dizlerime yasladım ve derin derin nefesler aldım. Aklım Aybars ve Altur da kalmıştı. Onlar şuan nasıldı, ne yapıyorlardı hiçbir fikrim yoktu. İyi olmalarını diledim. Hayatımda ilk defa bu kadar çok koşmuştum. Arkamda bir sızı hissettim. Elimi kıyafetimin içine soktum. Sırtımdaki kanatlara dokundum. Elime bir sıvının bulaştığını hissettim. Elimi tekrar görebileceğim hizaya çıkardım. Kırmızı bir sıvı elime yapışmıştı. Savaşırken bilerek arkamdan vurmaya çalışmışlardı. Ve başarılıda olmuşlardı.
Kanadımı yakmışlardı ama hesaba katmadıkları bir durum vardı. Kanadım yandığı yerden daha kuvvetle çıkmıştı. Daha çok büyüdüğünü ve kuvvetlendiğini hissetmiştim.
"Zavallı kuş. Kanadını mı kırdılar yoksa?" Yabancı bir kadın sesi hemen karşımdan geliyordu. Başımı kaldırıp yabancı yüzüne baktım. Kızıl saçları, ele gözü ve asası. Ateş Krallığın varisi Eva Ignarion. Pelerini gece kadar karanlıktı.
İki büklüm dik dik onu incelemek biraz tuhaf olmuştu. Dik bir duruş aldım. "Ne istiyorsun?" Dedim. Boş laflara toktum. Bana direkt cevap lazımdı. Belli ki imparatorluk hakkında fazlaca bilgiye sahipti ve benim peşime düşmüştü.
"Kulağıma senin hakkında çok bilgi geldi. Bilirsin, bazı ötmeyi seven kuşlar vardır. Hemen dibimde biter." Dedi. Sonra düşünüyormuş gibi dudağını büküp, ben hariç her yere baktı. "Peşine adam taktım ama yaralı olmana rağmen, çıplak ayaklarınla kaçmayı becerdin" Sonra tebrik edercesine beni inceledi. Genzimi temizledim, devam etmesi için sessiz kalmayı seçtim.
"Aybars'ın önemsediği kadar varmışsın. Hem güzel, hem hızlı." Aybars'ın ismini duymam ile nefesim titredi. Eva'nın sanki havadan sudan bahsedercesine açtığı konu, beni aşırı rahatsız etmişti. Ona doğru bir kaç adım attım. Üzerine yürümeme hiçbir tepki vermemiş beni izlemişti.
"Aybars nerde?" Diye sordum dişlerimin arasından. Panik yapıp olumsuz düşünmek istemiyordum. Anladığım kadarıyla bu kadın, bir kaç saat öncesinde Aybars ve Altur'un yanındaydı. Sonra sorumu düzelttim. "Onlar nerde?"
Eve bana bir kaç adım yaklaştı. Boyu benden bir iki cm daha uzundu. Üstten üstten bakıp burun kıvırdı. "Bilmiyorum. Zerrede umursamıyorum. Tek bildiğim şuan ayrı düştükleri. Yakın zamanda, sarayın duvarlarına kellelerini asarım." Duygusuz ve sıfır mimik ile kurduğu cümle kanımı dondurmuştu. İleri atıldım, yüzüne sert bir yumruk geçirdim. Yüzü sağa doğru yattı. Ve bu yaptığıma inanmıyormuş gibi yüzünü tuttu.
Burnundan kan ince bir şerit şeklinde dudaklarına doğru aktı. Dudağına sızan kanı dili ile yaladı. Yüzümü buruşturup onu izlerken başını bana çevirdi. "Aybars gibi vahşisin öyle değil mi? Nezaketten anladığınız yok." Sonra kafasını salladı.
“Oysa ben ateşi yumrukla değil, nefesle çağırırım.” dedi ve asasını yere sürttü. Taş zeminden incecik kıvılcımlar yükseldi. Ben geri adım atmadım. Sırtımdaki kanadın acısı yeniden zonklasa da damarlarımda dolup taşan bir şey vardı. Öfke mi, yoksa korkunun şekil değiştirmiş hali mi, bilmiyordum.
“Beni tehdit edecek son kişi sen olursun.” dedim, sesimin kararlılığı şaşırtıcıydı.
Eva başını yana eğdi, kızıl saçları ateşin kendisi gibi ışıldıyordu. “Tehdit mi? Hayır, zavallı kuş. Ben sadece geleceğini söylüyorum. Ateş, senin gibi kırık kanatları yakarak beslenir. Ve ben, ateşi beslemeyi severim.” Asasını kaldırdığında, dar sokak alevlerle kaplandı. Duvarlardaki gölgeler devleşti, alevlerin kıvrımı ejderha suretlerini andırıyordu. Havanın sıcaklığı ciğerlerimi yakıyordu. Kanadım gerildi, yanık yerinden acıyla titredi ama aynı anda damarlarımın derinliklerinde bir basınç hissettim. Kanım sanki ateşin diline karşılık veriyor, damarlarımdan başka bir şarkı yükseliyordu. Kanım kaynıyordu sanki. Açığa çıkmak için yıllardır bekleyen titreşimi avuçlarımda hissettim.
Eva bunu fark etti; gözleri bir anlığına irkildi. “İşte bu…” dedi, sesi neredeyse büyülenmiş gibiydi. “İmparatorluğun lanetli kanı sende akıyor.” Bir adım bana yaklaştı. Yüzümün dibinde fısıldarcasına konuştu:
“Ya seni alırım… ya da seni yakarım.”
Eli koluma uzandı. Elinin koluma teması ile içimde bir titreşim yayıldı. Kulaklarımda, en son Buz sarayında ismimi fısıldayan sesi duydum. "Yıllardır yanan bir kişi, ateş ile yakılamaz Umay." Çok tanıdık ama bir o kadarda yabancıydı. "İçindeki yangının boyutunun farkında değil." Ateşten sıcak elleri derimde dumanlar çıkarıyordu. Acıdan gözlerim doldu, yüzüm kızardı. Ama beni yakan şey onun ateşi değildi. Beni yakan şey Eva'nın, içimdeki fısıltıyı uyandırmasıydı.
"Kendi ateşinde yak onu."
Artık sadece bir fısıltı değildi. Fısıltı kılığına girmiş bir emirdi. Yüz ve vücut kaslarımı sıkmaktan yorgun düşmüştüm. Elim kolumu sıkan elini buldu. Aynı şekilde dokunduğum gibi onun derisini yakmaya başladım. Ne yaptığım hakkında hiçbir fikri yoktu. Gözleri kocaman açıldı. Refleks ile elini kolumdan çekti.
Ateş Krallığı varisinin çığlığı, krallığın sokakları boyunca yayıldı. İlk defa yanıyordu. İlk defa ateşin yakıcı acısını teninde hissediyordu. Bu acıyı ilk defa hissettiği yüzünden o kadar belliydi ki dehşete düşmüştü.
Acıdan iki büklüm olmuştu. Titreyen dizlerini umursamadan, elimi olabildiğince derisine kazıdım. Ne kadar sıksam o kadar çığlığı artıyordu. Sessiz sokaklar onun sesi ile düzenini bozuyordu. İçimdeki fısıltı öyle bir emir vermişti ki uygulamaktan zevk alıyordum.
Aşırı güçten gözüm kararmaya başlamıştı. Sokağın karşısında bir ses duydum. Bu sefer fısıltı değil bir seslenişti. "Umay." Bu sesin sahibini tanıyordum. Yüzünü görmeme gerek yoktu.
Aybars.
Ayak sesleri duydum. Yanık deri kokusu burnuma dolmuştu. Sırtımda bir kıpırdama hissettim. "Umay, bırak artık." Sesi hemen yanımdaydı. Panikle geri adım attım. Kafamı sağa sola salladım. "Nasıl bırakacağımı bilmiyorum. Bana yaklaşma Aybars!" Dedim.
Elini bileğimde hissettim. Vücudum hafifte olsa gevşemişti.
Fısıltı hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu ama Aybars’ın sesi, onun üstüne kapanan ağır bir perde gibiydi. “Bırak…” dedi tekrar. Gözlerimdeki karartı dindi. Onun yüzü tamda karşımdaydı. Gözlerimin içine baktığında, onun gözlerinde kendi yansımamı gördüm; gözbebeklerim simsiyah, damarlarım ateşle kabarmıştı.
“Yapamıyorum!” dedim hırıltıyla. Nefesim göğsümden değil, sanki kanatlarımdan fışkırıyordu. “O emir veriyor, ben sadece itaat ediyorum!”
Aybars bir an bile tereddüt etmedi. Bileğimi daha sıkı kavradı ve bedenini benimle Eva’nın arasına koydu. Derisinin yanmaya başladığını gördüm. Teninden ince dumanlar yükseliyordu. Dudaklarımda bir çığlık patladı. “Hayır! Çekil, yanacaksın!”
Ama çekilmedi. Tam tersine, yüzünü bana iyice yaklaştırdı. “Bırakmazsan, önce beni yakacaksın Umay. Beni, yakmaya razı mısın?” O an fısıltı sustu. İçimdeki emir ilk kez geri çekildi. Sanki gücüm, Aybars’ın sözleriyle zincirlenmişti.
Dizlerimin bağı çözüldü, gücün bıraktığı boşlukla birlikte yere yığıldım. Kanadım acıyla kasıldı. Nefesim titriyordu. Aybars, ben yere kapaklanmadan ben kucaklamıştı. Yanıklarla kaplı elini benden çekmeden bana baktı. Eva, alevler içinde sendeleyerek geri çekiliyordu. Yüzünde korkunun izi vardı ama bu kez bana değil, bana dokunabilen adama bakıyordu. Bilincim kısmen yerindeydi ama vücudumu taşıyamıyordum. Kafam bile ağır geliyordu, sabit tutamıyordum.
Aybars endişeli gözlerini üzerimden bir an olsun ayırmıyordu. "Umay?" Beni hafif sarstı. Bilincim yerinde mi diye kontrol ediyordu. "İyi misin?" Eli ile yüzüme gelen saçımı geriye doğru çekti. Zar zor başımı salladım. Ama bu kadar basit bir fiziksel hareketi yaparken bile o kadar zorlanmıştım ki. Sanki bir taşın altında kalmışçasına ezilmiş hissediyordum.
Dudaklarımı ayırıp, "Yorgunum." diye mırıldanmayı başarabilmiştim. Aybars'ın yeşil gözleri her zerremde geziniyordu. Beni kaldırmadan önce Eva'ya öfkeli bir bakış attı. Ağzını açıp nefretini kusabilecek raddeye geldiğini anlamıştım. Ama Eva zaten acılar içinde kıvranıyordu. Bu Aybars'ı tatmin etmese de susturmaya yetmiş olmalıydı. Kucağında benimle ayaklandı ve Eva'dan ters bir istikamete doğru yürümeye başladı.
Başımı zorlukla, göğsün de dayalı tutmayı başarıyordum. Onun beni saran kolları, başımı yasladığım göğsü öylesine huzur veriyordu ki gözlerim istemsiz kapanıyor; uyku beni davetkar bir şekilde çağırıyordu. İnip kalkan göğsü, kalp ritimlerini dinlememe yardımcı oluyordu. Nereye götürüyordu, bilmiyordum. Tek bildiğim, uzun zaman sonra onun kolların da huzurlu bir uyku çekmek olacaktı.
"Umay." Kulağıma yakın gelen fısıltı eşliğinde nefesini de hissettim. Aybars hangi ara bu kadar dibime girmişti, fark etmemiştim. Ne kadar süre uyuduğumun bilincinde değildim. "Uyan, yemek ye biraz." Sesi yumuşacık çıkmıştı. Gözlerimin üzerinde açılmamak için konulmuş bir ağırlık vardı sanki. Başımı öteki tarafa çevirdim. Bir yatağın içinde olduğumu yeni yeni algılıyordum.
Kolumda hafif bir dürtü hissettim. Gözlerimi yavaş yavaş açtım. Aybars görüş açımdaydı. Yatağın kenarına oturmuş elinde bir tepsi tutuyordu. Kaldığımız otele değil de bambaşka bir yere getirmiş olmalıydı. Zaten o yaşananlardan sonra oraya gitmek saçma olurdu. "Ne kadar süredir uyuyorum?" Hafif doğruldum ve tepsiyi kucağıma bırakmasına izin verdim.
"Güneş batmak üzere." Diye yanıtladı beni. Gözlerim irice açıldı. Gözümü kapatmadan önce havanın karanlık olduğunu hatırlıyordum. Ben uyanana kadar hava açmış ve tekrar kararmaya başlamıştı. Utanmasam kış uykusuna devam edecekmişim, farkın da olmadan.
"Yiyebilecek misin? Yardım etmemi ister misin?" Baskın çıkan sorusu kaşlarımı çatmama sebep oldu. Hafifçe başımı kaşıdım ve tepsideki hiç lezzetli görünmeyen yemeklere baktım.
"Teşekkürler, yardıma ihtiyacım yok." Diye geveledim.
Tepside ki kaşığı elim ile kavradım. Kaşığı tutan elim titriyordu, aldırış etmeden kasenin içinde çorbaya benzeyen sıvıya bandırdım. Kaşığı ağzıma zar zor götürüp, içindeki sıvıyı boğazımdan aşağı gönderdim. Berbat bir tadı vardı. Yüzümü buruşturmamak için kendimi tuttum. "Ne var bunun içinde?" Soruyu içimde tutamamış, sitemli bir ses ile sormuştum.
"Seni dinç tutabilecek ne varsa koymalarını söyledim. Betin benzin atmıştı. Güç toplaman lazım." Dedi.
"Ben formumdayım zaten. Yemeyeceğim." Diye isyan ettim. Kaşığı tepsiye bıraktım ve ona tepsiyi uzattım. İtiraz veya ısrar edeceğini düşünüyordum. Fakat tepsiyi elimden almış kendi kucağına koymuştu. Rahatsız bir şekilde yerimden biraz daha doğruldum. Kaşığı tekrar içi dolu olan kaseye doldurdu. En fazla ne kadar kötü olduğunu ölçmek için olsa gerek, benim ağzıma götürdüğüm kaşığımı umursamadan ağzına götürdü. Tadını ölçer gibi dudağını büktü.
"Abartılacak kadar kötü değil." Ardından tekrar kaşığı kasedeki iğrenç sıvıya daldırdı. Kendisi içecek sanıyordum. Benim ağzıma doğru uzattığında bozguna uğramış gibi şaşkınlıkla ağzımı açtım. Şaşırmam onun için mükemmel bir fırsat olsa gerek, kaşığı açık olan ağzıma soktu. Kaşlarını çattı ve derin bir nefes verdi. "Bunun hepsi bitecek, Umay. Bitirmeden bu yataktan çıkmana izin vermiyorum." Dedi. Bir daha kaşığı kaseye götürdü. İtiraz etmeme hiç fırsat bırakmıyordu. Sessiz geçen saniyeler boyunca, kase bitene kadar kaşığı ağzıma götürmüş zorla bana o sıvıyı içirmişti.
Kasenin yanında duran pembe bir topu gösterdi. "Tatlıda getirmiştim yanına. Yemek ister misin?" Neden her şeyi bu kadar ince detayına kadar düşünüyordu anlam veremiyordum. Başımı olumlu anlamda salladım. Kaşığı kasenin yanına bıraktı. Çatala uzanıp pembe toptan küçük bir parça böldü. İçinden çıkan beyaz krema ve kırmızı meyve ağzımı sulandırmıştı. Çatalı bana uzattığında dudaklarımı büyük bir hevesle açtım. Çatal ağzıma girdiği gibi dehşet güzel bir tat, ağzımın içinde patlamıştı adeta.
Gözümü yumdum ve boğazımdan bayıldığıma dair sesler çıkardım. Gözümü tekrar açtım. Benim mest olmam, onun tebessüm etmesini sağlamıştı. Tatlıyı tabağı ile birlikte tepsiden aldım. Çatalı da onun elinden kurtardım ve büyük bir iştah ile yemeye başladım. Tatlıyı sonuna kadar yerken, o sıvıdan sonra cenneti yaşadığımı hissettim. Tatlıdan başımı kaldırıp teşekkür etmek için ona baktım. Onun bakışları dudağımdaydı. Dudağımı yaladığımın farkında bile değildim.
"Tadı çok güzelmiş." Dedim mest olmuş gibi.
Kaşları hafif havalandı, bakışlarını dudaklarımdan çekmeden, "Öyle miymiş?" dedi.
Sesindeki tonu anlayamıyordum. Ama sanırım, onun da canının tatlı çekmesine sebep olmuştum. "Evet. Bitirdim ama canın çekmedi değil mi?"
"Tadına bakmadığım bir şeyi, canımın çekeceğini düşünmezdim." Tatlıdan bahsediyordu ama dudaklarıma bakıyordu. İçimde bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Yutkunurken boğazında ki adem elması da hareket etmişti. Elimdeki tabağı çatalı, onun kucağında ki tepsiye bıraktım. Gözlerini benden ayırmıyordu. Tereddütle ona bakmaya başladım.
Yüzü ile yüzümün arasındaki mesafeyi kısaltmak ister gibi biraz daha yatakta yanıma yaklaştı. Üstten üsten bana bakarken, başımı hafif kaldırmak zorunda kalmıştım. Nefesi artık yüzüme çarpıyordu. Gözlerinde ki yeşil, ilk defa bur kadar koyu bir tona bürünmüştü.
"Aybars-" İsmini fısıldamam fırsatmış gibi uzun parmakları ile çenemi kavradı. Yüzük ve serçe parmağı boynuma değiyordu. Kalan üç parmağı çenemi acıtmadan sıkıca kavramıştı. Başımı biraz daha kaldırmamı sağlamıştı. Burunlarımız birbirine temas ediyordu artık. Nefeslerimiz çarpışıyordu. İçimdeki hisler büyük bir yangına sürükleniyordu. Bir şey, içimde kıpır kıpır hareket ediyordu. Kalbimden mi geliyordu bu his, yoksa midemden mi; büyük bir bilinmezlik içindeydim.
"Tadına bakmak istiyorum." Dedi büyük bir istekle.
"Tatlı bitti ama." Dedim saf bir şekilde. Sesim benden bağımsız, kısık çıkmıştı.
Aybars gülümsedi. Beni delirtecek türden bir gülümsemeydi. Gözlerini, gözlerimden çekti ve dudağıma baktı. Çenemde duran baş parmağını, alt dudağımda gezdirdi. Zorlukla yutkundum. "Belki burada bir tutam kalmıştır?" Dedi, dudağımı kastederek.
Kirpiklerim istekle titredi. Bir an için onun dudaklarını keşfetme arzusu beni sarmaladı. Hiç aklımda yokken, zihnime aşılanan düşünce kafamı döndürüyordu. Bir kaç saniye benden bir tepki bekledi. Belki de duymak istediği cevap için bekliyordu. Hiçbir cevap vermeden bakışlarımı dudaklarına değdirdim.
Bu cevap onun için yeterliydi. Dudaklarımızın buluşmasına çok az mesafe kala, içinde bulunduğumuz odanın kapısı açıldı.
"Çocuklar, ne bulduğuma inanamayacak-" Altur adeta bağırmasını tok bir şekilde keserek, odanın ortasında durdu. Onun sözünü kesmesine eş zamanlı olarak Aybars'ı göğsünden iterek kendimden uzaklaştırmam bir oldu. Aybars'ı itmem ile halen bacağında duran tepsi sarsıldı ve yere büyük bir gürültü ile düştü.
Aybars'ı büyük bir boşluğa atmışım gibi kala kaldığın da bakışlarım Altur'u buldu. Ağzı açık kalmış, bize mahcubiyet ile bakıyordu. Elindeki kitapla olduğu yerde donmuştu. Aramız da çok uzun bir sessizlik oluştu. En sonunda Altur, mahcubiyetle sessizliği böldü.
"Lütfen bana ilk öpüşme anınızı baltaladığımı söylemeyin." Altur'un cümleleri yüzümün daha fazla yanmasına, utançla sıktığım yorganı daha fazla kendime çekmeme sebep olmuştu. Aybars gözünü yumdu ve derin bir nefes çekti.
Eli ile anlını ovalamaya başladı. "Bir dahakine, medeni bir insan ol ve kapıyı tıklat." Sonra kendi kendine söylendi. "Yok, seni buraya çağıran ben de kabahat." Dedi ve ayaklandı. Yataktaki varlığı yerini büyük bir boşluk aldı.
Beyaz saçlarını karıştırdı ve "Çok önemli bir şey olmasa böyle girmezdim." Dedi Altur.
Aybars, sabır dileniyormuş gibi Altur'a bakıyordu. "Neymiş o çok önemli olan bir şey?"
Altur elinde ki kitabı zafer dolu bir ifade ile kaldırdı. Ardından ikimizi de hayretlere düşürecek o cümleleri kurdu. "İmparatorluk ile ilgili önemli bir tarih kitabı. Hem de birinci cildi. Eva'nın krallığından ödünç aldım."
Ağzım bir tutam açılırken, Aybars onu düzeltme gereği duydu. "Çaldın yani. Nasıl becerdin?"
"Çalmadım. Ateş krallığının varisi Eva Ignarion, bizzat kendisi verdi."
...