(Bu bölüm için şarkılar: 🎧 Les- Childish Gambino. 🎧 Lifeline- Mellina Tey)
...
Ateş Krallığına gidene kadar Aybars'ın azarlarını işitmiştik. Ciddi ciddi Altur ile beni karşısına alıp azarlamıştı. Azarlaması bitene kadar susmuş ve tek kelime etmemiştik. Sonra birazda olsun sinirleri dinince, ona aklımdaki planı anlatmıştım. O ise beni sorgulamamış hemen kabul etmişti. Ne olursa olsun arkamdan ayrılmayacağına emindim.
Onun varlığından emin olmak önümdeki yolu aydınlatıyordu. Her anlamda.
Taşlık boş bir arazideydik. Altur, Ateş Krallığı’na büyülemek için hazırlık yapıyordu. Önünde ince duman şeritleri, kıvılcımlar gibi göğe yükseliyor; kırmızı ve turuncu ışıklar karanlığın içinde çırpınan kuşlar misali etrafa saçılıyordu. Odun kokusu ve ısının ağır basan havası ciğerlerime dolarken, yanıma yaklaşan tek serinlik Aybars’ın varlığıydı.
Cebime elini, sanki orası hep ona aitmiş gibi rahatça daldırdı. Taşı aldı. Ben sadece izledim; sorgulamadan, sormadan… Taşı, kendi cebinden çıkardığı siyah bir ipe bağladı. Hareketleri aceleci değil, düşünceliydi; her düğümde parmakları taşın üzerinde biraz daha oyalanıyor, sanki dokunuşuyla içine bir şey işliyordu.
Boynuma astığında, parmak uçları derimde kısa bir süre kaldı.
“Uyuduğun zaman…” dedi, sesi karanlıkta yankılanan bir hatıra gibiydi, “Taş ile derinden bir bağın olduğunu gözlemledim. Elinden hiç bırakmamıştın. Belki de bu taş, bir nebze olsun içindeki yangını dindirebilecek bir şeydir.”
Sözleri içimi ısıttı. Ateşin sıcaklığından değil… başka bir şeyden.
Başımı çevirip Altur’un bize bakıp bakmadığını kontrol ettim. Sonra hızla Aybars’a döndüm. O uzaklaşmaya hazırlanırken, koluna uzanıp onu yakaladım. Parmaklarımın altındaki kas, gergin bir yay gibiydi.
Bir adım yaklaştım. Gözlerindeki hafif şaşkınlık ve anlam arayışı, beni vazgeçirmek yerine harekete geçirdi. Parmak uçlarımla yükseldim, yanağına hafif, neredeyse yok gibi bir buse kondurdum. Zaman o anda incelmiş camdan sızan ışık gibi kırıldı; nefeslerimiz durdu, dünya tersine döndü.
Herhangi bir tepki almadan hızlıca geriye çekildim. Onun yüzüne bakma cesaretim vardı, çünkü yaptığım şeyin yanlış olmadığını biliyordum. Ama Aybars, bakışlarını yere dikmiş, kıpırdamadan duruyordu. Sanki rüzgârın yönü değişmiş, bu anın ağırlığını anlamakla meşguldü.
En sonunda gözlerini bana çevirdi. Gözlerindeki yoğunluk sadece bana aitti. Dudaklarını araladığında, konuşmasına izin vermeden söze girdim.
“Yanlış anlama… teşekkür için.” Dedim. Onun gözlerindeki ormana daldım; sislerin arasından, güneşin ışığı gibi tebessümü belirdi. Başını yavaşça salladı.
“Her teşekkür edişin bir buse ile olacaksa, daha fazlası için kendini hazır etmelisin.” Sesindeki keskinlik, sanki bir kılıcın kenarını parmağımın ucunda hissetmek gibiydi. Midemde bir kıpırtı dolaştı, ama bunu gizlemeye çalıştım.
Sonra ne diyeceğimi bilemeyerek saf saf konuştum. “Belli olmaz, belki de ben sana teşekkür edebileceğin bir şeyler yaparım.”
Bu sefer dişlerini hafifçe göstererek keyifli bir gülüş bıraktı havaya.
“Ben bir buse ile sınırlandırmam ama kendimi. Haberin olsun.”
Gecenin soğuğu aramızdan geçerken gözlerim istemsizce büyüdü. Ağzım aralandı, ama söyleyecek kelime bulamadım. O ise, yüzüme yerleşen şaşkınlığı uzun uzun izledi. Bu bakışların ardında yalnızca keyif yoktu; derinlerde, beni yavaşça içine çeken bir davet vardı.
En sonunda aramızda ki hüküm süren sessizliği bozan Altur'un sesi olmuştu.
"Tamamdır. En son hatırladığım kodlar zihnimde bir bir duruyor. Hepsini kayalığa işledim. Fakat yıllardır krallığı görmediğim için, neresine ulaşabiliriz emin değilim." Kararsız bir şekilde yerdeki kayada parmaklarını gezdirdi.
"Büyünün çalışıyor olduğundan emin miyiz? Biliyorsun ki bir krallık için binden farklı büyü kodu kullanılıyor." Altur, Aybars'a ters ters baktı. Aybars omuz silkti.
Altur gözlerini yumdu. Ay sanki bu anı bekliyormuş gibi sadece bir saniyeliğine karardı. Rüzgar daha hızlı esmeye başladı. Altur'un önündeki bir kaya yavaşça ve gürültülü bir ses çıkararak yukarı doğru çıktı. Kaya yukarı doğru çıktıkça, büyüklüğü başımı kaldırmama sebep oldu. Sürtünme sesi kulaklarımda yankı yaptı. Bir anda durdu ve kayanın önünde alevden bir çember oluştu. Alevden çemberin içi kapkaranlık bir boşluğa benziyordu.
Altur bize herhangi bir açıklama yapmadan, açtığı büyülü alev çemberin içine girdi. Aybars arkasından ilerledi. Sonra durdu ve bana döndü. Derin bir nefes aldı ve yanıma yaklaştı. Elimi tutup beni de peşinden alevli çembere sürükledi. Elim, her eline temas ettiğinde, içimden soğuk terler döküyordum. Çünkü her tuttuğunda, bırakmayacakmış gibi tutuyordu. Sımsıkı.
Alevli çemberden karanlığın içine doğru adım attık. Alevin saçtığı ışık karanlığa adım atmamız ile sönmüştü. Etrafımız sadece bir dakikalığına kapkaranlıktı. Ve o bir dakika boyunca Aybars elimi bırakmamıştı. Sonra bir anda etraf aydınlandı. Gözlerim anında yanan ışığa tepki gösteremeden acımaya başlamıştı. Kolunu koluma değecek yakınlıkta hissettim. Sesi kulağımın dibinden geldi. "Burada ki hava yakıcı olabilir. İlk birkaç gün garipseyebilirsin. Hatta vücudun bunu kaldırmaya da bilir." Gözlerimi yavaşça açtım. Acıdan dolan gözlerim ile etrafı görmeye çalıştım.
Havada hafif bir sis vardı. Güneşin yakıcı ışınları, sise rağmen etrafı aydınlatmayı başarıyordu. Ve başımı kaldırır kaldırmaz ilk karşılaştığım şey, yanardağın dumanlı tepesi olmuştu. Ateş Krallığının direkt meydanına çıkmış olmalıydık. Buradaki yapılar, Buz Krallığından çok farklı bir evrenden çıkma gibiydi.
Güneş, lav göllerinin üzerinden yükselirken, başkentin silueti kızıl bir dalga gibi ufku sardı.
Obsidyen duvarlı evler, sabahın ilk ışığını emip içten yanıyormuş gibi parladı.
Her çatı, yukarıya doğru kıvrılarak alevin donmuş hâlini almış; bacalardan duman yerine, kısa ömürlü kıvılcımlar savruluyordu. Sokakların iki yanına dizilmiş kehribar pencerelerden kızıl ışıklar taşarak taş kaldırımları alev tonlarında boyuyordu. Yakut tozuyla işlenmiş kapı eşiği desenleri, her adımda güneşte parlayan minik yıldızlar gibi göz kırpıyordu.
Havanın sıcaklığı, çıplak tenin üzerinde dalga dalga gezinirken, her nefes lavın kokusunu taşıyordu.
Burası sadece bir şehir değildi; her taşında, her kıvılcımında, Ateş Krallığı’nın damarlarında akan o sönmeyen öfke vardı.
Altur önümüzde durmuş, iki yanardağın ortasına inşa edilmiş koca saraya bakıyordu. Buz Krallığının sarayı gibi herkese açık değildi. Ürkütücü uzunlukta yanar mızraklardan oluşmuş bir sınır vardı saray için. Mızrakların üstünde ise... kelleler vardı. Sorun şu ki saray kocamandı ve etrafını sarmış her mızrağın üstünde bir kelle vardı. Onların cezalandırma şekli kanımı dondururken, farkında olmadan Aybars'a biraz daha yaklaştım.
Aybars sıfır tepki ile etrafa bakıyordu. Bir koruyucu olarak, her krallık ile birebir görüşmüş olabilirdi.
Acaba daha kaç tane prenses ile görüşmüştü?
Kaşlarımı çatmış, Aybars'a gözlerimi dikmiştim. Aybars en sonunda bana başını çevirdiğinde ise, sanki az önce ona içerlenip, kitlenmemiş gibi, başımı ters bir yöne çevirdim.
Neyse ki Ateş Krallığının prensesi ile yüz göz olmak zorunda değildim. Sonuçta onun ile başı belada olan hali hazırda bir adam vardı.
İki gitti, kaldı altı.
İşim baya bir zordu.
Başımı Altur'a çevirdim. Altur bir anda kollarını birbirine geçirip çok kısık ses ile mırıldandı. "Burası küçükken de ürkütücüydü... gelmeyeli daha korkunç olmuş."
Korktuğu krallığın öfkesi değildi. Krallığın Varisinin öfkesiydi.
Bunu ona söylerdim, ama şuan düşündüğüm daha başka ve beni ilgilendiren meseleler vardı.
Aybars beni kendisiyle beraber saraydan uzakta bir sokağa doğru yürüttü. Alturda arkamızdan ayak izlerimizi takip ediyordu. Bir anda Aybars'ın elini bıraktım. Aybars boşta kalan elime baktı, sonra anlamlandıramadan bakışlarını yüzüme çevirdi.
"Kendim yürüyebilirim. Sen sadece önden yürü ve bana yolu göster." Yüzüne bakmadan konuştum. Ve bakışlarımı dümdüz tutmaya çalıştım. Neden böyle tavırlı davrandığımı anlayamasa da, üzerime gitmek istememişti. "Peki. Sen ne dersen o." Dedi ve önüme geçti. Yol boyunca sessizlik, üçümüzün arasında rüzgar gibi gidip geliyordu. Aybars önde, ortada ben ve en sondan Altur yürüyordu. Aybars ikide bir dönüp, beni yokluyordu ama ben; göz teması kurmuyordum.
Aslında, yok yere Aybars'a kurulmuş olabilirdim. Belirsizlik en sevmediğim şeylerden birisiydi ve ben cevabımı almadan, Aybarsdan gelen hiçbir türlü teması kabul edemezdim. Çok ani bir karardı ama Aybars'ı yakından tanımıyordum. Çok eskiye dayalı bir geçmişimiz olsa bile, yeni yeni birbirimizi tanıyorduk.
Krallığın sokaklarında sessizlik hakimdi. Tek tük insanlar vardı. Onlar gibi giyindiğimizden, kimse garip karşılamamış yada tabiri caizse umursamamıştı. Yol boyu sıcaktan terlemiş olsam da kimseye belli etmeye çalışmışım. En sonunda otel gibi dev bir yapının önüne geldik. Aybars yine arkasını dönüp bana kısa bir bakış attı. Sonra peşimden gelin dercesine işaret verdi. İçeriye girer girmez dışarısından daha sıcak bir hava yüzüme çarptı. O kadar çok bunalmış ve sıcaktan daralmıştım ki anlatamazdım.
Otelin lobisinde tuhaf bir varlık bizi karşılamıştı. Dersi kül rengiydi ve boyu ortalamaya göre kısaydı. Gözleri yerine sarı birer taş vardı sanki. İnsanı andıran, ama çokta insanla alakası olamayan bir varlığa benziyordu. Aybars cebinden üç tane kağıt çıkarıp görevli varlığa uzattı.
Varlık üçümüzü de süzdü. Fakat beni, ikisinden biraz daha uzun süzmeye başladığın da Aybars önüme geçip, beni bakış açısından çıkarttı.
"Biraz daha uzun bakarsan, senin o boncuk, muzlu lolipop sarısı gözlerini deşerim. Oda anahtarlarını ver." Aybars'ı arkadan gördüğüm için sırtının kasıldığını fark ettim. Varlık hiç garipsemeden anahtarları çıkardı. Aybars'ın gerçekten sinirlendiğini bilmem, ama buradan birisi olarak davranmak ve dikkat çekmek istemiyorsak, halkın öfkeli yapısını örtü gibi kullanmalıydık.
Aybars üçümüz için ayrı oda tutmuştu. Her katta en fazla dört oda vardı zaten. Bizim odalar da dördüncü kattaydı. Aybars ile odalarımız yan yanaydı, Altur karşıdaki odayı almıştı. Ben anahtarım ile odaya girdiğim gibi kendimi yatağa atmıştım. Yatakları sıcacık ve yumuşaktı. Yerde halı yoktu, çünkü zaten zemindeki taşlar her yere sıcaklığı yayıyordu.
Yatakta terden sadece birkaç dakika durabilmiştim. Ayaklanıp odayı incelemeye koyuldum. Yuvarlak yemek masası, lavabosu, eşyalar için küçük bir dolap ve sarı ışıklı çirkin bir aydınlatması vardı. Lavabodan içeri girdim ve suyu kontrol ettiğimde, su yerine lav kullandıklarını öğrenmiş oldum. Ben sıcaklıktan geberirken kim bilir Altur ne haldeydi. Sahiya gidip bir Altur'u yoklasam iyi olurdu.
Kendi odamdan çıktım ve Altur'un kapısını tıklattım. Kısa bir süre bekledikten sonra, Altur hafifçe kapıyı aralayıp bana baktı. Küçük aralıktan yine mi sen dercesine bakması komiğime gitmişti. "Altur çok sıcak değil mi? sen halen daha nasıl yaşamını sürdürebiliyorsun?"
Altur bu sefer tek kaşını yukarı kaldırdı ve başını kapı aralığından dışarı çıkardı. Koridorda kimse var mı diye baktıktan sonra beni kolumdan tutup içeriye çekti. Altur'un odasına girmem ile yüzüme buz gibi bir hava çarptı.
Evet aynı odalara sahiptik, ama o elementini kullanıp bütün odayı buzla kaplamıştı. Buzun serinliği içimi ferahlatırken Altur'a öfkeyle çıkıştım. "Hileci! benim odamı da buzla kaplat."
Altur başını olmaz dercesine iki yana salladı. "Baksana etrafa. Her ne kadar kat kat buz yapmama rağmen eriyorlar. Dikkat et ayağın takılmasın." Daha cümlesini yeni bitirmişken, ayağım takıldı ve sert bir şekilde yere düştüm. Ben yerde cebelleşirken, Altur yardım eli bile uzatmamış, üstten üstten ben demiştim bakışı atmıştı.
Ben henüz kalkamamışken kapı tıklatıldı. Altur kapının deliğinden baktı önce. Bıkkın bir nefes verip bana seslendi. "Seninki geldi. Düzgün davran." Dedi ve kapıyı açtı.
Kalkmayı beceremiyordum. Çünkü yer tamamen ıslak bir buzdu. Kolumu hafif kırıp yere yasladım. Elimi başıma koydum ve yerde öylece mal gibi uzandım. Kalkamıyorsam, rezilliğimi azaltmalıydım. Ama daha çok rezil bir görüntü veriyordum.
Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Altur'un kahkahası odada yankı yaptı. Aybars'a arkam dönüktü. Nasıl bir yüz ifadesi vardı bilmiyordum. Altur bu sahne karşısında, bayılırcasına kahkahalar atıyordu.
"Senin Feriha yerde modellik yapma kararı aldı sanırım. Al götür bari, birazda senin odanda modellik yapsın." Göz devirmemek için kendimi çok zor tutmuştum.
Aybars yanıma yaklaştı ve belimin iki yanından tutup beni kolaycana kaldırdı. Ayaklarımın üzerinde durdum. Yine düşecek gibi olmuştum, bu sefer Aybars'ın kolundan destek aldım. "Çok komik Altur. Açta kendi kıçına gül lütfen." Dedim. Altur atışmak için bana laf atacaktı. Araya Aybars girdi.
"Tamam bu kadar yeter. Ateş Krallığının kütüphanesine girip, bilgi toplayalım. Hazır hava kararmadan."
"Tamam hadi gidelim." Kapıya yöneldim. Yine düşecek gibi oldum. Bu sefer refleks ile Aybars beni tuttu. "Sen gelmiyorsun. Burası Buz Krallığına benzemez." Dedi ve beni kucaklayarak odadan çıkardı. Ben daha kucakta taşınmanın şokunu atlatamadan, bana itiraz etme şansı vermemişti.
Yüzü yüzüme çok yakındı. Yeşillerini önüne dikmiş, beni karşıdaki odama taşıyordu. Sert yapılı yüzünde hafif çıkmış sakalları vardı. Burnu hafif kemerliydi. Bu kadar yakınlaşmayı ve teması beklemiyordum.
Odamdan içeri girdi. Beni, sanki çok normal bir şey yapmış gibi, yere bıraktı ve utançtan kızaran yüzüme baktı. "Ne? Sen üç gündür baygınken, nasıl taşındığını düşünüyordun?"
"Baygınken tepki veremem. Ayıkken taşıman tuhaf oldu." Diye açıklamada bulundum. O açıklamama kulak asmadan, kapıya doğru yürüdü.
"Biz bir kaç saate döneriz. Sen burada dur ve dinlenmene bak. Yemek nasıl isteyeceğini biliyorsun." Kapının yanında ki hizmet tuşlarını gösterdi. "Biz gelmeden buradan sakın ayrılma."
Kapı kapandıktan sonra odanın içine derin bir sessizlik çöktü.
Yatağa uzandım, bir süre Aybars’ın yüzündeki ciddiyetle karışık o telaşı düşündüm. Sonra yorgunluk tekrar bedenime çöktü, gözlerim istemsizce ağırlaştı.
İçimde açıklayamadığım huzursuz bir his vardı, sanki Aybars’ın sesindeki sertlik beni hâlâ kovalamaya devam ediyordu. Çok geçmeden uykuya daldım.
Gözlerimi açtığımda, Ateş Krallığı’nın kütüphanesindeydim.
Burası devasa, kubbeli bir salondu. Duvarlar baştan başa koyu kırmızı mermerle kaplıydı; raflar siyaha çalan, parlak damarlar taşıyan abanoz ağacından yapılmıştı. Kitap ciltleri altın işlemelerle süslüydü, ancak çoğunun üzerini is lekeleri kaplamıştı. Tavanda, camdan yapılmış dev bir güneş figürü vardı; merkezinde ateş kırmızısı taşlar yanıp sönüyor, sanki nefes alır gibi hafifçe parlıyordu.
Yalnız değildim. Aybars ile Altur, rafların arasında sessizce ilerliyordu. Aybars’ın yüzü gergindi, her zamankinden daha dikkatli adımlar atıyordu. Ben ise onları uzaktan takip ediyordum. Aybars aniden durdu, elini raflardan birine koydu. Dokunduğu kitap, ince ince duman çıkarmaya başladı.
O anda kütüphanedeki bütün lambalar titredi. Tavandaki cam güneşin ışığı sönüp yerini derin, boğucu bir karanlığa bıraktı. Yalnızca raf aralarına sıkışmış incecik kırmızı parıltılar kaldı.
Bir fısıltı başladı… önce uzaklardan, sonra yakınımda.
Ses, binlerce sayfanın aynı anda çevrilmesi gibiydi; uğultulu, sabırsız. Kelimeleri seçemiyordum ama bir ritmi vardı, sanki eski bir dua okunuyordu.
Aybars ise yavaşça geri çekiliyordu, gözleri büyümüştü. Tam o sırada rafların arasında bir kitap kendi kendine düştü. Cildi yere değdiği an, kütüphanenin taş zemini çatladı. Çatlaktan ince kırmızı ışık sızdı. Işık, zeminde bir damar gibi ilerleyip Aybars’ın ayaklarının altına ulaştı. Aybars bir adım atmaya çalıştı ama sanki görünmez bir güç onu orada tutuyordu.
Koşmak istedim ama bedenim ağırlaştı, adımlarım yerin içine gömülüyordu. Altur, Aybars’a uzandı fakat aniden etrafındaki raflar, ağır kapılar gibi kapandı. Kitapların arasından siyah, sayfaları rüzgârla açılan ciltler dışarı fırladı, sanki görünmez eller onları fırlatıyordu.
Bir anda etraf karardı. Sadece bir kaç saniye süren karanlık, tüylerimi diken diken etmeye yetmişti bile. “Aybars!” diye bağırdım ama sesim boğazıma saplandı. Dudaklarım hareket ediyor, ama sesim çıkmıyordu. Ardından etraf aydınlandı.
Kütüphanenin zemininde iki tane cansız beden vardı. Görüntü zihnimde derin ve acı bir çatlak oluşturmuştu.
Gözlerimi açtığım zaman nefesiz kalmıştım. Hızlıca yataktan doğruldum. Kaç saat uyuduğumu bilmiyordum. Odanın içi karardığına göre akşam olmuş olmalıydı. Odadan çıktım ve önce Aybars'ın odasının kapısını tıkattım. İçerden hiçbir ses gelmiyordu. Aklımdan kötü düşünceleri kovmaya çalıştım. Altur'un odası serin diye, birlikte oturmuş, kütüphaneden buldukları kaynakları inceliyor olabilirlerdi. Altur'un odasına yöneldim. Onun kapısını da tıklattım. Fakat hiçbir yanıt alamadım.
Kalbim göğsümde vahşice çarpıyordu; her vuruşta ciğerlerim daralıp yanıyordu sanki. Parmak uçlarım titreyerek kapıyı defalarca tıkladı, ama içerden tek bir ses çıkmadı. Sessizlik o kadar koyuydu ki, kulaklarımda uğultu başladı; sanki zaman bile durmuştu.
Sıcak taş duvarlar çevremi sardığında, titremem durdurulamaz hale geldi.
Nefesim düzensiz, kısa ve kesikti. Karanlık koridorun sonunda, Aybars ile Altur’un yokluğu sanki fiziki bir boşluk oluşturmuş, içimi derin bir boşluğa çekiyordu.
“Yoklar…” diye fısıldadım, sesi kendimden bile gizlemeye çalışır gibi.
Elimi yavaşça kapı koluna götürdüm, soğuk demir avuçlarımı yaktı. Kilitliydi. Üzerimde görünmez bir ağırlık varmış gibi, bir adım bile atmaya korkar oldum. İçimde büyüyen korku, bedenimi buz gibi bir nehre bırakmıştı.
Kendimi zorlayarak geri çekildim, ama her adımda sanki gölgeler beni takip ediyor, nefesimin sıcaklığını çalıyordu. Sıcak hava ciğerlerime dolarken, o an hissettiğim korku, kütüphanede gördüğüm o kabusun kaskatı kalıntısıydı; kırmızı ışığın yavaşça sızdığı o çatlak, kapanmayan kapılar ve cansız bedenler.
Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken, içinde bulunduğum boşluğun derinliği bedenimi sarmaya başladı. Kalbim, kulaklarımda hınç dolu bir uğultuya dönüştü. İçimde yavaş yavaş yükselen o ürperti, derinlerden gelen, karanlık bir çağrıydı.
...