İçeriğe geç

ŞEYTANIN EMARELERİ [+18]

Bölüm 5 · 11 dk okuma

ŞEYTANIN EMARELERİ [+18]

Bölüm 5

4. BÖLÜM: DİLSİZ RUHLAR

"İşte o zaman içten sözler dökülür yürekten. Maske düşer, yüzler kalır ortada."

Lucretius.

Günahlar.

Bizi cehenneme götürüp, kavurana kadar yakacaklar. Belki de iyilikler de öyleydi. Nereden bilebilirdik. İyilikler bile bize kötü şeylerle dönebilirdi. Kime nasıl iyilik yapacağını tabi ki de insan bilemezdi ama yaptığın bütün iyilikler, en ufak bir kötülükle yok olabilirdi.

Adliyeden çıkmıştım, Atlas'ın davasına daha iki gün vardı. Saat dörttü, hava kara bulutlarla çevrilmişti, gözlerim yorgunlukla ağrıyordu. Ben ilk defa Adliye de böyle marotonlu bir davayla karşılaşmamıştım. Kahvaltı bile etmemiştim ben midem açlıktan kazınıyordu, arabamı otoparktan çıkartıp, deniz kenarında bir kahvaltıcıya sürmüştüm.

Biraz trafik vardı, gözlerim çok ağrıyordu.

Başım ağrıyordu, kalbimde de bir ağrı vardı. Ruhumdan mı bedenimden mi bilemiyordum ama ağrıyordu işte. Öyle işte, sözler tükeniyor bazen, bir melodi yükseliyor kayaların ardından tanıdık bir melodi gibi geliyor ama sen bilmiyorsun ki bu son şarkı.

Sen bilemezsin zaten, kime nasıl nerede davranacağını. Sen bir iyilik yapsan bile, insanlar senin bir kötülüğünde seni silerlerdi. Bunu anlamam uzun sürmemişti. Lise yıllarım güzel geçmemişti, ağır geçmişti. Hem ailemin dağılmasından hem de yanlış arkadaş seçimlerinden. Kötü yıllardı.

Annem, canım annem. Sadece onun için iyi bir avukat olmak istemiştim, ama o da avukat olama mı göremeden göçmüştü buralardan uzak diyarlara.

Şişli'den Haliç'e gitmek neredeyse bir saatimi almıştı ama varmıştım, deniz kenarının biraz ilerisinde kapalı otopark vardı. Arabamı oraya çekip, deniz kenarına doğru yürümüştüm. Havanın cazip bir havası vardı, çok güzeldi ama çok yakıyordu. Sıcak olduğu için değil İstanbul ne zaman kara bulutlarla çevrili olsa, içimde hep böyle yanan bir his vardı, sebebini bilmiyordum. Çünkü ben en büyük kayıplarımı burada vermiştim. İstanbul benim için güzel bir şehir ama benden aldığı güzel insanlar için kayıp şehirdi.

Bir kitap da okumuştum şöyle diyordu: "Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden." Çok doğruydu, ne kadar kaçıp ayrılmak istesek, dönüp dolaşacağımız yer aynı yerdi.

Çünkü ben, çok kez denedim kaçmayı, kurtulmayı.

Özellikle 17 yaşımdan, duvar yazılarında bir söz okumuştum, "Kimsenin 17'sine zarar vermeyin, yoksa ilerdeki yaşlarda kanamaya devam eder."

Doğru diyordu. Ben çok kez sarmayı denedim yaralarımı ama her zaman aynı yerden kanamaya devam etti.

14, 17, 22 En büyük kayıplarımın olduğu yaşlarımdı, belki dramatize ediyordum ama gerçekten öyle değildi.

Çünkü insan bir kere yaşıyor bu hayatı, kendi, için. Başkası için değildi. Annem ve ben, ikimiz sadece babam için yaşıyorduk. Babam otur derse otur, kalk derse kalktık annemle, bundan ibarettik. Çünkü eski devirde yaşayan insanların beynini yıkamaya çalışsan bile akan su gelir, geri dönerdi.

Annem Kan Kanserinden ölmüştü, 14'ümde. Babam Trabzon'dan ikimizi buraya getirdi. Amcamın yanına. Bilmediğim şehirde, bilmediğim insanlarla, diğer yarım olmadan yaşamaya çalışmak. Bu da benim sınavımdı herhalde.

Güz'dü diğer adım, annem öyle seslenirdi bana. Babam ismime bile karışmamış, tek dediği şey; "Soy adımı taşıyacak, keşke oğlan doğsaydı." demiş ve annemin dediği isimleri bana koymuş.

Alyeska Güz Gök.

Bundan ibarettim, standart bir yaşamım vardı. İnsanlarla arkadaş olamazdım çünkü kimse doğru söyleyen hiç kimseyi yanında istemezdi, yalandan olsa bile.

Trabzon da doğup büyüdüm ama aslen Antepliydim.

Annem ve babam artarda ölmüşlerdi, beni amcam baktı, ki amcamda babamdan farksız sayılmazdı. Sadece tek sevdiğim özelliği beni isteğim bölümde, istediğim şehirde okutmasıydı. Ama geri kalan bütün ortak özellikleri birbirine benziyordu.

Sevgilim belki bir kaç kez olmuştu ama hiç bir zaman birini yüreğimden sevdiğimi hatırlamıyordum...

Ama biri vardı, o bana asla unutamayacağım bir emare bırakmıştı. Ama geçiyordu, zamanla. Acıya acıya, yaralar kabuk bağlayana kadar geçiyordu.

Bunu öğrenmiştim işte, bir insanı ne kadar çok seversen sen, karşındaki sana sadece bakacak, görmeyecek.

Boş bir masaya geçip oturdum. Serpme kahvaltı ve filtre kahve sipariş ettim.

Kahvaltımın gelmesini beklerken, zihnim bana karşılık susmayı değil çığlıklar atmaya devam ediyordu, susmak istese bile açılıyordu işte. Kahvaltım gelmişti, iştahım son zamanlarda yoktu, sebebini mevsim geçişlerine bağlasam da yiyemiyordum yemek.

Telefonumdan ufak bir melodi yükseldi.

Ahmet Gök, arıyor.

Sakin hareketlerle, telefonumu masadan aldım, ama zihinim neden arıyor diye çığlıklar atmaya başladı bile.

"Efendim?" diye düz bir tonda açtım telefonu.

"Merhaba, Alyeska. Nasılsın?" diye sordu amcam tekdüze bir sesle.

Boğazımı temizledim, "İyiyim, amca sen nasılsın?" diye sordum.

Derin bir nefes alarak gelecek olanları bekledim.

"İyi diyelim, iyi olalım. Değil mi?" diye sordu hafif alaylı bir sesle.

"Öyle," diye yanıtladım.

"Umarım aile yemeğini unutmamışsındır." dedi sakin bir ses tonuyla. Gözlerim kocaman açıldı, siktir. Çoktan unutmuştum bile Gök Ailesinin meşhur aile yemekleri. Çokça siktir.

"Hayır." diye kekeledim.

"İyi” dedi, “Bak herkes gelecek, sende geleceksin ben bahane istemiyorum." dedi, sert bir tonla.

"Ama amca, benim davalarım var.." diye devam edecekken sözümü kesti.

"Bak kızım," diye sakince sözümü kesti.

"Eğer sen bu aile yemeğine katılmazsan, babaannenin dilenden, benim dilimden kurtula bilir misin? Sen bu aile yemeklerine katılma zorunluluğun var, sadece ufak bir uyarı gibi düşün bu dediklerimi, hadi sana iyi günler." diyerek telefonu yüzüme kapattı.

Gerçekten, hassiktir yani.

Bak işte Alyeska, ne kadar kaçarsan kaç döneceğin yer gene kürkçü dükkanı.

Meşhur Antepli Gök ailesi.

Antep'ten amcamın, annesi, iki kız kardeşi ve bir kardeşi gelecekti ve bunlarla beraber, çocukları da.

Ben artık, toz olup uçmak istiyordum.

Yemek 29 veya 30 Kasımdaydı, yani iki üç günüm vardı.

Telefonum tekrardan çaldı, Avukat Melda, arıyordu. Kaşlarımı çattım, bu kadın beni neden arıyordu?

"Alo," diyerek açtım merakla.

"Sayın Avukat," dedi sert bir sesle Melda.

"Efendim?" diyerek sordum.

"Müvekkiliniz bütün, ceza yatakhaneyi dağıtmış ve iki adamı da darp etmiş." dedi sert sesiyle.

"Ne?" diye şaşkınca sordum. Masadan hızlıca kalktım, "Ne diyorsunuz? Avukat Hanım." ağzıma yapıştı avukat demek.

"Evet, acilen buraya gelmelisiniz." dedi.

"Tamam, yarım saate oradayım." diyerek suratına telefonu kapattım. Ah Atlas, saldırmak için her anı kolluyordu.

Hapishane sessizdi.

Atlas da sessizdi. Yediremiyordu kendine, burada durmayı. Üzerindeki çamuru yıkayamadığı için, zoruna gidiyordu. İçinde öfkesi vardı, hiç dinmeyen.

Ruhu, kelepçelenmişti. Ruhu dilsiz olmuştu. Konuşmak istiyordu, ama susturulmuştu. O bu belaya bulaştı, bu belaya bulaşmak zaten çamur havuzunda yüzmek gibiydi. O böyle bir şeyi neden yapsın ki? Öyle işte.

Dilsiz bir ruh olmuştu, konuşsa susturulacak, sussa dilsiz kalacak.

Ama kafasında dönen tilkiler rahat durmuyordu, her seferinde zihnini kurcalıyordu. Her seferinde konuşuyorlardı ve Atlas'ın zihninde oluşan çukura yerleşiyordu.

Atlas bundan memnundu, çünkü şu an zihnindeki tilkiler aklının bulanmasını önlüyordu.

Hapishanenin içindeydi, bir camın içinde nefes almaya çalışıyordu sanki. Rutubet doluydu, her yer. Kokuyordu her yer sanki, kararmıştı. Işık bile doğru düzgün yoktu. Aklına Gökalp belirdi, "Amına kodumun yerine iti bağlasan, sokaklar daha güzel diyerek terk eder burayı." derdi, şu an burada olsaydı.

İki gün, sadece iki gün onların yanında olamadı. Acaba şuan ne yapıyorlardı?

Reza, Deniz, Gökalp. Onu özlemişler miydi? Çünkü ne yattıkları yer, nede yedikleri yemek ayrı giderdi. Kuleli den beri aynı yerlerdeydiler.

Birde Barış vardı, ama o Şehit olmuştu. O onları terk etmişti, Vatanının uğruna. Zaten onlarda bu uğurda gitmeye çalışıyorlardı. Boş konuşan Gökalp'i bile özlemişti Atlas.

Sadece yalnız hissetmek yoktu ruhunda, iki gündür rüyalarındaydı Avukat. Cinsel anlamda değildi, çocukluğundaki anılarında vardı. Onu kurtarıyordu ve bu Atlas'ın kafasına yerleşmişti, Yeşil gözler, sırma sarısı saçlar, çilleri hafif pembe dudakları, çilleri ve gamzeleri. Zihnine yerleşmişti.

Ama büyük bir üstadı ona bunları söylemişti.

"Sev," derdi. şöylede devam ederdi; "sevmekten gocunma. Ama sen askersin, evladım. Senin hayatın bir merminin ucundaki azrail de. Senin yüreğin, o kara toprağa yarım girince diğer yarının , bütün hayatı kararmış bir şekilde devam edecek. Sen cennetin kapılarında onu beklerken, o kara günlerinde ölmek için Allah'a yalvaracak. O cehennemi tadacakken, sen cennet de diğer yarının yanmasını izleyeceksin belki de. Oğlum, güneş giren yerde, ışıksız hiç bir yer kalmaz. Ama senin diğer yarının hayatı kararmışken, güneş onun evine girmekten vaz geçer." derdi.

Atlas'a bunu söylediğinde Atlas daha yeni ergenliğe girmişti ve aşk, sevgi duygularına tatma zamanları geldiği için, Asker Öğretmeni ona böyle söylemişti.

Atlas'a bunu söyledikten sonra Atlas sevmekten hiçbir zaman vaz geçmedi ama hiç bir zaman da sevilmedi.

Bu yüzden korkuyordu, o avukata sadece gördüğü için bağlanmaktan, o yeşil gözlere bağlanmak istemiyordu, korkuyordu. Yarım kalmaktan, yarım bırakılmaktan.

"Kalk! Kalk!" diye gardiyan girdi koğuşa.

Atlas sakince etrafına bakındı, herkes it gibi korkmuş, hemen ayağa kalkmıştı. Atlas sakince alt ranzada yattığı için, yataktan doğruldu. Herkes tek tek sıraya girdi, sağdan başladılar saymaya. Atlas'a sıra geldi, "17," dedi sessizce. Gardiyan ona doğru yaklaştı, kaşlarını çatmış ve sinirli bir şekilde.

"Duyamadım!" diye bağırdı. Atlas alayla güldü.

"Niye, sağır mısın?" diye sordu. Gardiyan kaşlarını çattı, arka tarafında asılan jopa yavaşça elini koydu.

"Ooo, asker. Burası sizin tesislere benzemez. Burada ben ne diyorsam o olacak!" dedi hiddetle.

"Öyle mi?" diyerek alaylını sürdürdü.

"Göremiyorum," diye gardiyana yaklaştı. Gardiyan 1.75 boylarındaydı. Atlas ise neredeyse 1.95 idi.

"Devletin, sana verdiği unvanı," diyerek devam etti, ona yaklaşmaya devam etti. "Göremiyorum." diye alayla söylendi.

"Öyle mi?" diyerek sordu gardiyan. Eli direkt arkasında duran jopunu alarak Atlas'a kaldırdı.

Ama unuttuğu bir şey vardı, Atlas bir Üsteğmen idi.

Çevik bir hareketle gardiyanın elini geri çevirdi ve gardiyan daha kendine gelemden Atlas onu yere yatırdı. Jopu alarak ona vurdu.

"Duyamadın mı lan it dölü 17'yi söylediği mi?" diyerek gardiyana tekme attı.

Etraftaki insanlar şaşkınlıkla olanları izlemeye başladılar ama bir şey yapmaları lazımdı, Atlas'ı durdurmak için. Ama neredeyse her kes ondan korkuyordu, çevik bir hareketle gardiyanı ayağa kaldırdı, iki yakasından tuttu ve kendi yüzüne yaklaştırdı.

Tam Atlas bir şey söyleyecekken, gardiyan ön cebinde duran elektrikli tabancayı Atlas'a doğrulttu, Atlas karnında bir gıcıklanma hissetti. Kuleli de çok kez eğitimini görmüştü elektrikli tabancanın. Sadece şu an canı acısa bile vücudundaki sinirleri daha çoktu.

Ani gelen elektrikle gardiyanı yere bıraktı ve eli karnına gitti.

"Şerefsiz, asker oldun da ne oldu? Sonun bu it kulübesinde bitecek!" dedi ve Atlas'a saldırmaya koyuldu. Atlas geriye doğru düştü ama anında silkelenerek kendine geldi.

Düştüğü gibi kalktı. Gardiyan Atlas'ın suratına bir yumruk indirdi ve Atlas'ın suratı sola doğru düştü. Sarsıldı, elini yumruk atılan yere götürdü. Burnu ve dudağı kanıyordu. Sakince nefes aldı ve güldü. Yavaşça gardiyana doğru döndü, gülmesi devam ediyordu.

Ağır hareketlerle ona ilerledi, gardiyan biraz tırsmıştı.

Atlas gardiyanın iki yakasını tuttu ve kafa attı, sesleri duyan diğer gardiyanlar anında koğuşun oraya yığıldı ve kavgayı ayırmaya başladılar.

Alyeska G.

Sakindim, öyle olmalıydım. Çünkü her avukat sakin kalmalıydı. Her kötü olayın karşısında. Anlatabiliyor muyum. Hayattaki en güzel cevap verme şekli sakinliğini ve sükunetini korumaktır.

Karanlık zamanların ardından gelen o sessizliği koruyup devam ettirmektir. Her zaman sakin bir insandım. Mecburdum çünkü. Ben her şeye mecburdum, yaşamaya, kurallara uymaya. Her şeyi tekdüze bir hale sokmayı. Gereksiz şeyleri kafama sokmam gerekmesini, insanların sözlerini umursamamaya. Sessizdim, çünkü kıyamet kopacaktı birazdan. Bir saatlik yolu, neredeyse yarım saate gelmiştim. Hem kızgındım, hem de endişeliydim. Atlas'a bir şey olmasını istemiyordum, çünkü eğer birisini yaraladıysa bu onun aleyhine işler ve siciline işler. Ben onun için neredeyse, peki tama daha 24 saati tamamlamış olsak bile, şuan yaşadığım adrenalin bana ömürlük yeterdi.

Hızlıca Adliyeye girdim, Atlas, sorgu odasına alınmıştı. Melda Hanım beni bir kere daha aramıştı ve sorgu odasına alındığını ve avukatının gelip tekrar sorgu alınacağını söylemişti.

Asansöre binip sorgu odalarının olduğu kata bastım, stresliydim ama belli etmiyordum, ilk işim Atlas'a neden böyle bir aptallık etiğini sormak olacaktı, çünkü yaptığı çok saçma bir girişim, duygularımızı öfkeyle belli etmememiz lazımdı. Öfke bizim yaşam biçimimiz olmamalıydı. Sakin ve kontrollü olmalıydık.

Asansörden indim ve adımlarımın ezberlediği sorgu odasına ilerledim. Elim kapı koluna gitti, sakince nefes aldım ve kapıyı açtım. Atla, elleri ters kelepçelenmiş bir şekilde masada yüzü dağılmış bir şekilde, ruhsuz bir şekilde oturuyordu, onu böyle görmeyi beklemiyordum.

Cidden, her yeri dağılmıştı. Kapıyı kapattım ona doğru yaklaştım, gözleri hala duvarda ve ruhsuzdu. "Sen," diye kekeledim.

Gözleri hala duvardaydı, tam karşı duvarda olan ilk yardım çantasının yanına ilerledim, duvarda asılı duran çantayı aldım ve masaya koydum.

Ruhsuz gözleri bana baktı. Gözlerim sert çehresinde dolaştı, düzgün ama hafif kemerli olan burnu, dolgun dudakları ve dür kirpikleri vardı. Çenesini artık nasıl sıkıyorsa, yüzü kaskatıydı. Mavi gözleri her zamanki gibi gece mavisine dönmüştü. Ruhsuzdu, onu ilk defa böyle duygusuz görüyordum. Gözlerimi onun çehresinden çektim, ellerim ilk yardım çantasına gitti ve açtı.

Pamuğu aldım, hafifçe yüzünde ki yara almış yerlere gezdirdim. Kaşı ve dudağı patlamıştı. Pamuğu ilk önce kaşına değdirdim, acır diye hiç bastırmadım.

Burnundan hafif bir nefes bıraktı ve alayla güldü.

"Ne oldu?" diye merakla sordum.

"Farkında mısın bilmiyorum ama ben bir askerim. Senin pamuğu hafifçe kaşıma sürdürmen sence beni canımı acıtabilir mi?" diye alayla devam etti.

"Sen fark ettin mi bilmiyorum ama," dedim, derin bir nefes aldım ve tentürdiyodu pamuğa sıktım. Bu sefer hafifçe değil sertçe kaşına sürdüm, yaydım. "Kıçını kurtarmak için peşinden geziyorum." diye hayıflandım.

Kaşıyla işim bittiğinde dudağına geçtim, orayı da güzel temizledikten sonra oksijenli bez ve sargı bezini aldım. Küçük parçalara ayırdım ve yapıştırdım. Böyle daha çok, serseri gözüküyordu.

İlk yardım çantasını aynı yerine koydum ve tam karşısına oturdum. "Neden yaptın?" diye sakince sordu.

"Bak," dedi, "avukat." sakince devam etti. "Ellerime bak. Kelepçeli, dağlarda gece gündüz, soğukta ve karanlıkta duran adam." diye devam etti.

"Kelepçeli ve bu kelepçe bende emare bırakıyor." diye son sözünü söyledi.

Gece mavisi gözlerinde bir yıldız kaydı ve bu yıldız onda emare bıraktı. O emare büyüdü ve onu yok etti, ruhsuz etti, sessiz bıraktı, dilsiz bıraktı. Susturdu, kelepçelendi. Sözleri bir kelepçelenerek, rafa kaldırıldı, çamur atıldı ve kirlendi. Durmadı, durmayacaktı da, o yıldız onda ne kadar çok emare bıraksa da o emareleri silmek için, konuşacaktı, dilsizde olsa. O emareyi silecekti, ruhsuzda olsa, o emare onun himayesi altına alınacaktı, gece mavisi gözlerle o emare ruhsuz bırakılacaktı, daha da iz bırakılmaması için.

"O emareleri silmek için bende gece gündüz çalışıyorum." dedim sakince.

Belki saçmaydı ama bu bir gün içinde gözlerindeki yıldız bana da bulaşmıştı, sanki ona zorla bırakılan emareyi silmem lazımdı ben o emareyi silmem lazımdı, o gece mavisi gözlerdeki yıldızı beraber söküp atmalıydık.

Evet saçmaydı, çünkü onu tanımıyordum ama belki de emarelerimiz aynı yaradandı. Kim bilir?

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

6. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

1 yorum