İçeriğe geç

ŞEYTANIN EMARELERİ [+18]

Bölüm 4 · 11 dk okuma

ŞEYTANIN EMARELERİ [+18]

Bölüm 4

3. BÖLÜM: YANAN KANATLAR

3. BÖLÜM: YANAN KANATLAR

"Bize yaşamayı hayat geçtikten sonra öğretiyorlar."

Montaigne

Hayat abluka olmadan önce, sessiz bir fırtına gönderir. Ablukaya alışmamız için. Karanlık bir zehir gelir, ilk önce etrafını sarar daha sonra hayatı. Zehirlenirsin, ölmemek için nefes almazsın ama nefes almadan da hayat yaşanmazdı.

Avukatlık zor bir meslek, hele önüne çıkışı olmayan bir dava geliyorsa. Memur Bey'in o haberi bize verdikten sonra abluka olmuştun, sanki dünya dönmeyi bırakmıştı ama biz zorla yaşamaya devam ediyorduk. Olmamalıydı, zehirlenmemeliydik. Sadece yaşamalıydık ama hayat önümüze öyle bir seçenek koyuyordu ki, ne yaşayabiliyorduk ne de zehirlenmeden nefes alabiliyorduk.

Gözlerimi yavaşça kapattım. Sakindim, öyle olmalıydım. Benim mesleğim buydu. Kördüğüm olmuş ipi yavaşça açacaktım ve zehirlenmeyecektik. Ama bazen evdeki hesap çarşıya uymazdı. Memur Beyle beraber, Ömer Halis'in kaldığı hastaneye doğru gittik. Atlas'ın öldüresiye dövdüğü adam. Ömer okuduklarıma göre, Sarıyer de bir harp okulundan mezun oluyor ve direkt Asker oluyor, geçmişi sadece bununla ibaretti.

İnanın sadece 22 yaşında olmasına rağmen eli şu ana kadar hiçbir belaya bulaşmamış, beklemiş ve en kara belasına bulaşmış.

Ağır bir cümleydi ama gerçekti, şu ana kadar aklımda toparladığım tek şey Atlas'la uğraşan bir kişi var Büyük Bey ve Atlas bana Büyük Bey'le arasında neler geçtiğini anlatmamıştı, anlatamamıştı.

İstanbul Adliyesinden çıkalı on dakika olmuştu, ama benim hastaneye girmeye gücüm yetmiyordu. Çünkü kamera kayıtlarını izlemekten biraz da olsa korkuyordum, beni neyin karşılayacağını bilmiyordum. Daha doğrusu, bizi.

Hastanenin büfesinden sigara almıştım ve paket nerdeyse bitecekti. Elimdeki son sigarayı da bitirdikten sonra yavaşça banktan kalktım, derin bir nefes alarak içeri girdim, hastanenin içindeki rezervasyon alınan yere gittim.

"Nasıl yardımcı olabilirim," dedi masanın başındaki kadın.

"Merhaba," dedim sakince. Elim kabanımın içindeki avukat kartımı çıkarttım.

"Ben Avukat Alyeska Gök," dedim. Ve elimdeki kartı kadına gösterdim, kadın kartı alıp baktı.

Ayağa kalktı, "Buyurun Avukat Hanım nasıl yardımcı olayım? diye sordu. Avukat kartımı tekrardan bana uzattı, alıp kabanıma tekrardan koydum.

"Ömer Halis," dedim sakince. "Bugün ölü bulunmuş, olay yeri inceleme ile görüşeceğim birde odasına gireceğim. İznim var." dedim ve çantamdan izin kağıtlarını çıkartıp ona verdim. Bakmadan ban uzattı, "İzin belgesine gerek yok, sizi diretmen güvenlikle beraber Ömer Halis'in odasına gönderiyim." dedi ve telefondan birisini aradı.

Yavaşça o bölmeden uzaklaştım ve gelecek kişiyi bekledim.

Asansörden güvenlik olduğunu düşündüğüm kişi bana doğru yaklaştı.

"Efendim, buyurun." dedi ve eliyle geçmem için yolu gösterdi. Yavaşça baş selamıyla ilerledim. Kat 3'e çıktık. Ömer Halis'in odasının olduğunu tahmin ettiğim yer polislerle doluydu. Bir polisin yanına giderek, "Merhaba." dedim. Polis yavaşça bana döndü, elindeki tableti göğsüne doğru tuttu.

"Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?" diye sordu.

Kabanımın içinden izin belgelerini ve avukat kartımı ona doğru uzattım.

"Avukat Alyeska Gök, olay yerine girmem ve kamera görüntülerini alma iznim var." dedim düz bir tonda. Eline verdiğim kağıda ve avukat kartıma baktı.

"Tabi, Avukat Hanım." dedi sakince elindekileri tekrar bana uzattı. Aldım ve tekrar yerine koydum. "Şuan bildiğiniz üzere orada bir inceleme daha yapılmadı, siz sadece elinizi etrafa sürmemek şartıyla bakabilirsiniz. Kamera kayıtlarını da flaşa aktardıktan sonra size verebilirim, bir kaç dakika sonra dönerim. Zanlını oda numarası 22, buyurun geçin. Dediğim gibi elinizi hiçbir yere sürmeyin ve hiçbir şeyi almayın." dedi hafifçe bana gülümseyerek.

Anlamış gibi başımı salladım ve 22 numaralı odanın oraya doğru yürüdüm. Odanın kapısının üstünde sarı şeritler vardı, kabanımı elime doğru çektim ve kapının kolunu tutarak açtım.

Oda bembeyazdı, yatağın üzeri dağılmıştı. Beyaz çarşaf yerdeydi, yastık yatağın üzerindeydi. Bir hayat burada son bulmuştu, eceliyle değil. Birisinin cinayetiyle.

Odaya yavaşça girdim, ilerledim. Gözlerim etrafı taradı, hiçbir şey yoktu sadece etraf dağılmıştı, odanın kameralarının olduğu yöne doğru ilerledim. İki tane kamera vardı, birisi kapının oradaydı. Diğeri ise yatağın karşısında. İlk önce yatağın karşısındaki kameraya yaklaştım, kameranın arkasında beyaz bir kağıt gibi bir şey vardı. Polisin dedikleri zihnimde canlandı, bir şeye dokunmamalıydım ama o kağıt oraya normal bir şekilde sıkıştırılmış gibi değildi. Hafifçe ayaklarımı kaldırdım.

Elimi kameranın arkasına sıkıştırılmış kağıda attım ve kağıdı yavaşça aldım. Kağıdı aldığım gibi kameranın biraz önüne doğru döndüm, kameramı sırtıma alarak kağıdı açtım. Kağıtta bir erkek çocuk vardı ve erkek çocuğunu arkasında kadraja hafifi bulanıklaşmış bir şekilde ufak bir kız çocuğu girmişti.

Çocuk yerde oturmuş bir şekilde yerde duran kağıt mendillerini siyah bir poşete koymuştu. Fotoğraf, hafif bulanıklaşmıştı ama her şey netti. Çocuk şaşkınlıkla fotoğrafını çeken kişiye bakar gibi bir hali vardı. Üstü başı dağılmıştı, ayaklarında ayakkabı bile yoktu.

Fotoğrafın arkasını çevirdim, bir not vardı.

"Sana yapılanları, senden başka kimse unutmaz evlat. Gün gelir sen sana neden bunu yaptılar diye dertlenirsin. Ama sana bunları yapanlar, keşke daha beterini yapsaydım diyenler olacak. Unutma evlat tarih her zaman tekerrür eder. Güzel günler akıldan silinir ama kötü günler silinmeyecek bir şekilde emareler bırakır. Kara günleri unutma, onlar senin yaraların, onlar senin emarelerin. Sen ne kadar silmek istesen de hiç bir emare silmeyecek bir şekilde iz bırakır."

Ve şöyle devam ediyordu.

"Yaralarını dik evlat, önüne çıkan umutları sakın geri çevirme. O umutlar seni ayakta tutar. Sana diyeceğim tek şey. O umuda silinmeyecek bir emare bırakma."

Alt tarafında da bir kaşe vardı ve kaşede Kuleli'nin 2005'e ait kaşesine aitti. Çantamdan telefonu çıkarttım ve arkalı önlü fotoğrafını çektim. Kağıdı aldığım gibi yerine koydum. Zannetmiyorum kameralara tekrar bakacaklarını.

Odanın kapısını açarak çıktım, kapının önündeki polislerden biri bana baktı. Onlara doru ilerledim.

"Merhaba bana flaş verilecekti de." dedim sakince.

Polislerin biri montunun içinden bir flaşı bana uzattı.

"Bunlar efendim odanın saatinden saatine kadar olan kamera kayıtları, izniniz olduğu için size veriyorum." dedi.

Elindeki flaşları aldım, hafifçe başımı sallayarak oradan uzaklaştım.

Şu yirmi dört saat içinde yaşadığım boğulmayı anlatamazdım, ilk defa demeyeceğim ama ilk defa bir müvekkilimin kurtulmasını çok istiyordum.

Bilmiyorum Atlas sanki, ona çamur atılmış ve çamuru temizlerken yanmış. Hayatını asla tam tamıyla öğrenememiştim ama içinde bir yaranın emare bıraktığını hissedebiliyordum. Gökyüzü İstanbul'u iyice daraltmıştı, sanki hava neler yaşadıklarımızı anlamış gibi, kendini iyice karartmıştı. Aralığın başında olmamıza rağmen İstanbul da sulu kar yağmaya başlamıştı bile.

Hastanenin otoparkına doğru yürüdüm, arabamı çalıştırıp otoparktan çıktım. Adliyeye doğru sürdüm. Atlas sadece iki saat daha asliyede duracaktı. Saat daha on bir olmuştu Üst Mahkemede Yargıtay tarafından duruşması var ve benim iki saatte tüm delilleri toplayıp Yargıtay'a sunmam lazımdı, daha dört saatten fazla zamanım vardı. Bunun iki saati delilleri toplayıp geri kalanında Atlas'ın ifadesi olarak düzenlemem gerekiyordu.

Adliyeye gitmem on dakika sürmüştü. Hızlıca odamın oraya gittim, kapısını açarak içeriye girdim. Masamda duran bilgisayarı açtım. İlk önce tesisin kamera kayıtlarını açıp elime tabletimi aldım.

Tesisin kamera kayıtları, yeşil ekranda gibi bir görüntüsü vardı ve fazla bir şey belli olmuyordu. Ama gene de gördüklerimi yazdım. Ömer Halis'in gizlice girdiği yer ve yemekhanenin orada beklemesi ve Atlas'ın olaya dahil olmasını. Olayı biraz dramatize ederek yazmam lazımdı.

Komutan olarak oranın koruması üstündeydi ve o an bir teröristin olacağını düşünüp öyle bir harekette bulunduğunu ve ona Büyük Bey'den selam getirdiğini ve bir PKK üyesinin başkanı olduğunu düşünüp Ömer Halis'e davranışın normal olduğunu yazıp, kaşeleyip imzalayıp Atlas'ın dosyasının içine koydum.

İkinci flaşı da bilgisayara koydum, hastanenin olay anında ki giriş yeriydi. Ful siyahlarla olan bir adam hastaneye giriş yapıyor, elindeki bastonuyla ilerliyor.

Kat 3, oda 22.

Kamera odanın içine giriyor, orada olan olay; adam yavaşça Ömer Halis'e doğru ilerliyor. Yattığı yastığı alıyor. Elindeki bastonu masanın kenarına bırakıyor, yastıkla Ömer Halis'i boğuyor. Bilgisayarın ekranında atan kalp atışları bir anda ex'e düşüyor. Yavaşça arkasını dönüyor, kenara koyduğu bastonu ger alıyor. Bastonun ucundaki duran karga, yada güvercin amblemini kameraya doğru sallıyor. Siyah şapkası yüzünden ne yüzü görünüyor nede sıfatı.

Kamera kaydında izlediğim her şeyi tek tek tabletimden not defterine yazdım, dosya haline getirip bilgisayarıma aktardım. Bütün dosya işlerim bittikten sonra bilgisayarımı alarak odadan çıktım.

Atlas hala buradaydı ve iki saat sonra üst mahkememiz vardı. Dosyada son düzenlemeleri onunla yapacaktım, çünkü daha onunla ifade alıp dosyama geçirmemiştim.

Aşağıya indim ve boş olan 22'inci odaya girdim. Birazdan Atlas'ı getirirlerdi. Çünkü onunla öğlenin ortasında görüşmem vardı, avukatı olarak.

Bilgisayarımı açtım, kamera görüntülerini hazır hale getirdim, telefonumu açtım ve hastane odasında bulduğum notu açtım. Çantamdan sigara paketimi çıkardım, masanın üzerine koydum. İçinden bir dal çıkardım.

Alevlendirdim. Geçen arabanın radyosunda çok güzel bir şarkı çalmıştı, dilime takılmıştı ve şarkı sanki hayatı, kararmış ve kederle içine boğulmuş için gibiydi.

Ağladığım gece yarısı, insanlığın garip sancısı.

Belki de biz öğrenmeliyiz, belki de biz sevmemeliyiz.

Her şeyi gören sen, göremedin mi beni?

Her şeyi duyan sen, duyamadın mı beni?

Ve böyle devam ediyordu, anlamlıydı ve yaralıyordu.

Anlatıyordu ve karalıyordu.

Odaya elleri önünden kelepçelenmiş bir şekilde Atlas girdi. Sabah gördüğümden daha da karanlıktı, daha da çökmüş.

Elimdeki sigaradan derin bir nefes aldım, bilgisayarı ona doğru çevirdim. Yavaşça karşıma oturdu, gözlerini ağır bir şekilde açıp kapattı. Önündeki bilgisayara ruhsuz bir şekilde baktı, kelepçeli eliyle bilgisayarın oynatma tuşunu bastı. Hastane odasının görüntüleriydi.

Bilgisayarda ses kayıt dosyasını açtığım için Atlas'ın şuan vereceği ifadeyi yazmama gerek yoktu.

"Bu adamı bir yerlerde gördün mü? diye sakince sordum. Elimdeki sigarayı masanın üstüne koydum zaten bitmişti.

"Hatırlamıyorum, yüzünü görsem belki. Ama geçmişimde bana sadece ufak bir yardımı olmuştu, sadece adıyla. Onu hayatımda hiç görmedim." dedi, ruhsuz ve sakin bir şekilde.

"Geçmişinde ne gibi bir yardımı dokundu sana?" diye sordum.

Büyük elleriyle ilk önce ensesini ovuşturdu, daha sonra da şakaklarını.

"Ortaokul zamanında, kardeşim kayıptı. Biz sokakta yaşıyorduk ve onu bir anda kaybettim. Bulamadım, aklım yerinden çıktı." derin bir nefes aldı. Sandalyemde geriye doğru yaslandım, kollarımı önüme doğru birleştirdim.

Oda ellerini ensesinde birleştirdi ve masaya doğru eğildi. Gözlerini göremiyordum, neler hissettiğini anlayamıyordum.

"Daha sonra sokaktan arkadaşlarımız vardı, çete gibi bazen evlere giderdik. Para almaya yada yaşlı insanlara yardım edip şeker parası almaya. Asaf, kardeşim o anda onun olmadığını fark ettim bana dediler ki bir adamın peşine takılmış, dedikleri her yeri didik didik aradım. En sonunda Büyük Bey'in bir adamı geldi ve bana şöyle söylediğini hatırlıyordum; "Eğer Büyük Bey'i mutlu edersen, sana kardeşini bulacak." dedi kaderle. sanki o anı tekrar yaşıyormuş gibi bir ruh haline bürünmüştü.

Sandalyesinde benim gibi geriye yaslanmıştı. Gözlerini gözlerime dikmişti, açık mavi gözleri. Karalara bağlanmıştı. Lacivert bir okyanus olmuştu. İnsanların gözleri, değişebilir miydi?

Değişirmiş, ama en çok değiştiği an; içi kederle dolu olup yosun tutmuş bir kaya gibi beklerken.

Atlas da şu an öyleydi, küçük bir çocuk gibi geçmişteki olayını bana anlatıyordu.

"Ben o zamanlar küçüktüm Avukat, çelimsiz bir velettim. İnsanlar bize, keşçi, hırsız, çocuk kaçıran, tecavüzcü gibi bakıyorlardı. Ama biz sokakta kalmış, yetim ve öksüz birer çocuklardık."

Bir deyim var ya, o an içime öküz oturdu. Yüreğim bu küçük çocuk için parçalandı. Lacivert gözleri, sanki koskocaman okyanus olmasına rağmen boğuluyordu ve beni bu boğulmaya anlattığı geçmişiyle yıkıyordu. Bir geçmiş bir kişiyi yıkabilirdi. Ama sanki o anlattığı an bende onunla beraber yıkılmıştım.

Enkaz olmuştu ki yıkılmıştık sanki. Boğazıma bir yumru oturdu, hafifçe sırtımı dikleştirmeye çalıştım ama başarısız oldum. Gözlerimi lacivert gözlerinden ayırmadım. Oda, ayırmadı.

"Sonra bu adam geldi, benden iyiliğini yıllar sonra isteyeceğini söyledi. Asaf'ı bulup bana bırakıp gitti." dedi sessizce.

Boğazımı temizleyip, kapanan telefonumu açıp ona gösterdim. Önce sakince gösterdiğim fotoğrafa baktı, daha sonra kaşlarını çattı.

"Bunu nerede buldun, Avukat?" diye sordu merakla.

"Hastane odasında, kameranın üstünde vardı. O an gözüme ilişti, bende fotoğrafını çektim." dedim sakince. Masanın üzerindeki bilgisayarımı kendime doğru çevirip, kamera kayıtları dosyasını kapatıp, normal bir şekilde masanın üzerine kapalı bir şekilde geriye bıraktım.

"Fotoğraftaki çocuk kim?" diye sakince sordum.

Gözleri telefonumdaydı, yavaşça ona doğru eğildim ve diğer fotoğrafa geçtim. "Arkasında da böyle bir not vardı." dedim.

Notu okudu, gözleri yavaşça.

Sert bir şekilde ademelmasını oynattı, tekrar ve tekrardan.

"Kuleli'nin 2005'e ait olan kaşesi var. Sen de hatırladığım kadarıyla Kuleli de okumuştun, bu not seni tanıyan birisinin yazma ihtimali kaç?" dedim.

"Bu fotoğrafı ilk defa görüyorum ve bu fotoğraftaki erkek çocuğu da benim." dedi.

Tekrardan yutkundu.

"Ve çeken kişi Kuleli deki öğretmenim. Ama bu notun ve fotoğrafın orada ne işi var, çözemedim. Bu not da kendime bir şey yapmıştım ve küçüklük fotoğrafımı tesadüfen çekmiş, 1997 yılında 6 yaşında oluyorum zaten, o gün beni çektikten sonra kimsesizler çocuk yurduna bırakmış. 8 yıl sonra da beni oradan almaya gelmiş ama ben ve kardeşim kaçmıştık o zaman, kardeşimi de ben o yurtta bulmuştum. Çünkü aklımız ermiyordu ama o zamanın yurt görevlisi DNA Testi yapmıştı ikimize ve kardeş olduğumuz ortaya çıkmıştı," dedi sakince gözleri gözlerime kitlenmişti.

"Daha sonra aklım başımdayken kardeşimle kaçtık oradan, bu fotoğrafı çeken kişi de yıllar sonra bizi sokakta bulmuştu ve beni Kuleli'ye kendi yazdırmıştı. Kardeşimle beraber. Ben 6 yaşındayken kardeşim daha bir yaşındaydı ama kimliğini üç dört yaş büyük yazdırmışlar çünkü kimsesizler yurduna alamazlarmış, tabi o zamanlar kimsede merhamet yok. Yurt müdürü halime, halimize acıyıp üç yaş büyük yazdırmıştı. Biz kaçmadan önce de kimliğindeki yaşını düzelttirmişti." dedi.

Lacivert gözlerinde kan havuzu vardı, denizin hatta okyanusun ortasında kalmış kimsesiz bir balık gibiydi.

Sözleri birer yaralı, çocuk.

Ama bakışları, o yarayı saran kocaman adamdı.

Sarsa ne olur, açık yaralar kabuk bağlar, sen o yarayı dikmek istersin, daha da kanar. Daha da acır. Dikiş atsan bile o yara seni ölüme sürükler. Yara bantları da süs görevini üstlenir. Ne yarayı sarar, nede acıyı dindirir.

"Ben," dedi sakince. "Avukat, yaşamak istedim özgür bir kuş gibi. Ama benim kanatlarımı yaktılar, kül olup ölmeyi bekledim. Bende silinmeyecek bir şekilde emareler bıraktılar. Ben kül ve emarelerimle birlikte, kanatsız bir kuş gibi yaşamaya çalıştım, o da nasıl devam edecekse." dedi sonlara doğru alayla.

Onu kurtarmak istiyordum, onu bu davadan bu sözlerin arkasındaki kurşunlardan kurtarmak istiyordum.

"İki gün sonra mahkemede görüşeceğiz, senin ifadeni yazılı bir dosya haline getireceğim ve son düzlüğe gideceğiz. Ben seni kurtaracağım, ben buna mecburum. Geçmişin, beni hiç bir şekilde ilgilendirmez ama bundan sonra geleceğindeki adımlarda bende olacağım. Ben buna mecburum. Sen sadece kafanı şu an geçmişinden çek ve geleceğine odaklan." dedim.

Masadan bilgisayarımı aldım.

"Unutma," dedim sessiz bir şekilde.

"Emarelerin izleri de kalır. Emarelerin izleri bir umutla da silebilir." diyerek sorgu odasından çıktım.

Başlayacaktı, hayat. Devam da edecekti, zehirlese bile. Karatsa bile geleceği, en ufak bir umutla aydınlanabilir. Bunu bizden başka, umut edenlerden başka kimse bilemezdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.