Bu bölüm hem takipçim hem de okurum olan avrasyatunelii Adlı hesaba ithaf edilmiştir.
Şakaklarımda trampet çalan o keskin ağrıyla gözlerimi araladım. Gün ışığı, sanki dünkü başarısızlığımı yüzüme vurmak ister gibi perdelerin arasından sızıp gözlerime iğne batırıyordu.
Dün akşamki o lanet olası balo... Yüksek ses, bitmek bilmeyen valsler ve en önemlisi; o kibirli prensin ağzından çıkan zehirli kelimeler. Tüm planlarım, o kadar emek, süslenmek için harcadığım saatler... Hepsi o pislik yüzünden çöpe gitmişti. Gördüğüm muameleyi hatırladıkça dişlerimi gıcırdatıyordum.
Doğrulduğumda, dün gece hıncımı aldığım o darmadağın odayı görmeyi bekliyordum. Yerlerde parçalanmış vazolar, tekmelenmiş koltuklar ve öfkemin kurbanı olan o aynanın kırıkları olmalıydı. Ama oda, sanki hiçbir fırtına kopmamış gibi kusursuz bir düzendeydi. Bakışlarım istemsizce sol elime kaydı.
"Hadi canım..." diye fısıldadım.
Elim, bir cerrah titizliğiyle sargı bezine sarılmıştı. Dün gece aynaya indirdiğim o yumruktan sonra her yerin kan revan içinde olduğunu hatırlıyordum. O kadar mı sızmıştım ki odanın toplanmasını, elimin pansuman edilmesini ruhum bile duymamıştı?
Yataktan kalkıp saçlarımı özensiz ama sert bir topuz yaptım. İçimdeki "Şeytanella" henüz uyanmamıştı ama öfkem tazeydi. Oturma odasına geçtiğimde, masanın üzerindeki manzara bir sanat galerisini andırıyordu. Zeytinler, peynirler, rengarenk reçeller... Hepsi cetvelle dizilmiş gibi yerli yerindeydi.
Üvey annem, o her zamanki sahte asaletini kuşanmış, koltuğunda iğne iplikle bir şeyler dikiyordu. Üvey kardeşlerim ise diğer köşede, dünkü balonun dedikodusunu -sanki kendileri başroldeymiş gibi- iştahla yapıyorlardı. İçeri girdiğim an tüm bakışlar, üzerimdeki o ağır ve sorgulayıcı havaya odaklandı.
Üvey annem, iğnesini kumaşa saplayıp o yapay gülümsemesiyle kafasını kaldırdı. "Sindirella da teşrif ettiğine göre," dedi iğneleyici bir sesle, "kahvaltıya geçebiliriz."
Masaya oturduğumuzda, ekmeğime reçel sürerken bile zihnimde dünkü intikam planlarımı revize ediyordum. Tam o sırada, kapının sertçe çalınmasıyla Drizella yerinden sıçradı. Birkaç saniye sonra kapıdan bana seslendiğinde sesindeki o şaşkınlık ve hafif korku hissediliyordu.
"Sindirella! Birileri... Birileri seni soruyor!"
Beni mi? Bu saatte kapıma kim, neden gelirdi ki? Merakım öfkemle yarışırken kapıya çıktım. Karşımdaki manzara, bir sabah sürprizinden ziyade bir ordu kuşatmasını andırıyordu. Yan yana dizilmiş, güneşin altında parlayan zırhlı muhafızlar tüm sokağı kapatmıştı.
En önde, yüzünde derin ve eski bir yara izi taşıyan, bakışları buz kadar soğuk bir adam duruyordu. Beni gördüğü an, zırhının gıcırtısı eşliğinde önümde saygıyla eğildi.
"Leydim," dedi, sesi otoriter bir tınıyla yankılanırken. "Prens Edrian’ın kesin emri var. Sizi derhal yanına götürmemiz için görevlendirildik."
O zırhlı muhafızların kapıma dayanmasıyla, ne ara odama gidip o düşük yakalı siyah elbiseyi üzerime geçirdiğimi, omuzlarımı bir zırh gibi örten bordo pelerin ceketi ne ara kuşandığımı hatırlamıyorum bile. Zihnim dünkü balonun enkazıyla meşgulken, bedenim çoktan bir savaşa hazırlanır gibi kuşanmıştı.
Beni devasa, görkemli at arabalarına yönlendirdiler. Mahalleli pencerelere doluşmuş, "Sindirella’yı saraya götürüyorlar" fısıltılarıyla ortalığı ayağa kaldırmıştı. Diğer muhafızlar kendi arabalarına binerken, ben ve o yüzünde derin bir yara izi taşıyan adam özel, ağır bir arabaya bindik. Tek sıra halinde hareket etmeye başladığımızda kafamda binbir tilki dönüyordu.
Neden? Neden dün akşam beni o kadar aşağıladıktan sonra, bugün kapıma bir ordu yığarak beni ayağına çağırıyordu? Hadi çağırdın, bu kadar muhafız neyin nesi? Sanki bir leydiyi değil de, azılı bir suçluyu naklediyorlardı. Üstelik neden ben onun ayağına gidiyordum ki? Çok merak ediyorsa atına biner, kapıma gelirdi. Paşamın keyfi bilir tabii!
Karşımda oturan yara yüzlü adama diktim gözlerimi. Heykel gibiydi; bakışlarını camdan dışarı sabitlemiş, dünyayla ilişiğini kesmişti.
"Prens neden beni ayağına çağırdı?" diye sordum, sesimdeki huzursuzluğu saklamadan.
Adamda tık yok. Sanki ben orada yokmuşum, sanki havaya konuşuyormuşum gibi ne bir cevap verdi ne de göz ucuyla baktı. Sinir kat sayım yavaş yavaş yükseliyordu. Sorumu daha net, daha sert bir tonla tekrarladım:
"Prens neden beni çağırdı? Önemli bir durum mu var?"
Yine aynı duvar. Yine aynı hissizlik. Artık sabrım taşma noktasındaydı. "Beyefendi!" dedim sesimi yükselterek. "Ben burada duvarlarla konuşmuyorum herhalde, bana bir cevap verir misiniz artık?"
Tahmin edin ne yaptı? Hiçbir şey. Sanki karşısında bir kadın değil de can sıkıcı bir sinek varmış gibi davranmaya devam etti. İşte o an, içimdeki o alev topu patladı. Bu adamın benden böyle kolayca kurtulacağını sanıyorsa çok yanılıyordu.
Ne olur ne olmaz diye bordo pelerinimin gizli cebine sakladığım hançeri, bir el çabukluğuyla çekip çıkardım. Saniyeler içinde yerimden fırlayıp hançerin soğuk namlusunu adamın şah damarının tam üzerine dayadım.
İlk defa o taştan suratında bir kıpırtı oldu. Ama beklediğim korku ya da şaşkınlık değildi bu; adamın gözlerinde, bir sanat eserine bakıyormuş gibi garip, hayranlık dolu bir ifade belirdi. Hançerin ucu tenine değerken nefesimi yüzünde hissedeceği kadar yaklaştım.
"Prens," dedim dişlerimin arasından, "beni neden görmek istedi? Hemen söyle."
Adam, boğazındaki ölüme rağmen istifini bozmadan, o tuhaf hayran bakışıyla konuştu: "Bilmiyorum... Oraya varınca kendiniz anlarsınız."
Sonunda bir cevap alabilmenin verdiği o küçük zafer hissiyle rahat bir nefes aldım. Hançeri yavaşça çekip yerime geri oturdum. Eğer muhafızı buysa, Prens Edrian'ın beni nasıl bir cehennemin ortasına çağırdığını tahmin bile edemiyordum. Ama bir şeyi unutuyorlardı: Ben o cehennemde yanmaya değil, orayı ateşe vermeye gidiyordum.
At arabasının içindeki o ağır sessizlik, sarayın görkemli kapılarına varana kadar bozulmadı. Prens Edrian, sanki kendi kopyasını bulmuş gibi suskun ve donuk bir muhafız seçmişti yanıma.
Sarayın avlusuna girdiğimizde, krallığımızın o ikiyüzlü ihtişamı bir kez daha yüzüme çarptı. Sefil halk, misafirlerine sığınacak bir oda bile veremezken; kraliyet hanedanı misafir prensler için koca bir sarayı tahsis ediyordu. "Saray saraydır," diye geçirdim içimden, dışarıdaki yoksulluğu düşünerek.
Arabadan indiğimde tüm muhafızlar dışarıda birer heykel gibi dizildi. Biri hariç: Yara yüzlü adam. Gölgem gibi peşimden gelerek beni Edrian’ın kaldığı odaya kadar götürdü. Kapıda durup buz gibi bakışlarıyla içeri geçmemi işaret ettiğinde, içimdeki hançer tutan o kızın yerini, ne olacağını merak eden soğukkanlı bir stratejist almıştı.
İçeri girdiğimde Prens Edrian, sanki bir tablonun parçasıymış gibi geniş bir koltukta oturuyordu. Gri gözleri, odaya girişimle birlikte üzerimde ağır ağır gezindi; sanki ruhumun derinliklerini okumaya çalışıyordu. Ağır bir hareketle ayağa kalktı ve karşısındaki koltuğu işaret etti.
"Lütfen oturun, Leydi Sindirella."
Gösterdiği yere, sanki o tahtın asıl sahibi benmişim gibi büyük bir asaletle oturdum. Arkama yaslanıp gözlerimi onun gri bakışlarına diktim. "Hadi," dedim içimden, "sadede gel. Beni buraya neden sürükledin?"
Edrian, sanki düşüncelerimi bir kitap gibi okuyormuşçasına dudaklarını hafifçe kıpırdattı. "Şimdi diyeceksiniz ki; bu prens beni neden yanına çağırdı?"
Aynen öyle paşam, diye geçirdim içimden. Zihin okuma yeteneğin de varsa işimiz var seninle.
"Seni buraya çağırmamın nedeni," dedi, sesi odanın taş duvarlarında yankılanırken, "sana bir teklif sunmak istememdir. Kraliçe olmak istersin, değil mi?"
Bu soruyu sorması bile komikti. Kraliçe olmak istemesem, o baloda o kadar maskaralığın içinde ne işim olurdu? Cevap vermek yerine sadece başımı hafifçe salladım, bakışlarımdaki o keskinliği koruyarak.
Ve o an, ocağa bombayı bıraktı: "O zaman benimle evlen."
Sözünü bitirir bitirmez, odada beklemediği bir ses yankılandı: Benim kahkaham.
Önce hafif bir kıkırtı olarak başladı, sonra tüm odayı dolduran, dizginlenemez bir kahkahaya dönüştü. Hayatımda hiç bu kadar saçma bir şey duymamış gibi gülüyordum. Edrian ise karşımda, sanki az önce hava durumundan bahsetmiş gibi buz gibi bir suratla beni izliyordu.
En sonunda elimle ağzımı kapatıp, gözlerimden gelen yaşları silerek kendimi durdurabildim. "Kusuruma bakmayın Prens," dedim nefes nefese, "ama bir an bana 'benimle evlen' dediniz zannettim. Hayal gücüm bazen beni şaşırtıyor."
Edrian’ın bakışlarındaki ciddiyet bir milim bile sapmadı. "Yanlış duymamışsın," dedi sesi metalik bir soğuklukla. "Tam da öyle dedim."
O an, yüzümdeki tüm o alaycı ifade bir kış güneşi gibi söndü. Gülmem bir anda kesildi, yerini derin bir sessizliğe ve şaşkınlığa bıraktı. Bu adam şaka yapmıyordu.
"Nasıl yani?" dedim, sesimdeki şaşkınlığı bastırmaya çalışarak. "Gerçekten de benimle evlenmek mi istiyorsunuz? Ama neden?"
Zihnim hızla dönüyordu. Dün akşamki baloda sadece birkaç tur dans etmiştik; en fazla ayakkabımı falan denetirdi diye düşünüyordum. Bu kadar kısa sürede bana aşık olmuş olamazdı, değil mi? Edrian’ın gri gözlerinde aşka dair tek bir kırıntı yoktu; orada sadece strateji ve intikam yanıyordu.
"Sana her şeyi anlatacağım," dedi Edrian. Sesini sadece benim duyabileceğim o alçak, tehlikeli tona indirdi. "Eski sevgilim... Abimin kral olacağını düşündüğü için beni bir gecede terk edip onunla evlenme kararı aldı. Ama abimin o tahta oturup oturamayacağı henüz meçhul."
Vay canına... Bir erkeğin onuruna ve damarına basacak cinsten bir darbe almış. Ama bu trajedide benim rolüm neydi?
"Ve mesele sadece bu da değil," diye devam etti, yüzü bir maske kadar donuklaşmıştı. "Üvey annem ve öz abim, benim veliaht olmamı engellemek için beni defalarca öldürmeye çalıştılar. Kendi sarayımda, kendi kanımdan olan insanların arasında güvenebileceğim tek bir ruh bile yok."
Bir an nefeslendi, sanki o karanlık anıları soluyormuş gibiydi. "Kral, yani babam... Dün akşam seni dans ederken gördüğünde seni çok beğendi. Bana sen olmasan bile senin gibi güçlü bir kadınla evlenmemi tavsiye etti. O an aklıma bir fikir geldi."
"Benimle evlenmek..." diye fısıldadım. Bu teklifin bir evlilikten ziyade bir savaş ittifakı olduğunu anlamıştım.
Edrian ayağa kalktı, aramızdaki mesafeyi kapatıp tam karşımda dikildi. "Sarayda kendime bir müttefik lazım Ella. Hem güvenebileceğim, hem zekasıyla tahtı kazanmama yardımcı olabilecek... Hem de bana aşık olmayıp, sadece paraya ve güce bakacak soğukkanlı birine ihtiyacım var."
Bana resmen "paragöz" demişti ama bu dürüstlüğü hoşuma gitmişti. Eğer bu bataklıktan kârlı çıkacaksam, neden olmasın? Arkama yaslanıp meydan okurcasına gözlerine baktım. "Peki," dedim, "bir 'köylü kızı' olarak senin o tahtı kazanmana nasıl yardımcı olacağım?"
Edrian yeniden yerine oturdu, ellerini çenesinin altında birleştirdi. "Seni biraz araştırdım. Çoğu krallıkla bağlantısı olan, eski ve saygın bir tüccarın kızıymışsın."
(Donuma kadar araştırmadıysa bende bir şey bilmiyorum!)
"Eğer sen o ticaret ağını yeniden eline alırsan," dedi Edrian, "krallığın ekonomisinde büyük bir kalkınma yaşanacak. Babam, ekonomiyi düzelten oğlunu veliaht seçecektir. Ha, seçmedi mi? O zaman biz, senin ticaret gücünle abimden ve yengemden daha iyi olduğumuzu tüm halka kanıtlayıp tahtı zorla alırız."
Öne doğru eğildim, aramızdaki o görünmez elektrik hattı gerildi. "Peki ya benim bu işten kârım ne olacak? Sadece bir unvan mı?"
Edrian da benim gibi öne eğildi; gri gözleri şimdi birer gümüş para gibi parlıyordu. "Sana hayatın boyunca bir daha asla fakirlik görmeyeceğin, yedi sülalene yetecek bir servet bağışlarım. Ama her ne olursa olsun, kağıt üzerinde evli kalmaya devam etmemiz gerekecek."
Zengin bir hayat, lüks kıyafetler ve ticaretin kraliçesi olmak... Kulağa muazzam geliyordu. "Peki ya bu sahte tiyatro ne kadar sürecek?"
"Kral beni veliaht seçip öldükten sonra..." dedi buz gibi bir rahatlıkla. "Zaten beni seçtiği gün, ömrünün de son günü olacaktır."
"Ölecektir derken?" diye sordum. Herhalde kralın gizli bir hastalığı vardı ve Edrian bu yüzden bu kadar emindi. "Eee," dedim konuyu başka bir yere çekerek. "Sen tahta çıktıktan sonra senden bir vâris isteyecekler. O zaman ne yapacaksın? Ben belki de o sırada çoktan uzaklarda, servetimin tadını çıkarıyor olacağım."
"Yalan söyleyeceğim," dedi omuz silkerek. "Senin kısır olduğunu, ama benim sana o kadar delice aşık olduğumu söyleyeceğim ki; üstüne gül koklamadığım için kimse benden vâris isteyemeyecek."
Gözlerimi belerttim. "Hadi oradan! Beni neden bu kadar kötü bir duruma düşürüyorsun ki? Kısır olan ben değil, belki de sensindir! Hem seni zorla vâris sahibi yapmaya çalışacaklardır. En iyisi şu: Biz evli kaldığımız sürece ben seni en güzel prenseslerle, en zeki leydilerle tanıştırayım. Elbet birine aşık olursun. Hem ben özgür kalırım, hem senin başın belaya girmez."
Sanki dünya umurunda değilmiş gibi omuzlarını silkti. "Hiç zannetmiyorum ama... Yine de şansını dene."
Sonunda ikimiz de aynı anda ayağa kalktık. Edrian, o uzun ve kemikli elini bana doğru uzattı. Uzattığı eli, sanki bir anlaşmayı mühürler gibi sımsıkı tuttum. "O zaman," dedim, "anlaşmamız hayırlı olsun."
Edrian, elini çekmeden önce beni tepeden tırnağa süzdü ve o unutulmaz cümleyi fısıldadı: "Sakın niyetim yanlış anlaşılmasın Ella. Benim yatağımı ısıtacak bir eşe ihtiyacım yok. Benimle birlikte bu sarayı yakıp kül edecek, harabelerin üzerinde yükselecek bir kraliçeye ihtiyacım var."
Dudaklarımda şeytani bir gülümseme belirdi. "Siz de benim niyetimi yanlış anlamayın Prens... Ben yatağınızı ısıtabileyim diye değil; bana kalkan olan kişiye yani size hançer olabileyim diye bu imzayı atıyorum."
Bu sözüm üzerine, o buzdan adamın dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. İlk kez gerçek bir ifade görmüştüm yüzünde. Prens Edrian, yanlış kadına bulaştığını henüz fark etmemişti.
Bugünden itibaren, herkesin karşısında acınası bir köylü kızı yoktu. Bir krallığı sessizce yerle bir edecek, küllerinden doğan zalim bir imparatoriçe vardı.