İçeriğe geç

ŞEYTANIN FISILTISI

Bölüm 9 · 12 dk okuma

ŞEYTANIN FISILTISI

Bölüm 9

9. Bölüm: Arazel

(Bu bölüm için şarkılar: 🎧 Dear Wormwood, 🎧Flaming Red Hair. 🎧Bop It- CreepP)

...

Umay Altunay

Gözlerimi açtığımda, gökyüzü yoktu.

Onun yerine başımın üstünde yeşilin bin bir tonuyla örülmüş, sarmaşıklarla kaplı bir taş kubbe vardı. Duvarlar nemliydi ama içimi ısıtan bir şey vardı burada. Hareket etmeye çalıştım, ama bedenim ağırdı. Zihnimde, dönüp duran gökyüzünün külleri ağırlık gibi çökmüştü üzerime sanki.

"Uyanmışsın," dedi tanımadığım bir ses. Bir kadın sesiydi.

Gözlerimi ağır ağır kapatıp açarken, sesin sahibi önümde duruyordu. Yüzü ışık ve gölge oyunlarıyla belirginleşmiş, ince çizgiler arasında gençliğin ve tecrübenin izlerini taşıyan biriydi. Saçları koyu, omuzlarına dökülen dalgalar gibi, gözleri ise sanki içinde sakladığı sırların yansımasıydı.

"Uzun süren bir uyanış oldu," diye ekledi, sesi yumuşak ama kararlıydı. "Burası, bildiğin yerlerden çok uzakta. Şu an güvendesin, endişelenme." Vücudumda karıncalanmalar hissediyordum. Başımda ıslak ve soğuk bir bez vardı. Ağzımı açıp konuşmaya çalıştım. Fakat düğüm düğüm olan boğazımın acısı yüzümü buruşturmama neden olmuştu.

"İsmim Liora. Ve sen buraya geleli bir gün oluyor. Aybarsdan aldığım bilgiye göre üç gündür uyuyorsun. Bugün de uyanmasaydın dört olacaktı ."

İsmini duyduğum gibi gözlerim odada onun varlığını aradı. Ama onu göremedim.

"Boşuna kendini yorma. O gitti." Dedi, ardından bana bir tüpten şırıngaya çektiği sıvıyı koluma enjekte etti. Boğazımdaki düğümü yutmaya çalıştım. Kendimi zorlayarak da olsun konuştum. "Nerede?" Dedim. Sesim var ile yok arasında çıkmıştı. En son zindandaydık. Sonra ne olduğunu tam olarak hatırlamıyordum.

Liora, iğneyi dikkatle masanın üzerine bıraktı. Ardından gözlerini bana çevirdi; o bakışta merhamet de vardı, saklanan bir gerçek de. "Aybars… seni buraya getirdikten sonra fazla kalamadı," dedi. Sesi hâlâ yumuşaktı ama kelimeler, içimi üşüten bir rüzgâr gibi üzerimden geçti. "Bazı şeyleri yoluna koyması gerekiyordu. Seni buraya emanet etti." Kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra içimi rahatlatmaya çalıştı. "Akşam olunca geri döneceğini söyledi."

Zihnimde puslu görüntüler dönmeye başladı. Zindanın soğuk taş duvarları, Aybars’ın sesi, kırılan zincirlerin gıcırtısı… Sonra her şey bulanıktı. Sadece karanlık ve acı vardı.

"Burası neresi?" Yavaş yavaş konuşmaya başlıyordum. Görüş alanımdaki bulanıklık da gitmeye başlamıştı. Tek odalı bir eve benziyordu. Hiçbir köşesi yoktu, sade yuvarlak bir evdi. Beyaz duvarları sarmaşık tutmuştu. Yuvarlak Pencerelerinden içeriye ışık sızıyordu. Kapısı bile yuvarlak ve ahşaptandı. Sanırım küçük bir kliniğin içindeydim. Ve aşırı rahatsız edici bir yatağın üzerinde uzanıyordum.

"Buranın bir adı yok. Ama biz buraya Arazel deriz. Dilimizde, 'gizli kalanın kalbi' anlamına gelir." Liora konuşurken gözleri kısa bir an için uzaklara kaydı. Sanki hafızasından silinmemiş, ama dile de dökülmemiş bir anının içinde yürüyordu. Sonra tekrar bana döndü.

Tekrar konuşacakken içinde bulunduğumuz evin kapısı tıklatıldı. Üzerinde olduğum yatağın sertliği sırtımı ağrıtmıştı. Üstümdeki kıyafetler değiştirilmişti. Ve birden gözümü açtığım yerde, zaman algımla oynanmış gibi etrafa bakmaktan başka bir şey yapamıyordum.

Liora kapıyı açmaya gitti. Ardından içeri hiç tanımadığım birisi girdi. Saçları beyaz, gözleri cam mavisiydi. Burnunda hafif kemer vardı, kirpikleri ve kaşları da beyazdı. Beni görür görmez, yüzünde içten bir sevinç oluştu.

"Demek kundakçı uyanmış."

Bana doğru yaklaştı ve hemen ayak ucumun oraya oturdu. "Ben Altur. Sen beni tanımıyorsun, ama yaklaşık üç gündür tanışıyoruz. Zindandan birlikte çıktık." Gözlerinde ki mutluluk ben uyandım diye miydi, yoksa hep mutlu bir kişiliğimi vardı, anlam verememiştim.

Boğazımdaki düğüm sertleştiğinde öksürmeye başladım. "Su..."

Liora masa başında bir şeyler ile meşgulken, Altur hemen ayaklandı ve masadaki sürahiden su doldurdu. Tahta bardakla yanıma döndü. Başımı hafifçe kaldırdı. Yavaş ve dikkatli suyu içmemde yardımcı oldu. Bardaktaki suyun tamamını içtim. İçimdeki yangın bir nebze olsun durmuştu.

Altur bardağı yavaşça elimden aldı, ardından dizlerini hafif kırarak bana baktı. Gözlerinde açık, saklanmayan bir dikkat vardı.

"İlk başta senin yaşayacağını sanmadım," dedi. Sesi önce şakayla karışık gibiydi ama ardından tonu ciddileşti. "O taş bedenini parçalıyor gibiydi. Aybars seni taşırken sende hâlâ yaşam belirtisi olup olmadığını anlamaya çalışıyorduk. Şimdi seni böyle görünce... tuhaf hissettim."

Altur’un gözleri kısa bir an Liora’ya kaydı. Liora hâlâ masasının başında, çeşitli bitkileri ayıklıyor ve küçük şişelere damlalar koyuyordu. Odanın içinde neredeyse fark edilmeyen bir kaygı dolaşıyordu.

"Neden yardım ettin?" dedim. Sesim hâlâ kısık ama artık daha netti.

Altur hafifçe omuz silkti. “Bazen yardım etmenin nedeni olmaz. O an doğru geliyor. Ama…” Durdu. Yüzü ciddileşti. “Seni ilk gördüğümde, içimde bir şeyler uyandı sanki. Garip bir gücün var ve o güç ile etrafındaki insanları çekebiliyorsun.”

"Ben kimim? Ve neden bunları yaşamak zorundayım?" dedim istemsizce. Bu sorunun kendim için bile ne anlama geldiğini tam bilmiyordum.

Altur cevap vermedi. Ayağa kalktı, birkaç adım geri attı. Ellerini arkasında birleştirdi.

“Bunun cevabını şu an verirsem sana haksızlık ederim. Senin kim olduğunu hâlâ kendin bile bilmiyorsun.” Kapının oradaki küçük tahta sandalyeye geçti, oturdu ve derin bir nefes aldı.

“İyileştiğinde Liora sana bazı şeyleri anlatacak. Ama sadece o kadar. Geri kalanı senin izlemen gereken bir yol olacak. Bazı adımlar var, başkasının senin yerine atamayacağı.”

Liora araya girdi. “Altur haklı. Burası, senin için bir ara durak. Güvendesin ama burada uzun süre kalamazsın. Kanın... uyanmış. Artık seni susturmaz.”

Kafamın içi uğulduyordu. Her şey bulanık ama anlamlıydı. Kim olduğumu bilmeden bir şeyin içine çekiliyordum. Ama Altur’un gözleri, Liora’nın sesi... beni ayakta tutan bir bağ gibiydi. Halen avucumda duran taşın varlığı içimi ürpertmişti. Üzerimdeki kıyafetin ceplerinden birine koydum. Theron'u bulamamıştık. Ama en önemlisi Theron'un halen hayatta olduğunu hissedebiliyordum. Taşı bana veren, Theron'un illüzyonuydu. Theron nasıl olduysa, biz gelmeden zindandan kaçmıştı. İçim bir nebze olsun rahattı.

Yavaşça doğruldum. Artık nefes alabiliyordum. İlk kez, gerçekten uyanmış gibiydim.

"Sarayı yaktım." Derinden bir aydınlanma yaşamıştım. Sonra Altur'a baktım. "Benim yüzümden yandı Altur."

Altur aşağı yukarı başını salladı. "Saray yıkılır, yeniden inşa edilir Umay. Dert edeceğin saray olmasın. Bundan sonra ne yapabileceğini düşün."

Altur’un sözleri içimde yankılandı, ama zihnim hâlâ o görüntülere saplanmıştı. Gözlerimin önüne tekrar geldi: gökyüzünü kaplayan kanatlı siluetler, karanlık bir güneş gibi yükselen bir savaş çığlığı, ve ben. Alevlerin içinde yok olan ben.

Geçmişin ve geleceğin görüntüleri zihnimde bir bir hızla geçti.

Bunları gördüm çünkü birileri yada bir şey harekete geçmemi istiyor.

Sonra kendimi düzelttim. Birisi yada birilerinin yapabileceği basitlikte bir çağrı değildi. Bir imparatorluğun çağrısıydı. Yeryüzünden ismi bile yok edilen bir imparatorluk. Sayfalardan karalanan, haritalardan silinen, varlığı hatırlanmayan, ismi lanetlenen, sekiz elemente hüküm eden bir imparatorluk. Krallıklar, imparatorluğu yıkarak ortaya çıkmıştı.

Birbirine dolaşmış iplerin, ucunu görmem için ilk kurulan krallığa gitmeliydim.

Hızlıca oturduğum yerden kalktım. Üstümü başımı düzelttim. Sonra etrafıma baktım. "Gitmem gereken bir krallık var. Gitmeden önce bir çanta lazım ve birde plan." Elim ile saç kökümü tuttum ve panik yaptım "Benim hiçbir şeyim yok, ne bir planım, ne bir çantam, ne bir kimliğim! Ne yapacağım." Sıfırdan başlamak kadar zor bir durum yoktur. Hele benim gibi, sürekli rotası değiştirilen bir insan için oldukça sıkıcı bir işti. Ezbere bildiğim yollar beni yanıltıyordu, ilerlediğim yolun sonunda bir çıkış bulamıyordum.

Altur sandalyeden kalktı "İlk başta derin bir nefes al ve meyvelerden biraz atıştır. Üç gündür ağzına bir lokma bile girmedi." Ve beni itekleyerek, taş masanın yanındaki sandalyelerden birine oturttu. Karşıma geçip kucağıma meyve tabağını verdi. Derin soluklar almaya çalıştım. Garip şekilli meyvelerden birini alıp sorgulamadan ısırdım. Tadı görüntüsünden daha güzeldi. "Bu seferki yolculuk nereye?" Altur da meyvelerden bir tane alıp bana eşlik etti.

Dolu ağzımla hiç gocunmadan cevapladım "Ignarion Krallığına." Altur krallığın ismini duyar duymaz, meyveden aldığı ısırık boğazında kalmışçasına öksürmeye başladı. Ona doğru hafifçe eğilerek yaklaştım, sırtına bir kaç kere vurdum.

Altur gözlerini irice açtı, öksürüğünü bastırmak için boğazını tuttu ama birkaç saniyelik sessizlik bile onun krallığın adını duymaktan ne kadar irkildiğini anlatmaya yetmişti. “Ignarion mu dedin?” diye tekrar etti, sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. Ardından gözlerini kaçırdı, sanki duvarlar bile bu ismi duymaktan çekiniyordu.

“Evet,” dedim, dudaklarımda hâlâ meyvenin tadı varken.

Altur başını eğdi. Parmaklarını masanın pürüzlü taş yüzeyinde gezdirirken düşüncelere dalmış gibi göründü. Sonra yavaşça konuştu: “Ignarion... Kuruluşun kıvılcımı, çöküşün ilk kıyamıydı. Orası, hâlâ ayakta kalan ama yaşadığını unutturmuş bir krallık. Ateş orada yalnızca doğanın unsuru değil, geçmişin laneti gibidir. Yolları iz sürmez, güneşi doğurmaz. Krallığın sınırları hâlâ dumanla çizilir; gireni yutar, çıkanı suskun bırakır.”

"Sen biliyorsun yani... krallığın yerini?" Dedim meraklı bir tınıyla. Elimde meyvenin sadece çekirdeği kalmıştı. Çekirdeği masadaki peçetenin içine koyup yeni bir meyveyi elime aldım.

"Kısmen." Kısa kestirmeye çalışsa da soru sormaya devam ettim.

"Nerden biliyorsun?" Bu sefer çocuk gibi gözlerini kaçırdı. Rahatsız olmuş gibi, sağ eli ile sol kolunu kaşıdı.

"Sen Buz elementinin varisi değil misin? Ateş krallığının yerini neden biliyorsun?" Meyveyi ısırırken pür dikkat onu gözlemliyordum.

"İyide ben sana böyle bir bilgi vermedim. Nerden biliyorsun?" Yüzümde şeytani bir gülümseme oluştu. Sonra sanki bu soruyu söylemesini bekliyormuşum gibi konuştum.

"Her şeyi gördüm Altur. Uzun bir uykuydu evet, ama artık benden bir şey gizleme bence." Altur beyaz kaşlarını çattı ve doğru söyleyip söylemediğimi, kendi içinde sorgulamaya başladı. Sessizlik uzadıkça Altur daha da çok tedirginleşti. Oturduğu sandalyede kıpırdadı.

"Bir tanıdık var. Daha önce Buz Krallığını ziyarete gelmişti." Göz teması kurmadan konuşmaya özen gösterdi. Onaylarcasına başımı salladım ve meyveden sesli bir ısırık aldım. "Baya eski bir tanıdık herhalde. Sen zindana girmeden ya da sözde donarak ölmeden önce tanışılmış." Bakışları tekrar bana döndü ve yok artık der gibi baktı. Ben onu umursamıyormuş gibi meyvemi yiyordum. Ne olduğunu ve ne yaşadığını görmüştüm. Hepsi bir bir zihnimde canlanmıştı. Anlatmasına gerek yoktu ama oldum olası gıcıklaşmayı seviyordum.

"Madem her şeyi gördün. Niye soruyorsun?" Sesi oldukça gergindi. Ve bu konunun onu ne kadar üzdüğünü görebiliyordum. Üzerine gitmekten vazgeçtim, asıl konumuza döndüm.

"Bu akşam gidiyoruz. İhtiyacımız olan eşyaları akşama kadar toplayıp, akşam olunca büyü ile gideceğiz." Altur lafımı bölmek üzeriyken üzerine basa basa konuştum "Krallığın kodunu bildiğini biliyorum Altur. Kimden öğrendiğini de... " Sonra meyve tabağını taştan masaya koydum ve ayaklandım.

"Tamam o zaman sizi oraya büyülerim. Ben gelmesem-"

"Sende gelmek zorundasın."

"Neden?"

"Çünkü aksi bir durum oluşursa; sözde eski bir tanıdık olan Ateş Varisi ile görüşürsün." Yanından kapıya doğru yürürken göz kırptım ve kesinlikle sırrın bende güvende bakışı attım. Zaten beyaz olan teninin kıpkırmızı olduğundan emin olunca, bakışlarımı yüzünden çektim.

Buz Krallığının sözde donarak ölen varisi ve Ateş Krallığının tek kız varisi, eski sevgiliydi.

Koca evrende başka kimse kalmamış gibi birbirlerini bulmuşlardı. Neyse ki o kadar garip şeyler varken, bunu garipsemek garip olurdu. Zaten Evellia için, garip kelimesini kullanmak başlı başına bir hataydı.

Ateş Krallığına vardığımızda, nasıl bir senaryo yaşayacağımızdan habersiz, Altur ile Arazelden ihtiyacımız olan kıyafetleri, eşyaları topladık. Arazel her ne kadar küçük bir yer gibi dursa da, gezilecek çok fazla güzel yerleri vardı. Alışveriş yapılabilecek bir sürü yapı vardı. Bütün elementlerin kültürlerine özgü kıyafet satan yerlerden tut, elementlerden esinlenilmiş yemek yerleri bile vardı. Altur ile ilk önce boğazımızın derdine düşmüş, bütün yemeklerin tadına bakmıştık. Ateş halkının giydiği kültürel kıyafetlerden almıştık ve bütün Arazeli baştan aşağı turlamıştık. Burası tüccarların ve satıcıların sık sık uğradığı yerlerden birisi olunca, insanlar burayı ticarete dönüştürmüştü.

Gün batımı yaklaşmaya yakın yorulup bir barı gözümüze kestirdik. Arazel de gördüğüm en lüks yapı olabilirdi. Yapımı için ne kadar para harcandığını tahmin bile edemiyordum. İçeriden dışarıya ışıklar ve sesler taşıyordu. Diğer yapılardan farklı bir havası vardı. Büyük çatısı, sarmaşıkla kaplanmış duvarları vardı. Üzerinde kocaman ışıklı bir tabela vardı.

Kemik Bar.

Altur'a başımı çevirdim. Benden daha hevesli bir şekilde bara bakıyordu. Sonra kocaman gözlerini bana çevirdi. "Çok yorulduk, bence biraz eğlenmeye ihtiyacımız var." Sesinde bir tutam heyecan vardı. Zindan günlerinden sonra eğlenmek onun için bir ihtiyaç olmalıydı. Başımı sallamama bile gerek kalmadan, ikimizde mekanın kapısına doğru yöneldik.

Sonuçta Aybars akşam gelecekti. Akşam olmadan çıkardık.

İçeri girdik. Birden ortamın eğlenceli havası yüzümüze çarptı. İçeri girdiğimiz gibi barmenin tezgahına doğru yöneldik. Altur ismini ilk defa duyduğum içkilerden sipariş verdi. O barmen ile konuşurken etrafı inceleme ihtiyacı duydum. İçerisi kalabalıktı. Herkes kendi halinde eğleniyordu. Sarhoş insanlar, dansçılar, barmen ve direkt dansı yapan bir kadın...

Çok tanıdık bir kadın...

Işıktan dolayı gözlerimi kısarak bakmak zorunda kaldım.

Ağzım kocaman açıldı. Şaşkınlıktan dilimi yutacak gibi oldum. Yanımda oturan Altur'u dürtükledim. "Altur inanmıyorum! Şuraya bak acilen!" Altur neye bu kadar şaşırdığımı bilmeden saf saf etrafa baktı. Çenesinden tutup, doğrudan direkt dansı yapan kadını gösterdim. Bana ne olmuşkine bakışı attığında omuz silktim.

O tanımıyordu ama ben tanıyordum.

Bana yardım eden Cadı Elenviya'nın ta kendisi. Nerdeyse çıplak bir şekil de direkt dansı yapıyordu.

"O cadı bana yardım etti. O olmasaydı biz şuan burada oturmuyorduk. Sen belki de zindanda çürürdün." Diye hiddetle konuştum. Önümüze Altur'un sipariş ettiği içecekler geldi. Altur yüksek sesten beni duyamamıştı, bende cümlelerimi ikinci kez söyleme zahmetine girmemiştim. "Boşversene eğlencemize bakalım." Kendimizi müziğin ritmine kaptırdık. İlerleyen zamanlarda mekan daha da kalabalıklaştı.

Bizde kalabalığa uyum sağlamak için, ortada delirmişçesine dans eden kalabalığa katıldık. Birbirimizi döndürüyor deliler gibi tepiniyorduk. Hayatımda daha önce hiç bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. İçkilerin tozunu sanırım bir tık fazla kaçırmıştık. Görüş açımdaki insanlar garip şekillere giriyor, gözüm kararıyor, midem bulanıyordu. Ama bütün bunlara aldırış etmeden dans ediyordum.

Arkamdan biri bana çarptı. Ben onu kafama takmadan önümde Altur ile eğleniyordum. Bir süre sonra Altur yeni içecekler almak için yanımdan ayrıldı. Birisinin kolunu boynuma atması ve yakından temas etmesi birden bire tüylerimi diken diken etmişti. Daha ben tepki vermeden hızlıca kolunu benden çekti. "Bu sıcakta ne böyle, ateş krallığından mısın?" Yanıma benden yaşça büyük, yabancı bir adam yanaşmıştı. Saçlarında yer yer beyazlıklar vardı. Sakallarında içkinin ıslaklığı vardı. Ve oldukça rahatsız edici bakışları ile beni süzüyordu.

"Evet. Uzaklaşmanı tavsiye ederim." Dedim ve elimin tersi ile omzundan itekledim. Sonra, pislik ile temas etmiş gibi, elimin tersini kıyafetimle temizlemeye çalıştım. Adam bu hareketimi görmüş yine de pes etmemişti.

"Sıcaklığım ile yakarım seni mi diyorsun, güzellik?" Adamın saçmalamalarına kulak asmadan, ondan uzaklaşarak, o var olmamışçasına dans ediyordum.

Onun benden uzaklaşmaya niyeti yokmuş gibi peşimden geliyordu. "Varsın, beni yakan senin güzelliğin olsun bebeğim." Bebeğim kelimesinin sonunu bastırarak söylerken, ağzımı açıp adamın ağzının payını vermek için arkamı dönmüştüm. Adam bir anda kafasına geçirilen masa ile yere yığılırken, masa adamın başından geçmiş boynunda durmuştu. Ağzım açık, adamın yere yığılmasını izledim. Yere kafasından geçirilip boynuna takılan masa ile yığılı kalırken, bakışlarım yavaş yavaş yukarı kaldırdım.

İlk başta Aybars'ın ayakkabısını gördüm. Yutkundum. Bakışlarımı yukarı çıkardıkça Aybars'ın tam karşımda dikildiğini gördüm. Bana, burada ne yapıyorsun bakışı atıyordu. Sanki burada, cümlenin akışını bozan tek yanlış benmişim gibi. Hiç bir mantıklı açıklama bulamamış omuz silkmiştim.

Kalabalık bir anda durdu. Sesleri kapattılar ve yüksek ses yerini, kalabalığın korku seslerini almıştı. Altur, elinde iki içecek ile Aybars'ın yanında belirince, neler olduğunu anlamlandıramamıştı. Önce etrafı inceledi şaşı gözleri ile. En sonunda bana baktı. Kafamı ayvayı yedik dercesine salladım.

Kalabalıktan iri yarı bir adam Aybars'a doğru ilerledi ve hiddetle bağırdı. "Sen kim oluyorsun da mekanımda sorun çıkarabi-" Aybars hızını alamadan, gücünü bile kullanmaya gerek duymadan adama kafa attı. Kalabalık korku ile çığlık attıp geri çekildi.

"Koruyucu, Aybars Toran. Mekanında sorun çıkarmıyorum, sorunun ta kendisi olan mekanını kapatıyorum."

...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.