2. BÖLÜM: YANAN KAYALAR
"Kötülüğün beterini kötülük eden görür."
Vergilius.
Yer: İstanbul, Harbiye Harp Ordu Evi
Atlas Balamir;
Soğuktu.
Burası her zaman soğuktu.
Karanlıktı, her zamanki gibi. Sıcaklık yoktu, sevgi yoktu. Var olan tek şey özlemdi.
Bu karanlık ve soğuk yerde sadece özlem vardı. Aile özlemi.
Oda bende yoktu. İnsanlar ailelerini her ne olursa olsun özlerdi, kavalıyken, kızgınken, mutluyken. Ben özleyemezdim, benim özlemem yasaklanmıştı. Ben aile özlemine girersem, yanardım. Sanki hiç yanmamış gibi. Özlersen yanarsın, seversen yanarsın, mutlu olursan yanarsın. Benim hayatım hep yanmakla geçti. Ben hep emir alarak yaşadım hayatımı, belik de bu benim kaderimdi. İnsan kaderini değiştirebilirdi, benim kaderimin değişmemesini önlemek için, kalemi eline aldılar. Benim hayatımı yazdılar ve bende hayatımın onların isteğine göre yaşıyordum.
Ben bir Türk askeriydim, komutandım, üsteğmendim.
Asker olmak, benim asla zoruma gitmez ama istemeyerek asker olmak...
Türküm, askerim ve ben hayatımı insanların hayatını kurtarmak adına çizilmiş kaderimle oynuyordum.
Mecburdum.
Üzerimde asker üniformamla tesisin kapısında nöbetimle duruyordum. Aslında dün nöbetimi yapmıştım ama bir asker gazi olarak buraya geldiği için bu gece de ben yapmak istedim. Zaten uykuyla hiç aram olmazdı, kabuslar devam ettiği sürece ben uyuyamazdım ama insanların rahatça sıcacık evlerinde uyuması için nöbetteydim.
Büyük ihtimalle birazdan Reza gelecekti, devreyi kendine devretmem için söylenecekti, ardından Gökalp daha sonra, Deniz.
Hepsi gelirdi. Ki iti an çomağı hazırla.
"Devrem, çok saçmalıyorsun, iki gün üst üste nöbet olmaz. Hadi bana devret şunu." diyerek elindeki sigarasıyla bana yaklaşan Gökalp geliyordu.
Burnumdan nefes verdim. Uslanmayacaklardı. "Devro hadi be," diyerek arkasından gelen Reza ve Deniz geldi.
"Oğlum." dedim sinirle bir nefes alarak. Kamuflaj montumun içinden sigara ve çakmağı çıkartıp sigaramı yaktım, tekrar montumun içine koydum.
"Oğlum moğlum yok oğlum, burada uykusuzluktan ölmen, beklemeyeceğin." dedi sert bir sesle.
"İnan çokta sikimdeydi yani." dedim aynı sert tonla. İnsanı bunlar hayattan bezdirirlerdi. "Ustam yaptığın çok ayıp, bir gazi geldi illa senin nöbet tuman lazım değil hem sen Üsteğmensin, askerlerin mışıl mışıl tesiste uyurken komutanları ne yapıyı sik gibi bekliyor. Nöbet tutuyor. Senin kadar bir enayi insan görmedim hayatımda." dedi Gökalp.
Sinirle yerde duran taşlardan birini alıp ona fırlattım, hemen yana kayarak kurtuldu. Şerefsiz piç.
"Sizin işiniz gücünüz yok mu? Ne davar gibi benim peşime takılıp kaldınız? Zevkten kalıyorum amına kodumun yerimden, siktirin gidin yanımdan." diye sinirle söylendim.
Deniz yavaşça yanıma yaklaşıp elini omzuma koydu.
"Ustam senin sinirler gittikçe çoğalmaya başlamış gel yarın sana güzel bir esmer bomba bulalım at o siniri gel yanımıza, yada Sevilay’a diyelim, o dünden razı zaten ha?" diye gevşekçe bir soru sordu.
Omzumu indirip kaldırdım. Deniz'in eli aşağıya düştü. Hepsi gevşekçe sırıtmaya başladı. "Bence sen bir git esmer bombaya, sonra gel zırla yanımızda Sunay neden ben sevmiyor diye, tamam mı abicim?" dedim gevşekçe. Bu dediğime Deniz bozuldu, şerefsizin tekiydi işte.
"Füze atsaydın canı daha da az acırdı." diye fısıldandı Reza. Deniz bozulduğunu belli etmeden diklendi.
"Hah!" gibi bir nidalandı.
Kaşlarımı kaldırarak ona baktım, ne oldu dercesine.
"Ulan en azından seviyorum birini. Sen yıldan yıla bir eskort sikiyorsun eskort senin yüzüne bakmadan kaçıyor." dedi sinirle. Bu dediğine güldüm, benle beraber herkes güldü.
"Niye abicim?" diye sordu Gökalp.
"Çünkü eskort geldi geçen gittiğimiz mekana, bir anlatıyor hadi sende gel diye bir ağladı yanımda. İşte gittik geldik. O üzerini giyerken dedi ki, "Geçen ki asker yüzsüz suratsızın tekiydi. Sanki zorla sevişiyormuşuz gibi bir hali vardı. Hiç benim boşalmamı beklemeden odadan beni bırakıp gitti. Ona bir daha vermeyeceğim. Ama sen, beni havalara uçurdun." dedi. Artık kızı nasıl becerdiysen on saat beni bırakmadı. Kasık ağrılarından geceleri uyuyamadım." dedi.
Reza öğürür bir hareket yaptıktan sonra Deniz'e yaklaşarak kafasına bir tane geçirdi. "Sikicem belanı, şerefsiz piç bize ne siktiğin eskortlardan, kasık ağrılarından. Adamın başını şişirmeye gelmedik." diye sinirle Deniz'e söylendikten sonra bana döndü. İfadesizce ona baktım.
"Senin de inadını sikerim. Geç yatağına zıbarıyor musun ne bok yiyorsan ye ben devralıyorum nöbeti." dedi sertçe ifadesizliğimi sürdürdüm.
"Gerek yok." dedim. Reza gözlerime baktı. Kararlılığımı görmüş olacaktı ki kafasını iki yana salladı.
"Peki," dedi omuzlarını düşürerek. "Sadece elini yüzünü yıka, mutfaktan termosla kahve al gel." Dedi.
Derin bir nefes aldım. "Sikicem hepinizin belasını onu istiyorsunuz." diye söylenerek yanlarından ayrıldım.
Tesisin mutfağına doğru ilerledim, tezgahın üzerinde termoslardan birini aldım. Kahve makinasının oraya giderek kendime filtre kahve hazırladım. Termosun dolmasını beklerken lavabonun oraya gidip musluğu açtım, ellerimi suya doğru uzattım avucumun dolmasını bekledim. Yüzümü iki üç kere yıkadıktan sonra, kağıt havluyla yüzümü kuruladım. Kahve makinasından ses geldi. Dolmuştu termos, termosun kapağını kapatıp mutfaktan çıktım.
Mutfaktan çıkarken, sol tarafta bir karartı hissettim. Oraya doğru baktım. Evet bir karartı vardı. Termosu tezgahın üzerine bırakıp oraya doğru yürüdüm. Yemekhanenin orda biri vardı, boyu 1,75 gibi cılız biriydi. Elimi pantolonuma sıkıştırdığım silahıma attım, çıkartmadım. Yavaşça karartıya doğru ilerledim.
Masalarının birinde oturuyordu, hem karanlıktan hem de simsiyah giyinişinden kim olduğu belli olmuyordu.
"Kimsin?" diye sertçe sordum ona doğru ilerlemeyi de sürdürüyordum. Hafifçe sırıttı. Gülme sesi duydum.
"Büyük Bey'in selamı var." dedi ve ayağa kalktı.
Durdum, bir anda durdum.
Büyük Bey.
Şerefsizin biriydi ama benimle işi olamazdı, olmamalıydı.
"Ne?" diye sordum. Ona doğru ilerlemedim olduğum yerde mıhlanmıştım, beynimden vurulmuşa döndüm nerdeyse.
"Büyük Bey diyor ki," dedi ve masadan uzaklaştı.
"Seni başı boş çok bırakmış, biraz oyun oynayası varmış. O köpeğe söyle, sahibine itaat etmeyi unuttu biraz hatırlatalım sahibini özlemiş.." devam edemedi.
Ağzının ortasına silahın kabzasızla vurdum. İnleyerek yere düştü. "Siktiğimin piçi, benim onunla aramda hiç bir bağ kalmadı." dedim ve ona doğru ilerledim.
Arka arkaya gitmeye çalışıyordu, kolundun tuttuğum gibi burnuna kafa attım. Pezevengin dölü. Elini burnuna tutarak yere düştü.
"Ben Büyük Bey'i merak etmiyorum," dedim ve onu yere yatırdım. Silahı arka tarafıma sıkıştırdım, yoksa öldürecektim onu. Bir elimle iki yakasını tuttum ve suratına bir tane yumruk attım.
"Kimsin lan sen? Şerefsiz piç!" diyerek yumruklamaya devam ettim. Ağzı, burnu suratı tamamen kana bulanmıştı, son kez bir yumruk daha attım. Sanki konuşacakmış gibi biraz nefes almasını bekledim.
Yok olmuyor, içim içime sığmıyor. Doğruldum ve silahımı tekrardan çıkarttım, ona doğru uzattım, tam anlının ortasına.
"Kimsin?" diye sakince sordum. Derin bir nefes aldım, öksürük krizlerine girmişti. Her doğrulmasında yere düşüyordu. "Abi," dedi ama devam edemedi. Öksürdü, öksürmeye devam etti.
"Bana para verdi, yemin ederim." dedi, demesine rağmen bir tekme attım.
"Sen şu an ne halt yediğini biliyor musun? Sen şuan bir komutana hakaretten, iki gizlice tesise girmeden müebbet yersin. Şerefsizin doğurup sokağa attığı."
Silahla tekrar vurdum, tekrar, tekrar tekrar. İçim yanıyordu, dumura uğramıştım. Sanki içinde kül olan bir tarafım bir üflemeyle tekrar alevlenmişti ve bunu üfleyen kişi geçmişimden biriydi, şuan olan hiç bir şeyi anlamıyordum. Ne oldu da bir anda çıktı karşıma bu şerefsiz. Silahın tetiğini çektim.
"Söyleyecek misin lan kim olduğunu? Gavur tohumu ha!"
Karnını tekmelemeye başladım, saçlarından tutup yere vurdum, yüzüne baktım bu şerefsizin yüzü hep aklımda olmalıydı, unutmamalıydım.
Kanlar içinde gözleri şişmeye başlamıştı. Gözleri gözlerime değindi.
"İyi şanslar, abi" dedi ve bilinci kapandı.
Yer ; İstanbul Adliyesi
Alyeska G.
Sıcaktı, cehennem gibi. Yakıyordu her şey. Geçmiş, gelecek hepsi yakıyordu. Sessizlik vardı, zehir gibi ortadaydı sessizlik. Kim susuyorsa onu zehirliyordu.
"Peki, olay gecesi bunlar olduktan sonra ne oldu?" diye ifadesizce sordum. Gözleri masada, sigaralara takılıp kalmıştı.
Boğazımı temizledim, gözleri bana kaydı Atlas'ın dalgındı, bu dalgınlık denizin ortasın da duran yanan bir kaya gibiydi. Sanki denizin ortasında dursa bile, içindeki yangını kimse söndüremiyordu. Sanki boğuluyormuş gibiydi.
Çaresizdi, ama güçlü durmaya yemin etmişti.
Denizin ortasında yanan bir kaya gibiydi, sönmeyi beklerken ateşi daha da harlanıyordu.
"Hatırlamıyorum, sanki o an.." dedi devam edemedi derin bir nefes aldı, devam etmek istese bile, boğazına bir yumru oturmuş gibi gözlerini kapadı. Tekrardan derin bir nefes aldı, "Gözlerimin karadığını hissettim, sonra benim arkadaşlarım geldi. Reza, Gökalp ve Deniz."
Masada son kalan sigarayı aldı, yaktı ve devam etti; "Karanlık vardı o anda, duruma uğramıştım, ben bir anda öfke krizi geçirdim." dedi elindeki sigaradan derin bir nefes aldı, külünü yere silkti.
"Bak avukat," dedi sakince ama gözlerinde fırtınalar kopuyordu.
"Ben bir Türk askeriyim, Üsteğmenim ben bir Komutanım. Ben kendi hayatımı vatanıma adadım ve vatanımı korumakla yükümlendim. Benim bu hayatta öldüreceğim tek insan, benim vatanıma ihanet eden şerefsizlerdir ve benim komaya soktuğum kişi de bunlardan biri." dedi ve sigaranın geri kalanını içip bitirdi. Sigaradan geriye kalan tek şey küllerdi.
"İnanın ben itibarımı zedelemek için elimde ne varsa yıkarım ve dürüst bir şekilde vatanımı korumaya devam ederim, çünkü bu benim kaderim." dedi, tekrar durdu derin bir nefes aldı. Çantamı açtım sigara paketimde kalan son sigarayı çıkartıp yaktım, derince bir nefes aldım.
"Peki," dedim sakinlikle. "Askerlik kaderin olmasaydı, ne olurdun." dedim, sigaradan derin bir nefes daha çektim.
"Yada şöyle söyleyeyim, askerlik neden kaderin?" diye sordum. Umursamaz bir şekilde güldü.
"Sizce liseyi Kuleli de okuyan birisi, doktor mu olur avukat mı?" dedi alayla, Kuleli de okuduğunu bilmiyordum. Çünkü dosyası kırmızı şifreliydi. Boğazımı tekrardan temizledim, "Bakın, kendiniz bir avukat tutmadınız ve devlet, size beni adadı ve ben şu ana kadar hiç bir davamı kaybetmedim ve ben sizinle ilk yenilgimi yapmayacağım. Ben 4 yıl avukatlık 2 yılda yüksek lisans yaptım, ben avukatlıkla ilgili her şeyi şu an okuyan profösörlerlden bile daha iyi biliyorum." dedim ciddiyetle.
Elimdeki sigaraya uzandı, elimdeki sigarayı eline aldı ve dudağına götürdü. Şaşkınlıkla ona baktım, kaşlarım hafifçe kalktı. Sigaradan derin bir nefes aldı, benim dudaklarımın değdiği sigara şuan onun dudaklarındaydı. Derin bir nefes aldım, "Ben sizin davanız için çok uğraşacağım ve ben bu performansı sizden de bekliyorum."
"Ben performansımı sizi yarım saat önce anlattım, her şeyiyle her detayıyla. Bütün çıplaklığıyla. Ama benden başka bir performans beklerseniz size seve seve yardım ederim." dedi hem alayla, hem de ciddiyetle.
Alayla güldüm. Kollarımı masaya koydum ve yumruk yaparak çenemin altında birleştirdim, "İnanın ben bu davayı kaybedersem sizden performansınızı özel olarak isteyeceğim, hiç şüpheniz olmasın. He, ama kazanırsak artık performansınızı tesis duvarlarına gösterirsiniz." dedim alayla.
Oda ellerini masaya koydu ve bana doğru biraz yaklaştı.
"İnanın tesisisin duvarlarıyla bakışmanızı ve performansımın ne kadar güzel olduğunu söylemeniz için bu davayı kazanacağız." dedi ciddiyetle.
Ama bir şey oldu, o an onun da dediği gibi bir anda hava karardı, kara bulutlar üstümüze zehirlerini salmaya başladı ve kara haber yayıldı. Zehriyle birlikte.
Kapı aniden açıldı.
Memur Bey içeri girdi.
"Asker," dedi yavaşça.
Zaman ağırlaşmıştı.
Gözlerini yavaşça açıp kapadı, "Senin Büyük Bey hastaneyi ziyaret etmiş." dedi.
Oda bende dumura uğradık, zehri yavaşa saldılar üzerimize. Nefes alırsak ölürdük, almasak da.
"Ne?" diye kekeledim. Gözlerim Atlas'a kaydı. Sinirli değildi, öfkeli değildi. Dedim ya denizin ortasında yanan bir kaya gibiydi. Sönmeyi beklerken daha da harlanmıştı hayatı.
"Öldürülmüş." dedi ağır bir şekilde.
Zaman bir okyanus oldu, üzerimize aktı. Biz okyanusun içinde yanan bir kaya gibi olduk. Yosun bağladık ve biz boğulduk.